AÖF Soru Bankası
ULİ404U · Ünite 7

Türk Dış Politikasında Yeni Açılımlar: Latin Amerika, Afrika, Uzak Asya

Türk Dış Politikası II dersi, ünite 7 özeti

ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II

Ünite 7: Türk Dış Politikasında Yeni Açılımlar: Latin Amerika, Afrika, Uzak Asya

Giriş

Türk dış politikası denildiğinde ilk akla gelen Türkiye’nin yakın komşuları ve büyük güçlerle olan ilişkileridir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte küreselleşmenin “yeni dünya düzeni”nin ana dinamiği olması devletleri önceden daha sınırlı ilişki kurdukları diğer devletler ve uluslararası örgütlerle de ilişki kurmaya itmiştir. Bu çerçevede Türkiye’nin dış politikasında 1990’lardan önce çok önemli bir yer tutmayan Latin Amerika, Uzak Asya ve Afrika gibi bölgelerle ilişkilerin Soğuk Savaş’tan sonra gelişmeye başladığı görülmüştür.

Latin Amerika ile İlişkiler

Latin Amerika terimi ilk kez 1856’da Jose Maria Torres Caiceda tarafından kullanılmıştır. Bugün kullanılan en geniş anlamıyla Latin Amerika, 15. yüzyılın sonlarından itibaren İspanya ve Portekiz gibi krallıkların Amerika kıtasına ulaşmasıyla fethettiği, bu çerçevede yüzyıllar boyunca sömürülen Latin kökenli dillerin konuşulduğu bir bölgedir.

20 milyon kilometrekare civarında bir yüzölçümüne sahip Latin Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika ve Karayipler olmak üzere üç ana coğrafi alt bölgeden oluşmaktadır. 26 ülkeden ibaret olan Latin Amerika’daki ülkelerin toplam nüfusu 2021 verilerine göre 626 milyondan fazladır. Başta petrol, bakır, şeker, kauçuk, kahve ve buğday olmak üzere hammadde ve tarım ürünü ihracatına dayalı ekonomilere sahip Latin Amerika ülkeleri arasında en büyük ekonomiye sahip olan devlet Brezilya’dır.

1990’lara Kadar Türkiye-Latin Amerika İlişkileri

Latin Amerika ülkeleriyle Osmanlı İmparatorluğu arasında 19. yüzyılın son döneminde kurulmaya başlayan ilişkiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra devam etmiştir. Türkiye ile bazı Latin Amerika ülkeleri arasındaki resmî ilişkiler, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra başlamıştır. Nitekim, Arjantin, Brezilya ve Şili 1926’da, Meksika ise 1927’de Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımıştır.

Soğuk Savaş’ta Türkiye, pek çok Latin Amerika ülkesi gibi Batı kampında yer almış ve Sovyet Bloku’nun dışında durmuştur. Ancak iki temel neden, Türkiye’nin Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinin gelişmesini engellemiştir.

• İlk neden, Türkiye’nin NATO üyesi olduktan sonra dış politikasını büyük ölçüde NATO çerçevesinde ve yakın güvenlik tehditlerine odaklamış olmasıdır. 1950’lerden 1990’lara kadar SSCB tehdidi merkezli bir dış politika anlayışı hakim olduğundan Latin Amerika’ya ayrılacak enerji ve kaynak ikinci planda kalmıştır. • İkinci neden, Latin Amerika’da sık sık yaşanan askerî darbelerdir. Aynı süreçte Türkiye’nin de üst üste darbelere ve darbe girişimlerine sahne olması devletlerin yöneticileri arasında karşılıklı güvensizliğe neden olmuştur.

• Üçüncü neden ise özellikle 1959’da gerçekleşen Küba Devrimi’nden sonra Latin Amerika’da sosyalist hareketlerin yaygınlaşmasıdır.

Bu üç neden çerçevesinde Türkiye-Latin Amerika ilişkileri Soğuk Savaş boyunca çok zayıf kalmıştır. Karşılıklı ziyaretler “yok denilecek” kadar azdır. Bu dönemde Türkiye, Latin Amerika ülkelerinin kapısını sadece bir kez 1964’teki Kıbrıs Krizi’nden sonra çalmıştır. Bu dönemde Türkiye’nin Kıbrıs konusunda Batı ülkelerinden destek bulamadığı için Birleşmiş Milletler üyesi diğer devletlerin desteğini aramıştır. Bu çerçevede Genel Kurulda Kıbrıs konusunda destek vermelerini sağlamak için Türkiye Kosta Rika, Ekvator, Kolombiya, Uruguay, Peru, Arjantin ve Brezilya’ya heyetler göndermiştir. Ancak, ilişkilerdeki kopukluk nedeniyle Türkiye bu ülkelerden aradığı desteği bulamamıştır. Sonuç olarak Türkiye ile Latin Amerika ülkeleri arasındaki ilişkiler 1990’lı yıllara kadar çok düşük düzeyli olarak devam etmiştir.

1990’lardan Günümüze Türkiye-Latin Amerika İlişkileri

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Türkiye ile Latin Amerika arasındaki ilişkiler yavaşça canlanmaya başlamıştır. Bu doğrultuda yaşanan ilk önemli gelişme 1992 yılında dedeleri Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arjantin’e göç ettiği için El Turco lakabıyla anılan dönemin Arjantin Cumhurbaşkanı Carlos Menem’in Türkiye ziyaretidir. Bu ziyaretin ardından 1995 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Şili, Arjantin ve Brezilya’yı kapsayan bir Latin Amerika turu gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretler, bir Türk Cumhurbaşkanı’nın Latin Amerika’ya yaptığı ilk ziyaretler olması açısından dönüm noktası olarak kabul edilmektedir.

1998 yılı Eylül ayında Cumhurbaşkanı Demirel’in Latin Amerika Turu’ndan yaklaşık 3 yıl sonra dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in “Latin Amerika Açılımı”nı başlatması ise Latin Amerika’yla ilişkiler açısından kilit bir öneme sahiptir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından “Latin Amerika ve Karayipler Eylem Planı” hazırlanarak hayata geçirilmiştir. Plan çerçevesinde, bölge ülkeleriyle ekonomi, ticaret, turizm, sağlık ve bilim–teknik alanlarında iş birliğini arttırmayı amaçlayan birçok anlaşma imzalanmıştır. Yine bu çerçevede Türkiye, Soğuk Savaş döneminde uzak durduğu bölgesel uluslararası örgütlerden Amerikan Devletleri Örgütü’ne 1998’de, Karayip Devletler Birliği’ne 2000 yılında gözlemci üye olarak katılmıştır.

1998’de hazırlanan “Latin Amerika ve Karayipler Eylem Planı”, 2006 yılında güncellenerek gözden geçirilmiştir. 2006 yılı Türkiye’de “Latin Amerika ve Karayipler Yılı” ilan edilirken dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Latin Amerika ziyareti gerçekleştirmiştir. Üst düzey ziyaretler bir süre sonra Türkiye’nin bölge ile yürüttüğü ekonomik ilişkilerde kendisini göstermiştir. 2007’de 4,183 milyar dolar karşılıklı ticaret hacmi, 2017’de 7,500 milyar dolara çıkmıştır. Bu veriler, karşılıklı ziyaretlerle birlikte


ekonomik ilişkilerin güçlenerek 18 yılda 9 kattan fazla arttığını göstermektedir.

Türkiye’nin Latin Amerika’yla ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde lokomotif rolünü üç ülke üstlenmektedir. Bu ülkeler sırasıyla Brezilya, Venezuela ve Meksika’dır. 2008’den itibaren önce 13 Latin Amerika ülkesiyle ticari anlaşmalar imzalanmış, daha sonra Brezilya, Arjantin, Uruguay, Paraguay’ın üye olduğu MERCOSUR (Güney Ortak Pazarı) ile Türkiye arasında serbest ticaret alanı oluşturulması antlaşması imzalanmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Latin Amerika ziyaretleri sıklaşmıştır. 2015’ten itibaren Kolombiya, Küba, Meksika, Arjantin ve Brezilya sonraki yıl ise Şili, Peru ve Ekvator’a resmî ziyaret düzenlenmiştir. 2017’den sonra ise özellikle Türkiye- Venezuela ilişkileri ivme kazanmıştır. Eski lideri Hugo Chavez’in ölümünden sonra istikrara kavuşamayan ancak büyük bir petrol zenginliğine sahip olan Venezuela Türkiye ile ekonomik ilişkilerinde büyük bir sıçrama yaşamıştır.

Afrika ile İlişkiler

30 milyon kilometrekareyi aşan yüzölçümü ve 1.4 milyardan fazla nüfusuyla Asya’dan sonra dünyanın en büyük kıtası konumundaki Afrika 21. yüzyılın en çok önem kazanacak bölgelerinin başında gelmektedir. Afrika kıtası yeraltı zenginlikleri açısından da dünyanın en zengin coğrafyaları arasındadır. Modern ekonomilerin vazgeçilmez hammaddeleri arasında yer alan kobalt, platinyum, uranyum ve petrol gibi stratejik hammaddeler ile altın ve elmas gibi değerli madenler açısından dünyanın en zengin bölgesi olan Afrika bu zenginliklerine rağmen dünyanın kişi başına düşen gelir bakımından en fakir kıtasıdır.

Çok yüksek bir nüfus artış hızına rağmen savaşlar, iklim şartları, kötü yönetim ve sömürgeciliğin tarihsel izleri nedeniyle ekonomik iyileşme yaşamakta güçlük çeken Afrika her geçen gün daha ciddi bir biçimde dünyanın ekonomik olarak en güçlü devletlerinin ilgi odağı hâline gelmektedir. Başta Çin ve ABD olmak üzere Afrika kıtasını yeniden keşfeden devletler kıtanın zenginliğini ve taşıdığı potansiyeli kendi ekonomik çıkarları için bir fırsat penceresi olarak görmektedir.

1990’lara Kadar Türkiye-Afrika İlişkileri

Türkiye’nin Afrika’ya ilgisi tarihsel bir zemine oturmaktadır. Bugün, Kuzey Afrika ile Sahra Altı Afrika’daki bazı devletlerin en azından bir bölümünün Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları arasında yer aldığı düşünüldüğünde Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika’ya ilgisi anlaşılabilir. Diplomatik ilişkilerin Cumhuriyet’in kurulmasından önceye dayanan bir geçmişi bulunmaktadır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde Afrika’nın önemli bir kesimi bağımsızlığına kavuşmuş olmadığından diplomatik ilişkilerin kurulması gecikmiştir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin Afrika’daki ilk diplomatik temsilciliği,

1926 yılında kıtanın tek bağımsız ülkesi olan Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da açılmıştır.

Özellikle, 1955’te Bandung’taki Bağlantısızlar Hareketi Konferansı’na katılan tek NATO üyesi olan Türkiye Soğuk Savaş’ta ABD ve SSCB’nin dışında üçüncü bir yol arayışına giren ülkelere bunun mümkün olmadığını anlatma girişimi toplantıya katılan ülkelerin birçoğundan büyük tepki toplamıştır. Soğuk Savaş’ın en sert dönemlerinden birisinde gerçekleşen toplantı sürecinde Türkiye’nin güvenlik algılarının başında komünizm tehdidi geldiğinden, Batı ittifakının yanında yer almamak bu tehdide karşı zayıf düşmek olarak kalmak olarak görülüyordu. Doğrusu, Türkiye bu tutumunda yalnız değildi. İran ve Pakistan gibi devletler de aynı görüşü paylaşıyordu. 1956’da Süveyş Kanalı’nın Mısır tarafından millileştirilmesi neticesinde İngiltere, Fransa ve İsrail ile Mısır arasında çıkan savaşta da Türkiye’nin Mısır’ın yanında yer almaması Afrika ülkeleri arasında Türkiye’ye yönelik tepkiyi artırmıştır. Bu durum, Türkiye’nin 1960’lı yıllarda Kıbrıs konusunda desteğe ihtiyaç duyduğu dönemde aradığı desteği Afrika ülkeleri arasında da bulamamasına neden olmuştur. Afrika’da eski sömürge durumunda bulunan birçok ülkenin bağımsızlığını kazanmasıyla BM Genel Kurulu’nda oy hakkı kazanması bu devletleri Türkiye için önemli hâle getirse de 1950’li yıllarda izlenen politikanın neden olduğu tepki Kıbrıs’a ilişkin Türkiye tezlerinin Afrika ülkeleri tarafından destek görmemesine neden olmuştur.

1990’lardan Günümüze Türkiye-Afrika İlişkileri

Türkiye 1998’de Afrika Eylem Planı’nı kabul ederek Afrika’ya Açılım Politikasını başlatmıştır. Ekonomi ve kültürel alan gibi “yumuşak güç” unsurları Afrika politikasında önemli yer tutsa da Türkiye’nin özellikle son dönemde askerî gücünü de kullanarak Afrika’da güvenliğin sağlanmasına katkıda bulunduğu görülmektedir. Ancak, yine de Türkiye’nin Afrika Açılımı büyük ölçüde ekonomik ilişkiler ve “yumuşak güç” araçları çerçevesinde ilerlemiştir.

2003 yılında Dış Ticaret Müsteşarlığı Afrika Ülkeleriyle Ekonomik İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi’ni hazırlamıştır. 2 yıl sonra 2005’te ise Türkiye’de Afrika Yılı ilan edilmiştir. Eylem Planı’yla Türkiye ile Afrika ülkeleri arasındaki ilişkilerin başta ekonomik, eğitimsel ve kültürel alanlar olmak üzere siyasi ve güvenlik boyutlarının iyileştirilmesi de hedeflenmiştir. Bu hedefler çerçevesinde Türkiye Afrika ülkeleriyle siyasi ve diplomatik ilişkiler, ekonomik ilişkiler ve sosyal-kültürel ilişkiler olmak üzere üç farklı zeminde ilişkilerini yürütmüştür.

Türkiye’nin 90’ların sonunda başlayan çabası, 2005’te Afrika Birliği’nde gözlemci statüsünü, 2008’de ise aynı örgüte stratejik ortak olarak kabul edilmesini beraberinde getirmiştir. 2010 yılında Türkiye’nin Afrika’ya politikasının esaslarını içeren Afrika Strateji Belgesi’nin yürürlüğe girmesiyle Afrika açılımı yeni bir boyut kazanmıştır. Nitekim 3 yıl sonra 2013’te Afrika Açılım Politikası yerini “Afrika Ortaklık Politikası”na bırakmıştır.


Ortaklık Politikası, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki tecrübelerini Afrika devletleri ve bu ülkelerde yaşayan insanlarla paylaşmak vizyonunu içermiştir. Ancak 2010’dan itibaren Kuzey Afrika’yı etkisi altına alan Arap Baharı, Türkiye’nin Afrika politikasının kültürel ve ekonomik alanların dışında siyasi ve güvenlikle ilgili boyutlar kazanmasına da neden olmuştur. Tunus ve Libya’daki istikrarsızlık Türkiye’nin bu ülkelere yaklaşımını etkilemiş, 2011’de Mısır’da yaşanan gelişmelerden sonra özellikle Kuzey Afrika Türkiye için güvenlik ve siyaset açısından da önem kazanmıştır. Aynı dönemde Türkiye Afrika’daki diplomatik temsilciliklerini artırmak için atağa geçmiştir. 2009’a kadar Türkiye’nin Afrika kıtasında 12 büyükelçiliği bulunurken bu sayı 2011’de 27’ye, 2014’te 39’a son olarak 2022’de 44’e ulaşmıştır.

Daha sonra 2000’lerin ortalarında Türkiye Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi ülkeler için oluşturulan BM Barış Gücü’ne katkıda bulunmuştur. Ancak, Türkiye’nin Doğu ve Orta Afrika’daki güvenliğe en önemli katkısı 2016 yılında Somali’de bir askerî üs bölgesi inşa etmesidir. İki ülke arasında imzalanan Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması çerçevesinde inşa edilen üs, 2017 yılında faaliyete geçmiştir. Somali’de faaliyet gösteren El Şebab terör örgütüne karşı mücadelede Somali Ordusu’nun kapasitesini artırmak amacıyla kurulan askerî ilişkiler çerçevesinde binlerce Somali askeri Türkiye’nin kurduğu askerî üs bölgesinde eğitilmektedir. Ayrıca, Somali’de yerleşik Türk askerî personeli Aden Körfezi, Somali karasuları, Arap Denizi gibi bölgelerde gerçekleştirilen deniz haydutluğu faaliyetlerine karşı mücadele etmektedir

Somali, Türkiye’nin Afrika Güvenliği çerçevesindeki adımlarına tek örnek değildir. 2019 yılının sonunda Türkiye ile Libya’nın meşru hükümeti arasında yapılan anlaşma neticesinde iki ülke arasında geniş çaplı bir askerî işbirliği başlamıştır. Yapılan anlaşma çerçevesinde Türkiye’nin Libya’da “Ani Müdahale Kuvveti” kurması; askerî eğitim, danışmanlık, malzeme ve planlama desteği vermesi; kara, deniz ve hava araçları, silahları, eğitim üsleri tahsis etmesi; ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, “barışı koruma” operasyonları yapılması gibi geniş çaplı bir askerî işbirliği süreci başlamıştır. Bu anlaşmayla Türkiye, Libya’daki meşru hükümete karşı darbe gerçekleştiren Halife Hafter’e karşı meşru hükümetin yanında yer alarak çatışmaların dengesini değiştirmiştir. 2020 ortalarına kadar Hafter güçleri ile meşru hükümet arasında denge sağlanmış sahada oluşturulan denge Libya’daki siyasi müzakere döneminin önünü açmıştır.

Özetle, Türkiye’nin 1998’den itibaren Afrika Açılımı ve Afrika’ya verdiği önem dört ana sonuç vermiştir.

• Türkiye, Afrika Açılımı’yla Afrika’daki diplomatik ilişkilerini hızla geliştirmiş, bu kıtadaki en geniş diplomatik temsilcilik ağlarından birisini kurmuştur.

• Türkiye ile Afrika ülkeleri arasındaki ticari ilişkilerin toplam hacmi 20 yılda yaklaşık 7 kat artmıştır. • Kültür diplomasisi ve insani diplomasi neticesinde Afrika’daki Türkiye imajı Soğuk Savaş’taki olumsuz tablodan kurtulmuştur. • Afrika’da çatışmaların sona erdirilmesi ve güvenlik sorunlarının çözülmesinde Türkiye önemli roller üstlenen bir ülke hâline gelmiştir.

Asya Ülkeleri ile İlişkiler

44,5 milyon kilometre kare büyüklüğü ve 4.7 milyar nüfusu ile dünyanın en büyük kıtası olan Asya aynı zamanda toplam ekonomik büyüklük açısından da dünyanın lideridir. Ancak irili ufaklı 55 ülkeye ev sahipliği yapan Asya kıtasında çok büyük ve kalabalık ülkeler bulunduğu gibi çok küçük ülkeler de bulunmaktadır. Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore gibi dünya ekonomisinin lokomotif ülkeleri, Rusya, Suudi Arabistan, İran, Irak gibi yeraltı kaynakları zengini ülkeler ve Kuzey Kore ve Pakistan gibi askerî güçleriyle ön plana çıkan devletler Asya’nın uluslararası politikada farklı nedenlerle ön plana çıkmasına neden olmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri Asya kıtasındaki gelişmelerle yakından ilgilidir. Türkiye kuruluşundan itibaren Latin Amerika ve Afrika’nın tersine uzak yakın demeden birçok Asya ülkesiyle özellikle siyasi ve kültürel ilişkiler geliştirmiştir. Japonya ile Hindistan alt kıtasındaki ülkelerle Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri tarihsel olarak iyi ilişkiler bulunmaktadır. Buna ek olarak İran ve Afganistan gibi ülkelerle Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra yakın politik ilişkiler geliştirilmiştir. Ancak en önemlisi, Türkiye’nin Asya’nın diğer ucu olan Kore’de BM şemsiye çatısı altında savaşa dahil olmasıdır.

Türk dış politikasında Asya kıtası farklı alt başlıklar altında gelişmiştir. Bu başlıklar, Orta Asya ve Kafkasya ile ilişkiler; Orta Doğu ile ilişkiler; Güney Asya ile ilişkiler; Uzak Doğu ile ilişkiler olarak özetlenebilir.

1990’lara Kadar Türkiye-Asya Ülkeleri İlişkileri

Asya, bir bütün olarak ele alınamayacak kadar büyük bir coğrafya olduğundan bölgelerin özgün dinamiklerine göre farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Örneğin, Asya’nın Türkiye’ye en yakın alanı olan Orta Doğu coğrafyası Türk dış politikasının en önemli başlıklarından birisi olagelmiştir.

Soğuk Savaş boyunca Orta Doğu’daki gelişmeler Türkiye’nin dikkatle izlediği ancak istisnalar dışında müdahil olmayı tercih etmediği gelişmeler olmuştur. Örneğin; Türkiye, İsrail’in kuruluşunda onu ilk tanıyan devletlerden birisi olmasına rağmen uzun bir süre İsrail- Filistin Meselesi’ne doğrudan dahil olmamıştır. Irak ve İran gibi ülkelerde 1950’li yıllarda Bağdat Paktı ve CENTO gibi uluslararası örgütlerin kurulmasında önemli rol oynamışken İran’da 1979’daki Devrim, Irak’ta 1958 Baas Darbesi sonrasında ilişkiler zayıflamıştır. Bugün Orta Asya ve Kafkasya olarak anılan bölgeler 1991’e


kadar eski SSCB sınırları içinde kaldığından bu bölgelerle ilişki kurulamamıştır. Buna karşın Afganistan ve Pakistan ile siyasi ilişkiler, Japonya ve Kore ile ekonomik ilişkiler baştan itibaren belli bir düzeyde de olsa devam etmiştir. Ancak Çin’in Soğuk Savaş sırasında Komünist Blok’ta yer alması nedeniyle Türkiye Çin ile yakın ilişkiler geliştirmemiştir.

1955’teki Bandung Konferansı sırasında Türkiye’nin Bağlantısızlar Hareketi’ne olumsuz yaklaşımı birçok Asya ülkesiyle ilişkilerin gelişimini de olumsuz etkilemiştir. 1980’lerle birlikte Türkiye ile Pakistan ve Endonezya gibi ülkeler arasındaki ilişkiler canlanıyor olsa da diğer bölgelerde olduğu gibi Türkiye’nin Asya’ya yönelik güçlü adımlar geliştirmesi 1990ların sonunu bulmuştur.

1990’lardan Günümüze Türkiye-Asya Açılımı İlişkileri

Asya ülkelerine yönelik girişimler farklı dönemlerde farklı nedenlerle başladığından aşağıda iki temel çerçevede incelenecektir: Orta Asya ve Uzak Asya.

Tarihî Türkistan toprakları olarak da tanımlanan bugünkü Orta Asya coğrafyası, SSCB’den ayrılan devletlerin yanı sıra Afganistan ve Moğolistan’ı da kapsamaktadır. Ancak daha dar bir tanımıyla Orta Asya, kısaca Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan’dan ibaret olan bölge olarak tanımlanabilir. 5 ülke arasında Kazakistan sahip olduğu zengin petrol, doğalgaz ve uranyum rezervleriyle Özbekistan’da başta pamuk olmak üzere dev endüstriyel tarım kapasitesiyle öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin Orta Asya’yı yeniden keşfi 1990’ların başlarını bulmaktadır. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in kullandığı ünlü “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası” söyleminde somutlaşan yaklaşım 1990’ların başında Türkiye’nin bölgeye olan ilgisinin sembolüdür.

İlişkilerin asıl canlanması ise 2006’dan sonra başlamıştır. Bu bağlamda Türk Keneşi ve 2012’de Türkiye ile Kazakistan arasında imzalanan “Stratejik Ortaklık Anlaşması” çok değerli adımlar olarak not edilebilir. Ancak Türkiye’nin Orta Asya’daki girişimleri Kazakistan ile sınırlı değildir. Özbekistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler özellikle 2016’dan sonra önemli bir gelişme eğilimi göstermiştir. 2017’de iki ülke arasında “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi” kurulması anlaşması yapılmış, bu konsey 2018’de hayata geçmiştir. Nitekim, ilişkilerin geliştirilmesi için atılan bu önemli adımdan sonra Özbekistan 2019 yılında Türk Konseyi’ne tam üye olmuştur.

Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelimiyle paralel olarak Uzak Asya’ya da ilgisinin canlandığı söylenebilir. Bu çerçevede yaşanan gelişmelerde asıl dönüşüm Türkiye’nin 2013 yılında Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) diyalog ortağı olarak katılmasıyla başlamıştır. Asya’nın küresel ekonomi ve politikadaki yükselişi Türkiye’nin Asya’ya olan ilgisini artırırken Asya kıtasının ekonomik, politik ve askerî anlamdaki en güçlü ülkelerinin ŞİÖ’de bir araya gelmesi, onu önemli bir işbirliği ortağı hâline getirmiştir. 1996’da

Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Rusya ve Çin arasında kurulan Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 2001’de Özbekistan’ın da katılmasıyla daha da güçlenmiştir. ŞİÖ hem ekonomik ve güvenlik boyutları olan bir örgüttür. Kuruluşu itibarıyla bölgesel barış ve istikrarın korunması, terörizm ve ayrılıkçılıkla mücadele gibi konuları temel alan örgüt zaman içinde siyaset, kültür, bilim, ekonomi, eğitim ve bilim alanlarında ilerleme kaydetmiştir. Başta örgüt Çin ve Rusya merkezli olsa da zamanla bu örgüte Pakistan ve Hindistan da katılmıştır. Böylece dünyanın nüfus olarak en büyük alanını kapsayan bölgesel uluslararası örgütü olmuştur. Örgütün üç tür üyesi vardır: tam üyeler, gözlemci üyeler ve diyalog ortağı üyeler. Türkiye, 6 diyalog ortağı üyeden birisidir.

Türkiye’nin ŞİÖ’ye diyalog ortağı üyesi olması Yeniden Asya Girişimi’nin ayak sesi olarak da kabul edilebilir. 5 Ağustos 2019 tarihinde ilan edilen “Yeniden Asya Girişim” Türkiye’nin Asya stratejisindeki gelişmelerin dönüm noktası olmuştur.

Çin’in 2013’te Kuşak ve Yol Girişimi’ni ilan etmesi Asya’daki dengelerin değişeceğine dair kritik bir işaret olarak görülmüştür. Bölge ülkelerinde derin dönüşümlere neden olabilecek bu dönüşüm Türkiye’nin bölgeye olan ilgisini bir üst seviyeye çıkarmıştır.

Asya’nın uluslararası politika ve ekonomide daha büyük bir rol alacağı gerçeğinin ortaya çıkmasıyla 2019 Ağustos ayında Türkiye, “Yeniden Asya Girişimi”ni açıklamıştır. Bu girişim temelde Asya ülkeleriyle karşılıklı fayda ve ortaklıklar geliştirilmesine dayanmaktadır.

Türkiye’nin hâlihazırda Yeniden Asya Girişimi kapsamında bulunan ülkelerde 30 Büyükelçiliği ve 24 Başkonsolosluğu vardır. Ancak bu girişimin hemen ertesinde COVID-19 salgını dünyayı olumsuz etkilediği için şu ana kadar hedeflenen ilerleme gerçekleşememiştir.

Yeniden Asya Girişimi sadece Çin’e ve civarındaki ülkeleri içermemektedir. Türkiye son on yıl içinde Japonya ve Güney Kore ile stratejik ortaklık kurmuştur. Ayrıca Japonya, Çin, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Avustralya’nın dahil olduğu “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği” (RCEP) Anlaşması’nın imzalanmasıyla Türkiye bu anlaşmadan doğabilecek sonuçlardan faydalanmak amacıyla yeni ekonomik girişimler başlatmıştır. Bu doğrultuda “Orta Koridor Projesi” adı altında Türkiye’yi Gürcistan, Azerbaycan ve Hazar Denizi üzerinden Türkmenistan ile Kazakistan’a ve buradan, Afganistan, Pakistan ve Çin’e bağlayan bir proje geliştirerek dünyanın en hızlı gelişen ekonomik alanına ulaşmaya çalışmaktadır.

Ünite 7 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç