ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II
Ünite 6: Rusya, Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri ile İlişkiler
Giriş
Türkiye’nin bölgeyle ilişkilerinde farklı öncelik dönemleri tespit etmek mümkündür.
Büyük Oyundan Bölgesel Rekabete, 1991-2022
Türkiye SSCB’nin dağılmasından sonra Orta Asya- Kafkasya (OAK) ülkeleri ile Rusya Federasyonu’nu hızla tanıdı ve Ermenistan hariç tüm ülkelerde büyükelçilik açtı. Esasen SSCB’nin ardılı olan Rusya için özel bir işleme gerek kalmazken Azerbaycan’ın bağımsızlığı 9 Kasım 1991’de, diğer tüm devletlerin bağımsızlıkları 16 Aralık 1991’de tanındı. Türkiye böylelikle OAK cumhuriyetlerini tanıyan ilk ülke oldu. Eylül 1991’den itibaren “Büyük Öğrenci Projesi” kapsamında bölge ülkelerinden öğrencilerin Türkiye’ye getirilmeleri, Nisan 1992’den itibaren TRT Avrasya Televizyonunun yayına başlaması, Mayıs 1992’den itibaren THY’nin başkentlere uçak seferleri başlatması ve 1993’ün sonuna kadar bölge ülkeleriyle 140’dan fazla ikili anlaşma imzalanmasını sağladı. Bu dönemde Batılı ülkeler, özellikle ABD, SSCB’den boşalan yeri OAK’da Türkiye’nin doldurması için destek verirken bölge ülkeleri de Türkiye’nin daha aktif rol almasını istiyorlardı. Özellikle kültürel ve siyasi ilişkilerde görülen etkileyici gelişmelere rağmen bugünden bakınca, Türkiye’nin bu yıllarda OAK politikasını yürütürken tecrübesizlikten ve aceleci davranmaktan kaynaklanan hatalar yaptığı söylenebilir. Ayrıca, bölgede ortaya çıkan güç boşluğunu doldurmaya talip tek ülke Türkiye değildi. Bu dönemde bölge ülkelerini etkileri altına almaya çalışan devletler arasındaki rekabet “İkinci Büyük Oyun” olarak adlandırılmaya başlanmıştı. Türkiye’nin özellikle 1995’e kadarki dönemde İran ve Rusya’yı bölgeden dışlamaya yönelik politikaları, Rusya’nın bölgeye dönmesini veya yerinin İran tarafından doldurulmasını istemeyen Batılı ülkelerce de desteklendi. Buna karşılık İran Türkiye’nin bölgedeki varlığını kuzey ve batı sınırlarında Türk hegemonyası oluşturma girişimi olarak algıladı. 2000’lerde ilgisi büyük ölçüde Orta Doğu’ya kayan Türkiye’nin OAK’da yoğunlaştığı esas konu, bölge enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılmasıydı. Türkiye’nin 2000’lerdeki Orta Asya ilişkileri, 1990’ların büyük ölçüde lider-merkezli politika yaklaşımından kurtuldu ve kurumsallaşmaya başladı. Bunda, Türkiye’nin değişen politikaları kadar, Orta Asya’da 2000’lerde meydana gelen siyasi değişimlerin ve bölgeyle daha yakından ilgilenmeye başlayan Çin-ABD- Rusya üçlüsünün de etkisi oldu.
“Türk(iye) Modeli”nden Türk Devletleri Teşkilatına
1990’larda Türkiye’nin bölgeye yönelik çabalarının başarısı, önemli ölçüde, henüz ulus ve devlet kurma aşamasındaki bölge halklarının kendilerini ve Türkiye’yi nasıl görecekleriyle yakından ilgiliydi. SSCB’nin çöküşünün ardından tüm bölge ülkeleri milliyetçilik, demokratikleşme ve kalkınma üçgeninde kendilerine en güvenli yolu sağlayacak bir model arayışındaydılar. Bu ortamda Çin veya Güney Kore gibi daha otoriter ekonomik
kalkınma modelleri ile İran ve Suudi Arabistan gibi teokratik kontrolü öne çıkartan modellerinin yanı sıra, Türkiye de bu devletlerin takip edebilecekleri bir model olarak gündeme geldi. “Türk(iye) Modeli”, orta vadede Azerbaycan ve Kırgızistan dışında bölge ülkelerinden fazla ilgi görmedi. Türkiye, Rus egemenliğinden yeni kurtulan halkların model arayışlarında onları yeniden kontrol altına alacak bir “ağabey” istemediklerini fark edemedi. Bölgede düş kırıklığına neden olan bu durum, Türkiye’nin sunduğu modelin şansını da giderek azalttı. Türkiye bölgede arzuladığı birlikteliği Türk(iye) Modeli vurgusuyla sağlayamamışsa da ilk yıllarda başlayan “ortak dil, kültür, köken” vurgusu orta-uzun vadede üzerindeki duygusallıktan kurtuldukça kurumsallaşan bir birlikteliğe dönüştü. İlki 1992’de Ankara’da “Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi” adıyla başlayan ve zamanla bölge ülkelerini farklı siyasal, sosyal, kültürel çok sayıda toplantı ve oluşumda bir araya getiren çabalar nihayetinden 2021’de Türk Devletleri Teşkilatı’nın kuruluşuyla önemli bir aşamayı tamamladı.
Türkiye’nin OAK’ta Kültür ve Eğitim Politikaları
Kültürel alanda 1990’lar boyunca bölgeye büyük ölçüde “Türklük” paydası temelinde bakan Türkiye, ortak tarih kitabı yazmak, ortak dil oluşturmak gibi projeleri gerçekleştirmeye çalışsa da başarılı olamadı. Aradan geçen sürede farklı kurumlar tarafından Türk dili, kültürü ve tarihini tanıtmak amacıyla gerçekleştirilen projelerin koordinasyonu için Mayıs 2007’de Yunus Emre Vakfı kuruldu. Vakıf bünyesinden 2009’da faaliyete geçen Yunus Emre Enstitüsü 2022 itibarıyla yurt dışında 63 kültür merkezi aracılığıyla hizmet vermektedir. Türkiye’nin OAK coğrafyasına yönelik kültürel faaliyetleri içinde en kapsamlı ve uzun soluklusu, “Büyük Öğrenci Projesi” oldu. 1992-1993 ders yılında toplam 10.000 öğrenciyi devlet burslusu olarak Türkiye’ye getirme hedefiyle başlayan proje, sorunlara rağmen 2000’lerde de devam etti ve 2009 sonuna kadar Türkiye’ye 29.000’in üzerinde öğrenci getirildi. Türkiye bu ülkelerde özel sektör ve devlet eliyle eğitim kurumları açarak da etkin olmaya çalıştı. Bölgede özel sektör tarafından açılan eğitim kurumları arasında daha sonra FETÖ bağlantıları nedeniyle kapanma aşamasına gelenlerden bir kısmının Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra Türkiye Maarif Vakfı’na devredilerek çalışmalarını sürdürmeleri sağlandı. Bunlar dışında Atatürk Kültür Merkezi ve Türk Tarih Kurumu ile 1991’de kurulan Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı, TİKA ve TÜRKSOY gibi kuruluşlar da bölge ülkeleri ile Türkiye’de ortak kültürel değerler oluşturmaya çalıştı.
Türkiye’nin OAK’ta Ekonomik İlişkilerinin Gelişimi
1991-1993 döneminde Türkiye hızlı gelişen ticari ilişkileri ve dış yardımla bölgede etkili olmayı hedeflemişti. Fakat OAK ülkelerinin ekonomik sorunlarının gerektirdiği, Türkiye’nin kapasitesini hayli aşan dış yardım ihtiyacını doğru tahmin edememişti. Türkiye, OAK ülkelerine toplam
666 milyon dolarlık Eximbank kredisi açtı. Fakat açılan kredilerin geri dönüşünde yaşanan sorunlar ve imkânların sınırlı olması, sağlanacak ilave kredilerin miktarını düşürdü. Geri alınmasında büyük zorluklar yaşanan ve bir kısmı bağışa dönüştürülen krediler, başlangıçta ihracatın finansmanı için verilirken, ilerleyen yıllarda Türk müteahhitlerince bu ülkelerde gerçekleştirilecek yatırım projelerine yönlendirildi. 2000’e kadar Türk sermayesi bölgeye 2 milyar dolar civarında yatırım yaptı. Bu yatırımlar genellikle hizmet sektöründe yoğunlaşmıştı. Her ne kadar Türkiye’nin bölgeyle ticareti de 1990’larda hızla arttıysa da 2000’lere girildiğinde toplam ihracatı içinde bölge ülkelerine ihracatının payı hâlâ %4’ün altındaydı. Türkiye’nin Orta Asya’da ekonomik anlamda etkin olma çabasında bölgeden coğrafi olarak uzak oluşu ve denize çıkışı olmayan bölge devletlerinin uluslararası piyasalara makul bir çıkış noktası oluşturamaması önemli sınırlandırıcı unsurlardı. Bunların ötesinde, ekonomik ilişkilerde istenen düzeye gelinememesinin temel sebebi finansman sorunuydu. Bölge ülkeleri ciddi ekonomik potansiyele sahip olmakla birlikte bunu değerlendirecek bilgi birikimi, teknoloji ve finansmana ihtiyaç duyuyorlardı. Türkiye bu konularda destek olmaya çalıştıysa da değişim için ihtiyaç duyulan büyük ölçekli mali desteği tek başına karşılaması imkânsızdı. Bu nedenle, Türkiye’nin bölgeyle ticareti giderek artmakla birlikte, iktisadi açıdan hâlâ yeterince faydalanılamayan bir coğrafya durumundadır. Türkiye’nin bölgeyle ekonomik ilişkileri, enerji haricinde dış ticaret açısından olumlu fakat yetersiz bir dengeye işaret etmektedir. Türkiye’nin OAK’da ekonomik ilişkilerinin daha da gelişmesine engel olan en önemli unsur, farklı dönemlerde farklı ülkelerle yaşanan siyasi soğukluklar veya bu ülkelerin kendi içlerinde ortaya çıkan istikrarsızlıklardır. Orta Asya’da Özbekistan ve Türkmenistan’la yaşanan sorunlar, Kırgızistan’da sıklıkla tekrarlanan iç istikrarsızlık, Tacikistan’ın istikrarsız yapısı ve bölgenin en az gelişmiş ülkesi olması, Kafkasya’da ise Ermenistan’la ilişkilerdeki sıkıntılar ve Gürcistan’da zaman zaman ortaya çıkan iç istikrarsızlar ekonomik ilişkileri sınırlandırmaya devam etmektedir.
Hazar Enerji Kaynakları ve Türkiye
SSCB’nin dağılmasından sonra, Hazar Havzası ülkelerinin (Azerbaycan, İran, Kazakistan, Rusya Federasyonu ve Türkmenistan) sahip oldukları petrol ve gaz potansiyelleriyle 21. yüzyılın önemli enerji üreticileri arasında olacakları anlaşıldı. Bu nedenle, 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası şirketler bölgedeki enerji kaynaklarını çıkararak işletmek, bölge ülkeleri sahip oldukları kaynakları bir an önce satıp gelir elde etmek, komşu ülkelerse bu kaynakları uluslararası pazarlara ulaştıracak boru hatlarına ev sahipliği yapmak için kıyasıya mücadeleye girdiler. Bu ortamda Türkiye, Hazar petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaştırılmasını öngören Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Ana İhraç Boru Hattı Projesi ile boru hatları rekabetinde yer aldı. Türkiye, Doğu-Batı Enerji Koridoru kapsamında 1990’lı ve 2000’li
yıllarda çok sayıda anlaşma imzaladı ve bir kısmını da gerçekleştirdi. Zamanla artacağı öngörülen Avrupa doğal gaz enerji ihtiyacı ile Avrupa’nın enerji kaynakları güvenliği için kaynak çeşitlendirmesine gitme arzusu çerçevesinde, Rusya ve Kuzey Afrika gazından sonra gerek kaynak zenginliği gerek coğrafi yakınlığı nedeniyle Hazar ve Orta Doğu gazı Avrupa için önemli hâle gelmiş, bu da Türkiye’yi kilit güzergâh ülkesi hâline getirmiştir.
Orta Asya-Kafkasya Ülkeleriyle Siyasi İlişkiler
Türkiye’nin Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri ilk 20 yılda büyük ölçüde ortak kültür ve etnisite arayışı üzerinden şekillenmiş, ekonomi belli ölçüde ikinci planda kalmış, enerji bağlantıları özellikle Türkmenistan’la ilişkilerde etkili olmuş, Özbekistan ise temelde kendi iç ve bölgesel siyasi tercihleri çerçevesinde Türkiye’ye uzak durmayı tercih etmiştir.
Orta Asya Ülkeleriyle Siyasi İlişkiler
Bölge ülkeleri arasında siyasi ilişkilerin özellikle ilk yıllarda en hızlı geliştiği ülke Türkmenistan’dı. Türkiye’den bu ülkeye giden yatırımcılar özellikle başkentin gelişimine katkıda bulunarak tekstil, enerji ve inşaat sektörlerine yatırım yaptılar. Bölgede Türkiye’nin ilişkilerinin en sorunlu ve dalgalı olduğu ülke Özbekistan oldu. 1990’lı yıllarda ağır aksak ilerleyen ilişkilerin üzerine Türkiye’nin bölgedeki ilişkilerinde 2000’lerde ilerleme kaydedemediği, hatta daha da gerginleştiği tek devlet Özbekistan oldu. Bunun en büyük nedeni, otoriter rejimini giderek sertleştiren, ülkesini dışarıya kapayan ve Türkiye’ye kuşkuyla yaklaşan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un yaklaşımlarıydı. Türkiye’nin demokratik rejimiyle Orta Asya’da model rolü oynayacağına ilişkin kanaat, gündeminde demokratikleşme olmayan Özbek hükümetini hep rahatsız etti. Bölgede halkı Türk/Türkî kökenli olmayan Tacikistan’la ilişkiler de bu ülkenin 1990’larda yaşadığı iç savaş, İran ve Rusya’yla geliştirdiği yakın ilişkileri ile bölgenin ekonomik anlamda en az gelişmiş ülkesi olması nedenleriyle bir türlü belli bir noktanın ötesine taşınamadı. Bölgede nüfuslarına oranla en fazla Rus azınlığa sahip iki devleti Kazakistan ve Kırgızistan’la ilişkiler de yıllar içinde daha ziyade bu ülkelerin iç siyasi gelişmelerine endeksli şekilde ilerledi. Kazakistan dış politikası açısından bölgede ABD, Çin ve Rusya arasında bir denge oluşturmak ve enerji kaynakları için Rusya dışında alternatifler bulmak önemliydi. Türkiye’nin bu konularda Kazakistan’ı desteklemesi ve demokratikleşme için Kazakistan’ın üzerine gitmemesi Nazarbayev yönetiminin Türkiye’ye karşı güvenini geliştirdi. Türkiye’nin Kırgızistan’la ilişkileri ise 1990’lı yıllarda bu ülkedeki Rusya etkisi ile ülkenin ekonomik olarak zayıf kalması ve enerji kaynaklarına sahip olmaması nedeniyle büyük ölçüde kültürel çerçevede yürütülmüştü. İlişkiler 2000’lerde de bu ülkede meydana gelen iç siyasi dönüşümler nedeniyle belirsiz bir dönemden geçti.
Azerbaycan’la İlişkiler
Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkileri bu ülkenin bağımsızlığından beri iki halk arasındaki kültürel ve etnik yakınlık temelinde şekillenmiş, zamanla ortak ekonomik, siyasi ve askeri çıkarların gelişmesiyle stratejik bir boyut kazanmıştır. Bunların ötesinde Azerbaycan’la ilişkilerin Türkiye açısından iki önemli konusu enerji iş birlikleri ile Karabağ çatışması çerçevesinde bu ülkenin Ermenistan’la gelişen sorunlu ilişkilerinin Türkiye-Ermenistan ilişkilerini de etkilemesidir. Türkiye Azerbaycan’ı 9 Kasım 1991’de tanımış fakat Azerbaycan’daki iç sorunlar ilişkilerin hızlı gelişimini engellemişti. Türkiye’nin Eylül-Kasım 2020’de gerçekleşen ve Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarının önemli bir kısmını özgürleştirmesiyle sonuçlanan 44 Gün Savaşı’nda Azerbaycan’a verdiği destek iki ülke ilişkilerinde önemli bir kaldıraç oldu ve 15 Haziran 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi ile resmen müttefiklik düzeyine çıkartıldı.
Gürcistan’la İlişkiler
SSCB’nin çöküşüyle birlikte Türk dış politikasının önemli açılımlarından biri hâline gelen Kafkasya ve Orta Asya’nın güvenliği ve Türkiye’nin bölgeye ulaşımı için, Gürcistan kısa sürede en önemli ülke ve stratejik köprübaşı hâline geldi. Üstelik Hazar Havzası doğal kaynaklarının uluslararası pazarlara taşınması konusunda da Gürcistan Türkiye’nin tercih ettiği güzergâh oldu. İki ülke ilişkilerin gelişmesinde Gürcistan’ın bağımsızlıktan beri uğraştığı toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının korunmasında Türkiye’nin sürekli desteğini görmesinin etkisi oldu. Gürcistan’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu her düzeyde dile getirmenin ötesinde, Türkiye özellikle Rusya’nın ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu Abhazya sorununun Gürcistan’ın uluslararası alanda tanınmış sınırları korunarak çözülmesine yardımcı olmaya çalıştı. Öte yandan, Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Türkiye kısa sürede bu ülkenin en büyük ticaret ortağı hâline geldi. Siyasi ve ekonomik desteğin yanı sıra, Türkiye Gürcistan’a askerî alanda da destek olarak NATO’nun Barış İçinde Ortaklık programı kapsamında Gürcistan ulusal ordusunun kurulmasına yardım etti. Ağustos 2008 Rusya-Gürcistan çatışmalarından sonra Gürcistan’ın bölgede Rusya’nın içinde olacağı hiçbir faaliyete katılmama politikası Türkiye’nin çok taraflı işbirliği arayışlarını sekteye uğrattı. Yine de Aralık 2011’de yürürlüğe giren uygulama ile iki ülke vatandaşları birbirlerine kimlik belgeleriyle seyahat edebilir hâle geldi. Ardından ilişkileri daha ileri götürebilmek amacıyla Temmuz 2016’da iki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi oluşturuldu. Türkiye açısından Gürcistan’ın stratejik önemi hem Rusya ile arasında tampon olması hem de Azerbaycan ile karayolu bağlantısı sağlaması bağlamında devam etmektedir. Ayrıca Gürcistan Kafkasya’da istikrar arayışları için de önemlidir. Bu kapsamda Türkiye, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü desteklemeye ve Abhazya ile Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanımamaya devam etmektedir.
Ermenistan’la İlişkiler
Türkiye Sovyetler Birliği’nin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Ermenistan’ı 16 Aralık 1991’de tanıdı. Bu dönemde Karabağ sorunu nedeniyle kamuoyunda oluşan olumsuz yaklaşımı rağmen, Türkiye ekonomik güçlüklerle karşılaşan Ermenistan’a insani yardımda bulundu. Ayrıca Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen Karadeniz Ekonomik İşbirliği girişimine kurucu olarak davet etti. 2020’deki II. Karabağ Savaşı’nın ardından ortaya çıkan olumlu konjonktür normalleştirilmesi için iki ülke arasında yeniden görüşmelerin başlamasını sağladı. Gelinen noktada 2 Şubat 2022’de iki ülke arasında doğrudan uçuşlar başlatıldı ve 1 Temmuz’dan itibaren de aradaki sınır üçüncü ülke vatandaşlarının kullanımına açıldı.
Rusya Federasyonu ile İlişkiler
Türkiye ile Rusya, tarihte farklı isimler altında, Avrupa’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada rekabet hâlinde yaşamış iki ülkedir. Aralarındaki rekabet, iki ülkenin varlığına yönelik tehditler altında dahi, tarih boyunca ilişkilerini tanımlayan en önemli özellik olmuştur.
1990’larda Avrasya’da Rekabet
Türkiye 1991-1993 döneminde Avrasya’ya yönelik politikalarında ihmal etmemesi gereken Rusya’yı büyük oranda gözardı etmişti. Türkiye özellikle 1995’e kadarki dönemde Rusya’nın Türkçü ve İslamcı akımlara karşı duyduğu hassasiyet karşısında bölgede izlediği aktif politikalarla Rusya’nın tepkisini çekti. Türkiye’nin OAK’daki faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsız olmaya başlayan Rusya, zamanla yakın çevresindeki çıkarları konusunda daha sert davranmaya başladı ve 1993’te uygulamaya koyduğu “Yakın Çevre” öğretisiyle bölgede SSCB’nin boşalttığı alanı Türkiye ya da İran’ın değil, kendisinin dolduracağını ilan etti. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin bölgede etkin olmaya başlaması, Türkiye ve Rusya’yı politikalarını gözden geçirmeye zorladı. Rusya, ABD’nin Kafkasya’daki varlığına aktif olarak karşı çıkıp, Ağustos 2008’de Gürcistan topraklarını işgal ederken, Türkiye de bir anlamda kendini müttefikinin bölgedeki ezici varlığı karşısında kenara itilmiş buldu. Bu arada AB de 2007’de gerçekleşen Bulgaristan ve Romanya’nın üyelikleriyle Karadeniz kıyılarına ulaştı ve Kafkasya’yı “Güneydoğu Avrupa” olarak tanımlamaya başladı. Bu durum, Rusya’nın yanı sıra, bölgedeki politikalarıyla çoğu kez işbirliği yerine rekabete yöneldiği Türkiye’yi de rahatsız etti.
Ekonomi ve Karadeniz’de Çok Taraflı Bölgesel İşbirliği
İkili ilişkilerin omurgasını oluşturan enerji alanında Türk- Rus işbirliği henüz Soğuk Savaş devam ederken başlamıştı. 1987’de Türkiye’nin gıda ürünleri, dayanıklı tüketim malları ve müteahhitlik hizmetleri karşılığında Rusya’dan 6 bcm doğal gaz satın alarak başladığı ticaret, bugüne kadar artarak devam etti. Enerji işbirliğinin ötesinde Türk-Rus ticari ilişkileri Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra hızla gelişti ve 2012’de zirve yaparak 33,3 milyar dolar kayıtlı ticaret hacmine ulaştı. Karadeniz bölgesindeki Türk-Rus
yakınlaşmasının ana dayanak noktası, bu denize kıyısı olmayan ülke deniz kuvvetlerinin Karadeniz’deki artan varlığına karşı geliştirdikleri ortak tutum oldu. Rusya Kırım’ı ilhakının ardından Karadeniz Filosuna verdiği destek ve bölgede gerçekleştirdiği tahkimat ile bölgenin askeri dengelerini önemli ölçüde değiştirdi. Doğu Akdeniz’in yanı sıra Karadeniz ve Kafkasya’da oluşturduğu erişime engelli (Anti Access/Area Denail) bölge ile Türkiye’yi de etkili bir şekilde kuşatarak bölgenin en güçlü deniz kuvveti hâline geldi. Bu son gelişmenin Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye’nin öncelikleri ve çıkarlarına önemli stratejik etkilerinin olacağı ortadaydı.
Kırım’ın İşgali, Suriye İç Savaşı ve Rusya-Türkiye İlişkileri
Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile iki ülke arasındaki deniz sınırları Soğuk Savaş dönemine çok benzer bir yapıya döndü. Rusya bölgedeki askerî yatırımlarıyla sadece donanmasını güçlendirmedi, aynı zamanda Kırım çevresinde bir A2/AD (anti-access/area denail) bölgesi oluşturdu. Bu gelişme bölgede askerî nüfuzu ve siyasi varlığını genişletme planları olmayan Türkiye’yi fazlaca endişelendirmezken Rusya’nın kuzeyde Kırım ve çevresinde, kuzey doğuda Ermenistan sınırında ve güneyde de Suriye ve Doğu Akdeniz’de oluşturduğu bu bölgelerin birleşik etkisi Türkiye’yi rahatsız etti.
Türkiye’nin Karadeniz Politikaları
Avrupa, OAK ve Orta Doğu’nun kesişme noktasında bulunan Karadeniz’in stratejik önemi Soğuk Savaş sonrası dönemde arttı.
1990’lardan Sonra Türkiye’nin Karadeniz Politikaları
Karadeniz’e ilgisi 1990’ların başında gelişen Türkiye, bölgede çok sayıda işbirliği girişimine öncülük etti. Karadeniz dış etkilere açık bir bölge hâline gelirken 1990’ların başında Türkiye haricinde bölgeyle yakından ilgilenen başka bir güç yoktu. ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonra bölgede daha fazla varlık göstermek istemesi, buna karşılık 1990’lı yıllardaki zafiyetlerini atlatmış olan Rusya’nın yeniden etkin olma çabaları ve arka planda bölge çapında bir türlü çözülemeyen çeşitli ihtilaflar Karadeniz coğrafyasını giderek daha fazla zorlamaya başlarken, Türkiye de 1990’ları başında ortaya koyduğu ilgi ve heyecanı 2000’li yıllara taşıyamadı. Gelinen noktada Türkiye, Karadeniz’de Rusya’nın içinde yer almadığı bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturulmasının etkin olamayacağını, bunun Rusya’nın bölge ülkelerine yönelik saldırgan tutumunu artıracağını ifade etmektedir. Türkiye, bölgesel sahiplik ilkesi temelinde, Karadeniz’de kıyıdaş devletler dışında sürekli kuvvet bulundurulmasına hem Montreoux çerçevesinde hem de Karadeniz’de istikrarsızlığı tetikleyeceği için karşı çıkmaktadır. Diğer kıyıdaş ülkeler açısından ise artık görülebilir gelecekte bölgede Rusya ile birlikte çalışmak mümkün değildir.