ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II
Ünite 8: Uluslararası Örgütler ve Türk Dış Politikası
Giriş
Uluslararası örgütler esasen Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinden itibaren uluslararası politikanın bir unsuru hâline geldi ve Soğuk Savaş dönemindeki kutuplaşmaya karşın birçok örgüt kuruldu ve geliştirildi. Türk dış politikası da uluslararası örgütlerin bu gelişiminden etkilendi.
Küresel Örgütler ve Türkiye
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin en önemli unsurlarından olan küresel örgütlerin başında Birleşmiş Milletler (BM) gelmektedir. Uluslararası düzenin hukuki ayağını oluşturan BM’nin yanı sıra, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası ise uluslararası ekonomik ilişkilerin çerçevesini çizen iki önemli örgüttür. Esas olarak bir Kuzey Atlantik bölgesi örgütü olarak gündeme gelen Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ise ilerleyen yıllarda yeni üyeler ve ortakların katılımıyla küresel bir örgüt hüviyetini kazandı. Türkiye’nin, bazılarında kurucu üye olarak yer almış olduğu bu örgütlerle ilişkileri, Soğuk Savaş koşullarında şekillendi ve bu örgütler nezdindeki çalışmaları 1990’lardan itibaren değişime uğradı. G20 ise Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin çalışmalarına katıldığı yeni bir küresel platform olarak doğdu.
Birleşmiş Milletler ve Türkiye
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin ana unsuru olan Birleşmiş Milletler, büyük ölçüde etkisiz kaldığı Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle birlikte, sadece uluslararası güvenlik değil diğer pek çok alanda etkinliğini artırdı. Zorlama önlemleri ve barış koruma önlemleri kapsamında yapılan operasyonlar daha öncesinde hiç olmadığı kadar çok biçimde gündeme gelirken BM, aynı zamanda günün ihtiyaçlarına yanıt verebilmek amacıyla sürdürülebilir kalkınmadan iklime, eğitimden insan haklarına kadar çok çeşitli alanlarda çalışmalar yaptı ve tartışmalar için forum işlevi gördü. 1990’larla birlikte ortaya çıkan yeni düzende Türkiye ise kurucu üyelerinden biri olduğu BM örgütünü daha etkin kullanmak isteği sergiledi. Türkiye’nin BM ile ilişkileri kapsamında ele alınması gereken başlıca konular, barış operasyonlarına katılım, BM bünyesinde daha etkin olmaya ilişkin girişimler ve BM’nin yapısına ilişkin olarak ortaya atılan reform önerileridir.
BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda gerçekleştirilebilen barışı zorlama ve barışı koruma operasyonları, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle yaygınlaştı. Bu hem yeni dönemde kutuplaşmanın ortadan kalkmasının Güvenlik Konseyi’nde yarattığı rahatlama hem de dünyanın özellikle de geri kalmış bölgelerinde, ekonomik ve siyasi istikrarsızlık içinde ortaya çıkan ciddi insani sorunlara yanıt verme isteği ile ilgiliydi. 1990’daki Körfez Savaşı, bu durumun ilk örneğini oluşturdu ve hatırlanacağı gibi Türkiye Irak’a karşı alınan önlemlere ilk andan itibaren katıldı. Somali’ye yönelik olarak 1992’de başlatılan zorlama önlemlerine Türkiye de katıldı. Barış koruma
operasyonların da da Türkiye bu yeni dönemde bir hayli aktif bir tutum izledi. Türkiye, 1990’ların başlarında Irak (UNICOM) ve Bosna (UNPROFOR) gibi sadece kendi yakın çevresindeki operasyonlara katılırken ilerleyen yıllarda Asya ve Afrika’daki çeşitli barış güçlerine (Sierra Leone, Kongo ve Doğu Timor) katıldı ve BM’ye bu şekilde destek verme isteğini gösterdi (Ata, 2013: 792). BM verilerine göre Ağustos 2022 itibarıyla Türkiye, toplam 8 BM barış gücü misyonunda toplam 179 personeliyle görev almaktadır. Türk personelin görev yaptığı misyonlar MINUSCA (Orta Afrika Cumhuriyeti), MINUSMA (Mali), MONUSCO (Kongo), UNIFIL (Lübnan), UNITAMS (Sudan), UNMIK (Kosova), UNMISS (Güney Sudan) ve UNSOM (Somali) olup mevcut rakamlarla Türkiye, barış güçlerine katılım bakımından BM üyeleri arasında 60. sırada gelmektedir.
Türkiye 1966 tarihli İkiz Sözleşmeler olarak adlandırılan BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmelerini 2003’te onayladı, Kıbrıs’ta BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın adıyla anılan 2004 tarihli çözüm planına destek verdi, 2005’te İspanya tarafından ortaya atılan, Batı ile İslam ülkeleri arasındaki diyalog ve işbirliğini artırmayı amaçlayan Medeniyetler İttifakı Girişimi’ne eş başkan düzeyinde katıldı. Oylarına talip olunan, özellikle gelişmekte olan ülkelere yönelik çeşitli yardım projeleri hayata geçirildi. Sonunda, 17 Ekim 2008’de yapılan seçimde, “Batı Avrupa ve Diğerleri” (WEOG) bölgesi için Avusturya ve İzlanda ile yarışan Türkiye 192 üye ülkeden 151’inin oyunu, üstelik ilk turda alarak geçici üye olmayı başardı (Kumek, 2022, 567-568). Konsey üyeliği döneminde Türkiye’nin özellikle arabuluculuk faaliyetlerine önem verdiği görülmektedir. Nitekim Eylül 2010’da Türkiye ile Finlandiya öncülüğünde BM nezdinde bir Arabulucular Dostluk Grubu kuruldu ve bu grubun üye sayısı 2020 itibarıyla üye sayısı 2020 Mart ayı itibarıyla, 52 devlet, 8 uluslararası örgüt olmak üzere toplam 60’a ulaştı.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile BM arasındaki ilişkilerde öne çıkan konulardan bir diğeri de örgüt bünyesinde gündeme getirilen reform önerileridir. Türkiye de bu noktada bir dizi reform önerdi ve 1993’ten beri Türk temsilcilerin BM bünyesinde dile getirdiği bu öneriler arasındaki en önemlileri Güvenlik Konseyi’nin yapısı, temsil kabiliyetinin geliştirilmesi ve işlevi konusundakilerdi. Bu bağlamda Türkiye, üye sayısının 30’a çıkarılması, üyelerin coğrafi temsil, nüfus, jeopolitik konum, askerî ve ekonomik kapasite ile BM çalışmalarına katkıları gibi esaslara göre seçilmeleri; ayrıca Güvenlik Konseyi çalışmalarının şeffaflaştırılarak 5 daimî üyenin kendi aralarındaki gayriresmî görüşmelerin etkisinden kurtarılması gibi öneriler getirdi (Ata, 2013: 797-798).
Türkiye BM bünyesindeki reform taleplerini 1990’ların başından itibaren istikrarlı bir biçimde dile getirmiş olsa da son dönemdeki asıl dikkat çekici gelişme, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “dünya 5’ten büyüktür” ifadesi temelinde yaptığı çağrıdır. 2014 yılından beri gerek BM Genel Kurulu toplantılarında gerekse diğer platformlarda
örgütün daha adil ve etkin olabilmesi amacıyla Güvenlik Konseyi yapısının mutlaka değiştirilmesi ve beş daimî üyenin tüm dünyanın üstünde olduğu bir sistemin kabul edilemez ve yeni sorunlara yol açacak bir durum olduğu teması gündeme getirildi.
İMF ve Dünya Bankası
1944 yılında ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton-Woods’ta yapılan ve resmi adı Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı (United Nations Monetary and Financial Conference) olan konferans (kısaca Bretton- Woods Konferansı) sonunda, 44 ülke tarafından yapılan anlaşma ile Uluslararası Para Fonu (IMF) ve kısaca Dünya Bankası olarak adlandırılan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası kurulmuştu. Türkiye’nin 1947’den itibaren üye olduğu IMF, döviz kuru istikrarını, ekonomik büyüme ve istihdam artışını desteklemek ve üye ülkelerin karşılaştığı ödemeler dengesi sorunlarına yardımcı olmak amaçlarıyla kurulmuştu. Öte yandan 1970’lerin başında, ABD’nin Bretton-Woods sistemine temel olan doların altına sabitlendiği sabit kur rejimine son vermesiyle yeni bir dönem başlamış, IMF de bu yeni dönemde “Özel Çekme Hakları” (Special Drawing Rights-SDR) adı verilen bir sistemi yürürlüğe koymuştur. IMF, tarihinde üç kez üyelerine SDR tahsisi yaptı.
IMF üye ülkelerin ödemeler dengesi sorunlarının çözümüne yardımcı olmak ve ekonomilerin istikrara ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme seviyesine kavuşabilmesi amacıyla kredi verir. Üye ülkenin IMF’den belli bir süre için temin edeceği kaynağı kullanacağı alanlar ve alacağı istikrar önlemlerini açıklayan bir niyet mektubunu sunması gerekir ve IMF bu mektuptaki programı uygun bulursa Stand by anlaşması denen bir düzenleme yapılır ve yardım bu şarta bağlı olarak verilir. Aşağıda görüleceği gibi, Türkiye’nin IMF ile bu kapsamdaki ilişkileri 1960’ların başında başladı. Hatırlanacağı üzere, 1950’lerin ikinci yarısından itibaren bozulan ekonomisi karşısında 1958’de IMF’ye ilk kez başvurulmuşa da stand by anlaşmasının yapılması ancak planlı ekonomiye geçildikten sonra mümkün olabildi. Daha sonra da toplamda 19 adet stand by anlaşması yapıldı.
OECD
Türkiye, resmen 1961’de çalışmalarına başlayan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (Organisation for Economic Cooperation and Development – OECD)’nın 20 kurucu üyesinden biridir ve Türkiye’nin örgüt nezdinde görev yapan bir daimi temsilciliği bulunmaktadır. Esas olarak 1947’de ABD tarafından Avrupa ülkelerinin ekonomilerine destek olmak amacıyla önerilen Marshall Yardımları çerçevesinde kurulan Avrupa Ekonomi İşbirliği Örgütü’nün (OEEC) 1960’ta işlevini tamamlaması üzerine, onun yerine oluşturulan bir örgüt olan OECD, uzun süre ABD ve Kanada dışında sadece Avrupa ülkelerinden oluşuyordu. 1994’ten itibaren Latin Amerika ve Uzak Doğu gibi farklı coğrafyalardan da üye alarak küresel bir örgüt hâline gelen OECD’nin günümüzde 37 üyesi bulunmaktadır. OECD, ekonomik konularda uzmanlaşmış
hükümetlerarası bir istişare kuruluşu görünümündedir. Üyelerce gündemine getirilen konularda, yaptığı analizler doğrultusunda üye ülkelere tavsiyelerde bulunmaktadır.
Türkiye’nin örgüt içindeki temsili ve artan ilişkiler konusunda ise yakın dönemde önemli ilerlemeler gerçekleşti. 2012’de, 26 yıl aradan sonra Türkiye OECD Bakanlar Konseyi Başkanlığı görevini devraldı, çok sayıda ve çeşitli düzeyde toplantılara katıldı, bu toplantıların bazılarına ev sahipliği yaptı. Belki de en önemlisi OECD, İstanbul’da Küresel İlişkiler Merkezi adıyla dünyadaki 5. Bölge ofisini Ocak 2021’de açtı. Bu merkezin, OECD üyesi olmayan ve “ortak” olarak adlandırılan ülkelerle iş birliğini derinleştirmek, daha kapsayıcı, sürdürülebilir, müreffeh toplumlar inşa etmeleri için gerekli politik rehberliği ve teknik desteği sağlamak amacıyla faaliyet göstereceği ve OECD’nin Avrasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Güneydoğu Avrupa ve Güneydoğu Asya ile yürüttüğü bölgesel çalışma programları için odak noktası olacağı ifa de edilmektedir (oecd.org). Bir diğer önemli gelişme, OECD bünyesinde faaliyet gösteren ve 1974’te kurulmuş olan Uluslararası Enerji Ajansı’nın başkanlığı görevi (executive director), 2015’ten beri üç dönemdir oybirliğiyle seçilen Fatih Birol tarafından yürütülmektedir.
G-20
1973-4’teki petrol krizinin ardından ortaya çıkan ekonomik kriz koşullarında 1976’da, ABD, Batı Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada tarafından oluşturulan G7 Grubu, 1998’de Rusya’nın katılımıyla G8 adını aldı. 1997’deki Güneydoğu Asya ekonomilerini vuran krizin ardından ise 1999’da Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Suudi Arabistan, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Kore, Türkiye ve AB’nin katılımıyla birlikte dünya ticaretinin %75’i ve dünya nüfusunun %60’ını temsil eden, dünyanın en büyük 20 ekonomisine sahip devletleri bir araya getiren G20 ortaya çıktı. G20 platformu küresel ekonomik istikrarın sağlanması ve teşvik edilmesi için gayriresmî bir görüş alışverişi ortamının sağlanması konularını amaç edinmektedir. Zamanla finansal istikrarın yanı sıra güvenlik, terörizm, enerji, çevre, insan hakları ve demokrasi gibi alanlara da yöneldiği görülmektedir.
Türkiye Aralık 2014-Kasım 2015 tarihleri arasında G20 Dönem Başkanlığı görevini yürüttü ve görevi Antalya’da yapılan G20 liderler zirvesi ile sona erdi. Türkiye kendi dönem başkanlığı süresince bir yandan gelişmekte olan ülkelerin sorunlarını bir yandan da ekonomik meselelerin yanı sıra siyasi meseleleri de G20 gündemine taşımaya çalıştı. Nitekim, 2015 yılında Ankara’da 10 Ekim’de, Paris’te 13 Ekim’de gerçekleştirilen kanlı terör saldırıları sonrasında G20 tarihinde ilk kez terörizmle ilgili bir bildiri kabul edildi. Antalya’daki zirvede kabul edilen “Terörizmle mücadele hakkında G20 Bildirisi”nde, söz konusu terör saldırıları kınanırken terörle kapsamlı şekilde mücadele edilmesi ve bu çerçevede işbirliği yapılması hususları ifade edildi.
Avrupa Kıtası Merkezli Uluslararası Örgütler ve Türkiye
Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Doğu Avrupa’da yol açtığı dönüşüm nedeniyle Avrupa kıtasındaki devletlerin üye olduğu örgütler bakımından önemli değişiklikler getirdi. Avrupa Konseyi ve bu örgüt bünyesindeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kadar, Yumuşama döneminde iki blok arasında diyaloğu artırmak üzere oluşturulmuş bir forum olarak gündeme gelip 1990’larda daimî bir örgüt hâline gelerek etkinliğini artıran Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı buna en güzel örnektir. Bunların yanı sıra, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ise Türkiye’nin kuruluşuna destek verdiği ve aktif bir tutum sergilediği önemli bir bölgesel örgüt oldu.
Avrupa Konseyi ile İlişkiler
Türkiye’nin kurucu üye olarak sayıldığı ifade edilen Avrupa Konseyi’nin başlıca amacı kıtada insan hakları ve demokrasinin güçlendirilmesiydi. Bu çerçevede Avrupa Konseyi’nin en önemli kazanımı, 1950’de imzalanıp 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’dir. Türkiye’nin de ilk imzacıları arasında yer aldığı AİHS ile kurulan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne dayanan insan hakları koruma sistemi, dünyada bu türdeki ilk örneği oluşturmaktadır. AİHS insan haklarını devletlerin içişlerine ait olmaktan çıkardı ve devletlerin gerçekleştirdikleri hak ihlallerinin uluslararası alana taşınmasına imkân tanımaktadır. Sözleşmede öngörülen devletler arası başvuru ve bireysel başvuru yoluyla sözleşmeye taraf devletler ve bireysel başvuru hakkına sahip olanlar (kişiler, STK’ler) sözleşmeye taraf olan bir devlete karşı, sözleşmede bulunan hak ve özgürlükleri ihlal ettiği gerekçesi ile AİHM’de dava açma hakkına sahiptirler.
Türkiye, 22 Ocak 1990’da AİHM’in yargı yetkisini ve dolayısıyla AİHM’in vereceği kararların kendisi bakımından bağlayıcı olacağını kabul etti. Dışişleri Bakanı olacak Mevlüt Çavuşoğlu 2010’da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanlığı’na seçilmiş ilk Türk oldu.
2000’lerin başlarında olumlu bulunan ve desteği aranan Avrupa Konseyi ve bağlı organlar günümüzde daha çok bir dış müdahale aracı olarak yadsınmaktadır. Örneğin, 2010 anayasa referandumunda görüşlerine sıkça başvurulan ve yapılan değişikliklere olumlu yaklaşan, kamuoyunda Venedik Komisyonu olarak bilinen, resmî adıyla Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nun daha sonraki yıllarda yapılan çeşitli yasal ya da anayasal değişikliklere ilişkin eleştirel yorumları tepki çekmiştir. Türkiye’nin Avrupa Konseyi bünyesindeki çalışmalarda aldığı tutumun büyük ölçüde değiştiğini gösteren belki de en belirgin örnek, kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen sözleşmenin akıbetidir. Türkiye, 2011 yılında imzalayıp 2012’de onayladığı, dahası, hazırlanmasına önemli katkı verdiği “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nden Temmuz 2021’de resmen çıktı.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ile İlişkiler
Esas meselesi Avrupa güvenliği olan ve 1994’ten itibaren daimî sekreteryası olan bir örgüt hâline gelen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) günümüzde sahip olduğu 54 üye ve bir grup ortakla beraber en geniş bölgesel örgüt durumundadır. AGİT Yumuşama döneminde başlayan bloklararası diyaloğun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Soğuk Savaş sonrasında ise demokratikleşme ve insan haklarının izlenmesi gibi işlevlerine ek olarak erken uyarı, çatışmaların önlenmesi, kriz yönetimi ve çatışma sonrası rehabilitasyon alanlarında öne çıkan bir örgüt kimliği kazandı. 1990’ların ilerleyen dönemlerinde giderek insan hakları konularında uzmanlaşan örgüt, AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi, Millî Azınlıklar Yüksek Komiseri ve Medya Özgürlüğü Temsilcisi kurumlarını oluşturdu.
Türkiye, örgüte başlıca alanlarda destek vermekte, çalışmalarına etkin olarak katılmaktadır. Yukarı Karabağ sorununun çözümüne yönelik 1992’de kurulan Minsk Grubu’nun bir üyesi oldu (Diğer üyeler ABD, Rusya, Fransa ile Belarus, Almanya, İtalya, Portekiz, Hollanda, İsveç, Finlandiya, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan). Ayrıca başkanlığını Türkiye’nin üstlendiği ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı üzerine kurulan Ukrayna Özel Gözlem Misyonu’na Türkiye gerek personel gerekse mali destek vermektedir. Türkiye’nin örgütle ilişkilerinin en önemli kısımlarından biri Kasım 1999’da düzenlenen İstanbul Zirvesi’dir. Bu zirvede imzalanan İstanbul Şartı ile bölgede güven artırıcı önlemler ve çatışma çözümüne ilişkin çeşitli mekanizmalar öngörüldü.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, eski büyükelçi Şükrü Elekdağ tarafından 1990’da, henüz Sovyetler Birliği dağılmamışken önerilen bir projeydi. Elekdağ’ın projesini beğenen dönemin Cumhurbaşkanı Özal’ın talimatıyla çalışmalar başladı.
Birkaç hazırlık toplantısının ardından Türkiye’nin çağrısıyla Haziran 1992’de Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan, Moldova, Romanya, Rusya, Ukrayna ve Yunanistan’la birlikte Türkiye devlet ve hükümet başkanları İstanbul’da toplanarak iki ayrı bildiri imzaladılar. Esas olarak Karadeniz Ekonomik İşbirliği’nin temellerini atan İstanbul Bildirisi, üye devletler arasında ekonomik işbirliğini artırma ve serbest ticarete dayalı bir bölge oluşturma hedeflerinin yanı sıra bölge ekonomilerinin dünya ekonomisiyle sağlıklı biçimde bütünleşmelerini sağlama amacını da belirtiyordu. Diğer bildiri ise Boğaziçi Bildirisi idi ve burada imzacı devletler, dış ilişkilerinde AGİT ilkelerine uyacaklarını bir kez daha taahhüt ettiler (Erhan, 2006: 414). Bu girişim birkaç yıl içinde daha da gelişti ve sekreteryası ve bir kurucu belgesi bulunan bir örgüt hâline getirildi (1998) ve bundan sonra da Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİT) adıyla anılmaya başladı. Sadece Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler değil, olmayan ülkeler de (örneğin, Fransa, Polonya, Mısır, vb.) üyelik ya da gözlemcilik statüsü ile örgütle
ilişkilendirilmişlerdi. Günümüzde Sırbistan ve Kuzey Makedonya ile birlikte üye sayısı 13’e ulaştı.
Orta Doğu ve İslam Ülkelerini Kapsayan Bölgesel Örgütler ve Türkiye
Türkiye’nin 1960’ların ikinci yarısıyla başlayan çok yönlü dış politika arayışının en önemli sonuçlarından biri de geçmişte sınırlı tuttuğu Orta Doğu ülkeleriyle olan ilişkilerini geliştirmeye başlaması olmuştu. Bu bağlamda Türkiye D-8’in kuruluşuna öncülük etti, üyesi olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı bünyesindeki diplomatik çalışmalarını artırdı.
İslam İşbirliği Teşkilatı
Eski adıyla İslam Konferansı Örgütü, Haziran 2011’den itibaren benimsediği ismiyle İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Türk dış politikası bakımından en önemli uluslararası örgütlenmelerden biridir. Hatırlanacağı gibi, ilk kez 1969’da bir konferans için bir araya gelen üye ülkeler, ilerleyen yıllarda kurumsal adımlar atarak günümüzde -üyeliği askıya alınmış bulunan Suriye de dahil olmak üzere- 57 üyeli bir örgütü ortaya çıkardılar.
İİT bünyesinde 1981’de kurulan Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimî Komitesi (İSEDAK) çalışmalarını Türkiye’nin liderliğinde İstanbul’da yürütmektedir. İİT Örgütü’nün demokratik seçimle belirlenen ilk Genel Sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlu bu görevi 2005-2013 yılları arasında ifa etti.
1979 yılında Kıbrıs Türk Toplumuna gözlemcilik statüsü tanımış olan İİT, uzun yıllar bu tutumunda herhangi bir değişiklik yapmadı ve Türkiye’nin arzu ettiği şekilde KKTC’nin bir devlet olarak tanınması yoluna gitmedi. Annan Planı için yapılan 2004 referandumunda Kıbrıs Türk tarafının sergilediği olumlu tutumu destekleyen örgüt, Kıbrıs Türk Toplumu yerine “Kıbrıs Türk Devleti” ifadesini kullanmaya başladı. Bununla birlikte İİT, KKTC’nin gözlemcilikten tam üyeliğe kabulüyle ilgili bir karar almadığı gibi uluslararası toplumca bir devlet olarak tanınmasına yönelik bir çalışma da yürütmüş değildir (Uslu, 2018: 58).
Türkiye, 2018 yılında İİT Arabuluculuk Dostları Temas Grubu’nun kurulmasına öncülük etti. Grubun eş başkanları Türkiye’nin yanı sıra Suudi Arabistan, Gambiya ve İİT Genel Sekreterliği olarak belirlendi.
D-8
Kısaca D-8 olarak adlandırılan ve resmî adı Gelişen Sekiz Ülke (Developing Eight (D-8) Organization for Economic Cooperation) olan örgütün kuruluşu eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın gündeme getirdiği fikirlere dayanmaktadır. 28 Haziran 1996’da Erbakan başkanlığında kurulan 54. Hükümet döneminde konuyla ilgili girişimlere hız verildi.
22 Ekim 1996’da İstanbul’da düzenlenen ve Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır ve Nijerya ve Pakistan’ın
katıldığı İşbirliği ve Kalkınma Konferansı, D8’in kuruluş sürecini başlattı.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Necmettin Erbakan’ın ev sahipliği yaptığı zirvede bir araya gelen üye devletlerin devlet ve hükümet başkanları 15 Haziran 1997’de örgütün kurulduğu resmen duyuruldu.
Ticaretten kültüre, sanayiden turizme kadar on farklı alanda işbirliğinin öngörüldüğü örgütün temel alacağı ilkeler ise şunlardı: savaş yerine barış; çatışma yerine diyalog; çifte standart yerine adalet; üstünlük yerine eşitlik; sömürü yerine işbirliği; baskı ve tahakküm yerine insan hakları ve demokrasi (Taştekin, 2006: 228-229).
D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı
Ekonomik İşbirliği Örgütü (Economic Cooperation Organisation -ECO) Türkiye, Pakistan ve İran arasında 1964 tarihinde kurulmuş bulunan Bölgesel Kalkınma İçin İşbirliği (Regional Cooperation for Development) adlı örgütün bir nevi devamı niteliğinde olmak üzere, 1985 yılında İzmir’de yapılan bir anlaşmayla kuruldu.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan ile bölgenin bir diğer önemli ülkesi Afganistan 1992’de örgüte yeni üyeler olarak katıldılar. Bu katılım, örgütün kapsamını genişleterek ECO’nun büyük bir bölgesel örgüt haline gelmesini sağladı.
Türkiye, ECO’yu önemli bir bölgesel girişim olarak değerlendirmektedir. ECO 1990’larda hem İran da dahil olmak üzere ekonomik ilişkilerin geliştirilebileceği bir platform hem de Sovyetler Birliği sonrasında Türkiye’nin Orta Asya’da daha etkin konuma gelmesini sağlayacak bir örgütlenme olarak değerlendirilmiştir.
Türk cumhuriyetlerine yönelik söz konusu siyasi hedefler tutturulamamış olmakla birlikte Türkiye’nin örgüte yönelik ekonomik hedefleri önemini korudu. 2000’lerde Türkiye bu örgütü de daha etkin işletmeye çalıştı. 2008’de İstanbul’da ECO Ticaret ve Kalkınma Bankası (ECO Bank) açıldı; ECO Ticaret Anlaşması (ECOTA) 2008’de Türkiye’nin de dahil olduğu bir grup üye ülke arasında yürürlüğe girdi; 2012’de ECO Ulaşım Koridoru adlı ulaşım hattının oluşturulması kararı alındı (Köktaş, 2018: 66-70). Türkiye, ECO’nun işlerlik kazanmasını özellikle ulaşım, iletişim hatları ile enerji hatları bakımından önemli bulmaktadır. Türkiye 2019-2021 yıllarında ECO Dönem Başkanlığı görevini yürüttü ve toplamda örgütün şimdiye kadar yapılmış olan 15 zirvesinden dördüne (sırasıyla 1993, 2002, 2010 ve 2021) ev sahipliği yaptı.