ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II
Ünite 5: Balkan Ülkeleriyle İlişkiler
Giriş
Soğuk Savaş döneminde, Yunanistan dışında sosyalist hükümetlerce yönetilen ve bir kısmı da Varşova Paktı üyesi olan Balkan ülkeleriyle Türkiye arasındaki ilişkiler sınırlı kaldı. Türkiye bakımından tarihî, kültürel ve elbette jeopolitik nedenlerle son derece önemli bir bölge olan Balkanlarla ilişkiler esas olarak 1990’lardan itibaren yoğunlaştı.
Soğuk Savaş Sonrasında Balkanlar ve Türkiye’nin Balkanlar Politikasının Temel Özellikleri
Avrupa’nın güneydoğu köşesinde yer alan Balkanlar, yaklaşık yarım milyon kilometrekarelik alanı kaplayan bir bölgedir. Yüksek dağlarla bölünmüş bir bölge olan Balkanlarda iklim, siyasi yapılanma ve ekonomik faaliyetler farklılık göstermekte, bu farklılık Balkanlarda birçok bakımdan güçlü bir çeşitlilik ortaya çıkarmıştır. Yüksek dağların ulaşım imkânını sınırladığı Balkanlarda bazı bölgeler görece yalıtılmış olarak kalmışken özellikle Tuna nehri ulaşım ve ekonomik yaşam bakımından merkezi bir öneme sahiptir. Balkanların dağları ve zorlu fiziki coğrafyası kadar öne çıkan bir diğer özelliği ise sahip olduğu zengin kültürel çeşitliliktir. Gerek zorlu coğrafyanın ve ulaşım güçlüklerinin yarattığı sınırlı ekonomik yaşam gerekse kültürel çeşitlilik nedeniyle Balkanlar Avrupa kıtasının siyasi ve ekonomik bakımdan en sorunlu ve kırılgan bölgelerinden biri olagelmiştir. 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik hareketleri Balkanlarda da etkisini göstermiş ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan ulus-devletler kurulmaya başlamıştır. 20. yüzyıldaki iki dünya savaşının yıkıcı sonuçlarını yaşayan Balkanlar için, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında olduğu gibi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle de yeni bir dönem başlamıştır. Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte bölgedeki sosyalist ülkeler siyasi ve ekonomik sistemlerini değiştirme yoluna giderken kısa süre içinde Yugoslavya’nın parçalanmasıyla birlikte yeni bağımsız devletler ortaya çıktı.
Türkiye ve Balkanlar: Tarihsel ve Coğrafi Bağlar
Türkiye de Trakya bölgesindeki toprakları nedeniyle coğrafi olarak Balkanların bir parçasıdır. Coğrafi açıdan düşünüldüğünde Balkanlar, Türkiye’nin batıya açılan kapısı, en büyük ticaret ortağı konumundaki Avrupa’ya giden ulaşım hatlarının geçtiği bölgedir. Bu durum, Türkiye’nin Balkanlardaki gelişmeleri ve sorunları yakından takip etmesi ve bölgedeki istikrarın korunmasına destek vermesi için başlı başına bir gerekçe teşkil etmektedir. Tarihsel nedenlerin temelinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki kimi yerlerde 500 yıldan uzun sürmüş olan egemenliği ve bu egemenliğin sona ermesi sonucu bıraktığı siyasi ve kültürel miras bulunmaktadır. Bir diğer tarihsel neden ise imparatorluğun parçalanmasıyla birlikte bölgede yaşamaya devam ederek yeni kurulan devletlerde azınlık unsuru hâline gelen eski
Osmanlı tebaası Türklerdir ki günümüzde sayılarının 1,5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Soğuk Savaş Sonrasında Türkiye’nin Balkanlar Politikasındaki Değişim
Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca güvenlik kaygıları temelinde belirlediği Balkan politikaları, 1990’larla birlikte önemli değişiklikler geçirdi. Soğuk Savaş’ın bitişi, bölgeye barış ve huzuru getirmedi ve 1980’lerden beri yükselişte olan milliyetçilik hareketleri Balkanlarda yeni çatışmaların ve gerginliklerin patlak vermesine neden oldu. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler 1990’lar boyunca bölgedeki sorunlara müdahale ederek Balkanların Batı ile bütünleşmesi sürecini tamamlamaya önem verdiler. Türkiye de 1990’lar boyunca, özellikle ABD ile yakın işbirliği içinde bölgedeki başlıca gelişmelere müdahil oldu. 2000’li yıllarda ise Türkiye’nin Balkanlarda 1990’larda başlayan aktif politikası daha da gelişti, farklı kanallar aracılığıyla çeşitlendirilen ilişkiler daha kapsamlı bir nitelik kazandı. Türkiye-Balkan ülkelerinin NATO ve AB üyeliklerini desteklemekte, ayrıca terörizm, kaçakçılık vb. temel güvenlik sorunlarına ilişkin olarak bu ülkelerle askeri işbirliği ve eğitim anlaşmaları yapmaktadır. a Balkanlar, Türkiye’nin bölgesinde lider ülke olma hedefi doğrultusunda yapılan somut çalışmaların görüldüğü belli başlı bölgelerden biri oldu.
Sosyalist Yugoslavya’nın Parçalanması Döneminde Türk Dış Politikası
Balkanların en önemli devletlerinden biri kuşkusuz sosyalist Yugoslavya (resmî adıyla Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti) idi. Sosyalizmle yönetilmesine karşın Sovyet nüfuzuna girmeyen, Sovyet tipi sosyalizmi uygulamayan bir ülke olması ve Bağlantısızlık hareketinin kurucuları arasında yer alması gibi nedenlerle son derece şahsına münhasır bir ülke olan Yugoslavya, adeta tüm Balkanların niteliklerini bünyesinde barındıran bir kültür mozaiğiydi. Soğuk Savaş döneminde Batı Bloku ile de iyi ilişkiler kurmuş hatta 1950’lerde Türkiye’nin öncülüğünde kurulan Balkan Paktı’na katılmış olan Yugoslavya’da 1980’lerle birlikte derinleşen siyasi, ekonomik ve toplumsal kriz Doğu Avrupa’da sosyalist rejimlerin yıkılmasının da etkisiyle parçalanmaya yol açtı. Parçalanma süreci, bir yandan özellikle Bosna’da olduğu gibi trajik gelişmelere yol açarken başta yeni devletlerin ortaya çıkması olmak üzere bölgenin geneli için ciddi birtakım güvenlik kaygılarının da doğmasına yol açtı.
Sosyalist Yugoslavya’nın Sonu ve Türkiye
Kasım 1945’te ilan edilen Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti (YFHC)’nin anayasasında öngörülen federatif yapısı, ülkede sonradan ortaya çıkacak milliyetçi akımlar için bir kaynak oldu. Etnik çeşitlilik ve siyasal haklar bakımından bakıldığında, bu anayasanın Arnavut, Macar ve Müslüman Boşnak gibi yüksek miktarda nüfusa sahip etnik kimliklere, “kurucu millet” statüsünü tanımamış olduğu görülmektedir. Sosyalist Yugoslavya, 1980’lerin sonuna bu sorunlar eşliğinde ve son derece kırılgan bir durumda geldi.
Doğu Blokunun dağılması ve Avrupa’da komünizmin çökmesiyle Yugoslavya’da da komünizm sona erdi, 1990’da çok partili seçimler yapıldı. Seçimleri, Sırbistan ve Karadağ’da yeni adlarıyla sosyalistler (eski komünistler) kazanırken diğer cumhuriyetlerde milliyetçi partiler iktidara geldi. Krizin başlarında Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünü destekleyen açıklamalar yapan Türkiye, dağılma sürecinin geri dönülmez bir noktaya doğru ilerlediğini gördüğünde siyasetini değiştirdi. Aslında Türkiye bakımından son derece ilginç bir durum ortaya çıkmıştı. Makedonya ve Bosna-Hersek cumhurbaşkanları, Temmuz 1991’de Türkiye’ye gelerek destek istediler. Böylece Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında kendisinden destek bekleyen dost iki ülkenin doğuşuna şahit oluyordu. Böylece Sırbistan ve Karadağ’dan müteşekkil ve Nisan ayında ilan edilen yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ile Türkiye’nin ilişkilerinde önemli bir kırılma yaşandı. Türkiye bu noktadan itibaren Bosna Savaşı ve Kosova Operasyonu sırasında da Yugoslavya’ya karşı bir tutum takınarak Sırp milliyetçiliğinin bölgede etkinleşmesine engel olmaya çalıştı.
Bosna Savaşı ve Türkiye
Bosna-Hersek’in bağımsızlık ilanı, tıpkı Hırvatistan’ınki gibi, ülke içindeki Sırpların tutumu nedeniyle büyük bir çatışmaya ve insani trajediye neden oldu. Türkiye, krizin ilk günlerinden itibaren son derece aktif bir politika izleyerek Bosna-Hersek’in Sırbistan tarafından kontrol edilir hâle gelmesine karşı çıktı ve bu yolda gerek kendi başlattığı gerekse uluslararası toplum tarafından önerilen çeşitli girişimlerin bir parçası oldu. Türkiye’nin temel yaklaşımı, ekonomik ambargonun Sırpları durdurmak ve Bosna Hersek’in toprak bütünlüğünü korumak için yeterli bir yaptırım olmayacağı, şayet BM yetki verirse Türkiye’nin askerî güç kullanmaya kararlı olduğu şeklindeydi. Türkiye’nin Bosna-Hersek’le ilgili olarak kendiliğinden yaptığı en önemli girişimlerden biri, Ağustos 1992 tarihli ve “Bosna-Hersek İçin İki Aşamalı Eylem Planı” adlı öneridir. Planda mülteciler için güvenli bölgeler oluşturulması, uçuş yasağının sıkı denetlenmesi, insani yardımın ulaştırılması, bölgenin silahlandırılması ve koşulları kabul etmedikleri takdirde Sırplara ait mevzilerin Balkan Ülkeleriyle İlişkiler 5 hava operasyonuyla bombalanması gibi öneriler dile getirildi. Türkiye, saldırganı ödüllendirmeyip cezalandıran bir çözümden yana tavır aldı. Bu çerçevede ABD ile ilişkilerini sıkı tutarak Sırplara karşı hem diplomatik hem de askerî birtakım önlemlerin alınmasını sağladı. Bosna’ya verdiği desteğin çok önemli bir göstergesi olarak Türkiye, Saraybosna’da büyükelçilik açan ilk devlet oldu. Uluslararası toplum tarafından önerilen barış planlarında da Türkiye adilane bir çözüm arayışında oldu. Türkiye, Mart 1994’te savaşın seyrinin değiştirecek adımın atılmasında büyük rol oynadı. Sırpların üstünlüğünün dengelenmesi bakımından çok önemli olan Boşnaklar ile Hırvatlar arasında bir anlaşma yapılması sağlanarak Boşnak-Hırvat Federasyonu kuruldu. Bosna’daki savaş 1995 yılında ABD’nin öncülüğünde gerçekleştirilen askerî müdahale ve
ardından yine ABD’nin girişimiyle Sırp, Hırvat ve Boşnak tarafların 15 Aralık’ta imzaladığı Dayton Anlaşması’na kadar devam etti. Temmuz 1995’te Bosnalı Sırpların Müslüman Boşnak erkek ve çocukları katlettiği Srebrenica soykırımı, 20. yüzyıl tarihinin en trajik olaylarından biri oldu. Türkiye-Bosna Savaşı sırasında izlediği tutumla Soğuk Savaş sonrasına son derece sarsıcı bir başlangıç yapan Balkanlarda önemli bir devlet olduğunu gösterdi. ABD ile yakın işbirliği, Türkiye’nin önerilerinin ve çalışmalarının daha da yakından izlenmesine yol açtı.
Batı Balkanlar ve Türkiye
Sosyalist Yugoslavya’nın sıcak çatışmalar eşliğinde parçalanması sonrasında Balkanlarda altı tane yeni bağımsız devlet doğmuş oldu. Bu devletler hem ekonomik ve siyasal sistemlerini henüz değiştirme aşamasındaydılar hem de parçalanma sonrasında örneğin azınlık sorunları gibi birtakım siyasi sorunlarla karşı karşıya kaldılar.
Sırbistan’la İlişkiler ve Kosova’nın Bağımsızlığı
Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti’nin merkezinde yer alan Sırbistan, parçalanmayı durdurmaya çalışmış fakat Sırp hakimiyetini istemeyen diğer cumhuriyetler karşısında başarılı olamamıştı. Sırbistan, Nisan 1992’de Karadağ ile birlikte Sosyalist Yugoslavya’nın halef devleti olarak Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni kurdu. Türkiye, Yeni Yugoslav Hükümeti’ne, Bosna’daki tutumu nedeniyle son derece tepkiliydi. Fiilen Sırpların denetimindeki Yugoslavya’nın izlediği siyasete karşı olan Türkiye, Bosna Savaşı sırasında açıkça Yugoslavya’ya bir askerî operasyon yapılması gerektiğinden bahsetti. Bosna Savaşı’ndaki rolü kadar o dönemde Balkanlarda Yunanistan’la yakın duran Sırbistan’ın tutumu Türkiye’yi rahatsız ediyordu. 1995’te Dayton Anlaşması sonrasında ortaya çıkan iyimser hava kısa sürdü ve Kosova’da patlak veren kriz Türkiye ile Yugoslavya’nın ilişkilerinin daha da kötüleşmesine yol açtı. Türkiye, birtakım nedenlerden dolayı Sırbistan karşısında Kosovalı Arnavutlara başından beri destek verdi. Bu desteğin temel gerekçesi elbette Müslüman Arnavutların Sırplara karşı savunulması ve insan hakları ihlallerinin durdurulması gerektiği fikrinin Türkiye’de kamuoyunun çoğunluğu tarafından destekleniyor oluşuydu. Aynı zamanda Türkiye’nin Kosovalı Sırplara vereceği destek kendisi de bu yönde davranan ABD ile ilişkilerinde yeni bir işbirliği imkânı doğuracak, en nihayetinde Türkiye’nin bölgedeki konumu da güçlenecekti. Yugoslav yönetimi kendisine önerilen şartları kabul etmeyince Mart 1999’da NATO, Sırp mevzilerinin havadan vurulmasına yönelik operasyona başladı. Türkiye bu süreçte aynen Bosna Savaşı’nda olduğu gibi, ABD ile yakın işbirliği içinde hareket ederek Yugoslavya’ya karşı hem ekonomik ambargoya hem de aktif olarak askeri operasyona katıldı. Kosovalı Arnavutlar, ABD ve AB başta olmak üzere uluslararası toplumun desteğiyle giderek bağımsızlık sürecine girdi. Kosovalı Arnavutlar 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Türkiye aynı gün Kosova’nın bağımsızlığını tanıdı ve Kosova’yı
tanıyan yedinci devlet oldu. Türkiye böylece hem bölgedeki Türk azınlığın durumunu iyileştirmeyi hem Arnavutluk ile ilişkileri geliştirmeyi hem de Balkanlar’daki etkinliğini artırmayı amaçladı. Türkiye-Sırbistan ikili ilişkileri, Kosova’nın bağımsızlık ilanı sürecinde belli ölçüde bozulmuş olsa da bu durum uzun süreli olmadı. Türkiye’nin önem verdiği hususlardan biri olarak Sırbistan ile ticaret hacmi, serbest ticaret anlaşmasının da etkisiyle her yıl daha da artarak 2020 itibarıyla 1 milyar doları aştı ve Türk firmaları bu ülkede daha çok yatırım yapmaya yöneldiler.
Bosna-Hersek ile İlişkiler
1992-1995 arasında devam eden savaş sırasında Bosna- Hersek’e elinden gelen tüm imkânlarla destek olan Türkiye, Dayton Anlaşması’ndan sonra da bu ülke ile ilişkilerini geliştirmeyi sürdürdü. Dayton Anlaşması’nın öngördüğü, hassas dengelere dayanan düzende taraflar arası dengelerin sürdürülmesi, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ve Boşnakların yeniden mağdur olmamaları Türkiye’nin Bosna politikasının temel amacıydı. Bunu yapmak üzere Türkiye özellikle askerî alanda verdiği destekle Boşnakların yanında olmaya çalıştı. 2000’lerdeyse Türkiye’nin Bosna-Hersek ile ilişkileri çeşitli alanlar üzerinden geliştirildi.
Kuzey Makedonya ile İlişkiler
Etnik açıdan, Sosyalist Yugoslavya’daki en heterojen bölgelerden biri Makedonya’ydı. Büyük miktarda Arnavut nüfusun yanı sıra Türkler, Bulgarlar ve Sırpların da dahil olduğu azınlık grupları barındıran Makedonya, her ne kadar Yugoslavya’dan silahlı bir ihtilaf olmaksızın ayrılabilmişse de azınlıklar nedeniyle nazik bir durumda bulunuyordu. Üstelik, başta Yunanistan olmak üzere komşularıyla olan ilişkileri etnik meseleler nedeniyle gergindi. Yunanistan, tarihsel olarak Makedonya’nın kendilerine ait olduğu iddiasıyla ülkenin bu adına itiraz etti ve Makedonya’nın uluslararası örgütlere üyeliğine karşı çıktı. Türkiye, bu ülkedeki istikrarın Balkanlar’daki istikrar için çok önemli olduğu anlayışını benimsemektedir. Aynı zamanda buradaki Türk azınlık da Ankara bakımından bir diğer önemli motivasyon oldu. Küçük bir ekonomisi bulunan Kuzey Makedonya bakımından Türkiye önemli bir partner sayılabilirse de iki ülkenin ticaret hacmi Türkiye’nin beklentilerinin altındadır.
Yunanistan’la İlişkiler
Türkiye’nin Balkanlar’daki iki sınır komşusundan biri olan Yunanistan’la ilişkileri de Soğuk Savaş’ın bitişinden etkilendi. Her ne kadar iki ülke de NATO üyesi idiyse de 1950’lerin ortalarında Kıbrıs vesilesiyle başlayan uyuşmazlık, azınlık sorunlarını ve 1974’ten sonra Ege’deki deniz alanlarına ilişkin olarak ortaya çıkan egemenlik mücadelesini de kapsar hâle gelerek derinleşmişti. Yunanistan’ın AB üyesi olmasıyla geriye düşen Türkiye, kendi üyelik sürecinde Atina’nın negatif tutumunun somut sonuçlarını görmeye başlamıştı. 1990’larda gerek Türkiye gerekse Balkan ülkeleriyle ilişkilerinde uzlaşmadan uzak
bir siyaset izleyen Yunanistan 1990’ların ikinci yarısındaki politika değişiklikleriyle bu görünümden kurtuldu ve hem Balkan ülkeleriyle ilişkilerini hem de AB içindeki olumsuz imajını düzeltti. Türkiye ile ilişkilerin yumuşatılması ve ikili ilişkilerdeki sorunların AB’ye taşınması stratejisi benimsendi. 2000’lerde Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerine başlamasının da etkisiyle Yunanistan ikili ilişkilerde ılımlı bir hava başladı.
Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki Egemenlik Alanlarına İlişkin Sorunlar
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların önemli bir kısmı Ege Denizi’ndeki egemenlik alanlarının paylaşımı konusundadır. Özellikle Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında başlayan bu kaygılar neticesinde iki ülkenin deniz ve hava kuvvetlerine bağlı araçlar Ege Denizi’nde sık sık karşı karşıya gelmektedir. Türkiye’nin savaş nedeni sayacağını bildirdiği Yunanistan’ın 12 millik karasuları iddiası sürekli bir gerilim kaynağı iken, yine antlaşmalarla yasaklanmış birtakım Ege adalarının Yunanistan tarafından silahlandırılması Türkiye’nin bu konuda daha sert bir siyaset izlemesine yol açtı. Muğla ili açıklarındaki Kardak adası (aslında yan yana iki adacık) yakınlarında 25 Aralık 1995’te kaza yapan bir geminin Yunanistan makamları tarafından kurtarılması Türk makamlarınca karasularının ihlal edildiği gerekçesiyle protesto edildi. Atina, iki adadan oluşan Kardak’ın kendisine ait olduğu yanıtını verince söz konusu adalar üzerinde bir egemenlik mücadelesi başladı. Türkiye bakımından bir ulusal güvenlik sorununa dönüşen Yunanistan’ın Ege adalarını, bazıları anlaşmalarla yasaklanmış olmasına karşın silahlandırması sorunu da giderek önem kazanmaktadır.
Azınlık Meseleleri
Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki sorunların bir kısmı da iki ülke içinde bulunan azınlıkların durumu ile ilgilidir. 1923 Lozan Antlaşması ve Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi’nden beri, özellikle iki ülke ilişkileri gerginleştiğinde gündeme gelen azınlıklar meselesi, Soğuk Savaş sonrasında kültür, kimlik ve azınlık hakları gibi kavramların öne çıkmasıyla yeniden gündemi işgal etmeye başladı.
Balkanlardaki Eski Doğu Bloku Ülkeleriyle İlişkiler
Birer Balkan ülkesi olan Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya aynı zamanda Doğu Bloku içinde yer alan ülkelerdi. Esasen günümüzde “Batı Balkanlar” olarak adlandırılan bölgedeki ülkelerden biri olan Arnavutluk, burada konu bütünlüğü bakımından Eski Doğu Bloku üyesi olan diğer iki ülkeyle birlikte ele alınacaktır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkileri sınırlı kalmıştı. Fakat 1980’lerin sonunda sosyalist ülkelerde başlayan hızlı dönüşüm süreci bu ülkelerde de sonuç verdi. Türkiye’nin söz konusu ülkelerle olan ilişkilerinde olumlu bir süreç ortaya çıktı ve ikili ilişkileri geliştirmek adına ciddi adımlar atılmaya başladı. 1990’larla birlikte gündeme gelen Türkiye’nin Balkanlardaki etkinliğini artırmaya
yönelik yeni bölge politikası 2000’lerde daha da güçlü bir vurguyla sürdürüldü.
Arnavutluk ile İlişkiler
Arnavutluk Balkanlardaki çeşitliliğin belli başlı parçalarından birisi olarak dikkat çeken bir ülkedir. Nüfusunun yaklaşık %70’i Müslüman olan Arnavutluk laik bir devlettir. Arnavutluk-Türkiye ilişkileri özellikle 1990’ların ilk yarısında bir hayli gelişti. Türkiye, Arnavutluk’un NATO ve İslam Konferansı Örgütü’ne üyeliğine destek verdi. 2000’lerde ise Türkiye, bölge politikasının bir parçası olarak Arnavutluk’la ilişkilerinde de da yumuşak güç ve kamu diplomasisi unsurlarına dayanan bir politika izledi. Süreç içerisinde giderek ilerleyen ilişkiler, Ocak 2021’de imzalanan “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Kurulması için Ortak Bildiri” metniyle birlikte stratejik ortaklık düzeyine çıktı.
Bulgaristan’la İlişkiler
1990’larla birlikte Bulgaristan’ın Türkiye’ye karşı izlediği barışçıl ve işbirliğine açık siyaset bu ülkeyi Türkiye bakımından bir güvenlik kaygısı olmaktan çıkarmıştı. Nitekim 1990’ların başından itibaren bir takım askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı ve hatta Türkiye Bulgaristan’ın NATO üyeliğine destek verdi.
2005’te kurulan ve Türk azınlığa yönelik nefret söylemiyle öne çıkan ATAKA, o tarihten 2021’e kadar mecliste yer almış, hatta 2017-2019 arasında koalisyon hükümetine de girmişti. Öte yandan 2007’de AB’ye üye olan Bulgaristan Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini destekledi. Soğuk Savaş sonrasında gelişen ikili ilişkilerin de bir sonucu olarak iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2015 verileriyle yaklaşık 5 milyar dolar civarına yükseldi. Bu rakam toplam 60 milyar dolarlık dış ticaret hacmi bulunan Bulgaristan için önemi bir miktara tekabül etmektedir (Özlem, 2016: 101).
Romanya ile İlişkiler
Türkiye’nin herhangi bir ciddi problem yaşamadığı Romanya ile ilişkiler, 1989’daki rejim değişikliğinden sonra da gelişmeye devam etti. Genel anlamda bakıldığında, Türkiye’nin Romanya ile ilişkilerinde öne çıkan başlıca konular iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve Romanya’da PKK faaliyetlerinin varlığı ile buna karşı alınacak önlemlerdi. Türkiye’nin 2007’den itibaren resmen AB üyesi olan Romanya ile iyi ilişkileri 2000’li yıllarda da farklı boyutlar kazanarak devam etti.