AÖF Soru Bankası
ULİ404U · Ünite 3

AB ile İlişkiler (1990-2018)

Türk Dış Politikası II dersi, ünite 3 özeti

ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II

Ünite 3: AB ile İlişkiler (1990-2018)

Giriş

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri, eski ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) Ortaklık Antlaşması için 31 Temmuz 1959 tarihinde başvurmasıyla başlamıştır. Bu ilişki 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması’nın imzalanmasıyla resmi bir temele kavuşmuştur. Antlaşma’nın temel amacının “Türkiye ekonomisinin hızla kalkınması” ve “Türk halkının istihdam düzeyinin ve yaşam standartlarının yükseltilmesi” olduğu dile getirilmektedir (Ankara, Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Başkanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı).

1980-1990 Yılları Arası Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri

1970’li ve 1980’li yıllarda Türkiye ile Avrupa Topluluğu ilişkisinde ortaya çıkan ekonomik ve siyasi konular zaman zaman oldukça yakın bir temas seyrederken zaman zaman da ilişkilerin tamamen koptuğu dönemlerde de yaşanmıştır. Katma Protokol, 23 Kasım 1970 tarihinde imzalanmıştır. Protokolün yürürlüğe giriş tarihi ise 1 Ocak 1973’tür. Öte yandan, 70’li yılların ikinci yarısından itibaren ise ilişkilerde sorunlu bir döneme girilmiştir. Bu durumun temel nedenleri arasında 1973 tarihli Petrol Krizi’nin etkilerini (Ekonomik sıkıntılar) ve 1974’de Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesini sayabiliriz. 80’li yılların ilk yarısı da taraflar arasında ilişkilerin koptuğu bir dönem olmuştur. Bunun en önemli nedeni ise Türkiye’deki 1980 askeri müdahalesi olmuştur. Askeri müdahaleyi takiben 22 Ocak 1982 tarihinde Avrupa Toplulukları, Türkiye ile ilişkilerini “dondurma kararı” almıştır. 16 Eylül 1986 tarihli Ortaklık Konseyi toplantısının ardından taraflar arasında ilişkilerin “yeniden canlanması süreci” başlamıştır. Federal Almanya’nın 9 Temmuz 1980 tarihinde “Avrupa Konseyi Üyesi Ülkeler Arasında Şahısların Serbest Dolaşımı Antlaşması”nı “Türk vatandaşları için askıya aldığını” Avrupa Konseyi’ne bildirmesidir.

Tam Üyelik Başvurusu

Avrupa Parlamentosu Karma Parlamento Komisyonu da çalışmalarına 15 Eylül 1988 tarihinde yeniden başlama kararı almıştır. Türkiye açısından bu canlanmanın ilk belirtisi kurumsal anlamda olmuştur. Bu kapsamda Türkiye-AT ilişkileriyle ilgilenen bir devlet bakanlığı oluşturulmuştur. Söz konusu bakanlık görevine Prof. Dr. Ali Bozer getirilmiştir. Bu süreçle birlikte Türkiye Ocak 1987’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’e bireysel başvuru hakkını tanımıştır. AİHM, Avrupa Konseyi’nin yargı organıdır. Bu girişimin ardından Avrupa Topluluğu’na üyelik başvurusunda bulunulmuştur. 14 Nisan 1987 tarihinde gerçekleşen başvuru “Roma Antlaşması’nın 237., AKÇT Antlaşması’nın 98. ve EURATOM Antlaşması’nın 205. maddelerine istinaden” gerçekleştirilmiştir (URL1). Roma Antlaşması’nın 237. maddesinde “Her Avrupa devleti, Topluluğa üye olmak için başvuruda bulunabilir” ifadesi yer almaktadır. Bu hüküm ile taraflar arasındaki ortaklık ilişkisinin üyeliğe taşınmasına yönelik kapı açılmıştır. 18 Aralık 1989

tarihinde ilan edilen Komisyona ait görüşe göre Türkiye üyelik için uygun bir ülkedir ne var ki Birlik mevcut durumda yeni bir üye alma kapasitesine sahip değildir. Ayrıca Komisyon görüşünde Türkiye’nin siyasi ve sosyal alanlarda kendinin geliştirmesinin gerektiği de belirtilmiştir.

1990-1999 Yılları Arası Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri

Türkiye-AB ilişkileri sadece taraflar arasındaki gelişmelerden etkilenerek şekillenmemektedir. Bu duruma ek olarak bölgesel ve küresel gelişmeler de Türkiye-AB ilişkilerini şekillendirici etkilere sahiptir. Bu çerçevede 90’lı yıllarda da Türkiye’nin AB ile ilişkilerini belirleyen iç, bölgesel ve küresel gelişmeler yaşanmış ve bu durumlar Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin belirleyici unsurları olmuştur. İç gelişmelere Avrupa bütünleşmesi yolunda meydana gelen ilerlemeleri sayabiliriz. Bu ilerlemeleri AB’nin hem derinleşme hem de genişleme boyutunda gözlemleyebiliriz. Derinleşme boyutu açısından bu dönemde AT’de parasal ve ekonomik birliğin yanında siyasal birliğin de sağlanması görüşleri güçlenmiştir. Bu doğrultuda 7 Şubat 1992’de Maastricht Antlaşması imzalanmış ve 1 Ocak 1993’de Avrupa Tek Pazarı tamamlanmıştır. 1 Kasım 1993’de Maastricht Antlaşması yürürlüğe girmiş ve Avrupa Birliği (AB) kurulmuştur. Avrupa’nın siyasi sınırlarının belirlenmesi ile kültürel konuları AB’nin gündeme taşınmış ve Kopenhag Kriterleri AB ile ilişkilerin yürütülmesinde belirleyici rol oynamaya başlamıştır. Bölgesel ve küresel gelişmeler olarak Körfez krizini, Soğuk Savaşın sona ermesini ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Merkezi ve Doğu Avrupa’daki eski sosyalist ülkelerin demokrasiye ve serbest pazar ekonomisine geçmeleri ve ardından bu ülkelerin hızlı bir şekilde NATO ve AB üyeliğini hedeflemelerini sayabiliriz. 26-27 Haziran 1992 tarihli Lizbon Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini tam üyeliğe uygun hale getirmek amacıyla söz konusu ülkelerle Topluluk arasındaki iş birliğinin artırılması önerilirken, Türkiye’ye ilişkin olarak belgede sadece Türkiye’nin AB için önemine vurgu yaparak hâlihazırdaki iş birliğinin devamına atıfta bulunmuştur. 21- 22 Haziran 1993 tarihli Kopenhag Zirvesi’nde sonuç bildirgesinde Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin, Topluluğa en kısa sürede tam üye olarak kabul edileceği ifade edilirken Türkiye hakkında ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesi ile gümrük birliğinin tamamlanması konularına değinilmiştir. Kopenhag Kriterleri “-siyasi kriterler”, “ekonomik kriterler” ve “topluluk mevzuatının benimsenmesi” olarak sıralanabilir. AB’nin 9-10 Aralık 1994 tarihli Essen Zirvesi’nde AB’nin geleceğine dair önemli kararlara imza atmışlardır. Zirve’ye 1994 yılında hâlihazırda Birliğe üye olan devletlerin yanı sıra (Belçika, Fransa, Hollanda, Lüksemburg, Almanya, İtalya, Danimarka, Birleşik Krallık, İrlanda, Yunanistan, Portekiz, İspanya), Birliğe 1995 yılında katılacak olan İsveç, Finlandiya ve Avusturya ile kendilerine henüz aday ülke statüsü verilmemiş Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya,


Macaristan, Romanya ve Bulgaristan da Zirve’ye katılmışlardır. Gümrük Birliği kararının alınması beklenen Türkiye ise Zirve’ye davet edilmemiştir. Bununla birlikte Türkiye, Essen Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesi’nde Akdeniz Politikası başlıklı bölümde kendisine yer bulabilmiştir. Zirve Sonuç Bildirgesi’nde ayrıca Merkezi ve Doğu Avrupa devletlerinin Birliğe katılım süreçlerinin hızlandırılacağına ve iyileştirileceğine vurgu yapılırken, Türkiye için benzer ifadeler kullanılmamıştır. Aralık 1995 tarihli Madrid Zirvesi’nde bir aday ülkenin üye olabilmek için sadece Kopenhag siyasi kriterleri yerine getirmesinin ‘yeterli olmayacağını’, burada asıl önemli olanın ise “uyumlaştırdıkları mevzuatı uygulamaktan sorumlu idari ve hukuki yapıları oluşturmakla da yükümlü oldukları belirtilmiş ve bu yükümlülük yeni bir katılım koşulu olarak sunulmuştur”.

Gümrük Birliğinden Adaylık Sürecine

Gümrük birliği süreci Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlamıştır. Bu çerçevede malların serbest dolaşımı için en erken 12 yıl ve en geç ise 22 yıl olarak takvim belirlenmiştir.

Gümrük Birliği: Üye ülkeler tarafından karşılıklı ticaretleri üzerindeki gümrük tarifeleri, kotalar gibi her türlü engel veya kısıtlamaların kaldırıldığı ve üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük tarifesinin (OGT) uygulandığı bir bütünleşme biçimidir.

Ancak burada unutmamız ve belirtmemiz gereken iki önemli nokta bulunmaktadır. Bunlardan ilki, “taraflar arasında tesis edilen Gümrük Birliği sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünlerini” kapsamıştır. İkinci nokta ise Türkiye, Gümrük Birliği mevzuatı çerçevesinde Topluluğun dış ticaret rejimini benimsemiş olan ancak Birlik üyesi olmayan bir ülkedir. AB üyesi olmadığı için Birliğin ticaret politikalarını etkileme ve oylamaya katılma hakkı yoktur. Bu durum Türkiye açısından Birliğin mevzuatına uyumunu zorunlu hale getirirken, Türkiye’nin ilgili mevzuatın gelişimine katkısını ya da politika önerileri sunmasını ise kısıtlamaktadır. Türkiye iki önemli noktaya dayanarak adaylık beklentisini görünür kılmaya çalışmıştır. Bunlardan ilki 80’ler sonrasında demokrasi seviyesini, göreceli de olsa, ileriye taşımış olması, ikincisi ise AB ile gerçekleştirilen Gümrük Birliğidir. Türkiye elde etmeyi düşündüğü adaylık statüsüyle hem ekonomik hem de siyasi sorunlarının üstesinden gelebileceği düşüncesi içerisinde olmuştur. Bu açıdan Türkiye’nin AB’den temel beklentisi ‘aday ülke’ olarak ilan edilme şeklinde gerçekleşmiştir. Türkiye’nin ‘adaylık’ beklediği ilk Zirve 21-22 Haziran 1996 tarihli Floransa Zirvesi olmuştur. Bu Zirve’nin Sonuç Bildirgesi’nde Avrupa Konseyi, 6 Mart 1995 tarihli kararları hatırlatarak, Türkiye ile ilişkilerin güçlendirilmesine ve derinleştirilmesine verdiği önceliği vurgulamıştır. Zirve’de Türkiye için herhangi bir ‘adaylık’ tanımı yapılmamıştır. 13-14 Aralık 1996 tarihli Dublin Zirvesi’nde de AB Türkiye’ye ilişkin olarak AB’nin Türkiye ile hem ekonomik hem de siyasi alanda ilişkilerinin daha da geliştirilmesine verdiği önemi bir kez daha teyit

ederken, insan hakları ve Kıbrıs sorunlarını da gündeme getirmiştir. Yine bu Zirve’de de Türkiye’nin asıl beklentisi olan ‘adaylık’ konusu AB tarafından dile getirilmemiştir. Öte yandan, 29 Nisan 1997 tarihinde Lüksemburg’da bir araya gelen “Türkiye-AT Ortaklık Konseyi’nde Türkiye’nin AB üyeliğine ehil olduğu ve diğer tam üyeliğe başvuran ülkelerle birlikte, aynı kriterler altında” değerlendirileceği vurgulanmıştır.

1997 yılının ikinci yarısında yaşanan iki gelişme Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde oldukça mesafeli durmasına ve hatta ilişkileri askıya almayı düşünmesine yol açmıştır. Bu gelişmelerden ilki 16 Temmuz 1997’de AB Komisyonu tarafından yayınlanan “Gündem 2000” başlıklı rapordur. Rapor AB’nin geleceği açısından önemli olan dört temel konuyu da ele almıştır. Bunlar; genişleme, ortak tarım politikasının reformu, yapısal fonlarda değişiklik ve AB’nin finansmanıdır. İkinci gelişme de Türkiye’nin Birliğin genişleme politikası içerisinde yer almadığı raporun uygulamaya geçirilmesi olmuştur. Lüksemburg Zirvesi’nde AB’nin genişlemesine ilişkin alınan diğer önemli kararlar da şu şekildedir:

• Kopenhag kriterlerine uyum, müzakerelerin başlayabilmesi için bir ön koşuldur. • Müzakerelere başlanması demek, bütün ülkelerin müzakereleri aynı zamanda başarılı bir şekilde tamamlayacağı anlamına gelmez. • Aday ülkelerin katılımı, Kopenhag kriterleri ile tam uyuma ve Birliğin yeni üyeleri alabilme kapasitesine bağlıdır. • Müzakereleri başlayan ülkeler için genel bir müzakere çerçeve belgesi hazırlanmıştır.

Gündem 2000 Raporu’nda Türkiye’nin AB’nin genişlemesinden dışlanmış olduğu da bu noktada kabul edilebilir bir yorum olacaktır. Bu kararı takiben ise Ankara AB ile ilişkilerini askıya alma kararını almıştır. Bu karar Aralık 1999 yılında gerçekleştirilen Helsinki Zirvesi’ne kadar katı bir şekilde uygulanmıştır. 1997 Lüksemburg Zirvesi’nden sonraki bir yıl içerisinde AB, Türkiye’nin gösterdiği sert tepkiyi dindirmek için bazı adımlar atmıştır. Bunlardan ilki Komisyon tarafından hazırlanacak olan Strateji belgesidir. AB’nin aday ülkeler için belirlediği katılım öncesi stratejisinin enstrümanlarından biri olan İlerleme Raporunun Türkiye için de hazırlanmasına karar verilmiş olmasıdır. Türkiye ilişkileri askıya alma politikasına bu Zirve sonrasında da devam etmiştir. Aralık 1998 Viyana Zirvesi’nde de Türkiye ‘aday’ ülke olarak ilan edilmeyerek “Türkiye’yi üyeliğe hazırlamak” amacıyla Avrupa Stratejisi’nin geliştirilmesi ve “AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin daha fazla” ilerletileceği kaydedilmiştir. 3-4 Haziran 1999 Köln Zirvesi’nde de Türkiye’ye için somut bir karar çıkmamıştır. Haziran- Aralık 1999 dönemleri arasında Türkiye-AB ilişkilerini etkileyen önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin başında terörist elebaşı Abdullah Öcalan’ın Şubat 1999’da Kenya’da yakalanmasından sonra, yargılanması ve “29 Haziran 1999’da Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce


ölüm cezasına” çarptırılması gelmektedir. AB’nin idam cezasına yönelik kesin tavrı taraflar arasında gerginliklerin oluşmasına yol açmıştır. Bu dönemdeki ikinci önemli gelişme ise Türkiye’de 17 Ağustos 1999 tarihinde gerçekleşen depremdir. Taraflar arasında söz konusu idam cezası nedeniyle gerginleşen ilişkiler deprem sonrası sıcak bir yapıya kavuşmuştur. Türkiye beklediği ‘adaylık’ statüsünü 1999 yılının Aralık ayında Helsinki’de gerçekleşen AB Zirvesinde elde etmiştir. Türkiye İkinci İlerleme Raporunda Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmediği tespit edilmiş olmasına rağmen AB’ye aday ülke statüsünü nasıl elde ettiğidir. Başka bir ifade ile AB’nin böyle bir tutum değişikliğine gitmesinin ardındaki temel nedenler olmuştur. Söz konusu tutum değişikliğine yol açan ilk etken ya da neden olarak, Almanya ve Fransa’da Türkiye’nin AB üyeliğine daha sıcak bakan iktidarların işbaşına gelmesi belirtilebilir. Söz konusu tutum değişikliğine yol açan bir diğer neden ise, 1999 yılının Haziran ayında “Kosova’ya gerçekleştirilen uluslararası müdahale ve Kafkaslardaki enerji kaynaklarının güvenliği çerçevesinde”, AB’nin Türkiye’nin stratejik konumunun ve askeri gücünün vazgeçilmezliğinin daha da farkına varmasıdır (Can, 2019: 19). Üçüncü olarak ABD’nin AB’nin içişlerine ve politikalarına daha kolay müdahale edebileceği bir araç olarak Türkiye’yi görmesidir. Dördüncü nedeni ise “Türk- Yunan ilişkilerinde Kıbrıs, Ege ve azınlıklar sorunlarının çözülebilmesinin ancak Türkiye ile yakın diyalog ve işbirliği yoluyla mümkün olabileceği düşüncesinin” AB’deki karar alıcılarda yerleşmiş olması olarak tarif edebiliriz.

2000-2004 Yılları Arası Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri

2000’li yılların ilk başları hem Türkiye’de hem de Türkiye- AB ilişkilerinde yeni dönemlerin başlangıcını teşkil etmiştir. Türkiye AB ile müzakerelere başlayabilmek için yakın gelecekte atacağı reform adımları için son derece gerekli kurumsal düzenlemelerini hızla tamamlamaya çalışırken AB de bu süreci daha sağlıklı, güvenilir ve diğer aday ülkelerle eşit bir şekilde götürebilecek stratejileri ve belgeleri Türkiye için hazırlamaya ve sunmaya başlamıştır. Bu belgelerden ilki KOB’dur. KOB, AB’ye aday ülkeler için onların üyelik süreçlerine yardımcı olacak bir politika aracı niteliğindedir.

Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB): Bu belge Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanmaktadır. Her aday ülke için hazırlanan KOB, aday ülkelerin Birliğe üyeliği için kılavuz niteliği taşımaktadır.

Adaylıktan Katılım Müzakerelerine

Türkiye’nin adaylık elde ettiği Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nden sonraki ilk AB Zirvesi 19-20 Haziran 2000’deki Feira Zirvesi olmuştur. Bu Zirve’de aday ülkelerin AB müktesebatını etkin biçimde uygulamalarına ve bu uygulamayı gerçekleştirecek olan idari kapasitelerinin varlığına vurgu yapılmıştır. Bu minvalde aday ülkelerin kendi idari ve adli yapılarını güçlendirmeye

yönelik adımların atılması gerekliliği üzerinde durulmuştur. 2001 yılı Türkiye’nin AB sürecindeki önemli eşiklerden birisini daha atladığı tarih olmuştur. Zira Türkiye bu tarihte çıkardığı “AB Uyum Yasa Paketleri” adıyla anılan reform paketleriyle, “ifade özgürlüğü, dernekleşme, kadın-erkek eşitliği gibi alanlarda AB standartlarına uyum sağlanması” yolunda hayati bir adım atmıştır. 3 Ekim 2001 tarihinde, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini ilerletmeye dönük ve toplumsal uzlaşıya sahip Anayasa değişiklikleri (“düşünce ve ifade özgürlüğü, işkencenin önlenmesi, demokrasi ve sivil otoritenin güçlendirilmesi, kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü, yerleşme ve seyahat özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğü ve kadın-erkek eşitliği alanlarında yeni hüküm ve güvenceler) gerçekleştirilmiştir. Türkiye söz konusu anayasa değişikliklerinin ilk meyvesini 14-15 Aralık 2001’de yapılmış olan Laeken Zirvesi’nde almıştır. Türkiye reform sürecindeki ciddiyetini ve kararlılığı Leaken Zirvesi sonrasında da göstermiştir. Türkiye 1999’dan 2004 yılına kadar 8 tane uyum paketi çıkarmıştır. Türkiye gerçekleştirdiği reformların karşılığını ise Aralık 2004’deki iki önemli gelişme ile almıştır. Bunlardan ilki, Avrupa Parlamentosu’nun AB’nin Türkiye’yle ‘fazla gecikmeden’ müzakerelere başlanması çağrısı yapan karar tasarısını 15 Aralık 2004 tarihli toplantısında 262’ye karşı 407 oyla kabul etmesidir. Böylece Türkiye ile müzakerelere başlanması kararı AP’de kabul edilmiştir (Avrupa Parlamentosu Türkiye Kararı, 2004). Söz konusu karar Türkiye için tarihi öneme sahip 17 Aralık Zirvesi öncesi AP’nin görüşünü yansıtması açısından büyük önem taşımıştır. İkinci önemli gelişme ise 16-17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine 3 Ekim 2005 tarihinde başlanacağı kararının verilmesidir. Zirvenin Sonuç Bildirgesi’nde Türkiye ile AB arasında yürütülecek katılım müzakerelerinin çerçevesi de çizilmiştir (AB Zirvesi, 2004). Böylece Türkiye AB ile ilişkilerinde ‘aday’ ülke statüsünde ‘katılım müzakerelerin başlamış bir aday ülke’ statüsüne geçiş yapmıştır. Bu aynı zamanda Türkiye ile AB arasındaki bir sonraki aşamanın üyelik olduğu anlamına da gelmiştir.

2005-2015 Yılları Arası Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri

Türkiye’nin 2004 Aralık Zirvesi’nde müzakerelere başlama tarihi elde ettikten sonraki temel beklentisi Müzakere Çerçeve Belgesi’nin (MÇB) kabul edilerek fiili müzakerelere geçilmesi olmuştur. Ancak burada ciddi bir sorun bulunmaktadır. Zira bir AB üyesi ülke olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) Türkiye tarafından tanınmamaktadır. İşte bu durum taraflar arasına bu dönemde yaşanan temel siyasi kriz olmuştur. Siyasi krizin çıktığı nokta şudur: Türkiye ile AB arasındaki Ankara Antlaşması’nın Gümrük Birliğiyle ilgili mevzuatının-Türkiye’deki deniz ve hava limanlarının yeni üyelerin araçlarına açılmasını da kapsayacak şekilde-


AB’ye yeni katılan üyeleri içine alacak şekilde uyarlanması gerekmektedir.

Müzakere Çerçeve Belgesi (MÇB): Bu belge “müzakere sürecinin en temel belgesi” olarak kabul edilmektedir. Belgede ilgili müzakere sürecinin “esasları, usulleri” ve “fasılları” yer almaktadır. Türkiye açısından bakıldığında ilgili belgede “Kopenhag siyasi kriterlerinin istisnasız olarak uygulanması, siyasi reformların derinleştirilmesi ve içselleştirilmesi”, “AB müktesebatının üstlenilmesi ve uygulanması” ve “Sivil toplumla diyaloğun güçlendirilmesi ve bu çerçevede hem AB ülkelerinin kamuoylarına hem de Türkiye kamuoyuna yönelik olarak bir iletişim stratejisinin yürütülmesi” konuları yer almaktadır.

Müzakerelerin Başlatılması Kararı Sonrası

Fiili müzakerelerin anlamı 35 başlıktan oluşan AB Müktesebatının aday ülke tarafından kendi mevzuatı ile uyumlaştırılması ve eğer aday ülke açısından bir mevzuat boşluğu var ise söz konusu bu AB’ye uyum sürecinde ilgili mevzuatın aday ülke tarafından çıkarılarak uygulamaya geçirilmesi anlamına gelmektedir. Türkiye için bu süreç siyasi bir boyutu da içermiştir. Bu siyasi boyutta katılım müzakerelerinin hedeflerinden sapılmasına zaman zaman çok ağır işlemesine zaman zaman da günümüzde olduğu gibi, durma noktasına gelmesine neden olmuştur. Bu bakımdan MÇB’nin kabulünün ardından her ne kadar 12 Haziran 2006’da Türkiye ile “Bilim ve Araştırma” faslında fiili müzakerelerin başlamasına dair olumlu bir ortam oluşmuş olsa da fiili müzakere sürecinin sonraki on yılı Türkiye-AB ilişkilerinin siyasi anlamda tıkanıklıkların yaşandığı bir döneme şahitlik etmiştir. Bu tıkanıklığın iki nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki Kıbrıs meselesidir. Söz konusu tıkanıklığa yol açan ikinci nedeni de kendi içinde ikiye ayırabiliriz. Bunlardan ilki Türkiye’nin AB ile üyelik müzakereleri sürecindeki bir ülke olarak reformlar konusunda geri gidiş göstermesi ikincisi ise Fransa ve Almanya gibi bazı AB üyesi ülke karar alıcıların Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki keskin karşı duruşlarıdır. Türkiye’de reform sürecinin 2010 yılından itibaren belirgin şekilde durmaya başlaması da AB’nin Türkiye’ye yönelik sert eleştirilerini beraberinde getirmeye başlamıştır. Bu eleştirilerin yoğunlaştığı alanlar ise insan hakları meseleleri, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğü konuları olmuştur. 2015 yılında Türkiye- AB ilişkilerinin görece canlanmasını sağlayan iki önemli gelişme yaşanmıştır. Bunlardan ilki Suriye’den gelen mülteci krizi ile mücadele konusunda ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede mültecilere destek sağlamak ve göç konusunda ilerleme kaydetmek için Ortak Eylem Planı konusunda uzlaşmaya varılmıştır.

2016’dan Günümüze Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri

2013-2015 döneminde AB ile Türkiye arasındaki kısmi yakınlaşmanın bir diğer göstergesi müzakere fasıl başlıklarından 33. başlığın, Mali ve Bütçesel Hükümler, Hollanda’nın AB Dönem Başkanlığında 30 Haziran 2016’da açılması olmuştur. Ancak bu yakınlaşmanın da

uzun soluklu olduğunu söylemek mümkün değildir. Söz konusu yakınlaşmayı sona erdiren iki neden bulunmaktadır. Bunlardan ilki Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi, ikincisi ise hem AB ile hem de AB üyesi ülkeler ile Türkiye arasında yaşanan ikili meselelerdir. Bu krizlerin ardından gerek AB gerekse de AB üyesi ülke yetkilileriyle 2017 ve 2018 yıllarında Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyinde görüşmeler gerçekleştirilmiş olsa da taraflar arasında özellikle de müzakere sürecinde istenen sıcaklık henüz sağlanamamıştır.

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Son Dönemde Yaşanan Gelişmeler

Türkiye’nin AB ile yürüttüğü katılım müzakereleri fiilen durmuş bulunmaktadır. Müzakerelerde yeni fasılların açılmasını veya kapanmasını yakın zamanda beklemek pek mümkün görünmüyor. Türkiye’de son beş yılda hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, insan hakları, demokrasi, özgürlükler, yargı bağımsızlığı, temel hak ve hürriyetler alanlarında yaşanan ciddi geriye gidiş ve bunun üzerine eklenen derin ekonomik kriz Türkiye- AB ilişkilerinin geleceğini, müzakerelerin anlamını ve süresini de sorgulatır bir boyuta taşımıştır. Son dönemlerde AB tarafından yayınlanan resmî belgelerde de Türkiye’nin bir aday ülke yerine iş birliği yapılması gereken üçüncü bir ülke şeklinde anılması Birliğin Türkiye algısını da gözler önüne sermektedir. AB ülke liderlerinin Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında Ankara’yı ardı ardına ziyaretleri Türkiye’nin AB için jeopolitik önemini bir kez daha ortaya çıkarsa da Türkiye’nin son beş yılda oldukça geriye gittiği demokrasi, özgürlükler ve temel hak ve hürriyetler alanında tekrardan ilerleme kaydetmemesi taraflar arasındaki başta siyasi ve ekonomik olmak üzere ilişkilerin de yeniden gözden geçirmesine yol açabilecektir.

Ünite 3 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç