AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IIÜnite 2 Özeti

Soğuk Savaş Sonrasında ABD ve NATO ile İlişkiler

ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II

Ünite 2: Soğuk Savaş Sonrasında ABD ve NATO ile İlişkiler

Giriş

Bill Clinton başkanlığı süresince ABD’nin askeri gücünün geliştirilmesine ve diğer devletlerle kurulacak siyasi- diplomatik ilişkilere önem verdi. Türkiye’nin ise 1990’larda yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunlar, ABD ile olan ilişkilerini de büyük ölçüde etkiledi.

1990’lı Yıllarda ABD ve NATO ile İlişkiler

Türk-Amerikan İşbirliği ve İkili İlişkiler

Bölgesel İşbirliği Alanları

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ilk önce işbirliği ihtiyacının sona erebileceği endişesi yaratmışsa da özellikle Körfez Savaşı ile birlikte bu olasılık ortadan kalkmış ve ABD’nin böylesine önemli bir coğrafyada Türkiye gibi bir devletle mutlaka işbirliği yapmak isteyeceği bir dönemin başladığı anlaşılmıştı. 1990’lar bu bakımdan çok önemli gelişmelere sahne oldu. Orta Doğu’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Batı Avrupa’ya kadar ABD’nin izlemek istediği dış politika için Türkiye önemli bir ortak haline geldi.

Orta Doğu’da Bölgesel İşbirliği: Türkiye, Körfez Savaşı sonrasında ABD’nin bölgede bir Kürt devleti kurdurmaya çalışması olasılığından rahatsız olsa da bölgenin denetimi için ABD ile işbirliği yaptı. Çekiç Güç, 1996’dan sonra Keşif Güç haline dönüştürüldü. Bu işbirliği, PKK’ya yönelik olarak gerçekleştirilen askeri operasyonlar konusunda da sorun yaşanmamasını, PKK elebaşı A. Öcalan’ın yakalanması sürecinde istihbarat alınmasını sağladı. ABD’nin “Çifte Çevreleme” adlı politikasına destek veren Türkiye, Irak’a yönelik ambargodan zarar görüyor olmasına rağmen “güçlendirilmiş ortaklık” çerçevesinde ABD’ye destek verdi. ABD ise Kerkük- Ceyhan hattının kullanılması planına destek vererek Türkiye’nin ekonomik kayıplarının hafiflemesini sağladı. ABD’nin bölgede istikrar adına önceliklerinden biri müttefiki konumundaki İsrail’in, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasıydı. Türkiye’nin, Musevi lobisinin desteğini kazanması ABD Kongresi’nin Türkiye’nin almak istediği silahların satışına onay vermesinin sağlanması başta olmak üzere çeşitli alanlarda da önemli oldu.

Balkanlarda Türk-Amerikan İşbirliği: Yugoslavya’nın dağılması sürecinde ABD Türkiye ile önemli bir işbirliği gerçekleştirdi. Her iki taraf da bağımsızlık ilanlarını tanıdı. Boşnakların korunması Türkiye kadar ABD için de benimsenen hedefler oldu. Türkiye bu işbirliği sayesinde, bölgede güçlenmek isteyen Yunanistan karşısında avantajlı duruma geldi. Türkiye, Dayton Barış Anlaşması’na yol açan Hırvat-Boşnak uzlaşısının kurulmasında ABD ile birlikte çalışarak tarafları bir araya getirdi. Kosova meselesinde ABD’nin en önemli bölgesel desteklerinden biri oldu. 1999’da Sırbistan’a karşı NATO tarafından başlatılan hava operasyonuna destek veren Türkiye’nin işbirliği Washington’dan destek almasının bir diğer gerekçesini oluşturdu.

Orta Asya ve Kafkasya’da Türk-Amerikan İşbirliği: ABD, Rusya ve İran gibi rakipler karşısında bu bölgeye büyük

önem verdi. Ortak kültür anlayışı çerçevesinde belirleyici bir güç konumuna gelmek isteyen Türkiye ABD’nin de desteğiyle bölgede etkin olma arayışına girişti. Askeri eğitim projeleri kadar Batılı değerlerin ve siyasi çizginin yaygınlaştırılmasında çeşitli sorumluluklar üstlendi. Bölgenin yeraltı zenginlikleri ABD’nin Türkiye’yle işbirliğinin zeminini oluşturdu. Bakü-Ceyhan boru hattı için imzalanan anlaşma sayesinde Türkiye kaynakların Hazar Havzası’ndan Batıya taşınmasında merkezi bir role sahip oldu.

Ekonomik ve Askeri İlişkiler ve Yardımlar

Yeni dönemde ABD daha az yardım daha çok ticaret anlayışını benimsedi. Türkiye’yi bu dönemde yardıma ihtiyaç duymayan ülkelerden biri olarak kabul eden ABD piyasa fiyatı faiziyle verilen kredileri artırdı ve insan hakları, Kıbrıs gibi konularda bazı siyasi şartlar gündeme getirmeye başladı. İlişkilerin silah satışı konusunda ise olumlu seyrettiği söylenebilir. Stratejik öneme sahip silahların temini Türkiye’yi bölgede önemli bir güç haline getirdi.

İkili İlişkilerdeki Başlıca Sorunlar

Türkiye’nin PKK karşısındaki mücadelesini meşru bulduğunu ifade eden ABD terörle mücadele adına yapılan insan hakları ihlallerini kınıyordu. Amerikan Kongresi’nde, sözde Ermeni soykırımının tanınmasına yönelik olarak Ermeni lobisinin girişimleriyle gündeme gelen yasa tasarısı Amerikalı örgütlerin ve ticari çıkarları zarar görecek çeşitli Amerikalı şirketlerin çabalarına rağmen Temsilciler Meclisi genel kurulunda oylanacak aşamaya geldi. Tasarının zamanlamasını sorunlu bulan Başkan Clinton’un devreye girmesiyle kriz durduruldu.

NATO, Batı Avrupa Birliği ve Türkiye

Washington Zirvesi’nde alınan kararlarla NATO, insani krizlere de müdahale eden etkin bir örgüt kimliği kazandı. Batı Avrupa Birliği adlı savunma örgütü Avrupa Birliği’nin güvenlik örgütü haline getirildi. BAB’ın kendi operasyonel kuvveti bulunmadığı için NATO’nun imkânlarını kullanması kabul edildi. Ortak üye konumunda bulunduğu halde BAB’ın karar mekanizmasında söz hakkı bulunmayan Türkiye, örgütün Avrupa güvenliğinden sorumlu esas yapı haline gelmesi olasılığından kaygılanıyordu. Yunanistan’ın bu yapının bir parçası olması, Finlandiya, İsveç gibi AB üyesi olup NATO üyesi olmayanlar NATO imkanlarından yararlanırken yıllardır NATO üyesi olup AB üyesi olmadığı için dışarıda bırakılması gibi nedenlerle Türkiye BAB’ın gelişimi konusunda temkinliydi.

11 Eylül Sonrasında Türk-Amerikan İlişkileri

Kasım 2000’de George W. Bush’un başkan seçilmesi ve bir yıl sonra 11 Eylül saldırılarının gerçekleşmesiyle yeni muhafazakârlar (Neo-Con) olarak adlandırılan bir grubun yönlendirdiği tek taraflı ve güvenlik odaklı bir Amerikan dış politikası ortaya çıktı. 1990’ların küreselleşmeci, iyimser vizyonu zayıfladı ve devletler güvenlik arayışının ağır bastığı bir anlayışı benimsediler. Türkiye’de ise Kasım


2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) Hükümeti göreve başladı. Türkiye’nin Müslüman Doğu ile Hıristiyan Batı arasında köprü vazifesi görebilecek tarihsel ve kültürel mirası, ABD dış politikasında ve uluslararası alanda öne çıkmasını sağladı. AK Parti’nin dış politika söyleminde önemli bir yer tutan bu anlayış, Medeniyetler Çatışması tezine karşı Türkiye’yi öne çıkarıyordu. Kendisini Müslüman demokrat olarak tanımlayan, geleneksel devletçi çizgisinin dışında bir vizyonu bulunan, Batı ile de uyumlu çalışma isteğinde bir siyasi hareketin tek başına iktidara gelmesiyle Türkiye dönem boyunca ABD’den önemli bir destek gördü.

Irak’ın İşgali ve Türk-Amerikan İlişkileri

11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’ı işgal eden ABD, Taliban rejimini sonlandırdı, 2003’te ise Irak’ı işgal etti. ABD’nin Irak’a kuzeyden kara operasyonu desteği istediği Türkiye, 2003 yılı başlarında, askeri operasyon için ABD’nin Türkiye’de hazırlıklara başlamasına izin vermiş ve Kuzey Irak’ta Türk askerinin konuşlandırılmasını kabul ettirmişti. Türkiye’de kamuoyunun işgale verdiği tepkiler, hükümet ve ordunun temkinliliği üzerine Türk askerinin Irak’a gönderilmesi ve ABD askerlerinin Türkiye’ye girmesinin kabul edilmesi için TBMM’ de oylanan“1 Mart Tezkeresi” fiilen reddedildi. Kabul edilen başka bir kararla ABD’nin Türk hava sahasını kullanmasına izin verildi. 4 Temmuz 2003’te, ABD birlikleri, Süleymaniye’deki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı birliklerinin kullandığı irtibat ofisini kuşattı. Türk askerleri aldıkları talimat gereği direniş göstermezken başlarına çuval geçirildi ve iki günden fazla süreyle gözaltında tutuldular. Bu olay, ABD’nin 1 Mart tezkeresinin reddine bir yanıtıydı. Saddam Hüseyin yönetiminin son bulmasıyla Kuzey Irak’ta bölgesel bir Kürt yönetimi kurulmuştu. KYB’nin lideri Celal Talabani ise Irak cumhurbaşkanı olmuştu. PKK’nın terör eylemleri artarken, ABD Kürtleri kendisine müttefik olarak gördüğü bir siyaset izlemiş, Sünniler ve Şiiler ayrıştırılmış, Türkiye’nin haklarının gözetilmesini talep ettiği Türkmenler de siyasi bakımdan etkilenmişti. Taraflar arası şiddetin giderek arttığı Irak’ın bütünlüğünü sağlamak üzere yeni bir arayışa yönelen ABD Başkanı Bush ile Başbakan Erdoğan’ın 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da yaptıkları görüşmede, PKK’ya karşı ABD’nin Türkiye’ye destek vermeyi kabul ettiğinin açıklanması sonrasında Türkiye Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimle ilişkilerini çok daha iyi bir seviyeye taşıdı ve uzun bir sürenin ardından Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine önce hava sonra kara harekâtı düzenledi.

NATO ve Türkiye

NATO, 11 Eylül sonrasında küresel niteliğe sahip sorunlar karşısında etkinliğini artırdı. Afganistan’ın işgali sonrasında NATO tarafından oluşturulan ISAF bünyesinde Türkiye aktif şekilde yer aldı. NATO, Haziran 2004 İstanbul Zirvesinde Orta Doğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve hatta Orta Asya’ya doğru örgütün bağlantısını artırma yönünde adımlar attı. Merkezinde yer aldığı coğrafya da

kendi etkinliğini artırmak isteyen Türkiye, NATO’nun doğuya doğru genişlemesine destek verirken, AB’nin kendisine ait bir güvenlik yapılanması oluşturmasından rahatsızdı.

Türk-Amerikan İlişkilerinde Model Ortaklık Dönemi

2009 Ocak ayında başkanlık görevini devralan Barak Obama, dünyada Amerikan liderliğini yeniden canlandırmak istiyordu. Bu liderlik anlayışı ABD’nin başat güç olmaya devam ederken Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin yükselişini kabul etmesine, rol ve sorumluluklarını müttefikleriyle paylaşan bir dış politika yaklaşımı izlemesine dayanıyordu. Orta Doğu’yu müttefiklerine bırakıp çekilerek “geriden liderlik” yaklaşımını benimseyen Obama yönetimi dikkatini Asya- Pasifik bölgesine vermeyi tercih etti.

Arap Baharı Süreci ve Türk-Amerikan İlişkilerinde İyileşme

Obama, ikili ilişkilerin inişli çıkışlı gidişatını değiştirmek niyetindeydi. Bu yaklaşım “model ortaklık” olarak ifade edildi. Bu olumlu hava 2010 yılında yaşanan gelişmeler nedeniyle bozuldu. Türkiye’nin, Brezilya ile birlikte İran’la nükleer takas anlaşması imzalaması ABD’yle arasının açılmasına yol açtı. Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara isimli gemiye İsrail askerlerinin müdahalesiyle 9 Türk vatandaşının hayatlarını kaybetmesi üzerine Türk- İsrail ilişkileri gerildi. Haziran 2010’da İran’a daha sert yaptırımlar öngören BM Güvenlik Konseyi kararına Türkiye’nin hayır oyu kullanması ABD ile olan ilişkileri iyice gerdi. 2011 yılının başında patlak veren Arap ülkelerindeki ayaklanmalar “model ortaklık” kavramının yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Başkan Obama Başbakan Erdoğan ile sıkça görüş alışverişinde bulundu. ABD için Türkiye laik-demokratik ve Müslüman kimliği ile ABD’nin Orta Doğu’dan çekilmesiyle ortaya çıkan güç boşluğunu doldurabilecek ve komşu Müslüman ülkelere örnek olabilecek bir modeldi.

İkili İlişkilerde Belirginleşen Sorunlar ve Model Ortaklığın Sonu

Türkiye ve ABD ilişkileri Suriye’deki krizin uzaması üzerine tekrar gerildi. Mültecilere yönelik “açık kapı politikası” izleyen Türkiye Batılı müttefiklerinden destek bulamıyordu. Reyhanlı’daki saldırı, bir Türk savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesi, Esad rejiminin kimyasal silah kullanması dahil ABD Suriye’ye müdahale etmedi. Olumlu tek gelişme Obama’nın Mavi Marmara olayı nedeniyle İsrail’in Türkiye’den özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul etmesini sağlaması oldu. Gezi Parkı olayları sonrasında ABD Türk hükümetine yönelik eleştirel bir tavır sergiledi. Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması bir başka gerilim kaynağı oldu. Irak’ta da iki devlet birbirlerinden ayrı düştüler. Türkiye Irak Bölgesel Kürt Yönetimiyle bir petrol anlaşması yapmış, bu da Bağdat’taki merkezi hükümetle arasını açmıştı. Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesine


ABD’den tepki gelmemesi Türkiye’nin Batı’ya yönelik tepkisini artırdı. Türkiye Orta Doğu tutumu yüzünden ABD tarafından “mezhepçi” olmakla suçlandı. Bu eleştirilere Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın’ın durumu “değerli yalnızlık” olarak ifade etmesiyle yanıt verildi. DEAŞ’la mücadele için ABD öncülüğünde kurulan koalisyon güçleri 2015 yılında Türkiye’deki hava üslerini kullanmaya başladılar. Türkiye, DEAŞ’la mücadele adına terör örgütü PKK-PYD ile işbirliği yapan ABD’den bu duruma son vermesini istedi ancak Obama yönetimi ısrarla tutumunu sürdürdü.

NATO Çerçevesindeki Gelişmeler ve Sorunlar

Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinde zaman zaman gerilimler yaşamasının nedeni, üyeliğin ulusal çıkarlarına, bölgesel politikalarına ve ulusal kimlik anlayışına hizmet ettiği ölçüde anlamlı görülmeye başlamasıdır. NATO’nun yeni genel sekreter adayı olan Danimarka’nın eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, İslamiyet’in kutsal addedilen sembollerinin bir dizi karikatürde kullanılmasını ifade özgürlüğü bağlamında savunmuş ve PKK yanlısı Roj TV adlı televizyon kanalının kapatılmasına karşı gelmişti. Dolayısıyla Türkiye bu isme sıcak bakmadı. Türkiye’nin itirazını geri ekmek için koştuğu şartlar Roj TV’nin kapatılması ve bir Türk diplomatın NATO Genel Sekreter yardımcısı olmasıydı. Libya’daki durum ise Türkiye’nin istediği şekilde ilerlemedi. Türkiye, Libya’ya yönelik bir operasyona karşı çıksa da sivil can kayıplarının çok daha artmaması adına NATO’nun devreye girmesi gerektiği kabul edildi. NATO Füze Savunma Sistemi kapsamında Türkiye’de balistik füze ve radar sistemi konuşlandırılması hususu da bu dönemdeki bir diğer önemli gelişmeydi. ABD’nin 1980’lerden beri gündeminde olan bir tür “füze kalkanı” projesi Lizbon Zirvesi’nde teyit edildi ve Malatya Kürecik’te bir radar üssü kuruldu. Türkiye’nin Suriye kaynaklı tehdide karşı hava savunmasının güçlendirilmesi talebi 4 Aralık 2012’de kabul edildi. Türkiye’ye gönderilen ilk hava savunma sistemi, Gaziantep’e yerleştirilen ABD’nin Patriot füzeleri oldu. Daha sonra Almanya, İtalya ve Hollanda hava savunma sistemleri kurmuşlarsa da hepsi geri çekilmiştir. Savunma görevini devralan İspanya tarafından yerleştirilen hava savunma sistemlerinin görev süresi ise İspanya tarafından en son Haziran 2023’e dek uzatıldı.

Son Dönemde ABD ve NATO ile İlişkiler

Terörle Mücadelede Aksayan İşbirliği ve İkili İlişkilerde Ortaya Çıkan Sorunlar

Trump’ın başkan seçildiği 2016 Kasım ayı itibarıyla Türkiye’nin terör başlığı altındaki başlıca gündem maddeleri FETÖ ve PKK-PYD ile mücadele idi. FETÖ elebaşı ve çok sayıda örgüt mensubu yıllardır ABD’de barınmaktadırlar. Türkiye bu kişilerin iadesini çeşitli defalar talep etse de bir sonuca ulaşamadı. Bazı Amerikan vatandaşlarının da bu yapılanmayla ilgili olabileceğine dair çeşitli şüpheler de ortaya çıktı. İzmir’deki Evanjelik Diriliş Kilisesi rahibi Andrew Brunson’ın tutuklanması Türk Amerikan ilişkilerini son derece olumsuz etkiledi.

ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli bir Türk vatandaşının da tutuklanması neticesinde ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Ekim 2017 tarihinde vize başvurularının durdurulduğunu açıkladı. Mütekabiliyet gereği Türkiye de aynı kararı aldı ve “vize krizi” yaklaşık üç ay boyunca devam etti. Gerginleşen ilişkilerin bir sonucu da Halkbank’ın eski Genel Müdürü Hakan Atilla’nın İran yaptırımlarının delinmesi sebebiyle iş için gittiği ABD’de tutuklanmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan FETÖ elebaşının iadesi karşılığında Brunson’ın serbest kalabileceğini ifade ettiyse de buradan bir sonuç çıkmadı. 3 yıl hapis cezasına çarptırılmasına rağmen yurtdışı çıkış yasağı kaldırılan Brunson ülkesine döndü. Beyaz Saray, Suriye rejimine ve DEAŞ’a karşı savaştığı için PKK-PYD’ye destek vermeye başladı. Türkiye’nin Ekim 2019’da Barış Pınarı Harekatı’nı gündeme getirmesi nedeniyle Trump’ın Erdoğan’a gönderdiği yakışıksız ifadelerle dolu mektup gündeme oturdu. Ardından ABD’nin Millî Savunma Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile bu kurumların başındaki bakanlara yönelik yaptırım kararı geldi. Söz konusu yaptırımlar durdurulmuş olsa da, ABD’nin bu örgüte silah temin etmesi Türkiye’deki Amerikan karşıtlığını beslediği gibi, Türkiye’nin güneyindeki durumu da olumsuz etkilemektedir.

S-400 Meselesi, F-35 Projesi ve CAATSA Yaptırımları

Türkiye’nin artan hava savunma sistemi ihtiyacını karşılamak üzere bulunduğu girişimlerden ilki 2013 yılında yapılan fakat teknik ve diplomatik nedenlerle iptal edilen ihaledir. Suriye’deki durumun ciddileşmesi, Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürmesi gibi gelişmeler, Türkiye’nin ihtiyacını acilen karşılaması gereğini doğurdu. Türkiye Obama yönetiminden Patriot füze bataryası talebinde bulunduysa da bu talebi karşılanmadı. Bu süreçte, Rusya’dan hava savunma sistemi S-400’lerin satın alınması projesi gündeme geldi. Türkiye’nin S-400’e yönelmesi, ABD tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. ABD S-400 hava savunma sistemlerinin NATO’nun mevcut savunma ve radar sistemlerine entegre edilemeyeceğini söylese de dünyanın en büyük silah ihracatçısı durumundaki ABD, Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmak istememektedir. Türkiye ise kendisine yönelik eleştirilere NATO’nun güvenlik kaygılarını giderecek şekilde teknik yanıtlar sunmaktadır. Buna karşın ABD, Türkiye’ye ilişkin olarak bir yaptırım süreci başlattı. Söz konusu yaptırım, ABD Kongresi’nin Ağustos 2017’de çıkardığı “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Kanunu’nun (CAATSA) 231. maddesinde düzenlenen “Rusya federasyonu hükûmetinin istihbarat ya da savunma kurumlarıyla ilişki kuran kişilere yönelik yaptırımların uygulanması” hükmüne dayandırıldı. Böylece Türkiye, 5. nesil savaş uçağı F-35 Müşterek Taarruz Uçağı projesinden çıkartıldı. Proje kapsamında o ana dek 1.4 milyar dolar harcamış olan Türkiye bu harcamasının bir biçimde tazmin edilmesini istiyordu. İşte bu noktada, Türk Hava Kuvvetleri’nin F-16 Blok 70 modeli talebi gündeme getirildi. Kasım 2021’deki ABD Başkanı Biden ile görüşmesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin söz


konusu talebini iletti. Biden’ın elinden geleni yapacağını ifade ettiği F-16 satışı konusunda Kongre’nin de onayı gerekmektedir.

NATO Kapsamındaki Gelişmeler

Afganistan’daki NATO Misyonunun Sonu ve Türkiye

Mayıs 2011’de Usame Bin Ladin’in öldürülmesi sonrasında Obama yönetimi buradaki askerlerini 2014 sonuna dek çekeceğini duyurdu. Taliban’ın ülkenin belli kesimlerinde giderek güçlendiği Başkan Trump döneminde ise, ABD, tüm birliklerini çekmemiş olmakla birlikte Taliban’la görüşmelere başladı. Alanı genişleyen Taliban 15 Ağustos 2021’de Kabil’i de ele geçirerek ülkeye hâkim oldu ve tüm yabancı askerlerin Afganistan’dan ayrılmalarını istedi. NATO operasyonunun da 2021 Ağustos ayı sonunda bitirilmesi kararının da bir sonucu olarak Türkiye de buradaki askeri personelini tümüyle çekmeye karar verdi.

Finlandiya ve İsveç’in NATO Üyeliği Meselesi

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının ardından Finlandiya ve İsveç, NATO’ya üye olma arayışına yöneldiler. İki ülkenin başvuruları karşısında olumsuz bir tavır takınan Türkiye’nin her iki ülkenin üyeliğine yönelik net bir itiraz dile getirmesinin önemli ve güçlü sebeplerinden birincisi, bu ülkelerin PKK-PYD terör örgütüne aktif biçimde destek veriyor olmaları ve iadelerini talep ettiği çok sayıda kişinin Türkiye’ye teslim edilmemesiydi. Türkiye’nin itirazının ikinci nedeni, Barış Pınarı Harekatı’nı gerekçe göstererek Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başlayan ülkeler arasında Finlandiya ve İsveç’in de yer alıyor olmasıydı. İtirazın üçüncü nedeni ise, Fransa ve Yunanistan’ın, sırasıyla 1966’da ve 1974’te NATO’nun askeri kanadından ayrılmış olmalarına karşın daha sonra Yunanistan’ın 1980’de, Fransa’nın ise 2009’da yeniden örgüte dönmeleri sürecinde Türkiye’nin herhangi bir itiraz göstermemiş olmasından duyulan rahatsızlıktır. Türkiye’nin güçlü itirazının ardından üç devlet ve NATO arasında müzakereler başladı. Bu müzakereler sonunda, NATO’nun Haziran 2022’deki Madrid Zirvesi’nde Üçlü Muhtıra adlı bir belge üzerinde uzlaşıldı. Türkiye İsveç ve Finlandiya’dan istediği taahhütleri almış, dile getirdiği itirazlarının karşılanmasını büyük ölçüde sağlamıştır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında
ULI404U Ünite 2 Özeti — Türk Dış Politikası II | AÖF Soru Bankası