AÖF Soru Bankası
TAR313U · Ünite 7

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Ordusu

Türk Askeri Teşkilat Tarihi dersi, ünite 7 özeti

TAR313U-TÜRK ASKERÎ TEŞKİLAT TARİHİ

Ünite 7: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Ordusu

Giriş

Ağır bir yenilgiyle sonuçlanan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) sonra Berlin’de imzalanan barış antlaşmasıyla ortaya çıkan yeni siyasi konjonktür, Osmanlı Devleti’nin güvenlik konseptinin tamamen güncellenmesi ihtiyacını doğurmuştu. Sultan Abdülhamid oluşan yeni konjonktürde ülkeyi silahlı bir çatışmanın dışında tutmak için uluslararası alanda kısıtlı tavizler verme yolunu seçti. Sultan II. Abdülhamid’in ülke ve ordu üzerinde kurduğu sıkı denetim, Meclis-i Mebûsan’ın kapatılmasının ardından oluşan muhalefetin giderek daha teşkilatlı ve daha kuvvetli bir hâl almasına sebep oldu. 23 Temmuz 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet sadece siyasi alanda değil, askerî alanda da önemli bir dönüm noktası oldu. Kısa süre sonra patlak veren 31 Mart Ayaklanması’nın ardından Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle askerî reformcular daha önceden bulamadıkları bir hareket serbestisi elde ederek ordunun tepeden tırnağa dönüşümünü sağlayacak süreci başlattılar. Balkan Savaşı’nın hemen ardından yapılan radikal reformların meyvesi alınamadan Birinci Dünya Savaşı başladı. Osmanlı ordusu, müttefiklerinin bile kendisinden beklemediği bir performans sergileyerek dört yıl boyunca savaşa devam etmeyi ve teşkilatını muhafaza etmeyi başardı. Anadolu’da düzenli bir askerî teşkilatın kurulması ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılmasıyla mümkün oldu. Bu teşkilatın düzenli bir orduya dönüşmesi ise ancak 1921 yılı başlarında gerçekleşebildi.

II. Abdülhamid Döneminde Osmanlı Ordusu

14 Şubat 1877’de Meclis-i Mebûsan’ı kapatan II. Abdülhamid, kendinden önceki padişahların bürokratik, ekonomik, askerî ve sosyal reformlarını sürdürmek niyetindeydi. Siyasî ajandasını içeriden bir müdahale görmeden yürürlüğe koyabilmek adına orduyu bütünüyle siyasetin dışına itip, doğrudan kendisine sadık ve öncelikle iç tehditlere karşı müteyakkız bir kurum haline getirme yolunu seçti. Ordunun önceliği olan, dış düşmanlara karşı ülkeyi savunma görevi böylece ikinci plana düştü. Abdülhamid, dış tehditlere karşı askerî güç kullanımı yerine diplomasi yoluyla kısıtlı tavizler verip, Avrupa’daki güçler dengesinden istifade ederek savaştan kaçınma siyasetini benimsedi. Böylece 1897 yılında sadece bir ay süren Osmanlı-Yunan Savaşı ve 1911’de gayrinizamî usullerle yürütülen Trablusgarp Savaşı hariç, 1878 yılından 1912 yılındaki Balkan Savaşı’na kadar Osmanlı Ordusu büyük çaplı bir savaşta görev yapmamış oldu.

Ordunun Yeniden Teşkilatlanması ve Donatılması

Savaştan sonraki ilk dönemde sahra ordularının Tanzimat döneminde belirlenen konuş ve kuruluşları büyük bir değişiklik geçirmedi. Osmanlı Ordusu halen yedi sahra ordusundan müteşekkildi. Her ordunun kuruluşunda yedi piyade alayı, yedi süvari alayı, bir topçu alayı ve yedi talia (hafif piyade) taburu vardı. Merkezi Şumnu’dan Edirne’ye nakledilen 2’nci Ordu ve merkezi Manastır’dan Selanik’e nakledilen 3’üncü Ordu Balkanlar’ın müdafaasıyla

görevliydi. Bu dönemde ilk geniş çaplı teşkilat düzenlemesi 1879 yılında yapılmıştır. 1837’den beri Seraskerlik makamını etkisiz bırakmış olan Dâr-ı Şûra-yı Askerî kaldırılmıştır. İşlevini büyük oranda yitirmiş Seraskerlik makamı da Harbiye Nezareti adını almıştır. 1879 düzenlemesine göre her ordu iki tümenden oluşuyordu. Her tümen iki livadan (tugay) ve bir talia taburundan oluşturulmuştu. Her liva iki alaylıydı ve her alay dört taburdan müteşekkildi. Taburların dört bölüğü vardı. En önemli yeniliklerden biri kolordu teşkilatının kabulüydü. Seferberlikte iki tümenli kolorduların teşkil edilmesine karar verildi. Ordular da iki kolordudan oluşacaktı. Osmanlı ordusunun muvazzaf (nizamiye) kuvvetlerinde olduğu gibi, yedek ordu olan redif ve onun yedeği olan mustahfız birliklerinde de tümen ve kolordu yapılanmasına geçilmesi kararlaştırıldı. Bu düzenlemeler sonrasında Osmanlı ordusunun sefer kuvvetinin yedi nizamiye, 12 redif ve altı mustahfız olmak üzere ikişer tümenli 25 kolordudan meydana gelmesi planlandı.

İstanbul merkezli 1’inci Ordu; Edirne merkezli 2’nci Ordu; Manastır (sonradan Selânik) merkezli 3’üncü Ordu; Erzincan (sonradan Erzurum) merkezli 4’üncü Ordu; Şam merkezli 5’inci Ordu; Bağdat merkezli 6’ncı Ordu ve San’a (Yemen) merkezli 7’nci Ordu. Bu ordulara bağlı olmayan ve Trablusgarp, Hicaz ve Girit’te bulunan üç de bağımsız tümen vardı. 1887’de çıkan seferberlik nizamnamesiyle Osmanlı orduları mevcut yerlerini korumuştu. Ancak önceki dönemlerden farklı olarak ilk defa olası bir savaş durumunda muhtemel düşmanlar karşısında seferberlik planları ve hareket tarzları belirlenmişti.

Alman Askerî Heyetinin Osmanlı Ordusuna Gelişi

Diğer Avrupalı devletlerle karşılaştırıldığında Almanya’nın Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışma gibi bir eğilimi yoktu. Almanya’nın mevcut siyaseti İngiltere’ye rakip küresel bir güç olmayı hedefliyordu. Osmanlı topraklarının jeopolitik ve ekonomik değerini bildikleri için, bu potansiyelin Rusya’nın ya da İngiltere’nin eline geçmesine tahammülleri yoktu. II. Abdülhamid 1880 yılında İstanbul’daki Alman büyükelçisi aracılığıyla, Osmanlı ordusunun yeniden yapılandırılma sürecinde görev almak üzere bir miktar Alman subayının Osmanlı hizmetine verilmesini istedi. 1882’de dört Alman subayının üç sene için sözleşmeli olarak İstanbul’a gönderilmesine karar verildi. Böylece II. Mahmud zamanında görev yapan Helmuth von Moltke’den yarım asır sonra ilk Alman askerî heyeti Osmanlı Devleti’ne gelmiş oluyordu. Almanya’dan gönderilen Albay Kaehler başkanlığındaki bu askerî danışma heyetinde topçu yüzbaşı Kamphövener, istihkâm ve süvari yüzbaşı von Hobe ve topçu yüzbaşı Ristow ve Haziran 1883’te, Birinci Dünya Savaşı’ndaki Türk generalleri ve Türk Ordusu’nun geneli üzerinde büyük etki yaratacak olan Colmar Freiherr von der Goltz yer almaktaydı.

Askerî Eğitim ve Öğretim Alanında Yenilikler

Sultan Abdülhamid’in saltanatı sırasında Goltz’un girişimleriyle Bağdat, Beyrut, Şam, Edirne, Bursa,


Manastır, Erzurum, Trabzon, Erzincan, Elâzığ, Diyarbakır, Halep, Sivas, Kastamonu, Selanik, Trablus, Sana, Van, Bitlis, Süleymaniye, Bingazi, Musul, Üsküp, Taiz-Yemen, Abha-Asir gibi yerlere açılan yeni askeri rüşdiyeler ve idadiler sayesinde imparatorluğun dört bir yanından harp okullarına öğrenci alındı. Sultan Abdülhamid’in şüpheci kişiliği yüzünden çeşitli engellerle karşılaşılsada Goltz subaylık ve kurmaylık eğitimi ile yakından ilgilenmiş, Fransızca yanında, Almanca ve Rusça dillerini de derslere koydurmuş bazı askeri öğrenciler başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki askerî okullara gönderildi.

Yüksek Komuta ve Askere Alma Usulünde Yapılan Düzenlemeler

Teşkilatta düzenlemelere devam eden Goltz Edhem Paşa’nın da desteğini alarak Osmanlı Erkân-ı Harbiyesi’nin daha etkin bir rol üstlenip, savaş durumuna uygun seferberlik, yığınak ve harekât planlarının hazırlamasını teşvik etti. Ordunun yüksek komutası üzerinde denetimini pekiştirmek isteyen II. Abdülhamid, Yıldız Sarayı’nda alternatif bir genelkurmay oluşturdu; böylece, 1890’dan itibaren Seraskerliğe bağlı Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi’nin yanında, Yıldız Sarayı’ndaki Maiyet-i Seniye Erkân-ı Harbiyesi de faaliyete başladı. Goltz Paşa’nın etkisiyle 1886’da yeni askere alma (ahz-ı asker) kanunu çıkartıldı. Kanuna göre askerlik yaşı 20-40 arası olarak belirlenirken, muvazzaflık ve yedeklik süreleri de yeniden düzenlendi. Redif ve mustahfızlar, sadece savaş zamanları başvurulan yedek asker havuzlarıydı. Yani piyade olarak üç yıllık zorunlu askerlik görevini tamamlayan kişilerin bir savaş olmadığı sürece askerlikle ilişkileri kalmıyordu. Piyade dışındaki sınıflarda ise zorunlu askerlik süresi dört seneydi. Ayrıca bu dönemde Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Irak’ta yaşayan göçer Kürt aşiretlerden hem iç güvenlik harekâtında hem de olası bir savaş zamanında faydalanmak için yarı düzenli atlı birlikler olan Hamidiye Alayları kuruldu.

Yurtdışından Silah ve Teçhizat İthalatı

Almanya’dan silah ithaline Sultan Abdülaziz döneminde (1861- 1876) başlanmış ve pek çok ülke gibi, Osmanlı Devleti de yeni tip yivli ve çelik namlulu topları Alman Krupp firmasından satın almıştı. Piyade tüfeğinde ilk tercih ise, Amerikan İngiliz yapımı Enfield ile Amerikan yapımı Springfield, Martini ve Winchester marka kuyruktan dolma seri ateşli (şarjörlü) silahlar olmuştu. Fransız yapımı Snider tüfek ve topları da 1860’lar ve 1870’lerde Osmanlı ordusunun envanterine girmiş olan diğer yabancı silahlardı. Mauser (Mavzer) ve Loewe marka piyade ve süvari tüfekleri ile Krupp marka sahra topları, ağır kuşatma topları, obüsler ve havanlar Osmanlı ordusunun envanterindeki başlıca silahlardı. Bunun dışında İngiliz Nordenfelt şirketinden iki denizaltı alınmış ve 1890’ların sonunda yine İngiltere’den üç zırhlı ve 11 torpidobot satın alınmıştı.

İkinci Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Kara Kuvvetleri Teşkilatı ve Askerî Reformlar

Piyade tümenlerinin teşkilat yapısı dönemin diğer ordularında da olduğu gibi “Kare Teşkilat” biçimindeydi. Yani her tümende iki tugay, her tugayda iki alay, her alayda dört tabur, her taburda dört bölük, her bölükte dört takım ve her takımda dört manga mevcuttu.

Meşrutiyet’in İlanı Sonrası Teşkilatta Yapılan Değişiklikler

Meşrutiyet’in ilanından sonra sürekli devam eden hükümet krizleri ve istikrarsızlık yüzünden Harbiye Nezareti’nin başına kısa aralıklarla birbiri ardına yeni nazırlar gelmeye başladığından Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti bu dönemde Ahmet İzzet Paşa’nın [FURGAÇ] idaresi altında askerî konularda tek otorite haline geldi. Ahmet İzzet Paşa, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ni Prusya örneğine göre teşkilatlandırdı. Abdülhamid dönemindeki karmaşık yapılanma basitleştirilerek personel işleriyle ilgilenen tahrirat kalemi hariç dört ana şube (eğitim, istihbarat, seferberlik, topoğrafya) teşkil edildi. Bir diğer değişiklik redif teşkilatında yapıldı. Redif teşkilatı bütünüyle kaldırılamasa da 6 Aralık 1908’de alınan kararla redif süvari sınıfı lağvedildi. Redif piyadesi ise varlığını Balkan Savaşı’nın sonuna kadar sürdürdü. 9 Temmuz 1910 tarihinde “Devlet-i Aliye-i Osmaniye Ordusu’nun Teşkilat- ı Esasiye Nizamnamesi” kabul edildi ve bu nizamnamenin kabulü Osmanlı askerî teşkilatı tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Osmanlı kolordusu Avrupa’daki muadillerinden farklı olarak iki değil üç tümenden oluşmaktaydı. Üç tümenli bir Osmanlı kolordusunun mevcudu 41.000 insan ve 6.700 hayvan olarak belirlendi. Ordunun elinde kolordu karargâhlarını teşkil edecek sayıda insan ve malzeme olmadığı için kolordu teşkilatına geçiş 8 Ocak 1911 tarihine ertelendi. Kolorduların kurulmasıyla geniş çaplı ordu karargâhlarına ihtiyaç kalmamıştı. Böylece ordu komutanlıkları kaldırıldı ve yerlerine daha küçük karargâhları olan ordu müfettişlikleri kuruldu. Yeni nizamnameyle getirilen Osmanlı piyade tümeni teşkilatı ise dünyada bir ilkti. Tümen kuruluşunda “üçgen teşkilat” yapısına geçildi. Artık her tümen üç alaydan, her alay da üç taburdan oluşacaktı. Taburlar eskisi gibi dört bölüklü olacaktı. Osmanlı ordusuna Meşrutiyet’in ardından gelen bir diğer yenilik de hava sınıfının doğması oldu.

Subay Kadrolarında Tasfiye ve Personel Açığını Kapatma Çabaları

Meşrutiyetin ilanından sonra ordunun subay sınıfının homojen yapısını bozduğu düşünülen personelin orduyla ilişiğinin kesilmesine başlandı. 13 Nisan (Rumî takvime göre 31 Mart) 1909’da patlak veren 31 Mart Ayaklanması’nı tetikleyen sebeplerden biri de bu tasfiye hareketi oldu. Bu dönemde kurmay subayların yetiştirilmesinde de köklü bir değişikliğe gidildi. Önceden Askerî Mektepler Umumi Müfettişliği’ne bağlı olan ve Mekteb-i Harbiye binasında faaliyet gösteren Erkân-ı


Harbiye Sınıfı 1909 yılının Ekim ayında doğrudan Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’ye bağlandı ve Erkân-ı Harbiye Mektebi (Harp Akademisi) adıyla Yıldız’daki Şehzadegân Dairesi’nde faaliyet göstermeye başladı.

Askere Alma Usulünde Yapılan Yenilikler

Balkan Savaşı’nda faydasız olduğu görülen redif teşkilatı lağvedildiği için askere alma işlemleri sadece nizamiye birliklerinin kadro mevcutları esas alınarak yapılmaya başlandı. Yüksek okul, idadî ve rüşdiyeleri bitirmiş vatandaşlar belli şartları taşımaları halinde teğmen rütbesiyle yedek subay olarak orduya alınacaklardı. Önceleri numune kıtası adı verilen birliklerde yetiştirilen yedek subaylar, Birinci Dünya Savaşı seferberliğinden itibaren kapatılan Mekteb-i Harbiye tesislerinde faaliyete geçen İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgâhı’nda yetiştirildiler. Annesine ya da karısına bakacak kimsesi olmadığı için “muinsiz” (yardım edeni olmayan) olarak adlandırılan ve daha önce askere alınmayan gençler, geride bıraktıkları yakınlarına devletin maaş bağlaması kaydıyla, zorunlu askerlikle yükümlü tutuldu. Askerlik çağını 18 yaşından itibaren başlatan “Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-ı Muvakkati” (Askerî Yükümlülüklere Dair Geçici Kanun) uyarınca silah altında bulunulacak süre iki; teknik sınıflarda üç ve denizcilerde ise beş sene olarak belirlendi. Her asker adayının toplam 25 sene olan yükümlülük süresinin ilk yirmi yılını nizamiye ve son beş yılını da mustahfız olarak geçirmesi kararlaştırıldı.

Askerî Kıyafetlerde Yapılan Değişiklikler

Önceki dönemlerde kullanılan parlak ve gösterişli kıyafetlerin yerini artık dünyadaki diğer orduların giymeye başladığı, daha kullanışlı hâkî renk üniformalar aldı. Rütbe işaretleri daha kolay ayırt edilebilecek bir hale getirildi. Askerî sınıfların birbirinden farklı şekillerde olan üniformaları standart tek tip üniforma halini aldı ve farklı askerî sınıflar günümüzde kullanılanlara benzer sınıf renklerinin üniforma yakasında gösterilmesiyle ayırt edilmeye başlandı. Sayfa 205 Resim 7.10’da Elbise-i Askeriye Nizamnamesi’ne Ek Eşkal Tablosu görülebilir.

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Orduda Yapılan Teşkilat Değişiklikleri

Balkan Savaşı’nda faydasız olduğu görülen redif teşkilatı lağvedildiği için askere alma işlemleri sadece nizamiye birliklerinin kadro mevcutları esas alınarak yapılmaya başlandı. 11 Aralık 1913 yılında yürürlüğe giren Teşkilat-ı Umumiye-i Askerîye Nizamnamesi’yle Osmanlı ordusunun Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki son teşkilat yapısı düzene konulmuş oldu. Osmanlı ordusunda 4 ordu müfettişliği bulunacak; bütün kuvvetler 13 kolordu ve 2 bağımsız halinde teşkilatlanacaktı. Bu nizamnameyle redif teşkilatı lağvedilirken ihtiyat süvari birlikleri muhafaza edildi. Piyade tümenlerindeki nişancı taburları lağvedildi ve üçgen teşkilata göre düzenlenmiş tümenin geri kalan teşkilatı aynen muhafaza edildi. Balkan Savaşı’nda karargâhları dağılmış olan ordu seviyesinden alay seviyesine kadar bütün birlik karargâhları yeniden yapılandırılıp, askere alma bölgelerine sevk edildi. Yaşlı

subayların tasfiyesiyle ordu bir anda gençleşmişti. Bunun en önemli sonucu savaşta genç subayların yaşa ve rütbeye bakılmadan yetenekleri göz önüne alınarak önemli görevlere getirilmesi oldu. Birinci Dünya Savaşı boyunca yarbayların tümen komutanı, albayların kolordu komutanı olması genel bir durum halini aldı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu Teşkilatı

Savaşın başında Başkumandanlık Karargâhı’nın 10 ayrı şubesi varken, 1917 yılına gelindiğinde bu sayı 27’ye çıkacaktı. Seferberlik sırasında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reis-i Sanisi (genelkurmay ikinci başkanı) Alman askeri heyetinden Albay Friedrich Bronsart von Schellendorf oldu. Von Schellendorf genelkurmayı Alman sistemine göre yeniden teşkilatlandırdı ve önemli şubelere Alman subaylarını getirdi. Erkân-ı Harbiye sınıflarından yüksek derecelerle mezun olmuş genç ve parlak Türk kurmay subaylarını da bu şubelere muavin olarak atadı. Seferberlik başlayınca ordu müfettişlikleri de ordu komutanlıkları haline getirildi.

Türk İstiklal Harbi’nde Türk Ordusu’nun Askerî Teşkilatı

Mondros Mütarekesi’nin ardından hukuksuz biçimde başlayan düşman işgalleri karşısında Osmanlı ordusu bakiyesi düzenli birlikler bazı istisnalar hariç silahlı direniş gösteremediği için ilk silahlı direniş hareketleri Anadolu halkı tarafından birbirinden bağımsız şekilde farklı bölgelerde ortaya çıktı. İtilaf Devletleri’ne mensup küçük çaplı askerî birlikler mütarekenin hemen ardından Anadolu’nun farklı yerlerini işgal etseler de İstiklâl Harbi’ni fiilî olarak başlatan ilk büyük işgal hareketi 15 Mayıs 1919 günü İzmir’in Yunanlar tarafından işgali oldu. İzmir’in işgalinin arifesinde Osmanlı ordusu büyük oranda terhis edilmiş, silahsızlandırılmış ve barış kuruluşuna geçmişti. Ordu komutanlıkları tekrar ordu müfettişliği haline getirilmiş ve Osmanlı ordusundan geriye sadece 3 ordu müfettişliği kalmıştı. Savaş sonrası elde kalan 20 zayıf piyade tümeni toplam 9 kolordu halinde teşkilatlanmıştı.

Kuvâ-yı Milliye Döneminde Teşkilatlanma

İzmir’in işgalinde şehirde bulunan XVII. Kolordu karargâhı ve 56’ncı Tümen dağıldı. Kolordudan geriye kalan tek birlik, karargâhı Aydın’da bulunan 57’nci Tümen idi. Ayvalık’ta da Trakya’dan Bandırma’ya nakledilmiş XIV. Kolordu’ya bağlı 172’nci Piyade Alayı vardı. Bu birlikler zayıf kuvvetleriyle Yunanlar karşısında direnebilecek durumda olmadıkları gibi Yunanlarla çatışmaya girmeleri halinde hükümeti zor durumda bırakabilirlerdi. Bu sebeple örtülü biçimde verdiği onayla millî kuvvetlerin oluşturulmasına başlandı. Kısa sürede irili ufaklı yerel millî müfrezeler oluştu ve bunlar bölgedeki askerî depolarda bulunan silahların halka dağıtılması sayesinde donatıldılar. Bu kuvvetlere bir süre sonra Kuvâ-yı Milliye denilmeye başlandı. İzmir’in işgal edildiği sırada Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, önce Anadolu’da direniş için çağrıda bulunmuş ardından Erzurum’a geçerek XV. Kolordu Komutanı Kazım


Paşa’nın desteğini almıştı. Askerlikten istifa etmesinden sonra ise Anadolu’da İstanbul hükümetinin denetimi dışında bir siyasî ve askerî teşkilat kurmak için çalışmalara başladı. 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’nde Garbî (Batı) Anadolu Umum Kuvâ-yı Milliye Kumandanlığı kuruldu ve bu makama o sırada XX. Kolordu komutanı olan Ali Fuat Paşa [CEBESOY] getirildi. Böylece Yunanlar karşısındaki tüm Kuvâ-yı Milliye birliklerini Heyet-i Temsiliye denetimine almak için ilk adım atıldı. Sivas Kongresi esnasında Sivas’a bir heyet gönderen Güney ve Güneydoğu Anadolu’daki Kuvâ-yı Milliyeciler Heyet-i Temsiliye’nin otoritesini kayıtsız şartsız kabul ettiler ve Mustafa Kemal Paşa’nın görevlendirdiği subayların emrine girerek çalışmaya başladılar. Düzenli ordu birliklerin Mustafa Kemal Paşa’dan emir almaya başlamaları ancak 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesi ve 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması sonrasında gerçekleşti (Belen, 2014). TBMM’nin açılmasından sonra her cephede yürütülen askerî harekâtın tek merkezden etkin biçimde planlanması ve icra edilebilmesi için Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekâleti ve Müdafaa-i Milliye Vekâleti (Millî Savunma Bakanlığı) teşkil edildi. Osmanlı askerî teşkilatında doğrudan Harbiye Nezareti’ne bağlı olan Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye bu yeni teşkilatta doğrudan meclise karşı sorumlu müstakil bir makam olarak teşkil edildi. Bu teşkilat yapılırken, savaş sırasında Almanya’da doğrudan imparatora karşı sorumlu olan ve savaş bakanlığına karşı sorumlu olmadığı için hükümet değişse bile bu değişiklikten etkilenmeden görevine devam edebilen Alman genelkurmayı örnek alındı. Türk erkân-ı harbiyesi de doğrudan devlet başkanlığı yetkilerini uhdesinde bulunduran TBMM’ye karşı sorumlu kılındı. Yeni teşkilata göre Müdafaa-i Milliye Vekâleti ordunun idarî işleri, iaşesi, silah, cephane, araç, gereç ve personel ikmalinden sorumlu olacaktı. Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekâleti ise ordunun sevk ve idaresi ile kuruluş ve teşkilatından sorumluydu.

Düzenli Orduya Geçiş ve Askerî Teşkilat

TBMM karşıtı ayaklanmaların bastırılmasında Kuvâ-yı Milliye birlikleri önemli rol oynarken düzenli askerî birlikler çoğunlukla etkisiz kalmıştı. Bütün bunlar Kuvâ-yı Milliye’nin prestijini artırırken, düzenli ordu birliklerinin ve subayların gözden düşmesine sebep oldu. Yozgat Ayaklanması’nın bastırılması sırasında Çerkes Ethem ile Mustafa Kemal Paşa arasında yaşanan gerilim ve öldürülen adamlarının intikamını almak isteyen Demirci Mehmed Efe’nin Denizli’de yaptığı katliam Kuvâ-yı Milliye’nin yavaş yavaş kontrolden çıktığını belli etmeye başladı. 24 Ekim 1920’de yapılan Gediz Taarruzu’nun başarısızlıkla sonuçlanması ve ardından subaylar ile Kuvâ-yı Milliye komutanları arasında yapılan karşılıklı suçlamalar Mustafa Kemal Paşa için bardağı taşıran son damla oldu. Kuvâ-yı Milliye etkisi altında kaldığına kanaat getirilen Ali Fuat Paşa 8 Kasım 1920’de cephe komutanlığı görevinden alındı. Umum Kuvâ-yı Milliye Kumandanlığı makamı lağvedildi. Bütün cephenin tek bir elde idare edilmesinin zorluğuna karşı bir çözüm olarak cephenin Batı Cephesi ve

Güney Cephesi olarak ikiye ayrılmasına karar verildi. Karadeniz sahilinde Kütahya’ya kadar uzanan kesim Batı Cephesi olarak tespit edildi ve komutanlığına İsmet Bey getirildi. İsmet Bey, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekili olarak görevini muhafaza edecek ancak kendisi cephede olacağından bu göreve Fevzi Paşa vekalet edecekti. Kütahya’dan Akdeniz’e kadar uzanan kesim ise Adana’yı da içine alacak biçimde Güney Cephesi olarak tespit edildi ve komutanlığına Refet Bey [BELE] getirildi. Mustafa Kemal Paşa her iki komutana da süratle düzenli ordu ve büyük bir süvari kuvveti kurma görevi verdi. İsmet Bey göreve gelince ilk olarak Batı Cephesi bağlısı birlik komutanlarına verdiği emirle bundan böyle birliklerin bütün ihtiyaçlarının cephe komutanlığı tarafından karşılanacağını, halktan para toplanmasının veya halkın malına el koyulmasının yasaklandığını, bütün şikayetlerin resmî makamlara yapılacağını ve bütün askerî yargılamaların cepheye bağlı divan-ı harplerde yapılacağını duyurdu. Kuvâ-yı Milliye müfrezeleri de yavaş yavaş düzenli ordu birliklerine dönüştürülmeye başlandı. Ordunun subay kaynakları arasında İstanbul’dan Anadolu’ya kaçıp TBMM Ordusu’na katılan subaylar, Ankara Abidinpaşa Köşkü’nde faaliyete başlayan Sunuf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgâhında eğitim görenler idi. TBMM Ordusu İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra önemli bir teşkilat değişikliği geçirdi. 3 Mayıs 1921’de alınan bir kararla Güney Cephesi lağvedildi ve bütün tümenleri doğrudan İsmet Paşa emrindeki Batı Cephesi’ne bağlandı. 3’ü süvari olmak üzere toplam 12 tümeni emrinde toplayan İsmet Paşa’nın bu kuvveti sevk ve idaresini kolaylaştırmak için her biri 2 ilâ 4 tümenli grup komutanlıkları kuruldu. Tümenlerin harekât ve eğitimlerinden grup komutanlıkları sorumlu olacaklar, diğer her türlü idarî ve lojistik faaliyet cephe komutanlığının sorumluluğunda olacaktı. Kütahya- Eskişehir Muharebesi’nde alınan yenilgi sonrası İsmet Paşa Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevinden alındı ve yerine vekalet etmekte olan Fevzi Paşa bu göreve asaleten atandı. 5 Ağustos 1921’de Başkomutanlık Kanunu’nun çıkarılmasıyla Mustafa Kemal Paşa “Başkomutan” oldu. Kanunun verdiği yetkiyle, ordunun sevk ve idaresini doğrudan ele aldığı gibi TBMM’nin orduyla ilgili yetkilerini de üstlenmiş oldu. Ankara Ziraat Mektebi’nde (günümüzde Meteoroloji Genel Müdürlüğü binası) faaliyet gösteren Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti, başkomutanlık karargâhı gibi çalışmaya başladı. Sakarya Meydan Muharebesi zaferinin ardından 13 Eylül 1921 tarihli başkomutanlık emriyle grup teşkilatı terk edildi ve kolordu teşkilatına geçildi. Karargâh hizmetlerinde görevlendirilecek kurmay subay ihtiyacı olduğu için erkân- ı harbiye sınıfında okumuş ancak kurmaylığı önceden tasdik edilmemiş subayların kurmaylıkları tasdik edildi. 9 Ekim 1921 tarihli başkomutanlık emriyle Batı Cephesi emrinde 1’inci Ordu Komutanlığı kuruldu ve bir ay sonra da 2’nci Ordu Komutanlığı kurularak 1 Aralık 1921’de faaliyete geçti.

Ünite 7 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç