AÖF Soru Bankası
TAR313U · Ünite 6

Osmanlı Ordusunda Yenileşme

Türk Askeri Teşkilat Tarihi dersi, ünite 6 özeti

TAR313U-TÜRK ASKERÎ TEŞKİLAT TARİHİ

Ünite 6: Osmanlı Ordusunda Yenileşme

Giriş

Devletlerarası savaş alanında etkinlik ve performansı bir türlü istenilen seviyeye gelmese ve devletin yıkılışına kadar kronik yapısal sorunlarına çözüm bulamasa da nüvesini II. Mahmud’un l826’da kurduğu Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin oluşturduğu yeni düzenli ordu (Asakir-i Nizamiye) bir iç güvenlik enstrümanı olarak saraya ve Babıali bürokrasisine istediğini çoğu kez verdi.

Ocak Sisteminin Lağvedilmesi Sonrası Düzenli Ordunun Kuruluşu

Osmanlı ordusunun ve genel anlamda Türk Kara Kuvvetleri’nin tarihindeki en köklü değişim ve dönüşüm Sultan II. Mahmud’un saltanatının 18. yılında yapıldı. Nizam-ı Cedid ve Sekban-ı Cedid tecrübeleri dikkate alınarak yapılan hazırlıkların tamamlanmasının ardından 17 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ilgası ve yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ordunun kurulacağı resmen ilân edildi. Asakir-i Mansure-i Muhammediye kurulurken toplam 20 bin mevcutlu profesyonel bir ordu olarak planlandı. Kısa sürede hazırlanan Asakir-i Mansure Kanunnamesi ile ordunun hiyerarşisi belirlendi. Asakir-i Mansure Nâzırı, ordunun ikmal ve lojistik faaliyetlerinden; başkâtibi ise, askerî yazışmalarla bürokratik işlerden sorumluydu.

Yeni ordu, her biri 1527’şer personele sahip 8 tertip halinde teşkilatlanacak; her tertibin başında bir binbaşı bulunacaktı. Her tertip 2 kol halinde teşkilatlanacak ve her kolda da 6’şar saf olacaktı. Kolların başında sağ kolağası ve sol kolağası yer alırken, safın komutası ise yüzbaşıya bırakılacaktı. Hüsrev Paşa 1827’de serasker olunca ordunun talim sisteminin yanında teşkilatında da değişiklikler yapıldı. Günümüzde alaya karşılık gelen tertipler taburlara ayrıldı. Saf yerine bölük tabiri tercih edildi ve kollar kaldırıldı. Böylelikle bir tertibin 3 tabur, bir taburun da 8 bölükten olması ve her tertibin toplamda 2.580’er mevcuda sahip olması benimsendi. Tabura binbaşı ve tertibe de miralay (albay) komuta edecekti. 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra tertip yerine alay tabiri tercih edildi ve İstanbul’da 4’er taburdan diğer yerlerde ise 3’er taburdan oluşan düzenli alayların kurulmasına başlandı.

Yeni orduda piyade sınıfı, bütün birliklerin ana unsuruydu. Süvari, topçu, top arabacısı ve cebeci gibi sınıflar da Avrupa ordularındaki gibi her birlikte belirli oranlarda yer alıyordu ve askerî bandocu (muzıkacılar), mühendis, doktor ve imamlar da ordu saflarına dahil edildi.

Mekteb-i Harbiyye

Osmanlı devlet ricali Fransa’daki harp okulu École Militaire benzeri bir askerî mektep kurulmasını Sultan II. Mahmut’a önerdi. Avrupa’da uzun süre resmî görevlerde bulunmuş Hassa Mirlivası Namık Paşa bir zabit (subay) talimgâhı açılması konusunda padişahı ikna etti ve talimgâhın kuruluşu için çalışmalara başladı. Hassa Ordusu kuruluşunda 8 kısımlı bir tabur olan subay talimgâhı Maçka Kışlası’nda 1834 yılında talime başladı. Bu tarih,

günümüzde Kara Harp Okulu’nun kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Okulun en üst düzey amiri mektep nâzırı (okul komutanı) idi. Mekteb-i Harbiyye’de, başlarda bir yükseköğrenim kurumunu andırmamaktaydı, Mektep Nazırı Selim Satı Paşa döneminde (1837-1841) önemli düzenlemeler yapıldı. Teorik öğretimden sorumlu ders nazırlığı makamı (günümüzdeki Dekanlık dengi) kuruldu ve Miralay Kâmil Bey ilk ders nazırı oldu. Harbiyelilere “talebe” denilmeye başlanırken nöbet, temizlik, yemek hazırlamak gibi okulda kendi yaptıkları işler ordudan getirilen bir hizmet bölüğü tarafından devralındı.

Osmanlı Devleti’nde harp okullarının açılması gecikmiş gözükse de ordunun ve donanmanın mühendis/istihkâm subayı ihtiyacını karşılayacak mühendishaneler 1826 tarihi itibariyle yaklaşık 50 yaşındaydı.

Personel Temini

Henüz zorunlu askerlik uygulamasına geçilmediği için yeni ordunun 12 senelik sözleşmelerle silah altına alınacak 15-25 yaş arası maaşlı askerlerden oluşması öngörülmüştü. Kişinin askerlikten ayrılıp sivil hayata dönebilmesi, ticaret veya ziraatla uğraşabilmesi ve emekliliğe hak kazanabilmesi için bu sürenin dolması gerekmekteydi. Bekârlara yüzbaşı olana kadar evlenmek yasaklanmıştı. Ancak evli olanların orduya girmesine engel yoktu. Nizam-ı Cedid’de neferlerin bir aylık talimden sonra izinli sayılarak köy ve kasabalarına gitmelerine ve memleketlerinde işleriyle uğraşmalarına izin verilmişken, Asakir-i Mansure’de buna izin yoktu.

Asakir-i Mansure personeli gönüllülük esasına göre istihdam edildi; ancak, ordunun sayıca küçüklüğü savaş zamanlarında Müslüman halka yönelik seferberlik ilânını zorunlu kıldı. Yerel yöneticilerin çoğu kere zorla yakalayıp cepheye gönderdiği nefîr-i ammların bir kısmı yaşlı, hasta veya iş göremez durumdayken, bir kısmı da daha cepheye gitmeden firar etmekteydi. Piyadelerin elinde tüfek yoktu; süvarilerin atları ise yürümekten âcizdi. Bunlar, düşman topu patlar patlamaz kaçmakta ve düzenli birliklerin de firarına sebep olmaktaydı. Bu yüzden zoraki askerlerin yerine alternatifler üretildi.

Asakir-i Mansure’nin Donatılması

Asakir-i Mansure ordusunun kurulmasıyla beraber ordunun silah ve teçhizat temini için başvurulan ilk yol İstanbul ve İzmir’deki Avrupalı tüccarlar oldu. İlk yıllardaki acil ihtiyaçların karşılanmasından sonra İstanbul ve bazı Rumeli şehirlerinde bulunan ustaların el emeğine dayalı yerli tüfek imalatını arttırmak için çareler arandı. Tüfenkhane-i Amire’nin kurulması amacıyla çalışmalar başlatılarak İngiltere’den buhar gücüyle çalışan makinalar getirtilerek 1830’lu yılların ortalarında Dolmabahçe’de üretime başlandı. Yine İngiltere’den getirtilen buhar kazanları ve makinalarla çalışan bir top fabrikası kuruldu. Osmanlı Devleti’nde Tophane-i Amire olarak bilinen top üretim tesisleri yüzyıllardır mevcuttu; ancak, yeni fabrika buhar gücüyle çalışmaktaydı.


Avrupalı Eğitmen Subaylar

Bu dönemde Avrupa’nın başlıca kara gücü olması nedeniyle, Nizam-ı Cedid gibi Asakir-i Mansure için de Fransız piyadesi örnek alınmıştır. Zira savaş meydanlarında etkinliğini kanıtlamış ordular “paradigma ordusu” haline gelerek çağdaşı diğer ordularca model alınır. Bu sebeple, 18. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordusu için Fransız ordusunun örnek alınmasını doğal karışlamak gerekmektedir. II. Mahmud dönemi askerî yenileşmelerinin öncekilerden farkı, üniformadan askerî müziğe kadar ordunun görünür sembollerinde Avrupa’yı örnek alması ve daha fazla yabancı uzmanın orduda istihdam edilmesiydi.

Asakir-i Mansure ordusunu kuran II. Mahmud’un ilk göreve çağırdığı kişiler III. Selim döneminde Nizam-ı Cedid talimlerine katılmış Osmanlı askerleri ile Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın ordusunda görev yapan subaylar oldu. Asakir-i Mansure’nin ilk kadrolu Hristiyan ve Avrupalı talimcisi İtalyan süvari subayı Giovanni Timoteo Calasso oldu. Napolyon’un Rusya seferine de katılmış olan Calasso, ülkesi Piemonte’de yaşanan devrimin Avusturya güçlerince bastırılmasından sonra yüzbaşı rütbesindeyken buradan ayrılmış ve çeşitli Avrupa ordularında profesyonel asker olarak hizmet görmüştü.

Tanzimat Dönemi Osmanlı Ordusu

II. Mahmud’un oğlu Sultan Abdülmecid’in saltanatının (1839-1861) daha başında, 3 Kasım 1839’da ilân edilen Tanzimat Fermanı’yla, padişah, bürokrasi ve halk arasındaki ilişkiler hukukî bir çerçevede tekrar ele alındı. Fermanda, halkın vergi ve askerlik mükellefiyetlerinde yeni bir düzenlemeye gidileceğine dair emareler vardı. Vergi salarken ve savaş zamanı asker toplarken bazı kesimlere diğer gruplara nazaran fazla yüklenildiği belirtilerek vergi ve asker toplarken bundan böyle âdil davranılacağı belirtilmişti. Ancak burada önemli bir ayrıntıya da yer verilmişti ve tüm Müslümanların vatan savunmasına katılmasının dinî bir görev olduğunun ifade edilmesiyle Osmanlı tarihinde ilk kez zorunlu askerliğe geçileceği ima edilmişti.

Zorunlu Askerlik

Tanzimat Fermanı’nda yer alan ve askerliği bir vatandaşlık görevi sayan hükmün hayata geçirilmesi kolay değildi. Çünkü vergi ve askerlik yükümlülüklerinin herkese eşit dağıtılabilmesi için imparatorluğun her yerinde nüfus sayımının yapılması gerekiyordu. Ayrıca nüfusunun büyük bir kısmı kırsal ya da göçebe hayat süren Osmanlı Devleti’nde sadece gayrimüslimler değil, Müslümanlar da uzun süreli askerliğe sıcak bakmıyordu. Tanzimat Fermanı’ndan ancak dört sene sonra beklenen düzenleme yapılabildi. Öncelikle II. Mahmud döneminde verilen “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ismi değiştirilerek yerine “Sultanın Düzenli Askerleri” manasına gelen Asakir-i Nizamiyye-i Şâhâne tercih edildi.

1844 yılının Mart ayından itibaren fiilî askerlik görevi beş yıl ve bir tür ihtiyat olan rediflik görevi ise yedi yıl olmak

üzere askerlik süresi 12 yıl olarak belirlendi. İki sene sonra asker alma işlemlerinde önemli bir düzenleme daha yapıldı. Asakir-i Mansure’nin ilk 20 yılı boyunca, savaş zamanı dışında, gönüllü profesyonelliğe dayanan askerlik, 1846’da çıkarılan ilk Kura Kanunu ile bütün Müslüman erkeklerin vatandaşlık görevi haline geldi.

Zorunlu askerlikten geçici ya da sürekli muaf olanlar da vardı. Saray çalışanları, İstanbul’da oturanlar, üst düzey devlet görevlileri, kadılar, medrese hocalarıyla talebeleri, vaizler, tekke şeyhleri, bir evin tek erkeği veya dul bir kadının tek oğlu askerlikten muaftı. Bunun yanında çeşitli sebeplerden ötürü askerlik görevini yerine getiremeyecek kişiler bedel olarak kendi yerlerine başkasını yollayabilir veya nakit ödeyebilirlerdi.

Ordu Teşkilatı

Önceleri Asakir-i Mansure ve Asakir-i Hassa olarak ikiye ayrılan ordu, 1843 yılında coğrafî bölgeler esas alınarak beş ordu komutanlığı şeklinde teşkilatlandırıldı. Bu beş ordunun ve merkez karargâhları şu şehirlerdeydi: Hassa Ordusu, İstanbul’da; Dersaadet Ordusu, İstanbul’da; Rumeli Ordusu, Manastır’da; Anadolu Ordusu, Harput’ta (sonradan Erzincan) ve Arabistan Ordusu, Şam’da.

Hüseyin Avni Paşa’nın 1869 tarihli terfi yönetmeliğine göre, harp okullarını ve Mühendishâne’yi bitiren askerî öğrencilerin mülâzım (teğmen); erkân-ı harbiye sınıfını bitirenlerin ise yüzbaşı rütbesiyle göreve başlamalarına karar verildi.

Tanzimat döneminde teşkil edilen nizamiye orduları 7 piyade alayı, 7 süvari alayı, 7 talîa taburu (öncü ve ileri karakol hizmetlerini gören birlikler) ve 1 topçu alayından müteşekkil olacak biçimde teşkilatlandırılmaya çalışılmıştı. Ordulardaki alayların birinci ve ikinci alaylarına zuhaf diğerlerine sınıf-ı piyade denirdi. Piyade alayları üçer taburlu idi. Her alayda 80 kişilik bir muzıka (bando) kurulmuştu. Alaylara miralaylar (albaylar) komuta etmekte idi. Taburlar sekizer bölüklü olup, başında bir binbaşı vardı. Bölükler sekizer mangalı idi. Bölükleri yüzbaşılar komuta ediyordu. Mangalar onar neferden kurulmuştu. Başlarında onbaşı vardı. İki manga birleştirilerek başına bir çavuş ve dört manga birleştirilerek başına bir mülâzım-ı sâni (teğmen) verilmişti. Sonradan talia taburlarının birinci, ikinci taburlarında her iki ere bir katır verilerek bunlara “süratli talia” ismi verilmişti. Süvari alayları ise altışar bölüktü. Birinci ve ikinci bölükleri filintalı (kısa namlulu süvari tüfeği), diğer bölükleri mızraklı idi.

Tanzimat Ordusunun Donatılması

Sultan Abdülmecid döneminde askerî malzeme temininde dışa bağımlılığı azaltmak için Zeytinburnu’nda bir demir fabrikası açıldı. Demir fabrikasında yalnız demir değil, silâh ve cephane de imal edildi. Tanzimat’ın sanayileşme hamlesi çerçevesinde askerî sanayinin gelişmesi için de çaba gösterildi. Sultan Abdülaziz devri, Osmanlı ordusunun ve Osmanlı donanmasının doğrudan ithalatla donatılmasının en tepe noktasını oluşturur.


Yenileşme Dönemi Osmanlı Ordusunda Savaş

Osmanlı Devleti özellikle, 19. yüzyılda, daha çok, Ruslara karşı savaşmış ve yaptığı bu savaşlarda, Rusların savaş gücünün daha üstün olması nedeniyle, çoğunlukla, savunma savaşları yapmak zorunda kalmıştı. Zaman zaman yapılan taarruzî harekât ise sevk ve idare, silah, teçhizat ve eğitim üstünlüğünün düşmanda olması ve özellikle Ordunun disiplininin de zayıf bulunması yüzünden çok kere başarısızlıklarla sonuçlanmıştı.

Savaşa Hazırlık, Yığınaklanma ve Savaş İlanı

Ordular büyüdükçe ve silahların çeşitleri arttıkça, sevk ve idare daha büyük bir önem kazanmıştı. Savaş için planlı ve büyük bir hazırlık yapılması gerekliliği kaçınılmaz bir hâle gelmişti. Kendisini zayıf bulan Osmanlı Devleti, Tuna engelinin gerisinde savunma ile yetinmeyi artık bir gelenek haline getirmişti. Bir savaş tehlikesi yaklaştıkça, Osmanlı Devleti, sınır kalelerini berkitmeyi ve önemli gördüğü bölgelere kuvvet serpiştirmeyi bir prensip durumuna getirmişti. Çeşitli bölgelere dağıtılan ve manevra yeteneğinden yoksun olan bu kuvvetlerin, bir emir ve komuta altında ve bir plana göre kullanılmaması da 19. yüzyılda Ruslara karşı yapılan savaşların başarısızlıkla sonuçlanmasında önemli etkenlerden biri olmuştu.

Osmanlı Devleti savaş öncesi yığınaklanmasını stratejik maksada uygun biçimde gerçekleştiremiyordu. 19. yüzyılda Ruslarla yapılan muharebelerde daima iki cephede savaşıldığından, elde mevcut kuvvetleri, doğu ve batı cephelerinde ayrı ayrı toplamak gerekmişti. Osmanlı ordularının normal bir yığınak yapamamalarında, savaşların baskın şeklinde başlaması, harp ilanından sonra hazırlanmak için gerekli zaman bulamamasının da etkisi vardı. Daima baskın şeklinde sınırı geçen Rus orduları karşısında esaslı bir hazırlık ve toplanma yapılmadan, parça parça muharebeye giren kuvvetler yenilmiş ve sonunda savaşın kaybedilmesinden kurtulamamışlardı.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde savaş kararlarının, devletin ileri gelenlerinin geniş çapta katıldığı kalabalık meclisler tarafından verildiği ve bu karar padişah tarafından onaylandıktan sonra harbin ilân edildiği görülmektedir.

Savaşın Sevk ve İdaresi

19. yüzyılda, devletler savaş kuvvetlerinin mevcutlarını daha da arttırmışlardı. Önceleri, savaş bölgesine tek yoldan yürünürken sonraları geniş bir harekât bölgesinde çeşitli yollardan yürünerek savaş alanında toplanma gibi bir sistem uygulanmaya başlanmıştı. Bu arada orduların mevcutlarının artması ile gelişen ve çoğalan çeşitli ateşli silahlar, stratejik ve taktik harekât prensiplerinin uygulanmasında bir takım değişiklik ve gelişmeler göstermişti.

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda Ruslarla yaptığı savaşlarda, Batı (Rumeli) ve Doğu (Kafkas) cephelerindeki harekâtın sevk ve idaresi için daima birer başkomutan atanmışsa da savaşlar sırasında bu cephe komutanlarının emrindeki birlikleri, durumun gerektirdiği şekilde ve bir

elden sevk ve idare etmede kimi zaman sorunlar yaşadığı görülmektedir. Etkin bir emir ve komuta ile birliklerin müşterek harekât etme kabiliyet ve yeteneklerindeki problemler Osmanlı kuvvetlerini zaafa düşürmüştür.

Taktik Seviyede Harekât

Ordu muharebede saf nizamı, kol nizamı ve kale nizamı olmak üzere üç şekilde tertiplenirdi. Her grubun gerisinde bir ihtiyat birliği olduğu gibi, daha gerilerde de bir genel ihtiyat bulunurdu. Saf nizamı, piyadenin üç sıra üzerinde saf tertibi alması idi. Bu tertip ateş etmek amacıyla ve hücum yapılacağı zamanlarda kullanılırdı. Kol nizamı denilen derinliğine tertip, manevra ve hücum sırasında kullanılırdı. Düşmanın süvari hücumu beklendiği zamanlarda da kale nizamı denilen dörtgen tertip kullanılırdı. Bir de kademe nizamı vardı ki bu saf ve kol nizamı arasında bir düzendi. Bu tertip gerek taarruz ve gerekse savunmada alınabilirdi. Doğru kademe ve eğri kademe olmak üzere iki türlü idi. Sağa veya sola taşkın kademelenmeye eğri kademe birliklerin birbiri arkasında tertiplenmesine doğru kademe denirdi.

Taarruz başlamadan önce topçu ateşi ile düşmana kayıplar verdirmeye ve karışıklık çıkarmaya çalışılırdı. Hücum edecek piyade veya süvari, topların hizasında beklerdi. Hücumdan hemen önce topçu ateşi daha da artırırdı. Topçu ateşinin düşmanla müsademe anına kadar devam edebilmesi için ya topçu beraber ilerler, veyahut yanlarda mevzilenerek ateşe devam ederdi. Arazi durumu müsaade ederse bazı hallerde topçu, taarruz eden kollar arasından ateşe devam ederdi. Taarruzda çoğunlukla birbiri ardı sıra iki hat üzerine tertip olunurdu. Bu hatların birbirinden uzaklığı, ikinci hat birliklerinin gerektiğinde birinci hatta kısa zamanda yardım edebilecek veya onun yerini alabilecek kadar yakın ve fakat birinci hat birliklerine yapılacak ateşlerden sonra zarar görmeyecek kadar uzakta bulunurdu. Bu mesafe arazi durumuna göre 120-360 metre kadar olurdu. Birinci hat taburlarının safı harp, ikinci hat taburlarının kol nizamında olması kural idi.

Kale nizamındaki düşman birliklerine taarruzda, önce iki başlardaki kalelere taarruz edilir ve mümkünse bunlar daha evvel topçu ateşiyle taarruza olgun bir hale getirilirdi. Zorunlu olmadıkça meskûn yerlere taarruz edilmezdi. Zarurî olarak meskûn yere taarruz edilecekse, yeteri kadar topçu tahsis edilirdi. Meskûn yere taarruz ediliyorsa, mümkün olduğu kadar yangın çıkarılmamasına gayret edilirdi.

Asakir-i Mansure’nin teşkilinden sonra, taarruzda olduğu gibi savunmada da topçu-piyade işbirliğine büyük önem verilirdi. Nitekim, 1834 tarihli “Talim-i Asakir-i Piyadegan ve Topçuyan” adındaki talimname piyade taburları ile topçu bataryalarının ortak eğitim ve tatbikatlarını kapsamaktadır. Savunmada, topçunun korunmasına dikkat edilir bazı zamanlarda topçunun korunması görevi süvari birliklerine verilirdi. Bu surette topçuyu korumaya memur süvari önce düşman topçu ateşinden korunabilecek şekilde ya bir sütre gerisinde veya uzakta tutulurdu.


Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, 19. yüzyılda Osmanlı ordusunun savaşı anlayış biçimi dünya ordularından hiç de farklı değildi. Batı usulü talimler ve batı ülkelerinden alınan silahlar gibi batı usulü taktik ve teknikler de Osmanlı ordusu tarafından benimsenmişti. Ancak iyi eğitimli personel yetersizliği ve stratejik seviyede karar almaktan sorumlu makamlarda yaşanan zafiyet sonucu savaşlardan önce esaslı bir planlama yapılmadığı gibi savaşın gerek stratejik gerekse taktik seviyede sevk ve idaresinde ortaya ciddi sorunlar çıkıyordu. Böyle olunca 19. yüzyıl boyunca devletin aslî düşmanı olan Rusya’ya karşı yapılan savaşlarda başarı gösterilemedi ve Osmanlı ordusu devletin dış düşmanlarına karşı asla arzu edilen caydırıcılık seviyesine ulaşamadı.

Ünite 6 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç