TAR232U-TÜRK KÜLTÜRÜ VE TARİHİNE GİRİŞ
Ünite 7: Türk İktisadi ve Sosyal Hayatının Temelleri
Giriş
Eski Türk ekonomisinin temeli konargöçer hayvancılığa dayanmakla birlikte, toplumbilimciler zaman zaman hiçbir inceleme ve araştırma yapmadan tarihteki Türklerin göçebe olduklarına dair görüşler bildiriyorlar. Bu nazariyeye göre göçebeler herhangi bir kültür veya medeniyet yaratamayacaklarından, dolayısıyla Türklerin de köklü bir kültürleri ya da medeniyetleri yoktur. İşin doğrusu, Türkler hakkında yabancıların yanlı fikirlerinin pek de önemi bulunmadığı bir tarafa, Kök Türkçe yazılı belgelere baktığımızda, eski Türklerin atalarının kendilerine herhalde «köçereb/köçerev» sözünden gelen göçebe yerine, konar- göçer dediklerini görmekteyiz. Bununla beraber tarihi, kültürel ve sosyolojik birtakım araştırmalardan yola çıktığımızda, eski Türk iktisadi hayatının temelini yedi başlık altında toplayabiliriz:
1. Konar-göçer hayvancılık, 2. Ziraat, 3. Ticaret, 4. Avcılık, 5. Halktan alınan vergi, 6. Yağma akınları, 7. Haraç gelirleri.
Hayvancılık, Ticaret, Ziraat
Bu bölümde eski Türk ekonomisi kapsamında hayvancılık konularına, ticaret konularına ve ziraat konuları detaylı bir biçimde ele alınmıştır.
Hayvancılık
Bilindiği üzere konargöçerlik esasen iklim şartlarına bağlı olarak insanların yer değiştirmeleri ve konaklamalarıdır.
M. önce 3000-2000’lerden itibaren şekillenen bu hayat tarzı çok zor tabiat özellikleriyle iç içe bulunduğundan, kendileri de sanki birer çelik gibiydiler.
Esasında bu durum bütün topluluklar için geçerlidir. İnsanlar karşılaştıkları hastalıklar veya yaralanmaları kendi hâline bırakmamışlardır.
Her şeyden öte bugünkü modern akupunkturun ilk mucitleri Türkler olmuştur.
Bununla birlikte başta yaylaların soğuk iklimi, ulaşım güçlükleri, yırtıcı hayvanların saldırıları ve otlaklar yüzünden kabileler arası çatışmalar olmak üzere bu hayat tarzının çetin bir tarafı bulunmasına rağmen, Türk insanı ortaya çıktığı günden beri böyle yaşamaktan vazgeçmediği gibi bundan da zevk almıştır. Mesela kışın önce at sürüleri, sonra büyükbaş hayvanlar, ardından da koyun-keçi gibi küçükbaşlar yaylıma çıkarılır. Bununla birlikte eski Türklerin beslediği hayvan türlerinin en başta gelenleri at ve koyun idi. Ayrıca keçi ve sığır da onların önemli bir geçim vasıtasıydı.
İyi beslenmiş ve yetiştirilmiş at, koyun, keçi, deve, öküz, inek, geyik, kotuz gibi hayvan sürüleri için Türkler «sekiz adaklıg barım» diyorlardı.
Dolayısıyla Türk sosyal hayatını incelediğimizde atçılık biraz daha ön plana çıkar. Genellikle ailelerin sahip olduğu bu hayvanların sayısı on binler, hatta yüz binlerle ifade edilmektedir. At sadece eti, sütü ve derisi için değil, aynı zamanda bir savaş vasıtası olarak yetiştiriliyordu. Bunun en güzel örneğini Dede Korkut Hikâyelerinde «At işler, er övünür.» ve «Yaya erin ümidi olmaz.» atasözlerinde görmekteyiz.
Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmemeleri nedeniyle, at üstünde yaşayıp uyudukları bildirilir. Kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması da gelişigüzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı.
Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı.
Mesela meşhur Oguz Kagan Destanı’nda harp ganimetlerinin kagnı arabalarıyla taşındığını aklımıza getirince, Türk ordu birliklerinin içerisinde bunların çok önceki çağlardan itibaren yer alması mantıklıdır. Bunun dışında eski Türk atlarının bazı cinslerinin çok meşhur olduğunu, zaman zaman Çin vesikalarında bunlara «kan terleyen» atlar dendiğini de biliyoruz. Türk atlarının bu özellikleri Osmanlı devri atları için de anlatılmaktadır. Türk’ün ekonomik ve diğer sosyal hayatında bu denli mühim yeri olan bir hayvanın çaldırılması ise çok kötü karşılandığı gibi, bu suçu işleyenlerin cezası da yakalandıkları takdirde ölümdü.
Muhtevasında kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz.
At ile bu derece içli dışlı olmuş bir kavmin destani edebiyatında da atlar önemli bir rol oynar. Çin kaynaklarına baktığımızda, Ak Hunların çok güzel ve kıymetli bir cins atlarının olduğuna şahidiz.
Onun yeri Türk edebiyatında da bambaşka olduğu gibi, Kök Türk Yazıtlarında da meşhur Köl Tigin’in atlarının isimlerinin sayıldığını biliyoruz.
Ünlü Manas Destanı’nda yiğitlerin hepsinin atının adı vardır. Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar.
Ayrıca iyi cins atlar «özlük, topucak, yügrük, bidevi» şeklinde isimlerle de anılmaktaydı. Bu durum bir yana ata «yunt» da diyen Türkler bunun sürüsü için «yılkı» ve Anadolu’daki bazı Yörük taifeleri zaman zaman bütün yük taşıyan hayvan ve at cinsleri için «kölük» adlandırmasında bulunurken onları yaşına ve cinsine göre de ayırıyorlardı.
Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde, esir düşen Uruz babası için; «aygır atımı kesip, aşımı versin» derken;
Kaşgarlı, Divan’ında «yunt eti yıpar», yani at eti piştiğinde mis gibi kokar, diyor.
At, koyun ve kısmen eski ataların çift hörgücü bulunmasından dolayı «egri tebe» dedikleri deve ile sığır yetiştiricisi olan bozkırlı Türk’ün başlıca yiyeceği etten ibaretti. Fakat en çok at ve koyun eti yeniyor, sanılsa da bu doğru değildir. Zor yetişen, onların sütünden ve kılından faydalanılarak pek çok ihtiyacın karşılandığı bu hayvanların sürekli kesilmesi mantık haricindedir. Eski Türklerin genellikle ak hayvan etini tercih ettiklerini de biliyoruz.
Aileler ve kabileler yüzbinlerce hayvana sahip olduklarından eski Türkler, fazlaca istihsal edilen eti, elbette bunların arasında av hayvanları başta geliyordu, uzun süre muhafazanın yollarını bulmuşlardı. Günümüzün pastırma usulüne benzer bir şekilde konserve etler hazırlıyorlardı. Tabii ki eti ve balığı kurutarak da korumasını biliyorlardı. Çünkü bazı kaynaklarda eti ince ince dilimleyerek, güneşte kuruttuklarından söz ediliyor. Sonra bunları eyerlerinin altına veya heybelerine koyuyorlar ve seferlerle, yolculuklarda acıktıkça yiyorlardı.
Kımızın birtakım hastalıklara iyi geldiği de söylenir ki, bunu gösteren en güzel örneklerden birisi Tarih-i Reşidî’de şöyle geçer: Duglat boyunun ileri gelenlerinden Seyyid Ali bir müddet Mirza Ulug Beg tarafından esir tutulur. Hapishanede dizanteriye yakalanır. Ulug Beg ona pek çok tedavi uygulatır ama fayda etmez. Sonra kımız içirirler ve hastalığı geçer.
Dolayısıyla sık sık Hazar ötesi Türkleri dediğimiz ve büyük bir kısmı Müslüman olan Türkistan Türklerinin hâlâ pek çoğu, yukarıda da vurguladığımız üzere birtakım özel gün ve bayramlarda at keserek yedikleri gibi, temelde de kımız içmeyi sürdürmektedirler.
Bunun yanı sıra belki deve sütünden hazırlanan ve «kımran» denilen içeceği de anmakta da fayda vardır. Süt, yağ, peynir ve yoğurt gibi yiyecekleri tercih ederken eski atalarımız hiç unlu mamül ve sebze yemiyorlardı da diyemeyiz. Sütü ve peyniri kurutmak suretiyle kış için saklıyorlardı ki, buna da «kurut» deniyordu.
Umumen bütün karın doyuran yiyeceklere Türkler «aş» veya «yemek» diyorlardı.
Ticaret
Başlangıçta Türk devletinin iktisaden ayakta durması akınlar sayesinde oluyordu. Kendilerinde bulunmayan yiyecek ve diğer ihtiyaç maddelerini çok kolay elde edebiliyorlardı. Fakat akın ve yağma ile bir devletin yaşayamayacağını bilen Türk idareciler devlet ekonomisini ve hayatını sürdürecek yeni yollar aramışlardır. Bu alış- verişlerden sadece Türkler kazanmıyor, aracı olan ülkeler de faydalanıyordu. Mesela İran, Hazar ve Bulgarlar.
Bunlar Türklerden aldığı bal, balmumu ve kürk gibi mamulleri değişik memleketlere satıyordu.
Türk sınırlarına kurulmuş olan bir nev’i serbest ticaret bölgelerine Hunlar çağından itibaren büyük değer veriliyordu. Ayrıca Türkistan’da bulunan Semerkant gibi pek çok şehir de ticaret merkezi haline gelmişti.
Türklerde ayrıca ipeğin önemi büyüktür. İpek hem nakit para şeklinde kullanılmış, hem de hediye ve haraç gibi bazı ödemeler onunla yapılmıştır. Bu bakımdan ipeğe sahip olma alan için de, veren için de son derece mühimdi. En değerli giysiler ondan imal edilirken, hükümdar hazinelerinin en değerli mallarından biriydi. Dolayısıyla ipeğin bolluğu, zenginliğin bir göstergesi idi.
Hiç şüphesiz misafir veya konukluk Türk kültüründe önemli bir müessesedir.
Bu izah bir yana Kök Türklerin devamı olan Uygurlar devrinde de Çin ile yapılan ticaret ilişkilerinin çok fazla olduğunu görmekteyiz. Özellikle Çin’in fetret devrine girdiği bir sırada Çinliler, Türklerle yaptıkları ticarete büyük önem vermişler idi. Aralık 779’da Çin imparatorluğunun Türklerle olan bu ticarette zarara uğraması üzerine kesme yolunda karar almaları, Uygur kağanı Bögü’nün bu ülkeyi fethetmesine sebep olacaktı.
Ziraat
Milattan önce 4000-3000’den beridir eski Türklerin karınlarını doyurmak için ziraatla meşgul olduklarına dair de elimizde yazılı ve arkeolojik malzemeler vardır. Özellikle Altay-Sayan bölgesinde yapılan kazılar bunu ortaya koyuyor. Ayrıca açılan bazı mezarlarda baltalarla birlikte oraklara da rastlanılması bu durumun delilidir.
10-11. yüzyıl sıralarında Türklerle, Çinliler arasında vukua gelen muharebelerde teslim olan veya esir edilen bazı Çinliler Selenge boylarına yerleştirilerek, belki de ziraat işlerinde daha mahir bu kişilere su kıyılarında tarım yaptırıldığını görüyoruz.
Evvelce de sık sık değindiğimiz üzere eski Türk devletinde halkın karnının doyurulabilmesi harp gelirleri ve hayvancılıkla sınırlanmamaktaydı. Dolayısıyla toplum refahı ve hayatiyetinin sürdürülebilmesi amacıyla bunlara ilave bir seçenek olarak tarım, ticaret, el sanatları da ekonomide önemli bir yere sahipti.
Uygur Kağanlığı devresinde de hem hayvancılık hem ziraat yapıldı. Bunlar ırmak vadilerinde yaşayanlar sebze ve meyvecilikle uğraşıyorlardı. Uygurlardan başka, diğer Türk topluluklarının da ziraatla meşgul oldukları bir gerçektir.
Avcılık, Savaş ve Vergi Gelirleri
İnsanların karınlarını doyurma ve birtakım ihtiyaçlarını karşılamada avcılığın da rolü unutulmamalıdır.
Yine milattan önceki çağlardan itibaren avlarda, kendi eğittikleri yırtıcı kuşları ve köpekleri de kullanıyorlardı.
Avcılık ve Savaş Gelirleri
En eski Türkçe metinlerde bu özelliklerini hem fiil, hem de şahıs adlarında unvan olarak görebilmekteyiz. Mesela Çingiz zamanında bu işlere Cuci bakıyordu. Mesela daha
on bir yaşındayken Kubilay Han ilk avını vurduğunda, dedesi Çingiz Han tarafından bu av hayvanının kanı ve yağı eline sürülmüştü. Dolayısı ile avcılık ferdi ve toplu olarak askerlerin zinde kalmasına aracılık eden bir uğraştır.
Vergi Gelirleri
Toplum ekonomisi ve devlet maliyesi elbette savaşlarda yenilgiye uğratılan kavimlerden alınan haraçları da ihtiva etmekle beraber, halktan da çeşitli şekillerde vergi toplanmaktaydı.
Eski Türklerde vergi ve hesap işleriyle uğraşanlar «sakışçı» «tudun», «baskak» gibi isimlerle anılmaktaydılar. Yani bunlar bir tür vergi tahsildarlarıydı.
Kültürsüz göçebeler diye horlanan Türkler günlük hayatlarında paradan da yararlanıyorlardı. Kök Türkler çağında madeni paraya «yarmak» da denmiştir.
Gündelik Hayat
Bu bölümde eski Türklerde gündelik hayat kapsamında giyim kuşam, madencilik ve el sanatları, çadır ve barınak kültürü, şehirleşme ve zaman hesabı konuları ayrıntılı olarak incelenmiş ve ele alınmıştır.
Giyim Kuşam
Türklerin sosyal hayatlarının gereği olarak giyim- kuşamları da bu özelliklerini yansıtıyordu.
Temelde yetiştirdikleri hayvanların derileri ve yünleri onların giyeceklerinin ana maddesiydi.
Giyim-kuşam hazırlamada koyun, kuzu, keçi, sığır, deve, tilki, tavşan, ayı gibi hayvanların derileri ve yünleri kullanılmıştır. Arap kaynaklarında zaman zaman Türk hakanının da, ahalinin de ipekli giydiklerinden söz edilir.
Yine çadır imalatında ve döşemesinde kullanmak üzere keçeler de hazırlıyorlardı ki, bu her yerde kullanılan bir madde değildir.
Eski Türkler elbise, çamaşır ve ayağa giyilen pantolon türü eşyaya «don», atlet, pijama nev’inden şeylere ise «iç ton» demişlerdir. Burada tabii ki şunu da belirtmeliyiz; kırmızı elbise ve çizme giyme ile bilhassa silah taşıyabilmek için bir ihtiyaç olan kemer takma hâkimiyetin ve memurluğun da alametiydi. Türklerden kalan heykellerde bunu çok açık bir şekilde görebiliriz. Asrın birinci yarısındaki olayları nakleden Prokopius’un eserindeki bilgilere göre giydikleri gömlek ve ayakkabılarıyla, uzattıkları saç şeklinden dolayı Bizans’ta canlı bir Hun modası söz konusuydu ve Çin kaynakları da bunları teyit etmektedir.
Madencilik ve El Sanatları
Dünyanın en büyük devletlerinden birini kuran Türkler çağlarına göre daima yüksek bir harp sanayisine sahip olmuşlardır. Demir işleyicilik, madencilikte son safha olarak görünmektedir. Türklerin bulunduğu coğrafyada bol miktarda demir madeni olması da bir ayrıcalıktı. Madencilik ve demircilikte en ileri düzeyde bulunan eski Türkler, yaptıkları savaş araç ve gereçlerini bir ihraç ürünü halinde de pazarlamaktaydılar.
Yine Türklerden haber veren Bizans-Roma, Çin belgeleri ve arkeolojik buluntularda; onların kemer, kılıç, okluk ve muhteşem bir şekilde işlenmiş at koşumlarını değerli madenlerle süslediklerini, çadırlarındaki altın, gümüş, ahşap, kil kapları, değişik müzik aletleri, giysiler, süs eşyaları, ipekli halılar ve hatta tabutların üzerindeki geyik, kurt, bars, kut kuşu, kartal gibi hayvanları simgeleyen desenleri görmek mümkündür.
İlk kazı faaliyetleri 1920’lere kadar inen Pazırık ve Noyon Ula gibi kurganlarda ele geçirilen malzemeler buna bir örnektir. Dünya masa, sandalye, koltuk, karyola türü tahta yatakları Türklerden öğrendi. Bu ahşap malzemeleri, sahip oldukları ormanlardan elde ediyorlardı. Bu ormanlar aynı zamanda ok, yay ve kargı gibi silahları için de ham madde kaynağıydı.
Bu kullandıkları eşya ve giyeceklerini çok güzel hayvan ve bitki motifleriyle donatıyorlardı.
Tabii ki bunlar ince bir sanatın ürünüydü.
Bundan başka Türk coğrafyasının her yerinde rastlanan «taş-baba» ve «taş-ene» dediğimiz bazen bıyıklı ve sakallı, kimi küpeli, bellerinde kese, bıçak veya kılıç asıllı, zaman zaman ellerinde tas tutan, altın kemer ve ipek kuşaklı, bazen elbiselerinin üstündeki desenlere kadar ayrıntı verilen, tolga veya değişik şapkalar giymiş, çoğu zaman ayakta, bazen minder ya da sandalye üzerinde oturur vaziyetteki erkek ve kadınlara ait heykeller ile kaya resimlerinin bugünküleri kıskandıracak bir maharetle yontuldukları ortada idi. Bizzat kaynaklar bu heykellerin Bizans ve Çin’dekilerden aşağı olmadığını söylemektedir.
Türklerde Çadır ve Barınak Kültürü
Ağaçtan bir kasnak ve onun üzerine örtülen keçelerle korunan çadırın tepesinde bir baca yeri mevcuttu ki, buna "tünlük, tügnük, tüynük, şangırak" gibi adlar veriliyordu. Eski Türkler çadırın tepesindeki bu baca yerine "gök penceresi" veya "göğün gözü" dedikleri gibi, Türkiye Yörüklerinin bazılarında dumanın çıkması için bırakılan deliklere "tütsü gözü", çadır direklerine "çağ", çadırın etrafındaki püsküllü eteklere ise "saçak" dendiği kayıtlara geçmiştir. Ayrıca onlar, çadırın ortasındaki direği evrenin ekseni, bacalığı da gökyüzünün yansıması şeklinde düşünüyorlardı. Bu çadırın doğu ve bazen de güneye doğru açılan kapısı da "eşik" olarak adlanmıştır ki bütün Türkler evin veya çadırın girişi olan eşiğe son derece önem veriyorlardı.
Dışarıda bakırdan bir topun üstüne yerleştirilmiş bir hilal mevcutken, çadırın etrafı da renk renk kumaştan sanki bir şehir veya kaleyi andıran duvarla çevriliydi.
Eski Türklerde Şehirleşme
Çadır türü veya mimari tipte evleri olan bu insanlar, yine bu korunaklarını mevsim şartlarına göre seçerlerdi. Konar- göçer hayat tarzına bağlı olarak yaylaklarda ve kışlaklarda barınaklara sahiptiler. İşte bu sebepten, araştırmacılar iklimin çetinliği yüzünden insanların her zaman çadırlarda
yaşayamayacaklarını ve kışı geçirmek için uygun yerler yapmak zorunda olduklarını vurgularlar.
Tarihî kaynaklar ve arkeolojik kalıntılar eski Türk şehirciliğine dair bize ipuçları vermektedir. Örnek olarak Selenge Irmağı kıyısında Uygur hükümdarı Börü Ken’in (Mo-yen Çor/belki Börü Kun/Genişleten/Yayan) tahminen 758 yılında Bay Balık adlı bir şehri Sogdlu ve Çinli ustalara inşa ettirmesi, bunun en çarpıcı delilidir, Şine Usu Yazıtında bu hususta; “Sogd ve Çinli ustalara Selenge’de Bay Balık’ı yaptırdım”, denmektedir.
Bundan sonra oğlu Bögü de Türk yurdunun çeşitli yerlerinde kent ve Mani mabetleri inşa ettirmişti. Hiç şüphesiz Hunlar devrinden beri Türkler Asya’nın çeşitli yerlerine değişik büyüklükte kentler kurmuşlarsa da Uygurlarla beraber bu imar faaliyetlerinin daha da hızlandığını kimse inkar edemez.
Bu durum bir yana, neredeyse 5000 yıllık Türk tarihine şöyle bir baktığımızda, Türklerin ikamet ettiği orman ve ağacın bol olduğu yerlerde tahta veya keçe, kurak bölgelerde kerpiç ya da taş evlerin ön plana çıktığı, bunların iklim ve tabiatın özelliğine göre şekil aldığı görünür.
Türk döneminin önemli kent merkezleri arasında Beş Balık’taki şehirler de bulunuyordu. Etrafında kayıklarla gezilen bir gölü, içinde çeşitli maden işleme atölyeleri vardı ve Kaşgarlı Mahmud burası hakkında «Uygurların en büyük şehridir» diyor.
Ayrıca Beş Balık için tarihte Türk, Çin ve Tibet mücadelelerinin ne kadar şiddetli geçtiğini de bilmekteyiz.
Bunun dışında İdil kıyısında bulunan Bulgar ve Saray şehirleri de pek ünlü idi. Kaşgarlı’nın «herkesçe tanınan bir Türk şehri» dediği ve İdil’in sol sahilindeki Bulgar harabelerinden, burasının tuğla ve taştan yapılmış bir kent olduğu; içerisinde 50.000 kişiyi barındırabildiği ve ortasında bir han sarayının yer aldığı anlaşılıyor.
Bu vesile ile belki tarihte ve günümüzde Türkistan’ın en önemli kültür merkezlerinden biri durumundaki Semerkant hakkında Babur Şah’ın söylediklerini aktarmakta da fayda var. O, «Semerkant kadar güzel bir kent dünyada az bulunur.
Hiçbir düşman şiddet ve üstünlük ile bunu ele geçiremediği için “Belde-i Mahfuza” derler. Türk ve Mogol halkları Semizkent diye söyler.
Türklerin barınaklarını zaman zaman dövülmüş toprak, ağaç ve kamıştan inşa ettiklerine dair bilgiler değişik kaynaklarda mevcuttur. Fakat Türkler daha çok ahşap meskenler de yaşıyorlardı. Bunun sebebi de keçe ile ağaçların taş ve kerpiçe nazaran her açıdan daha sağlıklı olmasıydı. Ayrıca yaşadıkları coğrafyada hammadde olarak ağacın daha bol bulunması da tercih nedenidir.
Mesela Orta Avrupa’daki Attila’nın kasabalarının da ana unsuru ağaçtı ve etrafları çitlerle çevriliydi.
Zaman Hesabı
Son olarak Türkler eskiden zamanı on iki hayvanlı Türk takvimiyle ölçüyorlardı.
180 yıllık daireler halinde de dönüyordu. Üçyüzaltmışbeş günlük dilime yıl denmekteydi ve bunun da yıldız/yılduz kelimesiyle alâkalı olduğunu ileri sürenler vardır. Bununla birlikte bugün Çin sınırları içerisinde kalan İç Moğolistan’da, Kök Türk Yazıtlarında Çogay diye geçen, Türklerin tarihi yerleşim alanlarında karşılaşılan ve M.Ö. 5. asırla tarihlendirilen bazı kaya resimlerinde, daire biçiminde Türk takvimini simgeleyen hayvanların çizimlerine rastlanmıştır.
Türk hakanlarından birisi, birkaç yıl önce geçmiş bir savaşı öğrenmek ister, ama gerçekleştiği senede yanılırlar. Bunun üzerine hakan, halkıyla bir kengeş yapar ve “biz bu tarihte nasıl yanıldıysak bizden sonra gelecek olanlar da hataya düşeceklerdir; öyleyse biz göğün on iki burcu ve on iki ayınca her yıla bir ad koyalım” der. Ahali de bunu kabul eder. Bundan sonra hakan ava çıkar. Yaban hayvanlarının İli Nehrine doğru sürülmesini buyurur. Halk da hayvanları sıkıştırarak, bu suya doğru kovalar. Hayvanlardan on ikisi suyu atlar ve her geçen hayvanın adı bir yıla verilir.
Kaşgarlı’dan öğrendiğimize göre, bunlardan birincisi sıçan, sonra ut (öküz), pars, tavşan, lu (balık ya da Farsça nek/ejder, timsah), yılan, yunt (at), koyun, biçin (maymun), tavuk, it, tonguz (lagzın/domuz) gelir.