TAR232U-TÜRK KÜLTÜRÜ VE TARİHİNE GİRİŞ
Ünite 6: Eski Türk Dininin Genel Çerçevesi
Giriş
Din; belki takip edilen kutsal yol, inanç sistemi, bir itikadın uyulması gereken kaidelerinin bütünü şeklinde tanımlanabilir. Ancak bunun dışında din kelimesinin pek çok anlamı ve değişik dini inançlara göre de bir tarifinin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Her insan şöyle veya böyle bir Tanrı’ya ya da dine inanır. Bu kişinin yaratılışıyla alakalı bir şeydir. Dinsiz olduğunu veya Tanrı’ya inanmadığını söyleyenlerin (ateist) bile kendi kafalarında ya da düşünce dünyalarında meydana getirdikleri bir Tanrı inancı mutlaka olmuştur. Bir Altay Türk atasözünde: İnsan Tanrısız, kürk yakasız, Türk yasasız olmaz, der. Dolayısıyla din; insanları birtakım yüce fikirler etrafında toplayan, kanunlar çerçevesinde iyiliği öven, haksızlık, kargaşa ve adaletsizliği engelleyen bir kavram olmakla beraber haram- helal, cennet-cehennem düşüncesiyle de toplumu iyilik yapmaya sevk eder. Bu mefhum etnik topluluklar ve milletlerin eski çağlarda tabiatüstü güçlere duydukları hayranlıklarla başladığı için, bizim de her şeyden önce tarihin derinliklerine giderek, Türk milletinin gelenek ve görenekleriyle birlikte yazılı olmayan törelerini de incelememiz gerekir. Ancak böylesine geniş bir çalışma neticesinde eski Türk dininin çerçevesi belirlenebilir.
Ölüm, Mezar, Kurban, Cennet, Cehennem, Kıyamet ve Ahiret
Din tarihi araştırıcıları ve etnologların Türk halkları üzerine yapmış oldukları incelemeler kuzey ve eski Orta Asya kavimlerinde Atalar Kültü diye adlandırılan bir durumun bulunduğunu ortaya koymuştur ve bu itikata göre insanların ruhu öldükten sonra bile yaşamaktadır. Netice itibarıyla bu da bize eski Türk inanç sisteminde bir ahiret anlayışının mevcudiyetini gösterir. Ancak şu da gözden kaçırılmamalı ki, burada ölmüş olan atalar, Tanrı seviyesine çıkarılmıyordu. Onların hatırlanması ve sevilmesinin gerçek nedeni, varlıklarının sebebiydi. Üzerlerinde yaşadıkları vatanı kanlarını döküp, canlarını vererek, kendilerine emanet etmişlerdi. Dolayısıyla şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprakları da (ıduk yir-sub) bu yüzden Türklerce kutludur.
Türklerin dini diyebileceğimiz, ancak şimdiye kadar ismi hakkında bir belgeye rastlamadığımız, fakat kitabelerden yola çıkarak Kök (Ulu) Tengri inancı ya da dini olarak adlandırılan bu itikatın temelinde; her şeyin yaratıcısı bir Tanrı’ya ve ölümden sonra yeni bir hayatın başladığına iman, öbür dünyada yiğitlikler ve iyiliklerin mükâfatlandırılması, ölmüş atalara saygı, onlar ve Tanrı için kurbanlar kesilmesi ile mezar gibi hususlar yatmaktadır. Buna bağlı olarak mesela Asya Hunları her yılın mayıs ayı ortalarında Kutlu Atalar Mezarlığında (Ata Sini) kurban keserlerdi ve burada çok şey borçlu oldukları atalarını (eçü-apa) andıkları gibi, Tanrı’ya da ilerideki günlerin bolluk ve bereket getirmesi için yakarırlardı. Dolayısıyla sözü geçen ata mezarlığı ve yapılan kurban törenlerine başka bir pencereden de bakılabilir. Çünkü eski Türklerin yukarıda da vurgulandığı gibi varlıklarının sebebi olan Ulu Tanrı’ya yılın belirli bir gününde, önlerinde halkın
en büyük yöneticisi durumundaki kagan bulunmak üzere kutlu bir mekâna gidip kurban sunmaları bir nevi hac ibadetini de çağrıştırmaktadır.
Eski Türkler bütün ölmüş atalarına ve onların mezarlarına saygı göstermekle birlikte, özellikle devlete ve millete emeği geçmiş han durumundaki yöneticilerin kabirlerinin yanındayken büyük bir ihtimamda bulunuyorlardı. Yaya iseler mezarın önünde eğilirler, atlıysalar aşağı inerler ve oradan uzaklaşana kadar da atlarına binmezlerdi. Dolayısıyla Türkler ata ve ölmüşlerine öyle hürmetkârdılar ki, onların mezarlarına yapılan hakaretler en şiddetli biçimde cezalandırılıyordu.
Buna bağlı olarak evvelce de belirtildiği üzere Türkler öbür dünyaya, ölümden sonra ikinci bir hayatın varlığına yani bir tür ahirete (sakış künü) inanıyorlardı. O bakımdan ölüyle beraber bazı özel eşyaları ve altın, gümüş gibi değerli nesneler, bu kabirlere konuyordu. Bunların bir benzeri olarak birtakım İslam kaynaklarının verdiği bilgilere göre, Hazarlar ve Oguzların, mezarlarının bulunmaması için ölüyü ırmak yataklarına gömdükleri vakidir. Onlar ilk önce ırmağın yatağını değiştiriyorlar, sonra buraya bir mezar kurarak suyu tekrar eski yatağına akıtıyorlardı.
Ayrıca eski Türkçede “ruh, can, öz” anlamına gelen bir “tin/ten” kelimesinin olduğundan haberdarız. Bu aynı zamanda “nefes” demekti. Tin ile beraber bir de “sakış” adı verilen düşünce, yani aklın da varlığına inanıyorlardı. Onlar ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp uçması şeklinde algılıyorlar, bazen öldü yerine “uçtu” diyorlardı. Esasında ölüm bütün inançlarda olduğu üzere eski Türk dininde de hayatın farklı bir âlemde yeniden başlaması idi. Ancak insan ölümle ebedi âleme göçüp, bedenin dünyayla ilgisi kalmasa da Türkler ruhun hâlâ yaşadığını düşünüyorlardı. Belki de bazı mezar taşlarının üzerinde kuş motiflerinin bulunması bu yüzden idi. Eski Türklerin “Cennet” anlamında kullandıkları “uçmak” teriminin varlığını onlar Anadolu’ya geldikten sonra da sürdürmüşlerdir.
Tarihî kaynaklardan öğrendiğimize göre eski Türklerde en önemli kurban, bozkırlı Türk’ün en çok kıymet verdiği hayvan at idi. Orta Asya’nın Türk bölgelerinde, özellikle Altaylardaki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Hatta çok ilginçtir ki bugünkü Kazak ve Kırgızların bazılarının Kurban Bayramı’nda dahi atı kurban kestikleri söylenmektedir. Kurban olarak seçtikleri atın etinin yenmesi de Türkler tarafından sakıncalı görülmemiştir. İslamiyet’e geçtikten sonra bile bu durumun sürdüğü anlaşılmaktadır.
Eski Türk dini hayatında cennetin karşıtı yani cehennem ise bilhassa Budist metinlerde sıkça rastladığımız “tamu” idi. Bu terim İslamiyetten sonra da Türklerin dilinde yaşamaya devam etti. Çünkü onu Divanü Lûgat-it-Türk’te, Kutadgu Bilig’te, Yusuf ile Züleyha hikâyesinde, Yunus Emre’de, XIV. yüzyıl sırasında kaleme alınan Işknâme ve XV. yüzyıla ait Miftah-ül-Cenne (Dua) çevirisi gibi manzum eserler ile bazı Türk bölgelerinde de görmekteyiz. Eğer
Türklerde açıklamaya çalıştığımız şekilde, bir cennet ve cehennem mefhumu söz konusuysa demek ki; Kök (Ulu) Tengri inancında, Türkler tarafından bazen “Yarın” diye de adlandırılan ve sıklıkla tekrarladığımız üzere bir “Ahiret” düşüncesi de bulunmaktadır. Bu da eski Türk dininin şartlarından veya Tanrı’ya iman kaidelerinden biridir.
Tanrı Kavramı
Esasında somut anlamdaki gök ilkel çağlardan itibaren insanoğlunun fikir dünyasında enginliği, yükseği, ulaşılmazı, kudreti ve güzelliği çağrıştırdığından, her şeyin en yücesi Tanrı’nın mekânı olarak düşünülmüştür. Türklerin eski inancı Kök (Ulu) Tengri itikadında da, Tanrı’nın sıfatı durumundaki “kök”, yüceliği ve ululuğu ifade eder. Bu yüzden Kök (Ulu) Tengri bozkır kavimlerinin inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almış bulunmaktadır. O sebepten Tengri teg’dir. Bir başka deyişle “Tanrı sadece kendine benzer” ve bu söz herhâlde eski Türk dininin besmelesidir ve bütün Türk boylarında kurban sunulan en yüksek kutsal varlık da Kök (Ulu) Tengri’dir. Buna bağlı olarak Bizans kaynakları “Türkler tek bir Tanrı’ya inanır ve buna at, inek, koyun gibi hayvanları kurban ederlerdi”, demektedir. İşte bu yüzden Tanrı tam iktidar sahibidir. Aynı zamanda semavi mahiyeti olduğu için Kök (Ulu) Tengri adı ile anılmıştır (Gömeç, 1992b; Mackerras, 2005; Ögel, 2006; Mangaltepe, 2009) ve bu sebepten ilim adamları Kök (Ulu) Tengri inancını doğrudan doğruya bütün Türklerin ana kültü olarak vasıflandırmıştır.
Mesela Uygur kaganı Börü Ken (Mo-yen Çor/belki Kun/Genişleten/Yayan) Terhin Yazıtında, Tanrı buyurduğu için devlet sahibi olduğunu bize şöyle söylüyor: “Yukarıda Tanrı irade ettiği, aşağıda yağız yer beslediği için devlet ve yasa sahibi oldum”. Netice itibarıyla üstte Tanrı’nın koruyuculuğu, aşağıda da vatanın bereketi sayesinde ancak hayatlar sürebilmektedir. Dolayısıyla eski Türk dini üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu inanış tek Tanrılı bir yapıya sahip olup başta Moğolların Gizli Tarihi ve diğer Çingiz-nâmelere baktığımızda, Çingiz Han’ın da bir Tanrı’ya inandığıyla karşılaşıyoruz. O da “Tanrı’nın ve vatanın yardımıyla kuvvetinin arttığını, Kadır Tanrı sayesinde ün aldığını” söylemektedir. Ayrıca söz konusu kitabın daha girişinde, Çingiz Han’ın besmelesi diye de çevrilen “Mengü Tanrı’nın gücüne” atıf yapılmaktadır. Herhalde Türk düşüncesine hâkim olan bu görüş Mogolları da etkilemiştir. Bu hususu pekiştiren bir ifadeyi Korykoslu Hayton’un eserinde; Çingiz Han’ın tek ölümsüz Tanrı’ya bağlı olduğu, Mogolların yazışmalarda Tanrı’nın adını andığı biçiminde görüyoruz.
Bu durum bir yana, Türklerdeki tek Tanrı inancının bir göstergesi ve Tanrı’nın şekli şemalinin bilinemeyeceği düşüncesinin en güzel ifadelerinden birisi herhalde Dede Korkut’taki; “yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin, aziz Tanrı” cümlesidir.
Geç Sibirya Şamanizmi üzerine 19 ve 20. yüzyılın başlarında yapılan birtakım maksatlı araştırmalar ve eski
Türk dininin, tek Tanrı inancına dayanmadığını ispat yolundaki yanlı çalışmalar neticesinde, Türklerdeki “yer” ve “su” kavramları ile Çince belgelerdeki Türklere ait Binbir Gece Masallarına benzeyen bazı uydurma hikâyelerden yola çıkarak eski Türk dininde çok tanrılı bir durum varmış gibi düşüncelerin ortaya atıldığını da görmekteyiz. Hâlbuki Kök Türk yazıtlarında şimdiye kadar bir yanlış anlama neticesi olarak, “yer-su ruhları” şeklinde çevrilen “yir” ve “yir-sub” deyimi özellikle “ülke, toprak parçası” anlamında kullanılmıştır. Kök Türkçe kitabeleri dikkatlice tetkik edecek olursak yir ve yir-sub deyimine sıkça rastlanılacaktır. Fakat ne kadar zorlanırsa zorlansın yirsubun, yer-su ruhları olduğuna dair bir iz bulmak mümkün değildir. Ayrıca kaynakların içinde yer alan her bilgi doğrudur diye bir kural yoktur. Buna binaen birtakım efsane ve halk hikâyelerini ele alıp Türkler çok tanrılı idiler diyemeyiz. Nitekim Chou Shu adlı Çin yıllığında Türklerin çoğalmasıyla alâkalı bir efsanede, Türk beylerinden birinin yaz ve kış tanrısının kızlarıyla evli olduğu söylenir. Yine Yu-yang Tsatsu isimli herhalde 9. yüzyıl sıralarına ait bir Çince masal kitabında, Kök Türklerin atalarından birisinin sık sık bir mağaraya giderek içindeki gölün tanrıçasıyla birlikte olduğundan bahsedilir. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de kadınlar deniz ya da göllere açılıp, balıkçılık yapabilmekteydiler. Muhtemelen burada anlatılan bir aşk hikâyesinin fantastik unsurlara bürünmüş halidir. Dolayısıyla bize göre bu metnin çevirisinde de hata yapılmaktadır. Masalda zikredilen söz konusu kadın, tanrıça veya ilahe şeklinde değil “gölün iyesi” yani sahibi ya da bekçisi biçiminde okunmalıdır. Tersi olduğu takdirde ister istemez eski Türk dini ve kültürünü bilmeyen insanların kafasında bir karışıklık doğmaktadır. Bu efsanedir ve tarihî hakikatin yerine geçmez. O yüzden buradan yola çıkıp Türklerde her şeyin bir tanrısı vardı denmeyeceği gibi, Chou Shu adlı Çin yıllığındaki hikâyede olduğu üzere yaz ve kış tanrısı şeklinde gösterilen mefhumun neyi ifade ettiğini iyi incelememiz lazım (Eberhard, 1942a; Çağatay, 1974; Moğolların Gizli Tarihi, 1986; İnan, 1998; Eliade, 2003; Köprülü, 2005; Gömeç, 2015a; Hayton, 2015).
Bir diğer husus, bazı destanlarda Türklerin bir erkek çocuk ile bir dişi kurttan çoğalması rivayeti söz konusudur. Her şeyden önce bu akla, mantığa ve insanın yaratılışı ile antropolojisine aykırıdır. Destanlarda karşımıza çıkan dişi kurt ile geyiği, aile ve toplumu çekip çevirenin kadın olduğu şeklinde düşünebiliriz. Herhâlde böyle bir izah daha ilmidir ve bazı çevrelerde kadının toprağa ve ağaca benzetilmesi üçünün de üretken veya doğurgan olmasından başka bir şey değildir.
Kök (Ulu) Tengri itikadının esaslarını aşağı yukarı Orkun Yazıtlarından yola çıkarak belirlemek mümkündür. Bu kitabelerde kagan ve beyler, Türk milletine yaptığı yardımlardan dolayı Tanrı’yı büyük bir minnet ve teşekkürle anmaktadır. Buna binaen Türk kaganlarına siyasi hâkimiyetin temeli olan kutun Tanrı tarafından verildiğini görürüz. İşte bu yüzden Tanrı’nın müsaadesiyle, düşmanlar perişan edilmiş ve devlet sahibi olunmuştur.
Kaynaklarda gördüğümüz bütün bu yazılanlar Tanrı’nın eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların mevcudiyetlerine hükmeden bir Ulu Yaratıcı olduğunu ortaya koyar. Belki de Tanrı ve peygamberin varlığı ya da bunların olduğuna dair şehadet ve inanmak için eski Türklerin “kirtinmek” fiilini kullanmaları da sırf İslamiyetle zuhur etmiş bir şey olmasa gerekir. Bu semavi Tanrı inancının Şamanik düşüncelerle hiçbir alâkasının bulunmadığı açıkça görülüyor. Ne Şamanizm, ne de diğer Hak dinler Türk’ün bu milli dinine etki yapmış yani onu kendi gayelerine hizmet edecek şekle sokamamışlardır.
Onuncu yüzyılda bazı Türk boyları arasında dolaşan İbn Fazlan, Oguzların içlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği birşey görürse başını semaya kaldırıp “bir Tanrı” dediklerini söylemektedir. Yine onlar tövbe ve dua yaparken “ökünmek” ve “alkış” terimlerini kullanmışlar, herhangi birine bedduada bulunuyorlarken de “kargış” kelimesini tercih etmişlerdir. Bu sözcük Dede Korkut ve Yunus Emre gibi şahsiyetlerin dillerinde de mevcuttu.
Evvelce de değinildiği üzere eski Türk dininde Tanrı’ya oruç, namaz, dua, kurban, hac vs. şekilde bir ibadet vardır ancak bunların tam anlamıyla nasıl olduğunu bilmek mümkün değildir. Kök (Ulu) Tengri inancına ait terminolojide de bir nev’i ibadet anlamınagelen “yükünmek”, “tapınmak” ve “yinçgelenmek” gibi tabirler olduğuna göre, Türkler Tanrı’ya ibadet veya dilekte bulunup (ötünmek/niyaz), dua (alkış) ederken belki tam secde (bükelmek) mahiyetinde olmasa da varlığına inandıkları Tanrı karşısında şöyle veya böyle eğilerek bir tür namaz ibadetlerini yerine getiriyorlardı.
Bununla birlikte sekizinci yüzyılda Hazar Türklerinin “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıkları, belki eski Yunan’daki Zeus ve onun oğlu Dionysos’tan etkilenme ihtimali hesaba katılan Hristiyanların “üçlü inancına” karşılık, onların tek Tanrı’ya taptıkları kaynaklarda yazılıdır. Hazar hükümdarı Bizanslı misyonerleri kabulünde, onlara çok ilgi çekici bir cevap vermektedir: “Bizler sizinle aynı düşüncelere ve inançlara sahibiz ancak aynı yerde durmuyoruz. Siz Baba-Oğul- Kutsal Ruh’a inanır ve onun için çalışırken bizler sadece bir Tanrı’nın hizmetindeyiz.” demektedir. Sanki onlar Kur’an’daki Mu’minun Suresinden haberdar gibidirler. Çünkü 91. Ayette “Allah hiçbir çocuk edinmemiştir.” (Abû Hayyan, 1931; Derleme Sözlüğü, 1963-1978; Tarama Sözlüğü, 1969; Yusuf Has Hacib, 1979; Kur’an-ı Kerim ve Meâli, 1982; Kaşgarlı Mahmud, 1986; İbni-Mühennâ Lûgati, 1988; Grönbech, 1992) der.
Hazar Türklerinin, Karaim mezhebini kabul etmeleri tamamen bir siyaset olarak görülüyor. Bazı araştırmacılar tarafından onların komşuları olan Hristiyan ve Müslümanlara muhalefet amacıyla bu inanca girdikleri, Arap ve Bizans etkisine karşı bir oyun olduğu, bu inancın Hazar Kaganlığında gerçekten benimsenmediğinin altı çizilmektedir. Ayrıca Karaim söz varlığı incelendiğinde dini kelimelerin büyük bir kısmının İslamiyete ait olduğu ve Hazarların Yahudileştiği görüşünün yanlışlığına karşılık, onların sadece Musa’nın öğretilerini
benimsedikleri söylenmektedir. Tevrat’ı esas alan ve herhalde onu çok okumalarından dolayı da Karaim (çok okuyan) ismini seçen, Türklüklerinin bilincindeki bu insanlar o yüzden kendilerine Yahudi değil, Musevi denmesini istiyorlar. Yine bilindiği üzere Hazar Kaganlığının içerisinde Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik ve Kök Tengri İnancı yaşama imkânına sahipti. O zamanki idareciler öyle bir sistem kurmuşlardı ki, bütün bu halkın dini işleri gayet iyi yürümekteydi. Kaganlıkta, devletin hukuki işlerine bakan yedi hâkimin (kadı) varlığından söz ediliyor. Biri Kök (Ulu) Tengri’ye inananlar (yahut da eski Türk dinine), geri kalan ikişer tanesi de diğer din mensupları için görevlendirilmişlerdi.
Değişik Türk boyları arasında 6. asırdan itibaren Hristiyanlığın olduğunu biliyoruz. Bunlara örnek vermek gerekirse 6. yüzyılın başlarında (520’lerde) bir Hun beyi olan Kurt’un İstanbul’a gelerek vaftiz edilmesi ve Kök Türk idarecilerinden Tonga Yabgu’nun, Bizans imparatorunun kızı Eudoksia ile evlenme işi münasebeti yüzünden Türkistan’a Nasturi mezhebinin girmesine değinilebilir. Bu sırada bazı Türklerin de Ortodoks Hristiyan oldukları anlaşılıyor. Bu da herhâlde 11-12. Asırlarda Kuman-Kıpçak, Peçenek ve Oguz gibi kabilelerin aracılığıyladır (Psalty, 1943; Zajaczkowski, 1961; Artamonov, 1962; İbn Fazlan, 1975; Barthold, 1975; Kur’an-ı Kerim ve Meâli, 1982; Kuzgun, 1985; Haussig, 1997; Findley, 2005; Küçük-Tümer-Küçük, 2015). Dini itikadın temeli olarak varlığının M.Ö. 12-11. yüzyıla kadar indiğini sandığımız Kök (Ulu) Tengri’nin, Asya Hunları arasında bile tek bir ulu yaratıcıyı temsil ettiği kayıtlıdır. Gökyüzündeki nesnelerin büyük rol oynadığı eski felsefi dinlerde güneş, ay ve yıldızların tanrı olarak tanınmalarına karşılık, Türkler göğü bir bütün (uzay) şeklinde sembolleştirmişlerdir. Geç Şamanizmdeki gibi eski Türk dininde de gök dokuz veya yedi kattan ibaretti. İslamiyette “Nebe Suresi” 12. ayette: “Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik” cümlesi ilginçtir ve Kur’an-ı Kerim’in Talâk Suresi 12 ile Mülk Suresi 3. ayetlerinde de göğün yedi kat olduğu belirtilir. Dolayısıyla Kök (Ulu) Tengri yalnızca kendisine tapınılması gereken koruyucu bir kudret olduğu halde, diğer varlıklar (güneş, ay, yıldızlar) için önemli bir fonksiyon mevcut değildi. Mesela Bizans kaynaklarında Türk ülkesinde Kök (Ulu) Tengri’nin tek yaratıcı varlık olduğuna; Türklerin ateş, su gibi bazı şeylere kutsallık yüklemelerine rağmen ancak yer ve göğün yaratıcısı Tanrı’ya taptıkları yazılıdır. Dinler tarihinde tespit edilen bir hususa göre, hiçbir itikat saf hâlde kalmamış ve Tanrı her zaman kutsal sayılan ikinci derecede yan varlıklar ile çevrili bulunmuştur. Tarihin en büyük dinlerinde bile durum böyledir. Hıristiyanlıkta bir yerine üç olan Tanrı kişiliğinden başka, Meryem Ana, melekler, azizler ve ölü ruhları kutsaldır. İslamiyet’te İhlas Suresi’nde “Allah’ın birliği ve vasıfları çarpıcı bir şekilde belirtilmiş” olduğu halde, Bakara Suresi’nde peygamberlere, kitaplara, meleklere iman vardır (Kur’an-ı Kerim ve Meâli, 1982). Ama eski Türk dininde kesinlikle tek bir Tanrı mevcut olup
onun yanında ikinci bir öge yoktur. En azından buna eldeki Onlar “sizin eski dininiz Şamanizm idi” diyerek tarihî kaynaklarda rastlanmıyor. gençlerimizi günümüzde hiçbir hükmü olmayan bu ilkel inanışlara özendirerek, İslamiyetten uzaklaştırma gayreti Semavi dinlerde tek kadir-i mutlak Tanrı’dır ve her şey içindedirler. ondan istenir. Hatta peygamberlerden bile insanların beklenti içerisinde bulunması doğru karşılanmaz. Fakat zaman zaman bu dinlerde dahi Allah’ın peygamberleri neredeyse onun seviyesine çıkartılacak kadar ileri gidilmektedir. Hâlbuki Tanrı inancına göre alan da veren de Allah’tır.
Netice olarak tek bir yaratıcı Tanrı’ya iman ve onun için kurban, öldükten sonra hayatın varlığı, yani ruhun yaşaması, cennet ve cehennem mefhumu ile ahirete iman, sevap ve günah anlayışı, ulu yaratana ibadet, ölmüş atalara saygı ve mezar geleneği gibi durumlar, eski Türk dininin ana vasıflarını meydana getirmekteydi. Türklerin eski diniyle alakalı bu temel yaklaşım bir yana, mukaddes kitap ve dinlerin sonuncusu Kur’an ile İslamiyet, kitap ve din noktasında Allah tarafından tekmil edilerek nihayete erdirilmiştir. Buna dair Al-i İmran Suresi 19. ayette; “Allah katında din ancak İslamdır.” şeklinde kesin hüküm vardır (Kur’an-ı Kerim ve Meâli, 1982). Dolayısıyla insanlığın başlangıcından itibaren karşılaşılan bütün dinler, her şeye muktedir bir yaratıcı Tanrı inancına dayalı iken, sonradan bunların içine değişik unsurlar ile tanrı ve tanrıçalar sokulmuştur. İşte bu yüzden de Allah zaman zaman kendinin ortaya koyduğu ve bir yerde toplum düzenin şartı olan dinin bozulması üzerine peygamberler vasıtasıyla bunların ıslahı yoluna gitmiştir. Bütün bunlardan çıkan sonuca baktığımızda bugün Şamanizm diye adlandırılan bir dinin bulunmadığını, bunun sadece geçmişteki bazı ayin, gelenek ve göreneklerin unutulmayarak toplum içinde yaşamasından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz.
Özetle eğer bugün eski Türklerin inandığı bir Semavi dinden bahsediyorsak bunun Tanrı tarafından ne zaman indirildiği meselesi söz konusudur. Bununla beraber Budizm, Zerdüşizm, Yahudilik, Hristiyanlık, Maniheizm, İslamiyet gibi dinlerin zuhur vakitleri aşağı yukarı malûmdur. Ama Türklerin bu kadim Tanrı anlayışının temeli durumundaki itikadın zamanı ile peygamberinin isminin ne olduğu bilinmediğine göre, yukarıda bir kısmını andığımız dinlerin ortaya çıkmasından daha önceki bir vakitte insanlara tebliğ edildiğini ve Türklerin de buna inanarak birtakım ilkelerini günümüze kadar getirdiklerini düşünmekteyiz. Günümüzde Şamanizm bir din olmaktan çıkmıştır. Sibirya ve Afrika’nın en uzak köşelerine kadar gidebilen teknoloji ve basın yayın araçlarıyla beraber, dünyanın her tarafında dolaşan çeşitli dinlere mensup misyonerler kendi dinlerini en ince ayrıntılarına kadar anlatıp bu Şamanik itikatlara bağlı insanların da büyük bir kısmını döndürmüşlerdir. Dolayısıyla bugün toplulukların içerisinde folklorik ve eğlencelik bir unsur olarak uygulanan Şamanizm konusunda misyonerlik faaliyetlerine de dikkat edilmelidir. Dünyanın her tarafında, arkalarındaki resmi ya da sosyal yardım kuruluşlarının desteğiyle gezen birtakım kişi veya dini propaganda merkezleri milliyetçi Türk gençlerini Şamanizm yoluyla kazanma peşindeler.