TAR232U-TÜRK KÜLTÜRÜ VE TARİHİNE GİRİŞ
Ünite 4: Eski Türk Devletinde İdari Yapı
Giriş
Türkler dünyanın ve göklerin sahibi olarak Tanrı’yı görmüşler ve bu yüzden idarî yapıda da buna göre bir teşkilatlanmaya gitmişlerdir. İşte bu sebepten “Tengri” kelimesi hem bizzat bütün alemi ve canlıları yaratan Allah’ı ifade ediyor hem de gökyüzü anlamına geliyordu. Eski Türklerde iktidar gökten aşağıya doğru bir silsile halinde iniyordu. Eski Türk düşünce ve inancına göre bunlar bir düzen içinde olduğu gibi, birbirleriyle de kozmik bir şekilde bağlıydılar. Bu yüzden gök olmadan yer, yer olmadan göğün varlığı söz konusu değildir. Neticede her şey birbirinin tamamlayıcısıdır ve bütün bunlar tıpkı devlet gibi mükemmel bir organizasyon içindedirler.
Türk Devlet Teşkilatı ile Kültüründe Yönler ve Renkler
Türk düşüncesinde Tanrı’nın mekânı ulaşılamayacağına inanılan gökyüzüydü ve semanın rengi de gök (mavi) olduğundan bu renk Türkler tarafından diğerlerine nazaran daha kutlu görülmüş ve “doğu” için kullanılmıştır. Ay ve güneş bütün insanlar gibi, konar-göçerlerin hayat tarzında da vazgeçilmez iki unsurdur. Güneş her gün dünyayı aydınlatan, ısıtan, canlılara hayat veren bir nesne olduğu üzere, ay da göçerlerin gecelerini ışıtan, yollarını aydınlatan bir varlıktır ki, Tuva Türkleri “güneş yoksa hayat yoktur” der. Yani güneşin sönmesi demek, evrenin sonunun geldiği anlamındadır.
Eski Türklerin renkleri yön tayinlerinde ve buna bağlı olarak devlet teşkilatında da kullandıklarını öğreniyoruz. İşte Kök Türk harfli kitabelere baktığımızda, Türklerde dört asli yön olduğunu ve görevlendirmelerin de buna uyularak yapıldığını biliyoruz. Doğu yönü için “ilgerü, öngre, kün togsık” denmiş ve doğu ön taraf kabul edilmiştir. Türkler, batı anlamında “kün batsık” ve “kurı” terimlerini kullanılmaktaydılar ve bu yön “kisre” yani arka tarafı göstermektedir. Eski Türkçede güney için “kün ortasu” ile “biri” deyimleri vardı. Kuzeye ise Türkler “tün ortasu” ve “yırı” diyorlardı. Bunun dışında eski Türkler güneye dönerek de idari teşkilatlanmada bulunuyorlardı ki, bu duruma binaen sol yön doğu, sağ cenah da batı idi.
Türkler tarafından doğunun rengi gök (ilkbahar), batı ak (sonbahar), kuzey kara (kış), güney kızıl (yaz) renk ile belirtilmekteydi. Bu yönlere göre, kagan devletin merkezinde yer alıyordu ve buranın rengi sarı veya altın rengiydi. Bu özellikten hem içtimaî, hem de askerî teşkilatta faydalanılıyordu.
Eski Türkçede “don” da denilen renklerin bu işlevleri Türkler batıya göçtüklerinde de sürdü. Onların ataları Anadolu’ya geldiklerinde, Türkiye’nin kuzeyindeki denize Karadeniz, güneyindekine Kızıldeniz, batısındakine de Akdeniz dediler. Bu ele geçen coğrafyada başka deniz olmadığından Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki büyük gölün adı da Gökçe Gölü oldu.
Bütün Türklerde ak renk gerçeği, imanı, temizliği, büyüklüğü, yaşlılık ve tecrübeyi, mutluluğu, iyi niyet, sağlık ve bereketi temsil eder, günahsız olarak yeni doğan bebek dahi beyaz bir beze sarılır. Kara ise akın zıttı olmakla beraber, muhtevasında sadece menfi anlamlar yoktur. Ama kuzeyin yerine kullanılan kara çoğu vakit Türk insanının zihninde soğuğu, korkuyu, ölümü, karanlığı ve tehlikeyi çağrıştırır. Gök veya mavi renk güven, huzur, sonsuzluk, cömertlik, gökyüzü ve suyun enginliğini hatırlattığı gibi, insanın maddi olarak ulaşamayacağı Tanrı’yı da simgeler. Türk felsefesi ve düşünce dünyasında kızıl renk ise güzelliğin, aşkın, mutluluğun, sevincin, sıcaklık ve dolayısıyla ateş ile bazan güneşin, zenginlik ve saltanatın timsali, yeşil kadının kısırlığı, mor ağlama, sarı uğursuzluk ve ölüm timsali olarak görülmüştür.
Türk Devletinde Görevlendirmeler ve Merkezi Yönetim
Eski Türkler, bu dört ana yön için “tört bulung” deyimini kullanıyorlar ve yönleri doğuya yüzlerini çevirerek sayıyorlardı. Türk devletinin doğusuna ve batısına ise bir nevi şehzade demek olan tiginler gönderiliyordu. Hunlar çağından itibaren teşkilat yapısını incelediğimizde; doğuya atanan tigin veya diğer hanedan üyesi daha yüksek mevkide olup, başlangıçta “Sol Türk Bilge Tigin” unvanını taşıyordu ve bunlar devletin veliahtıydılar. Batıdakiler ise “Sağ Türk Bilge Tigin” diye anılırlardı. Bu kişi de veliahttan sonraki mevkinin sahibiydi. Kök Türk ve Uygur dönemine geldiğimizde ise onların yerini “Tarduş Yabgu” ve “Tölös Şad” unvanlı hanedan bireyleri almış ve bunda güneşin doğduğu taraf ile battığı yön esas olmuştur.
Diğer taraflardaki halklara merkeze bağlı ilteber, çor, irkin (erkin), ışbara, tutuk ve tarkan gibi idarî unvanlar taşıyan kişiler atanmaktaydı. Ve bunlar genellikle halk içinden, erdem sahibi insanlardı. Yani yabgu ve şadların dışındakilerin hanedan üyesi olması mutlaka da şart koşulmuyordu. Türk devleti hiçbir vakit ortak kabul etmemiştir. Türk devlet anlayışı üzerine yapılan araştırmalar göstermiştir ki Türklerde merkeziyetçi bir yönetim sistemi vardır.
Eski Türklerde Hükümet
Türklerle alâkalı yabancı ve yerli kaynakları incelediğimizde devletin başı olan kaganın karizmatik bir yapısı bulunmakla beraber, ülkenin ve milletin geleceğinde tek başına karar verme yetkisinin olmadığını görürüz. Günümüz itibarıyla eski Türklerde kaganı da denetleyen bir meclis ve hükümetin mevcudiyeti artık kabûl edilmektedir.
Türk destan edebiyatının temelini oluşturan Oguz- nâmelere baktığımızda, Türklerin efsanevi atası Oguz Kagan’ın her önemli iş öncesi ve sonrası kurultay topladığı anlaşılır. Çünkü boy beylerine ve aksakallara danışmak esastır. Hepsinin buyruğu altında kalabalık bir nüfus ve askeri kuvvet bulunduğundan, gözardı edilmeleri mümkün değildir. Bunun yanı sıra savaş kurultaylarının
sonbaharda ve eylül ayında at üzerinde, devletin ileri gelen yetkililerinin iştirakiyle yapıldığından bahsedildiği gibi, hayvan ve halk sayımı da bu mevsimde oluyordu. Bu toplantılara herhangi bir boyun veya beyin katılmaması ise isyan demekti.
Bakanlar ve Görevleri
Türkçede “bakan” anlamına geldiğini söyleyebileceğimiz bir “buyruk” sözü vardır. Son yıllarda ele geçen kitabeler hükümette dokuz bakanın bulunduğunu göstermektedir. Belgelerden eski Türklerde başbakan anlamına “İç Buyruk Başı” ve “Öge Buyruk” deyimlerinin kullanıldığı açığa çıkıyor.
Bununla beraber İslam öncesi Türk tarihinin kaynaklarında devlet kurucusu iki aile ile karşılaşıyoruz. Bunlardan birisi Börülüler (A-shih-na/Aşina/Çina/Çona), diğeri de Arslanlardır (A-shih-te). Bunlar devamlı Börülülerin yanında, onlara yardımcı bir aile olup, büyük bir ihtimalle de Börülülerin akrabasıdır.
Kök Türkçe kitabelerde bakanlar heyeti “Ulug Buyruk Tokuz bolmış” şeklinde belirtilmektedir ve burada kastedilen, bakanlar kurulunun dokuz kişiden meydana geldiğidir. Bakanlardan biri de devlet ve ülke birliğini meydana getiren kabilelerin düzen ve yerleşmesinden mesul idi. Çünkü yeri geldiğinde devlete kafa tutabilecek kadar bir gücü bünyelerinde barındıran bu boyların kontrol altında bulunmaları gerekmekteydi. Herhâlde bu işlerle ilgilenen bakanın unvanı “Boyla Baga” idi.
Türk devletinde bazı bakanlar da hayvanlar, yaylaklar ve ziraat ile ilgilenmekteydi. Belki bunlar günümüzün hayvancılık ve iktisat bakanlıklarıydı. Eski Türklerin temel geçim vasıtası her ne kadar hayvan ağırlıklıysa da çok eski zamanlardan itibaren, bilhassa sıcak ve korunaklı nehir boylarında ziraat yapıldığını kaynaklar söylemektedir. Bunların başında muhtemelen bir buyruk vardı ki, o da bu tür tarım işlerini yoluna koymakta, hangi kabilenin ne yetiştirdiği, nereleri ektiği ve bunlardan ne kadarının devlete vergi olarak ödenmesi gerektiğine bakmaktaydı. Ticaret ve mal alış-verişi de belki yine bu iki bakandan biri tarafından kontrol edilmekteydi.
Buyruklardan birisi de “Dış İşleri” bakanı durumundadır. Hunlar çağından beridir başkentte, kaganın yanında bir dışişleri görevlisinin bulunduğunu, resmi heyetlere bunun yol gösterdiğini, gelenlere uyulması gereken teşrifat kurallarını öğrettiğini ve kagan ile elçiler arasındaki istişareyi bunun yönettiğinden haberdarız. Eski Türkler bugün olduğu gibi tarihte de dış işleri veya ikili ilişkilerde görevlendirilen, kendilerine verilen yetkilerle şahıslar ya da devlet gibi kurum yapıları arasındaki her türlü görüşmeyi gerçekleştirip çözüme ulaştıran memurlara “elçi”, “sözcü” veya “yalabaç” (yalavaç) diyorlardı.
Orta Çağlarda elçiler son derece önemli bir yere sahipti. Çünkü onlar bir şahıstan ziyade bir devleti temsil ettiklerinden dolayı, vardıkları bölgelere pekçok hediyeler götürüyorlar, kendilerine kıymetli şeyler veriliyor ve itibarla karşılanıyorlardı. İki ülke arasındaki ilişkilerin
düzeyi ne olursa olsun, milletlerarası hukuk anlayışlarına göre dokunulmazlıkları söz konusuydu. Elçilerin vazifeleri hususunda bir diğer nokta da, onların iyi birer istihbaratçı olmalarıdır.
Metinlerde ayrıca “tamgaçı” denilen memurlara rastlanmaktadır. Herhâlde onlar bir nevi devletin yazışmalarını kaleme alan ve mühürleyen görevlilerdi. Bu itibarla sadece dışişlerinde değil, her kademede kendilerinden yararlanılmıştır.
Muhtemelen eski Türk hükümetindeki buyruklardan biri de ulaşım ve haberleşmeden mesul idi. Eski Türk ilinde geniş bir haberleşme ve posta ağı da mevcuttu. Ülkenin çeşitli köşelerinde ve özellikle de hudut boylarında Kök Türkler çağında “kargu” denilen ateş kuleleri vasıtasıyla, düşmanın hareketlerinin önceden haber verilmesi söz konusu olduğu gibi, buralarda bulunan vazifeliler aracılığıyla bir yerden, başka bir bölgeye de bilgiler çok kısa bir sürede ulaştırılıyordu.
Hükümetin bir diğer üyesi ise adalet işlerine bakan buyruklardır. Bunun için görevlendirilenlere “yarguç” veya “yargan” denmekteydi. Hunlar çağından itibaren devlet kademesinde bir nevi hâkimlik yapan bu memurların varlığından haberdarız. İnsanlara insan oldukları için adaletle davranmayı kendilerine ilke edinen Türk idarecilerin ülkeleri, memleketlerinde baskıya maruz kalan her türden insanların da sığınağıydı. Türkler adalet konusunda akrabalarına bile göz yummazdı. Türk hükümdarlarının toplum içerisinde adaletin, gerçek anlamda uygulanıp uygulanmadığını denetlemesi uzun yıllar sürmüştür.
Eski Türk devlet meclisinde bulunan bakanlardan bir diğeri de milli güvenlikten sorumlu buyruktur. Türk askeri literatüründe birçok rütbeler ve askeri terimler olduğundan, bunları ortaya koymak biraz çetin ise de, en büyük askeri komutanın Türkçe unvanının “Sü Başı” (Apa Tarkan veya Kara Çor) olduğunu ve Sü Başılık görevlerini savaşlarda genellikle kaganların veya tiginlerin üstlendiğini biliyoruz.
Buyruklardan biri de maliye işlerine bakıyordu. Ülkenin bütün gelir-gideri, yapılacak her türlü harcamalar herhalde bu maliye bakanının denetiminde idi. Devlet hazinesine “agı” deniyordu, Kök Türk Yazıtlarında da bu terime rastlıyoruz. Hazine memurlarına “agıçı” adı verilip hazine ve maliyeden sorumlu kişi veya bakana da “ulug agıçı”, denmekte idi. Bunun dışında vergi ve hesap işleriyle uğraşanlar “sakışçı” “tudun”, “baskak” gibi isimlerle de anılmaktaydılar.
Bununla birlikte daha Hunlar çağından itibaren Türk toprakları içindeki hayvan ve insan sayılarının belirlenerek, defterlere geçirilmesinin yasalaştığı; buna bağlı olarak da kimin ve hangi kabilenin ne kadar vergi ödeyeceklerinin tespit edildiği bilinmektedir. Bu yüzden “tudun” unvanlı kişiler tahsildarlık yaptıkları gibi, komutan da olabiliyorlar ve mevkileri de il-teberden sonra geliyordu.
Daha önce de söylediğimiz gibi kaganı da denetleyen bir güç vardı. Milletin ve devlet ileri gelenlerinin isteklerine aykırı davranan hakanların ne şekilde tahtlarını yitirdiklerini biliyoruz. Türklerde Batı usulünde bir aristokrasi bulunmuyordu. Herhalde buna en güzel delillerden biri de “el mi yaman, bey mi yaman” atasözüdür. Burada üzerinde durulan “el” hem devleti hem de umumen milleti karşılamaktadır ve bu aynı zamanda bir demokratik anlayışın göstergesidir
Sonuç itibariyle eski Türk hükümetindeki dokuz buyruk veya bakan şunlardan ibarettir: Başbakan, boylardan sorumlu bakan, hayvancılık bakanı, iktisat bakanı, dışişleri bakanı, ulaştırma ve haberleşme bakanı, adalet bakanı, millî güvenlik bakanı, maliye bakanı.