AÖF Soru Bankası

Türk Kültürü ve Tarihine GirişÜnite 5 Özeti

Türklerde Ordu Teşkilatı

TAR232U-TÜRK KÜLTÜRÜ VE TARİHİNE GİRİŞ

Ünite 5: Türklerde Ordu Teşkilatı

Giriş

Ordu tabiri genel anlamıyla herhangi bir devletin dış tehditlere karşı korunmasını sağlayan silahlı kuvvetler olduğu gibi, bir ülkenin sınırları dışında askerî faaliyetlerde bulunup egemenliğini genişleten askeri güçtür.

Bununla beraber bir milletin sosyal yapısı, ekonomik ve kültürel hayatı ile devlet teşkilatı çok mükemmel olabilir ama bunların özellikle dış tehlikelere karşı savunulması ve devam ettirilmesi için güçlü bir askeri düzene ihtiyacın olduğunu da unutmamak gerekir. Bu durum bir yana umumiyetle ordu millet diye anılan Türklerin en büyük hususiyetlerinden biri de savaşı bir sanat hâline getirmiş olmalarıdır. Dolayısıyla barış zamanında günlük işleriyle uğraşan bu halk, savaş döneminde çoluğundan çocuğuna topyekûn seferberlik hâlinde bulunuyordu ve buna bağlı olarak harp vakitlerinde erler, emir geldiğinde silah ve atlarıyla birlikte toplanma mekanlarına kısa bir süre içinde ulaşmak zorundaydılar.

Türk Ordusunun Ana Yapısı

Türk ülkesinin bütün sınırlarında ordu garnizonları mevcuttu ve bunların komutanları da yerine göre yüksek dereceli kişilerdi. Onların arasında hakan çocukları, kardeşleri, amcaları, yeğenleri yanısıra ordu kumandanlıklarına yükselmiş tarkan, ışbara, tutuk vs. unvan taşıyan ehliyetli şahıslar da bulunmaktaydı. Bu garnizon bölgelerindeki konaklar seyyar olup saldırı anlarında öküz veya at arabalarıyla araç-gereçler başka yerlere taşınabildiğinden kolay kolay taarruzlara maruz kalınmıyordu. İşte bu yüzden meşhur devlet adamı Tunyukuk, Bilge Kagan’ın yerleşik hayata geçme ve buna binaen sabit ordu-kent merkezleri kurma gibi bir teşebbüsünün sakıncalarını; “atlı asker ve konar-göçer Türklerin kentleri savunmalarının zor olacağını, sayıları Çinlilerden daha az ise de güçlü zamanlarında yağma akınları yaptıklarını, zaafa düştüklerinde dağlara ve ormanlara çekildiklerini” (Ögel, 1984; Gömeç, 2016b) söyleyerek kağanı bu fikrinden vazgeçirmişti. Gerçekten de bu strateji o çağlarda önemli bir savunma anlayışıdır. Teslim veya tamamen yok olmaktan sakınmak için kaçmak veya geri çekilmek hiç de utanılacak bir durum değildir.

Ayrıca düşman taarruzları öncelikli olarak esas ordunun da ikamet ettiği başkentlere yapılıyordu. Küçük kasaba veya köylerin ele geçirilmesinin önemi yoktu. Bunun yanı sıra Türk tarihine ait kaynaklardan öğrendiklerimize göre savaş ve ordu komutanlığı sadece erkeklerin işi değildi. Kadınlar da birliklere veyahut ordulara kumanda edebildikleri gibi, ihtiyaca binaen at üstünde okları, yayları ve kılıçları olduğu halde harplere katılıyorlardı.

Türk milletinin tarihinde ilk sistemli ordunun büyük Hun kaganı Börü Tonga (veya Tokta/Mo-tun) tarafından kurulduğu zaman zaman ilim adamlarınca ileri sürülüp böyle bir kanaat hasıl olmuşsa da bu doğru değildir. Türklerden haber veren en eski vesikalara baktığımızda, M.Ö. 2500’lerden itibaren askerî birliklere sahip olan Türklerin, bu güçleri sayesinde mütemadiyen Çin

sınırlarına taarruzları söz konusudur. Eğer düzenli bir orduları bulunmasaydı, Çin imparatorluğu Türklere karşı M.Ö. 9. asırdan itibaren yapımına başlanan ve 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar inşası süren Çin Seddi’ni meydana getirmek zorunda kalmazdı.

Orduların temelini insan, teşkilat ve araç gerecin meydana getirmesi bir yana, araştırmacılar Türk ordusunun diğer kavimlerin askerî sisteminden farklı olan üç yönünü tespit etmiştir:

1. Türk ordusu ücretli değildir. 2. Türk ordusu daîmidir. 3. Türk ordusu temelde atlı birliklerden oluşur.

Bir tür kışla sistemine uygun düzenli ya da en azından muhafız birliklerini içinde barındıran ordu-kentlerde (ordu balık) zaman zaman askerî gösteri ve törenler de yapılıyordu. Bilhassa başka bir ülkeden elçi veya komutan düzeyinde kişiler geldiğinde özel kuvvetler tam teçhizatlı oldukları halde, karşı tarafa gücün aksettirilmesi gayesiyle bu neviden yürüyüşler geçekleşiyordu.

Eski Türklerde bütün erkekler doğuştan asker oldukları gibi, Türk ordusunun ve milletinin mücadeleye daima hazırlıklı bulunmasının nedenleri arasında; Orta Asya bozkırlarında yaşamanın güçlüğünün yanı sıra, onların sosyal hayatlarının tesiri de vardır. Belki bu yüzden kendilerine “ordu millet” denilen ve ekonomilerinin esası konargöçer hayvancılığa dayalı olan Türkler, zaten yılın yarısından fazlasını hayvanlarının peşinde, dağlarda ve yaylalarda geçirdiğinden, bünye olarak sağlam bir yapıya sahiptiler. Üstelik, yine senenin belirli aylarında zaman zaman bizzat kaganın başkanlığında, bazen de beylerin sevk ve idaresinde nev’i askeri tâlim özelliği taşıyan sürek avları düzenleniyordu ki bu da Türklerin savaşa ve harp manevralarına daima hazırlıklı ve eğitimli olmaları demekti. Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk’te “sıgır” kelimesini açıklarken buna değinmekte ve “Hanların halk ile beraber yaptığı sürgün avıdır. Öyle ki hanın adamları orman ve kırlara dağılır, yaban hayvanlarını önlerine katarak hanın olduğu mahale doğru sürerler. O da yorulmaksızın bulunduğu yerden karşısına çıkan hayvanları vurur” der. Hatta devlet tarafından gerçekleştirilen bu sürek avlarına kadınların katılmaları dahi vaki idi. Bu bilhassa askerin birlikte hareket etme ruhunu geliştiriyordu. Bu hususta kaynaklara baktığımızda, Türkler av hayvanlarını bir daire içine alma işi ile savaş esnasında kuşatma ve düşmanı halka biçiminde sarmaya “çergeleme” (Liu, 1957; Ögel, 1984; Kaşgarlı Mahmud, 1986; Gömeç, 2015b) diyorlardı. Herhalde buna bağlı olarak Türkçede çadır manasına gelen çerge sözü, harp vaktinde hamam ve hastane çadırı için de kullanılmıştır. Bu sürek avları görüleceği üzere askerin planlı hareket etmesini öngören bir prova olduğu gibi, hayatında hiç gerçek savaş görmeyenler için de bir nev’i pratik ve spor faaliyeti idi.

Hunlar çağından beridir, Türk devlet teşkilatında önemli bir yere sahip olan bu 24’lü düzen tesadüfi bir şekilde ortaya


çıkmamıştır. Türkler devlet ve toplum yapılarını tıpkı bir insan vücuduna benzetmekteydiler. Tanrı tarafından mükemmel bir surette yaratılan insan organizması ve onun temelini meydana getiren iskeletler ile kaburga sistemi ne kadar sağlamsa, vücudun direnci de o kadar kuvvetlidir. İnsan kaburgasını incelediğimizde 24 kemiğin olduğunu görürüz. Göğüs kafesini teşkil eden bu kemiklerin on iki tanesi sağ, on ikisi de sol tarafta bulunur. Eski Türkler muhtemelen insan vücudundaki bu muhteşem oranlamayı göz önünde tutara, kabile ve devlet düzenini ona göre oluşturdular ve bunu da dünya egemenliği felsefesinin içerisine yerleştirdiler. Bu durumla ilgili bir başka ihtimal ise bilindiği üzere bir gün 24 saattir ve bunun 12’si gündüz, 12’si de gecedir. Dolayısıyla devlet de bir saat gibi işleyip zamanı öyle geçirmelidir.

Eski Türk Ordusunda Askeri Unvanlar

Kök Türkçe yazıtlarda ordu mefhumu “sü” terimiyle de karşılanmıştır ve abidelerde en çok geçen kelimelerden biri budur. Türk askeri teşkilatına dair ilk sistemli kayıtlar, Milattan önce 3. asra ait olup, bu ordu onlu düzene göre yapılanmıştı. Fakat bu, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Türklerde daha evvel ordu olmadığı anlamına gelmemektedir. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla söz konusu bu sistem Börü Tonga (veya Tokta/Mo-tun) Yabgu zamanında meydana getirilmişti. Ordunun sevk ve idaresi bugünkü genelkurmay başkanı yerindeki sü başıların elindeydi. Sü Başı terimine de ilk defa Türkçe belgelerde 8. Yüzyılda rastlamaktayız. Genellikle sü başılık görevlerine kagan çocukları, kardeşleri veya yeğenleri getirilmekteydi ve bunların giyimleri de en azından beyaz ya da kırmızı ağırlıklı olup, diğer askerlerden biraz ayrılıyordu. Bunun dışında sü başılar ordu-kentte yani ülkenin başşehrinde, hakanın yanında, esas ordunun bulunduğu yerde ikamet etmek zorundaydılar. Ülkenin dört bir tarafında bulunan ve Çince kaynaklarda bazan “ting” sözüyle karşılanan ordu merkezlerindeki askerleri kagan ve sü başıların dışında kimsenin terhis etme yetkisi de yoktu (Kafesoğlu, 1964; Ögel, 1984-1985; İnce, 1996). Sü başıdan sonra orduda en büyük rütbe, bizim kanaatimize göre Çabışlıktır (çavuş). Bu görev ise savaşta safları düzelten ve askerin kötü davranışlarını engelleyen, padişahın önünde yol açan, bekçi anlamlarına gelmektedir.

Askeri terimler bakımından dünyanın en zengin kültürüne sahip Türk milleti ve ordusunda bütün rütbeler birer birer ayrılmıştır. Her rütbenin vazifesi farklıdır ve bugüne kadar gelen bu rütbeleri kaynaklardan yola çıkarak ortaya koymak mümkündür. Eski Türk ordusunda en büyük askerî birlik “tümen” denilen on bin kişilik kuvvettir ve bunlar “tümen başı” denilen komutanların emrindeydi. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Bumın adının ne anlama geldiğini tespit için yaptığımız çalışmalardan elde ettiğimiz sonuca göre bu unvan veya terimin “yüzbin” ya da “yüzbin başı” anlamında olabileceğini düşünmekteyiz (Kaşgarlı Mahmud, 1986; Gömeç, 2020a). Bu izah bir yana tümenden sonra beş bin kişilik birlikler gelir. Beş bin kişinin yöneticisine ise “Beş bıng er başı” denmektedir. Ordunun idaresinde daha sonra “Bınga başılar” yer alıyordu. Bundan

sonra “yüz başılar” gelmektedir. Mogolistan’ın Dundgov Aymağında 1997 senesinde keşfedilen bir kayanın üstündeki Kök Türkçe kısa bir yazıda “onbaşı” sözünün geçtiği söylenmektedir. Biz Kaşgarlı Mahmud’da onbaşı sözüne rastlamadık. Bir de askerî rütbe olarak 1913 yılında aynı adla anılan nehrin sol kıyısında bulunan Abakan Yazıtında gördüğümüz üzere “er başılar” mevcuttur.

Türk Ordusunda Kullanılan Savaş Araçları

Silah konusunda Türkler Orta Çağda oldukça ileriydiler. Savaş esnasında çok cesur olan Türk milleti, aynı zamanda zengin maden yataklarına sahipti ve silah işçiliğinde de ustaydılar. Mesela Türk kabilelerinden Bayırkular sadece at yetiştiriciliğinde değil, ok ve yay imali ile demircilikte de maharetliydiler. Yine batıdaki On Ok Türkleri demir ticaretiyle de uğraşmışlardır. Çin kaynakları, Kırgızlardan söz ederken; her yağmurdan sonra topraklarında demir çıkar ve bundan gayet mükemmel silahlar yaparlardı, diyor. Özellikle arkeolojik kazılar bize Sayan ve Altaylarda çelik üretildiğini, Tanrı Dağlarıyla, Kazakistan’ın güneyinde altın, gümüş, bakır ve demir bulunduğunu göstermektedir. Kısaca kitabeler ve Divanü Lûgat-it-Türk gibi kaynaklarda geçen savaş araç ve gereçlerinden bazıları da şunlardır: At, ok, yay, kılıç, bükte, kıngırak (hançer, kama), keş, kurman, sadak, okdan (okluk), kın (kılıç ve bıçak kabı), kalkan, süngüg, kargı, cida, gönder (mızrak), çomak, çokmar (bir nev’i topuz), batrak (ucuna bez bağlanan süngü), tug (birliklerine göre değişiyordu), ukruk (kement), kargu (ateş kulesi), köbrüge (davul), yarık, cevşen (zırh), yoşuk, tubulga (tulga/miğfer), küpe-yarık (vücudu kuşatan zırh). Bununla birlikte Çin yıllıkları ve Bizans kaynaklarının bildirdiğine göre; Hunlar ve Kök Türkler boynuzdan yaptıkları yaylar, ıslık çalan oklar (arkasında kartal ya da akbaba tüyü olan düz, yivli, çengelli oklar), süngü, bıçak, kılıç, kement ve kuşatmalarda faydalanılan koç başları vs. değişik silahlara sahip oldukları gibi, onların davulun yanında boynuz veya diğer madenlerden imal ettikleri boru ya da zurnaları da bulunuyordu. Türklerin Orta Çağlarda tetikli yaylar da kullandıkları söylenilmekle beraber ok ve yay sadece bir savaş aleti değil, aynı zamanda hâkimiyet sembolü olduğu gibi, onlar resmi evrakları bal mumu ve ok ile de damgalıyorlardı.

Türk okları genellikle kemik ile altın, gümüş, bakır, pirinç ve demir nev’inden madenlerden yapılırdı. Altın ve gümüş gibi değerli madenlerden imal yay ve oklar herhâlde savaşlarda kullanılmayıp sadece törenlerde sergilenmekte veya bir nevi berat özelliğini taşımalarıydı. Mesela Oguz Kagan Destanı’nda; Oguz’un iki altın ok ve yayı Kanglılara verdiğini, onların her gittiği yerde bunları halka gösterdiğinde kendilerine ve hayvanlarına yiyecek temin edilerek hürmet gösterildiğini öğrenmekteyiz. Ayrıca bu yayların bir özelliği de kısa olmasıydı. Atlının rahat etmesini sağladığı gibi, ortalama 500 metre içerisinde çok tesirli bu tür yaylar hızı ve vuruş mesafesini de artırıyordu. Okların ucundaki demir parçaya “temren”, bunu yapan kişiye “temrençi”, arkasındaki tüye “yülek” veya “yelek”, yaya sarılan sırmaya “toz” denmekteydi. Ok ve yaylar için yapılmış süslü sadak türü özel kaplara tek tük rastlanmakla


beraber, umumiyetle kola veya omuza asılarak taşınırdı. Bunlar daha çok deri veya ağaçtan imal edilmekteydi. Bununla beraber kaynaklarda bazı beyler hem sağ hem de sol elleriyle yay gerebildiklerinden atlarının her iki tarafında da sadak bulundurdukları söyleniyor. Kılıç ve bıçakların kabzaları ağaçtan, geyik veya değişik sığır boynuzlarıyla, kaplumbağa kabuğundan işleniyordu. Kazılarda başı koruyan, arkası zırhlı tolgalara nadiren rastlanmasına rağmen, onları daha çok kaya, duvar veya para resimlerinde görmemiz mümkündür.

Hiç şüphesiz askeri araç ve gereçlerin içerisinde atın yerinin çok önemli olduğunu bilhassa vurgulamak gerekir. Adeta Türk, at ile özdeşleşmiştir. Onlar hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır, fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler. Türk ata bindiğinde babasını bile tanımaz, diyorlar. Türk anasından yarı at, yarı insan olarak doğmuş denilse yeridir. Hatta bazı Türk kabilelerinin hikâyelerinde attan doğan kahramanlar vardır. Türklerin atları sanki kanatlı kuşlara benzer. Eski bir Türk atasözü “At, Türk’ün kanadıdır.” Dediği gibi, Çin kaynaklarında Türkler atlarıyla havada uçan kuşlarla özdeşleştirilir. Gerçekten de pekçok Türk destanında kanatlı atlar (tulpar) karşımıza çıkar ki, onlar yiğitlerin sırdaşı oldukları gibi, uzakları yakınlaştıran varlıklardır. En eski belgelerde “kan terleyen atlar”, “Fergana atları” veya “Türk atları” diye anılan bu hayvanlar fazla iri olmamakla beraber, son derece dayanıklı ve çevik idiler. Bu durum bir yana Türk’ün, kendisinden ziyade atına önem verdiği müşahade edilmiştir. O, atını kendisi yetiştirir. Türk’ün ömrünün günlerini toplasan, at üstünde geçen zamanı diğer günlerinden daha fazladır. Kapının önüne at bağlamak ululuk ve büyüklük işaretidir. Kendisi yemez, atına yedirir. Türk’e “dile benden ne dilersen” diye sorulsa, “at ile silah” der. Alışverişlerini at sırtında yaparlar, yerler, içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak tatlı rüyalara dalıp uyurlar. At üstünde olmak, Türk’ü cennette ipekli yastıklar üzerinde yatmaktan daha çok mutlu eder (Sümer, 1961; Esin, 1978; Chen, 1985; Kaşgarlı Mahmud, 1986; Gömeç, 2001c; Gömeç, 2018a; Gumilev, 2001; Kırilen, 2017).

Ayrıca fil ve deve gibi hayvanlardan yararlanıldığını da unutmamak lazımdır. Gazneli, Delhi Türk Sultanlığı, Harezmşah, Temürlü ve Baburlü gibi Türk devletlerinde bilhassa filler, iri cüsseleri ve sıradan okların derilerine işlememesi yüzünden, askerin önünde zırhlı tanklar misali görev yapıyorlardı. Develerden daha çok malzeme taşınmasında faydalanılmıştır.

Bundan başka Hazar Kaganlığından bahseden kaynaklar; ordu sefere çıktığında her askerin yanında iki metre boyunda, ılgın ağacından kazık ve sırıklar bulundurduğunu, konakladıkları zaman herkesin yanındaki bu kazıkları düzgünce yere sapladığını, kalkanların bunlara dayandırıldığını ve böylece kısa bir zaman içerisinde karargâhın etrafının sanki surlarla çevrildiğini söylerler. Buna bağlı olarak meşhur Börü Ken (Mo-yen Çor/belki Börü Kun) Kagan’ın da 750 senesinde Tez Başı’nda otağını

kurdurduğunu, burayı çitlerle güvence altına aldırdıktan başka, kitabesini yazdırdığını bilmekteyiz (Deer, 1954; Baştav, 1964; El-Cahiz, 1967; Çandarlıoğlu, 1976; Kuzgun, 1985; Togan, 1988; Romashov, 1999; Gömeç, 2004d). Kitabeler bu hususta şöyle diyor: “Ben Tengride Bolmış İl Etmiş Bilge Kagan ve eşim İl Bilge Katun olarak atandıktan sonra, Ötüken’in batı ucunda, Tez Başı’nda hakanlık çadırını kurarak, etrafını güvence altına aldırdım. 750-752 yıllarında burada yayladım. Peşinden 753 tarihinde Ötüken’in ortasında, Süngüz Başkan’ın kutlu zirvesinin batısında yazı geçirerek, burada da bir otağ inşa ettirip çevresini koruma altına aldırdım.”

Türk Savaş Teknikleri

Bizans İmparatoru Maurice (582-602) yazdığı “Strategion” adlı eserinde; Avarlar ve dolayısıyla Türklerin askerî konularda çok deneyimli olduklarını, düşmanlarını kaba kuvvetle değil; akılla, beklenmedik saldırılarla ve karargâhlarına gelen ikmal yollarını keserek yendiklerini söyler. O ayrıca kitabında; Türklerin savaş araç ve gereçleriyle diğer harp usûllerine de değinmektedir ki, bu hususta; onların zırhlı giysileri vardır. Kılıç, yay ve mızrak kullanırlar. Dövüşlerde umumiyetle iki silahla saldırdıkları gibi, yanlarında güçlü ve mahir atlara sahiptirler. Onların üzerinde çok güzel ok atarlar. Suvariler sayılarını kabarık göstermek için peşlerinde at sürüleri taşırlar. Uzun vakit siperlerin arkasında saklanmazlar. Belirli mesafelerle nöbetçi bulundururlar. Savaş hatları kesik kesiktir. Romalılar gibi topluca durmazlar. Tedbir amacıyla her zaman yardımcı bir kuvvet ayırırlar. Harpte pusu (yaşlak) ve sahte çekilişlere müracaat ederler. Düşmanı imhadan önce yağmaya girişmezler. Bununla birlikte Türkler savaşa başlamadan evvel, esas kuvveti saklama ve yedek güç ayırmaya büyük önem veriyorlardı. Tarihte Türk savaş taktiği “kurt kapanı, kaz ayağı” ve en çok bilinen şekliyle “Turan taktiği” olarak anılmıştır. Bu usulün en mühim hususiyeti ise sahte ricattır. Buna binaen düşmanla karşılaşılmadan evvel Türkler, savaş meydanının sağına ve soluna birtakım kuvvetlerini saklarlar. Daha sonra düşman ordusu Türk akıncılarıyla karşılaşıp, onların da geri çekildiğini görünce, bütün güçleriyle saldırırlar. Bu taktik kaçış esnasında bile, arkalarına dönerek çok mükemmel ok atabilirlerdi. Nitekim 2003 senesinde, Bilge Kagan’ın Anıt Mezarlığındaki kazı çalışmaları sırasında bulunan resimli kiremitin üzerinde herhâlde böyle bir sahne vardır.

Türklerin harp taktikleri hususunda Çin kaynaklarından şunları da öğreniyoruz: “Savaş zamanlarında Hunlar komşularının arazilerine, özellikle Çin’e akınlar yapıyorlardı. Topraklarının verimliliği dolayısıyla Çin onlar için tükenmeyen bir hazine idi. Devamlı oraları yağmalarlar, şansları yardım ederse Çin’in içlerine kadar sokulurlardı. Başarısızlığa uğradıklarında kaçarlar, hatta çekilirken daha dehşetli olurlardı. Onların yapmacık bozgunları düşmanlarının dikkatli davranmalarını gerektirirdi. Çünkü birçok kez kaçan Hunlar, birden geri dönüp yeni baştan saldırmışlar ve düşmanlarını perişan etmişlerdi. Atlarının çevikliği de bu tip harbe uygundu”. Romen kroniklerinde de buna benzer ifadelere


rastlanmaktadır. Bunlarda; “Türklerin gayet süratle hücuma kalktıkları, aniden geri döndükleri, uzaklaşırken saflarını seyrekleştirdikleri, bir halka oluşturup düşmanlarını kuşattıkları” kayıtlıdır. Yine destanda Tugrul Beg’e atfedilen bir hikâyede, delikli torbalar içerisine toprak doldurulmuş, bunlar atların arkasına bağlandıktan sonra hayvanlar koşturulmak suretiyle müthiş bir toz bulutu kalkmış ve düşmana Türk erlerinin sayısı sanki çokmuş gibi hissettirilmiştir. Bunun gibi geceleri ordu yerinde her askerin birkaç çıra yakması da kişi sayısının kalabalık gösterilmesine yönelik bir taktiktir.

Eski Türk ordularının hepsinin yapılanmaları da aşağı- yukarı böyle ve birbirinin aynıdır. Bu da sol kol, sağ kol, öncü ve artçı birlikler ile merkez kuvvetleri şeklindedir. Eğer muharebelere hakanlar katılıyorsa bunların otagları yukarıda da değinildiği üzere ordunun merkezinde ya da yüksekçe bir yerde oluyor ve sık bir güvenlik duvarı ile çevreleniyordu. Diğer ordu görevlilerinin çadırları eski Türk töresi ve hiyerarşisindeki orun-ülüş sistemi dahilinde kurulmaktaydı (Gökalp, 1976a; Kafesoğlu, 1983; Dennis, 2010; El-Ömeri, 2014). Yani her önüne gelen istediği yere otağını dikemiyordu.

Ordu bahsi ile alakalı bütün bu anlatılanlar bir yana Türk devlet anlayışında, dış ilişkilere de büyük önem verilmiştir. Dosta dost, düşmana düşman ilkesi esas tutulmakla beraber, her şeyde Türk devletinin ve milletinin menfaatleri gözetilmiştir. Ancak zaman zaman gereksiz yere kan dökülmemesi için korku ve yıldırma usullerine de başvurulmuştur. Buna binaen casuslar veya uydurulan birtakım hikâyelerle ne kadar acımasız oldukları yayılarak, psikolojik bir üstünlük sağlama yoluna gidilmiştir ki bu yöntemi tarihte en iyi tatbik eden milletlerden biri Mogollar olmuştur. Savaş elbette durup dururken yapılmamış ve harbe girmeden evvel mutlaka elçi yollanarak karşıdaki hasmın ya da düşmanın boyun eğmesi istenmiştir. Bu şart yerine gelmediği takdirde son çare olarak savaşa başvurulmuştur.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında