TAR118U-SİYASİ TARİH
Ünite 5: Kutuplaşma ve Soğuk Savaş (1945-1962)
Giriş
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistem, tarihte ender görülen güç rekabetlerinden birine sahne olmuştur. Savaşta Hitler Almanya’sının öncülüğünü yaptığı Mihver devletlerine karşı aynı saflarda mücadele etmiş olan “demokrasi cephesi”nin iki büyük gücü SSCB ve ABD, savaş sonrası sistemde birbirlerine karşı ideolojik temelli bir mücadelenin ana aktörleri haline gelmiştir.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Sistem
İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine yakın, 1945 yılı içinde üç büyükler; ABD, SSCB ve İngiltere tarafından dünyanın yeni siyasi haritasını oluşturmak ve uluslararası sistemi şekillendirmek amaçlarıyla üç konferans yapılmıştır. Bu konferanslardan ilki Yalta, ikincisi Potsdam ve sonuncusu ise San Fransisko Konferansı olmuştur.
Zirve Diplomasisi: Uluslararası İlişkilerde dış politika aracı olarak kullanılan diplomasi türlerinden biri olan Zirve Diplomasisinde görüşecek olan devletler, en üst yetkililer tarafından temsil edilirler. Bir veya birkaç konu üzerinde uzlaşı sağlamak amacıyla kullanılan Zirve Diplomasisinde karşılıklı taviz, bu diplomasi türünün başarıyla sonuçlanmasını kolaylaştırıcı bir işlev görür.
Yalta, Potsdam ve San Fransisko Konferansları Sonrası Genel Görünüm
Sırasıyla Yalta, Potsdam ve San Fransisko konferanslarında bir araya gelen bu üç devletin liderleri, uluslararası sistemi şekillendirmelerinin yanı sıra, kendi aralarında gün yüzüne çıkmayı bekleyen fay hatlarını da ortadan kaldırmaya çalışacaklardı. Fakat uluslararası sistem, söz konusu konferanslar sonrasında iki süper gücün Soğuk Savaş arenası hâline gelecekti.
Yalta Konferansı
Sovyet ordularının Berlin’e dayandığı ve Nazi Almanyası’nın teslim olmak üzere olduğu 1945 yılının Şubat ayında, ABD lideri Franklin D. Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve SSCB lideri Joseph Stalin, Kırım yarımadasındaki Yalta’da görüştüler.
Yalta Konferansı sonunda SSCB, Japonya’ya karşı Pasifik’te devam eden savaşa girmeyi kabul etmiş ve karşılığında Güney Sakhalin, Kuril Adaları ve Port Arthur deniz üssü bu ülkeye bırakılmıştır. Almanya harita üzerinde üçe bölünmüş ve bu ülkenin paylaşımı Potsdam Konferansı’na ertelenmiştir. Polonya’nın doğu sınırları için 1919 Curzon hattı kabul edilirken, batı sınırlarının tespiti, liderler arasındaki uzlaşmazlık nedeniyle ileri bir tarihe ertelenmiştir. Birleşmiş Milletler bildirisi imzalanmış, 1 Mart 1945 yılına kadar Mihver liderleri Almanya ve Japonya’ya savaş ilan eden ülkelerin BM’ye üye olarak kabul edilmesine karar verilmiştir.
Monroe Doktrini: ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürdürdüğü dış politika, ‘yalnızcılık’ (izolasyonizm) ilkesi üzerinden şekillenmiştir. Başkan James Monroe’nin 2 Aralık 1823 tarihinde kongreye ilettiği
mesajla kavramsallaştığından, Monroe Doktrini adıyla da anılır. Bu doktrin, ABD’nin kurucu başkanı George Washington’ın 1796 tarihli göreve veda konuşmasıyla uyumludur. ABD’nin Avrupa’daki askeri meselelere müdahale etmemesini ve Batı Yarımküresindeki meselelere de bir Avrupalı gücün müdahale etmemesini öngörür.
Potsdam Konferansı
Almanya’nın teslim oluşundan yaklaşık 2 ay sonra 17 Temmuz - 1 Ağustos 1945’te gerçekleştirilen Potsdam Konferansı’na SSCB lideri Stalin, ABD’nin yeni Başkanı Harry Truman (Nisan ayında ölen Roosevelt’in başkan yardımcısıydı) ve İngiltere’nin yeni Başbakanı Clement Attlee (Churchill, 5 Temmuz’da yapılan seçimi kaybetmişti) de yer almıştır. Konferansın hemen öncesinde, 16 Temmuz’da ABD’nin New Mexico çölünde gerçekleştirdiği Trinity Testi olarak bilinen atom bombası denemesinin başarılı olması, Harry Truman’ın Potsdam’a eli güçlü bir şekilde gelmesini sağladı.
Manhattan Projesi
ABD’nin nükleer silaha sahip olmak amacıyla başlattığı ve Berkeley Üniversitesi’nden fizik profesörü Julius Robert Oppenheimer tarafından yürütülmüş olan çalışmadır. İlk atom bombası denemesinin başarıyla sonuçlanmasıyla Manhattan Projesi, yeni dünya düzeninde belirleyici olacak olan nükleer silahlanma yarışlarının ve Atom Çağı’nın başlamasına vesile olmuştur.
San Fransisko Konferansı
Yalta’da kararlaştırıldığı gibi, 1 Mart 1945’e kadar Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 50 ülkenin katılımıyla 25-26 Haziran 1945’de San Fransisko’da bir konferans düzenlendi. BM’nin kuruluş konferansında BM Antlaşması’nın son hali belirlenmiş ve kurucu üyeler tarafından imzalanmıştır. BM Antlaşması, 24 Ekim 1945’te resmen yürürlüğe girmiştir. Yeni kurulmuş olan uluslararası örgütte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi; ABD, İngiltere, Fransa, SSCB ve Çin’in veto hakkına sahip olmaları kararlaştırılmış, böylece BM’nin işlevselliği peşinen azaltılmıştır. Zira Soğuk Savaş boyunca ABD ve SSCB, veto haklarını karşılıklı olarak sıkça kullanmış ve Güvenlik Konseyi’nde karar alınabilmesini zorlaştırmışlardır.
ABD’de Durum
ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan, küresel çapta hedefleri olan bir büyük güç olarak çıktı.
IMF: 1944 yılında düzenlenen Bretton Woods Konferansı’yla birlikte kurulan Uluslararası Para Fonu (IMF), serbest piyasa ekonomisini sağlamlaştırma ve bu piyasaya yönelik ekonomik kalkınmalara destek verme amaçlarıyla hayata geçirilmiştir. 1929’da yaşanan ve etkileri sonraki on yıla fazlasıyla yayılan Büyük Buhran’ın ardından, İkinci Dünya Savaşı’nın da yarattığı yıkımları çeşitli fon ve kredi imkânlarıyla ortadan kaldırma hedefiyle
kurulan IMF, günümüzde 190 ülkenin üyesi olduğu uluslararası bir finans örgütüdür.
Yaşanan bu olaylar, komünistlerin toplumsal yaşamın dışına itilmesi sürecini doğurmuş ve siyasi literatüre ‘McCarthizm’ olarak geçmiştir.
Kara Hâkimiyet Teorisi: İngiliz jeopolitikçi/coğrafyacı Sir Halford John Mackinder tarafından 1904 ve 1919 tarihli eserlerinde geliştirilmiştir. Buna göre dünya haritasındaki karalar içinde en önemli bölgeler Asya, Avrupa ve Afrika’dır. Öte yandan Kuzey Buz Denizi-İran, Afganistan, Volga-Doğu Sibirya arasında kalan bölgeye merkez bölge ya da ‘Kalp Sahası’ (Kalpgah) adı verilmiştir.
Hâkimiyet Teorisi: Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan tarafından 1890’da geliştirilmiştir. Mahan’a göre savaşlar Amerika kıtasının uzağında tutulmalı ve bunun sağlanabilmesi için Amerika’nın çok güçlü bir donanmaya sahip olması gerekmektedir.
Hava Hâkimiyet Teorisi: Alexander Seversky tarafından İkinci Dünya Savaşı sırasında geliştirilmiştir. Kara ve deniz gücü her ne kadar devlet güvenliği açısından çok önemli olsalar da hava gücüne bağımlıdırlar.
Kenar-Kuşak (Rimland) Hâkimiyet Teorisi: Amerikalı akademisyen John Spykman tarafından İkinci Dünya Savaşı sırasında geliştirilmiş ve savaş sonrası ABD dış politikasını etkilemiştir. Kara hâkimiyet teorisiyle deniz hâkimiyet teorisinin bir araya getirildiği Kenar-Kuşak teorisinde Batı Avrupa’dan Akdeniz, Ortadoğu, Güneydoğu Asya ve Çin’i kapsayan hat Kenar-Kuşak olarak adlandırılmıştır. ABD’nin 1947 yılından itibaren SSCB’ye karşı uyguladığı “Çevreleme Politikası” Spykman’ın teorisi zemininde oluşmuştur.
SSCB’de Durum
1946’da kabul edilen 4. Beş Yıllık Kalkınma Planı bu ekonomik yapılanmanın başlangıcıydı. Söz konusu yeni yapılanmayla ağır sanayide başarı elde eden SSCB, aynı başarıyı tarımda ve tüketim mallarında sağlayamadı. Ancak ekonomik kalkınma çabalarının yanında çok uluslu yapısının olası zafiyetlerinden korunma amacı taşıyan SSCB, bünyesinde barındırdığı birçok ulusun alfabesini Kiril harflerine çevirdi.
Avrupa’da Durum
Doğu Avrupa ülkeleri, Polonya ve Doğu Almanya’yı içine alacak şekilde Sovyet güdümünde hareket ederken, Batı Almanya, Yunanistan ve Türkiye’yi de kapsayacak şekilde Batı Avrupa ülkeleri, NATO şemsiyesi altında Batı Bloku’nda yer almaktaydı. Özellikle Marshall Yardımları’yla ekonomik olarak toparlanan Batı Avrupa, ABD’nin en önemli müttefiki haline geldi.
Schuman Planı: Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınladığı bildirgesiyle Avrupa devletlerini kömür ve çelik üretimi üzerine ulusüstü bir yapı inşasına davet etti.
Avrupa Konseyi; AKÇT, AET ve AAET’den farklı bir örgüttür. 5 Mayıs 1949 tarihinde İngiltere, İrlanda, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Danimarka ve Lüksemburg’un imzaladığı anlaşmayla kurulmuştur. Türkiye, Konsey’e kuruluşundan 3 ay sonra 1949 yılında kurucu üye sıfatıyla katılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi çatısı altında işlev görmektedir. Konsey’in günümüzde 47 üyesi vardır.
Yüzdeler Anlaşması: İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Sovyetlerin tüm Doğu Avrupa’yı etkisi altına almasının önüne geçmek için SSCB lideri Joseph Stalin’i bir anlaşmaya razı etmiştir.
Avrupa’nın en büyük güçlerinden biri olan Almanya, ikiye bölünmüş, ağır tazminatlar ödemeye mahkûm edilmiş ve ekonomik olarak çökmüştür. Artık herhangi bir orduya sahip değildir. Bu yönüyle Almanya, başta İngiltere, Fransa ve SSCB’ye karşı olmak üzere, tehdit olmaktan çıkmıştır.
Ortadoğu’da Durum
1919 yılından beri arzu ettikleri egemenliği İkinci Dünya Savaşı sonrası elde eden Arap devletleri, çok geçmeden kendilerini Soğuk Savaş’ın iki kutuplu sisteminde yaşanan rekabetin ortasında bulmuşlardır. Savaş sonrası sadece, yedi Arap ülkesi; Ürdün, Lübnan, Irak, Mısır, Suriye, Yemen ve Suudi Arabistan bağımsızdı. Bu ülkeler 22 Mart 1945’te bir araya gelerek Arap Birliği Paktı’nı imzaladılar.
İran’da ise 1941’de iktidara gelen Şah Muhammed Rıza Pehlevi, otoriter monarşisiyle ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi. Şah, 1941 yılından beri topraklarında bulunan SSCB askerlerinden, ABD’nin desteğiyle BM’ye başvurarak 1946 yılında kurtulmuştur. Öte yandan İngiltere mandaterliğinde 1917 Balfour Deklarasyonu sonrası başlayan Arap-Yahudi mücadelesi, 1948 yılında İsrail’in Filistin topraklarında kendi bağımsızlığını ilan etmesiyle had safhaya ulaşmıştır.
Asya’da Durum
ABD ve SSCB arasındaki bir diğer anlaşmazlık, Pasifik’te yaşandı. Japon ordusunun bozguna uğratılması ve bölgeden uzaklaştırılması sonrasında, Soğuk Savaş’ın rakip iki süper gücü, birleşmiş bir Kore’nin karşı tarafa katılacağı endişesiyle ülkeyi iki ayrı parçaya böldüler. Güneyde ABD tarafından desteklenen Syngman Rhee, yapılan seçimler sonrasında başkanlığı kazanırken, SSCB ise kuzeyde bir halk cumhuriyeti kurarak bölgedeki askerî varlığını çekmiştir.
SSCB, henüz Japonya’nın tesliminden önce Çin’e giriş yapmıştı. Ancak Çin’in komünist cephenin bir parçası olması, ABD açısından Pasifik’te elde edilen kazançların boşa çıkması anlamına gelecekti. ABD tarafından desteklenen lider Çan Kay-Şek ve SSCB tarafından desteklenen komünist lider Mao Zedong arasındaki mücadele, bir iç savaşa dönüşmüştür. Mao, bu mücadeleden galip çıkacaktı.
Soğuk Savaş’ın Başlangıcı
Soğuk Savaş, ABD liderliğinde Batı ve SSCB liderliğinde Doğu bloklarının arasındaki rekabetle şekillenmiş olan iki kutuplu sistemde, sürekli gerginlik ve kısmi çatışmalarla sürdürülen güç mücadelesi olarak tanımlanmaktadır. Soğuk Savaş’ın başlangıcı olarak Truman Doktrini’nin ilan edildiği 1947, bitişi olarak ise 1991 Sovyetler Birliği’nin dağılması kabul edilebilir.
Bu stratejik adımlar Truman Doktrini, Marshall Yardımları, NATO’nun kuruluşu ve Varşova Paktı’na giden süreç olarak özetlenebilir.
Soğuk Savaş’ta ideolojik temelli ekonomik ve askerî mücadele, diplomasinin önüne geçmiştir.
Uzun Telgraf: ABD’nin Moskova Büyükelçi Yardımcısı George Frost Kennan’ın 1946 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’na Sovyet Rusya tehditine yönelik ABD’nin çevreleme politikasına zemin oluşturacak tavsiyelerini yazdığı metindir. “Uzun Telgraf”ın genişletilmiş hâli, “Bay X” takma ismiyle, Kennan’ın ismi yer almadan 1947 Amerikan dış politika dergisi Foreign Affairs’de yayımlanmıştır.
Jdanov Raporu: Stalin’in ardından SSCB’nin ikinci lideri konumunda bulunan Andrei Jdanov tarafından ABD’nin 1947 tarihli Truman Doktrinine karşı yazıldığı kabul edilen aynı yıl tarihli rapordur. Jdanov Doktrini olarak da bilinen argüman, ABD’nin başı çektiği emperyalist ve Sovyetlerin başı çektiği demokratik kamp olarak ikiye ayrıldığını öngörmektedir.
Soğuk Savaşı Hızlandıran Etmenler
Soğuk Savaş’ın ilk döneminde, iki kutup arasındaki rekabeti tırmandıran temel neden, ABD ve SSCB arasındaki güvensizliktir.
Amerikalı yöneticiler, SSCB’ye yönelik olarak üç aşamalı bir politika izlediler. Bu aşamalardan ilki, Başkan Truman ve Dışişleri Bakanı Byrnes’in atom bombasının SSCB’yi Avrupa’da uyumlu bir politika izleyeceği yönündeki görüşleriyle şekillendi. İkinci aşama, SSCB ile atom enerjisinin denetimini sağlamaya yönelik bire bir görüşmeydi. ABD’li yöneticiler, üçüncü aşamaya başvurdular; amaç demir perdenin ekonomik baskı yoluyla sindirilmesiydi. Bu anlayış çerçevesinde Truman, 1941 tarihli yasa kapsamında Sovyetlere de verilen Ödünç Verme ve Kiralama Yardımlarını kesti. Sovyetler bu yasa kapsamında 1947 değeriyle ABD’den 11 milyar dolar tutarında askeri yardım aldı. SSCB’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’den borç talebine karşılık verilen yanıt ise, Stalin’in Doğu Avrupa’da uyumlu davranması koşulunu öne sürüyordu. SSCB’nin bu koşulu reddetmesi üzerine ABD’nin SSCB’ye yönelik üç aşamalı politikası, olumsuzlukla sonuçlandı.
Soğuk Savaş’ın başlangıcındaki en önemli kilometre taşlarından biri ise Berlin Krizi’dir. Sovyetler, kendi işgal bölgesinde, Alman militarizminin yapı taşı olan genç lord ya da genç asilzade anlamında kullanılan Prusya
“junker”lerinin etkisizleştirilmesini ve bölgedeki endüstrinin devletleştirilmesini istiyordu.
Truman Doktrini
1947 yılını izleyen gelişmeler neticesinde Amerikan dış politikasının bir numaralı tehdit algılaması, Komünizm olmuştur. Truman Doktrini, bu tehdite yönelik ABD tarafından geliştirilen ana reaksiyondur. İngiliz birliklerinin Yunanistan’dan çekilişi, ülkede sol eğilimli bir iktidarın oluşması ve 21 Şubat 1947 yılında İngiltere’nin bir süredir Yunanistan ve Türkiye’ye verdiği ekonomik yardımları kesme kararı, SSCB’nin güneye inme potansiyelini doğurmuştur. Yunanistan ve Türkiye’nin SSCB güdümünde Doğu Bloku ülkeleri hâline gelmesi, Truman’a göre, Ortadoğu’nun da kaybedilmesi anlamına gelmekteydi. Bu vesileyle Truman, 1947 yılı itibariyle, sadece Türkiye ve Yunanistan’ı kapsayacak olan bir askerî yardımda bulunma kararı alıyor ve ‘çevreleme politikası’na başlıyordu.
Truman Doktrini sonrasında Balkanlar’daki Komünist ittifaklaşma hareketleri hız kazanmış ve Batı Bloku’nda yer alan Türkiye ve Yunanistan’a karşı Doğu Bloku ülkeleri kenetlenmiştir. Hâlihazırda Potsdam ve Yalta konferanslarında Sovyetlerin Türkiye üzerindeki talepleri, Türkiye’yi Batı Bloku’nun doğal bir üyesi haline getirmişti. Sovyetler, Türk boğazlarında üs ve Kars, Ardahan gibi Türk illerini ve Montro Boğazlar Sözleşmesi’nin Ruslar lehine revize edilerek Boğazlardan geçişine yönelik karar hakkının kendileriyle paylaşılmasını talep etmişti. Sovyetlerin açık tehdidine karşın Türkiye, Truman Doktrini ile kendisini Batı Bloku içerisinde konumlandırmıştır. Truman Doktrini, Soğuk Savaş’ı başlatan olaylardan biri olarak görülmektedir.
Marshall Yardımları
Sovyet Rusya’nın Doğu Avrupa’nın ardından güneye inmemesi adına Yunanistan ve Türkiye’ye yönelik başlatılan ABD yardımları, Batı Avrupa’yı kapsayan Marshall Yardımları’yla devam etmiştir. Avrupa, 6 yıllık yıkıcı bir savaşın içinden tam anlamıyla bir harabe olarak çıkmıştır. Sovyet yayılmasının ve Komünizm ihracının engellenmesi için Avrupa’nın kalkındırılması şarttı.
Nazi yönetimi ve İkinci Dünya Savaşı altında ezilen Avrupa ekonomisinin çöktüğünü ifade eden Marshall, Avrupa hükümetlerinin ellerinde bulunan sınırlı döviz kaynaklarını ve dış kredileri başka ülkelerden yiyecek maddeleri almak adına kullanmak zorunda kaldıklarını belirtti. Türkiye’nin de dahil olduğu 16 ülke, Haziran-Eylül 1947 tarihlerinde Paris’te bir araya geldi. Paris’te yapılacak olan bu konferansa sadece Batı Avrupa ülkeleri dahil değildi, Doğu Avrupa ülkeleri ve SSCB de davet edilmişti. Fakat tahmin edileceği üzere Doğu Bloku ülkeleri, SSCB’nin de baskılarıyla konferansa katılmayı reddettiler.
NATO Stratejileri ve ABD’nin Çevreleme Politikası
Batı Bloku’nu tek bir güvenlik çatısı altında toplayacak olan bir uluslararası örgüt kurma süreci, 1948 yılında
Sovyetler desteğiyle Çekoslovakya’da yaşanan ‘Prag darbesi’ sonrasında hızlanmıştır.
Belçika, Fransa, İngiltere, Hollanda ve Lüksemburg’un imzaladığı Brüksel Antlaşması ile ortak bir savunma çatısı kurmanın yanı sıra, ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirme kararı alınmıştır. Danimarka, Fransa, Hollanda, İtalya, İzlanda, Lüksemburg, Norveç, Kanada ve Portekiz’in bulunduğu on iki ülke, 4 Nisan 1949 yılında Washington’da bir araya gelmiş ve Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzalayarak NATO’yu kurmuştur.
Prag Darbesi: İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Çekoslovakya’da Cumhurbaşkanı Edvard Beneş, Başbakan ise Komünist Parti lideri Klement Gottwald olmuştur. Ekonominin kötüye gitmesi neticesinde işçi hareketleri hızlanmış ve bu hareketler SSCB tarafından desteklenmiştir. Artan baskı neticesinde Cumhurbaşkanı Beneş istifaya zorlanmış, 1948 yılı itibariyle ülke yönetimi tam anlamıyla Komünist Parti denetimi altına girmiştir.
Tecavüzü Caydırma Stratejisi: ABD’nin nükleer silah üstünlüğüne yönelik 1950 yılında hazırlanmış olan stratejik konsepttir. NATO üyesi bir devlete yapılacak olan herhangi bir saldırının karşılığında üye devletlerin tamamı, her türlü silah ve araçla karşılık verebilme hakkına sahiptir.
Entegre Askerî Kuvvetin Oluşturulması Stratejisi: Güney Kore’nin işgali üzerine Orgeneral Dwight Eisenhower’ın başkomutan olarak atandığı, NATO’nun ilk Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanlık Karargâhı (SHAPE), 2 Nisan 1952 tarihinde kurulmuştur. SHAPE’in amacı, NATO’nun askerî gücünü sistematik ve daha organize hâle getirmektir.
Topyekûn Mukabele Stratejisi: NATO’nun 1957 yılında yayınladığı üçüncü stratejisidir. ABD’nin savunma politikasında ağırlığı tekrar nükleer silahlara kaydırması üzerine şekillenmiştir. Yeni stratejinin belirlenmesinde SSCB’nin Süveyş Krizi sonrası etkinlik kazanması etkili olmuştur. Nükleer silahlar, NATO stratejilerine tam olarak entegre edilmeye çalışılmış, kitlesel imhaya yönelik misilleme NATO’nun yeni konsepti haline gelmiştir.
ABD’nin Çevreleme Politikası
SEATO: Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) başta Çin olmak üzere Komünist bloka karşı ABD önderliğinde, 8 Eylül 1954 tarihinde Fransa, Avustralya, Tayland, İngiltere, Pakistan, Yeni Zelanda ve Filipinler’in katılımıyla kurulmuştur. ABD’nin ve Güney Vietnam’ın Komünist Kuzey Vietnam’a karşı mağlup olması, SEATO’nun 1977 yılında resmî olarak son toplantısını yaparak dağılmasına zemin hazırlamıştır.
Bağdat Paktı: 1953 yılında Dwight Eisenhower’ın ABD başkanı seçilmesinin ardından, Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in hazırlayıcısı olduğu Bağdat Paktı, Ortadoğu’da SSCB tehdidine yönelik olarak İngiltere, Türkiye, İran, Irak ve Pakistan’ın katılımıyla 24 Şubat 1955 tarihinde kurulmuştur. Irak’ın Batı karşıtı bir darbenin ardından gelen yeni yönetim eliyle 24 Mart 1959’da örgütten
çıkarılması üzerine Bağdat Paktı, CENTO (Merkezi Antlaşma Örgütü) adını almıştır.
Doğu Avrupa’dan Pasifik’e; SSCB ve Varşova Paktı
De-Stalinizasyon: Stalin’in ideolojik rekabeti tırmandıran ve Doğu Bloku’nu katı bir perspektifle tutan yaklaşımının terk edilmesi ve Kruşçev önderliğinde SSCB tarafından “barış içinde bir arada yaşama” ilkesinin benimsenmesidir.
Soğuk Savaş’ın İlk Aşamasında Dünyanın Diğer Bölgeleri ve Krizler
Arap-İsrail Mücadelesi
Balfour Deklarasyonu: İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, 1. Dünya Savaşı sürerken, 2 Kasım 1917 tarihinde Siyonist hareket liderlerinden Lord Rothschild’e gönderdiği mektuptur. Balfour, Filistin bölgesinde Yahudiler için uluslar bir yurt kurulmasının İngiltere hükümeti tarafından desteklendiğini belirtmiş, bunun bölgede yaşayan Filistinlilerin haklarının gözeterek yapılması gerektiğini ifade etmiştir.
Ben-Gurionizm: İsrail’in ilk cumhurbaşkanı David Ben Gurion’un adını alan bu strateji, İsrail’in savunulması için askerî birliklere yönelik yapılacak olan yatırımların sürekli bir şekilde yüksek tutulması gerektiği düşüncesiyle oluşturulmuştur. Ben Gurion’a göre İsrail, etrafı düşman Arap devletleriyle sarılı küçük bir ülkedir.
Mısır’da Nasır’ın Yükselişi ve Süveyş Krizi
Soğuk Savaş’ın başlangıç döneminde Arap milliyetçiliği ekseninde siyaset yapan ve bu duruşuyla Ortadoğu’nun Arap halkları nezdinde ciddi bir popülerlik sağlayan General Cemal Abdülnasır, 1952 tarihli Hür Subaylar Darbesi’nin lideri olarak öne çıktı. 1953’te ülkedeki monarşi Hür Subaylar Hareketi tarafından lağvedildi ve cumhuriyet ilan edildi. Cemal Abdülnasır ise 1956’da Mısır’da gerçekleşen anayasa referandumu ve cumhurbaşkanlığı plebisiti marifetiyle Cumhurbaşkanı seçildi. Ortadoğu’da emperyalizm karşıtı, Türkiye’nin de üye olduğu Batı yanlısı Bağdat Paktı karşıtı bir söylem benimseyen Nasır, SSCB açısından Ortadoğu’ya giriş bileti hâline gelmiştir.
Sıcak Çatışma
Eisenhower Doktrini: Amerikan Kongresi’nin, 9 Mart 1957 tarihinde kabul ettiği rapordur. Rapora göre ABD, Ortadoğu ülkelerinin bağımsızlıklarını ve ulusal çıkarlarını önemsemekte, Komünist cepheden gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı bu ülkelerin toprak bütünlüğünü korumak adına her türlü yardımı yapacağını taahhüt etmektedir.
İran Krizi: Musaddık’ın Devrilişi
Özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren Kaçar Hanedanı tarafından doğal kaynaklarının kullanım haklarını İngiltere’ye veren İran, Soğuk Savaş’ın ilk döneminde, Süveyş Krizi’nde Mısır’ın deneyimlediği millileştirme sürecine girmiştir. Ancak İran’da girilen millileştirme süreci, Mısır’da olduğu gibi lehte tamamlanamayacaktır.
1951 yılında Başbakan seçilen Muhammed Musaddık, İran petrollerinin imtiyaz hakkını elinde bulunduran Anglo Iranian Oil Company’e (Anglo-İran Petrol Şirketi - AIOC) savaş açmış ve İran petrollerini millileştirme kararı almıştır. İngilizlerin meseleyi BM Genel Kurulu’na taşıması üzerine İran Başbakanı, 16 Ekim 1951 tarihinde BM Genel Kurulu’nda davasını savunma imkanı elde etmiş ve uluslararası kamuoyunda da büyük yankı uyandırmıştır. Giderek güçlenen Musaddık’a karşı İngiltere, bir iç darbe yoluyla hükümet değişikliği planları yapacak, ancak Musaddık’ın söz konusu darbe planlarını öğrenmesi sonucu İran’la diplomatik ilişkilerinin kopmasına neden olacaktı. Bu süreçte meseleye nispeten ılımlı yaklaşan Truman’ın yerine şahin kanattan Dwight Eisenhower’ın ABD başkanı seçilmesi üzerine Musaddık’ın da kaderi değişmiştir. 19 Ağustos 1953 tarihinde Musaddık, iç darbe sonucunda iktidardan düşürülmüş ve tutuklanmıştır. Oluşan yeni atmosferde Rıza Şah meclisin yetkilerini kısıtlamış ve otoriter bir yönetim anlayışı benimsemiştir. Millileştirilmeye çalışılan İran petrolleri ise uluslararası bir konsorsiyuma devredilecektir. Konsorsiyumda ABD’nin ağırlığı %45 olurken, İngiltere’nin ağırlığı %40 bandında tutulmuştur. Musaddık’ın İran halkı tarafından oldukça desteklenen demokratik bir lider olmasına karşın ABD, Soğuk Savaş rekabeti doğrultusunda Ortadoğu’da alan kaybetmemek adına Rıza Şah’ı desteklemiş ve Musaddık’ın devrilmesinde doğrudan rol almıştır.
Bağlantısızlar Hareketi
Soğuk Savaş’ın iki kutuplu uluslararası sisteminde, herhangi bir tarafa dahil olmamak adına üçüncü dünya ülkeleri tarafından oluşturulan Bağlantısızlar Hareketi’nin temel saç ayakları, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarının savunulması ve emperyalizmin her çeşitine karşı çıkılmasıydı. Birçok uluslararası örgütten farklı olarak herhangi bir kurucu antlaşmayla oluşturulmamış, her üye ülkenin eşit oy hakkına sahip olduğu bir çatı haline gelmiştir. Bağlantısızlar Hareketi ilk olarak 18-24 Nisan 1955 tarihlerinde Endonezya’nın Bandung şehrinde, Asya ve Afrika kıtalarından 29 devletin katılımıyla düzenlenen konferansla meydana gelmiştir. Bağlantısızlar Hareketi, uluslararası sistemin demokratikleşmesi ve ekonomik sistemin üçüncü dünya ülkelerini sömürmeyecek şekilde revize edilmesi amaçlarını taşımaktadır. Bandung Konferansı’nda Batı sömürgeciliğinin kınanmasının yanı sıra, SSCB’nin de Orta Asya ve Doğu Avrupa’da uyguladığı politikalar emperyalizm olarak değerlendirilmiş ve kınanmıştır. Bandung Konferansı’nın sonunda 10 maddelik Dünya Barışının ve İşbirliğinin Desteklenmesi Bildirgesi kabul edilmiştir.
Dünya Barışının ve İşbirliğinin Desteklenmesi Bildirgesi: Esas olarak BM kurucu antlaşması çerçevesinde oluşturulan bildirgede, devletlerin egemenlik haklarına ve toprak bütünlüğüne saygı, iç işlere karışmazlık ilkesi, eşitlik ve karşılıklı çıkarlara dayanan işbirliği ve saldırgan bir dış politika benimsenmemesi gibi temel ilkeler yer almıştır.
Soğuk Savaş’ın ilk döneminde Bağlantısızlar Hareketi, Bandung’dan sonra ikinci konferansını Belgrad’da, 1961 yılında gerçekleştirmiştir. Belgrad Konferansı’nda, üç sene sonra yapılacak olan Kahire Konferansı’na davet edilecek devletler için çeşitli kriterler konulmuştur. Bu kriterlerin merkezinde tarafsızlık yer almaktadır. Bağlantısızlar Hareketi’ne dahil olmak isteyen devletlerin, Doğu veya Batı Bloklarından herhangi birine dahil olmaması gerekmekteydi. Bağlantısızlar Hareketi, de-kolonizasyon sürecinin başladığı uluslararası sistemde, üçüncü dünya ülkelerini cesaretlendirmiş ve bir alternatif sunmuştur.
Balkanlar’da Üstünlük Mücadelesi
İki süper güç arasındaki rekabet, tıpkı Avrupa’da yaşandığı gibi, Balkanlar’ı da ikiye bölmüştür. Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk, doğrudan SSCB güdümüne girerek uydu devletler haline dönüşürken, Truman Doktrini sonrasında Yunanistan ve Türkiye ise Batı Bloku ülkeleri haline gelmiştir. Bu iki ülke, Kore Savaşı’na asker birliği göndermelerinin akabinde, 1952 yılında NATO üyesi olurken, Doğu Bloku cephesine dahil olan diğer üç Balkan ülkesi ise 1955 yılında kurulacak olan Varşova Paktı bünyesinde yer almıştır.
Balkanlar’da Doğu Bloku’ndan tehdit algılayan üç ülke; Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye, ortak bir savunma zemininde buluşma kararı almışlardır. Balkan İttifakı, 9 Ağustos 1954 tarihinde kurulmuştur.
Pasifik’te Üstünlük Mücadelesi: Kore Savaşı
20. yüzyılın başından İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Japon işgali altına bulunan Kore Yarımadası, savaş sonrasında sistemi şekillendiren üç büyük güç tarafından bağımsız olacak şekilde tasarlanmıştı. Fakat savaş sonrası ABD-SSCB güvensizliği, birleşik ve bağımsız bir Kore’nin diğer kutba kayacağı endişesini beraberinde getirmiş, söz konusu endişe ise Kore’nin ikiye ayrılmasına neden olmuştur. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları sonrasında 38. enlemin kuzeyi SSCB, güneyi ise ABD tarafından işgal edilmiştir.
Güneydoğu Asya’da Soğuk Savaş: Vietnam Meselesi
Komünist Ho şi Minh, 1949 yılında ÇHC’nin kurulmasıyla birlikte bölgedeki gücünü sağlamlaştırmış, ciddi bir destek alma imkânı elde etmiştir. Bu gelişme, esasında Fransa’yla Kuzey Vietnam arasındaki savaşın gidişatını değiştirecek, Soğuk Savaş’ın Batı Bloku lideri ABD’nin de bölgeye müdahil olma sürecini hızlandıracaktı. Zira Vietnam’ın kuzeyindeki Dien Bien Phu kentinin de ele geçirilmesiyle Ho şi Minh, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin geniş bir alana yayılmasını sağlamıştı. Savaşın başlangıcında Fransa’ya karşı Viet Minh örgütünü destekleyen Truman Başkanlığında ABD, bölgede ÇHC’nin kurulmasıyla Komünist blokun alan kazanmasına karşın harekete geçmiştir. 1950 yılında Kore Savaşı’nda aktif bir şekilde rol alan ABD, bu savaş sonrasında ise Kuzey Vietnam’a karşı Fransa’ya ekonomik yardımlarda bulunmaya başlamıştır. 1952 yılında Truman yerine Eisenhower’ın göreve
başlamasıyla bu yardımlar artmış, 1954 yılına gelindiğinde ABD yardımı 1 milyar dolar seviyelerine çıkmıştır.
Kuzey Vietnam’ın Fransa’ya karşı askerî başarılar elde etmesi üzerine 1954 yılında ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde Cenevre Konferansı toplanmıştır. Konferans sonrasında Vietnam, 17. enlem üzerinde ikiye bölündü. Kuzey Vietnam tanınırken, güneyde ise Ngo Dinh Diem’in başkanlığında Batı Bloku’na bağlı bir hükümet kuruldu. Aynı yıl SEATO’nun da kurulmasıyla bölgede Fransız üstünlüğü sona ermiş ve Amerikan askerî varlığı bu güç boşluğunu doldurmuştur. SEATO’ya temelden karşı olan Ho şi Minh, Cenevre Konferansı’nda alınan kararları siyasi bir başarı olarak görmekteydi. Bu kararlar doğrultusunda 1956 yılında Vietnam’ın güneyi ve kuzeyi birleştirilecek, öngörülen seçimler sonucunda ise Ho Şi Minh aldığı oy oranıyla birleşik Vietnam’ın yeni lideri olacaktı. Ancak 1955 yılında güneyde Vietnam Cumhuriyeti’nin kurulması ve Ngo Dinh Diem’in cumhurbaşkanı olmasıyla, Kore’de yaşanan senaryo tekrar etmiş oldu. Vietnam’ın diplomasi kanalıyla tekrar birleşmesi, çok fazla mümkün değildi. Nitekim güney ve kuzeyin birleştirilmesinin öngörüldüğü seçimler, 1956 yılında ABD’nin baskıları sonucunda yapılmamış, bir sene sonra ise Ho şi Minh, Güney Vietnam’daki komünist hareketleri desteklemeye başlamış ve sonrasında ise bu devlete savaş açmıştır. Bu durum ABD’nin savaşa askerî olarak da müdahil olmasını zorunlu kılmıştır. SSCB tarafından desteklenen Kuzey Vietnam’a karşı ABD, 20 yıl sürecek ve ancak 1975 yılında sona erecek olan oldukça yıpratıcı bir savaşa girmiştir.
Afrika’da Üstünlük Mücadelesi: Kongo Krizi ve Lumumba’nın Devrilişi
20. yüzyılın başından itibaren başlayan Pan-Afrikanizm ideali çerçevesinde Afrika kıtası aktörleri, 1957 yılında Kwame Nkrumah önderliğinde Gana’nın bağımsızlığını kazanmasının akabinde kendi bağımsızlıklarını kazanmaya başlamış; Nkrumah’ın ateşlediği fitil, kıtada domino etkisi yaratmıştır. Gana lideri önderliğinde Akra’da 1958 yılında yapılan Bağımsız Afrika Devletleri ve Afrika İnsanları Konferansı, kıtadaki bağımsızlık hareketlerinin kıta genelinde desteklenmesine ve kıtada kurulacak birliğe zemin hazırlamıştır. 1963 yılında, Etiyopya’nın Addis Ababa şehrinde, Afrika Birliği Örgütü resmen kurulmuş, uluslararası sisteme yeni bir aktör dahil olmuştur.
Pan-Afrikanizm: Afrika halklarının birliğini sağlamaya yönelik bir ideal olarak ortaya çıkan Pan-Afrikanizm, kıtada kazanılan bağımsızlıkların fikirsel zeminidir. İlk Pan-Afrika konferansı 1900 yılında Londra’da düzenlenmiştir. Nelson Mandela, Malcolm X, Amy Ashwood, Frantz Fanon ve Ahmed Ben Bella gibi isimlerin de aralarında bulunduğu onlarca düşünür, Pan-Afrikan literatüre katkı sağlamıştır. Pan-Afrikanizm değerleri temelinde ilk olarak 1963 yılında Afrika Birliği Örgütü kurulmuş, sonrasında ise 2002 yılında bu örgüt Afrika Birliği olarak revize edilmiştir.
ABD; Somali ve Kenya gibi ülkelerde kendisine yakın askerî diktatörlükleri desteklerken SSCB de aynı yolu izlemiş, başta Etiyopya olmak üzere kıtada hakimiyet alanı yaratma amacı taşımıştır. Soğuk Savaş rekabeti kıtada var olan birçok çatışma eksenini de kışkırtacaktır. Bu örneklerden biri Angola iç savaşıdır. İç savaşta Küba ve SSCB, Angola’nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi’ni desteklerken ABD, iç savaşın diğer cephesi olan Angola’nın Tam Bağımsızlığı İçin Ulusal Birlik (UNITA) hareketine destek vermiştir.
Berlin Konferansı sonrasında Belçika’nın sömürgesi haline getirilen Kongo Havzası’nda bağımsızlık hareketleri, 1950’li yıllarda başlamıştır. Patrice Emery Lumumba, bu hareketlerin lideri konumuna gelecek ve bağımsızlığın kazanılmasında büyük bir rol oynayacaktır. Nitekim bağımsızlığın kazanılmasının ardından Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DKC) düzenlenen seçimler, Lumumba’yı birinci aday olarak tescillemiştir. Seçimleri büyük bir farkla kazanan Lumumba, en dişli siyasi rakibi Kasavubu ile uzlaşmış, Kasavubu’ya cumhurbaşkanlığını verirken kendisi başbakanlık koltuğunu almıştır. DKC meclisinin açılış gününde, 30 Haziran 1960 tarihinde Lumumba’nın Belçika protokolü önünde yaptığı sömürgecilik karşıtı konuşma, sonrasında yaşanacak olan krizin habercisi olmuştur.
Küba Füze Krizi
ABD yanlısı askerî diktatör Fulgencio Batista’nın Fidel Castro liderliğinde gerçekleştirilen devrim sonrası 1959 yılında iktidarı kaybetmesi, ABD’nin yanı başında komünist bir yönetimin kurulmasını sağlamıştır. Bu durum, şüphesiz, ABD tarafından olumlu karşılanmamış, ancak Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısız olmasıyla Castro yönetimi iktidarını sağlamlaştırmıştır. ABD’nin SSCB’ye karşı sahip olduğu stratejik üstünlüğü baltalayan bu yeni gelişme, dünyanın nükleer bir savaşın eşiğinden döneceği 1962 Küba Füze Krizi’nin zeminini hazırlamıştır.
Domuzlar Körfezi Harekâtı: Adını Küba’nın güney kıyılarında yer alan Playa Giron Körfezi’nden alan bu harekât, Castro devrimi sonrası sürgüne gitmek zorunda kalan Kübalıların, ABD desteğiyle 1961 yılında Castro’yu devirmeye yönelik yaptığı işgal girişimdir. Harekât, başarısızlıkla sonuçlanmıştır.