AÖF Soru Bankası

Siyasi TarihÜnite 6 Özeti

Yumuşama Dönemi’nden Soğuk Savaş’ın Sonuna (1962-1989)

TAR118U-SİYASİ TARİH

Ünite 6: Yumuşama Dönemi’nden Soğuk Savaş’ın Sonuna (1962-1989)

Giriş

Dünyanın Küba Füze Krizi’yle nükleer bir savaşa çok yaklaşmış olması; Soğuk Savaş’ın iki rakip kutbu olan ABD ve SSCB’nin dış politikalarında yumuşamaya gitmelerine ve uzlaşı zemini aramalarına neden olmuştur. İki tarafın da birbirleriyle doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındıkları bu dönem, tarihe “Yumuşama Dönemi” olarak geçmiştir. Bu durum, sistemdeki diğer aktörlerin daha özerk hareket edebilme alanları bulmalarına yol açmış, ancak ABD ve SSCB, kendi bloklarındaki aktörleri dizginleme çabası içinde olmuştur. Fransa’da De Gaulle, Batı Bloku’ndan bağımsız bir tutum sergilerken, liberalleşme eğilimleri gösteren Çekoslovakya ise SSCB tarafından işgal edilmiştir. Avrupa’da entegrasyon süreci hızlanmış, 1965 yılında imzalanan Birleşme Antlaşması’yla Avrupa Toplulukları kurulmuştur. Avrupa’nın güney kanadında ise Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs meselesi nedeniyle karşı karşıya gelmiştir. Öte yandan başta Asya ve Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde krizler ve çatışmalar devam etmiş, ABD ve SSCB ise farklı tarafları desteklemiştir.

Yumuşama Dönemi (1962-1979)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında iki süper güç arasında başlayan Soğuk Savaş, Küba Füze Krizi’ne (1962) kadar tırmanış yaşamış, bu tarihten sonra ise karşılıklı taviz ve rölanti ile birlikte yumuşamaya başlamıştır. Dünyanın nükleer bir felaketin eşiğinden dönmesi üzerine ABD ve SSCB önderliğindeki iki kutuplu sistem, gevşek iki kutuplu sistem hâline gelmiştir.

Dönemin Genel Özellikleri

Nükleer bir felaket tehlikesinin ardından ABD ve SSCB’nin karşılıklı olarak dış politikalarını yumuşatması, dönemin isimlendirilmesi açısından belirleyici olmuştur. Bu dönemde iki kutup arasında kültürel, ekonomik ve siyasal işbirliği çabaları hasıl olmuş, silahsızlanma yolunda önemli adımlar atılmıştır. ABD’nin SSCB karşısındaki nükleer üstünlüğü kaybetmesiyle birlikte Başkan Nixon önderliğinde izlemeye başladığı yeni politikalar ve SSCB’nin Kruşçev önderliğinde iki farklı ideolojinin çatışmasız bir zeminde bir arada yaşayabileceği fikri, sistemde barış yönlü bir trendin yakalanmasını kolaylaştırmıştır.

ABD’de ve SSCB’de Durum

Yumuşama dönemiyle birlikte bu iki blok lideri arasında yaşanan barış trendli atmosfer, çeşitli küçük ve orta büyüklükteki devletler için göreli olarak özerklik yaratmıştır. İki süper güç de kendi blokları içinde yaşanan bu otonomi hareketlerini dizginlemeye çalışırken karşı blok devletlerinin özerk olma çabalarını destekleme yoluna gitmişlerdir. Örnek vermek gerekirse Romanya’nın sanayileşme çabalarına SSCB olumlu bakmazken Fransa ve İngiltere bu ülkeye ekonomik destek vermiştir. Öte yandan Fransa’da De Gaulle nispeten bağımsız bir tutum içine girerken, Çekoslovakya’da Başbakan Dubcek’in liberalleşme eğilimi, 1968 yılında SSCB’nin bu ülkeyi işgal

etmesiyle sonuçlanacaktı. Amerikan askerlerinin Mai Lai’de yaptığı sivil katliamlar kamuoyu algısında ABD’nin prestijini azaltmış; Vietnam dehlizinde oldukça yıpranan ABD, bölgeden çekilme kararı almıştır. Nixon önderliğinde alınan bu karar neticesinde ABD, uluslararası sistemde yeni bir role bürünecek, bu dönüşüm Nixon Doktrini’yle şekillenecektir.

AGİK ve Silahsızlanma Çabaları

1965 yılında BM Genel Kurul toplantısında Romanya öncülüğünde dokuz Avrupa ülkesinin Avrupa güvenlik konferansı yapılmasını öngören önerisi, oybirliğiyle kabul edilmiştir. Bu oylamanın akabinde 21-22 Haziran 1970 tarihinde Budapeşte’de bir araya gelen Varşova Paktı üyeleri, Avrupa güvenliği için Avrupa ülkeleri arasında kuvvet kullanılmasının yasaklanması; ekonomik, kültürel ve teknolojik işbirliği kanallarının geliştirilmesi ve Avrupa güvenliği ve işbirliği içi uluslararası bir organizasyonun kurulması önerisini sundular. Aynı yıl Roma’da toplanan NATO üyeleri ise Berlin meselesi üzerinde devam eden dörtlü görüşmelerin ilerlemesine bağlı olarak hareket edeceklerini vurguladılar. Söz konusu dörtlü anlaşma 3 Eylül 1971’de imzalandı ve Nixon yönetimi 1972 yılında SSCB’yi ziyaret etti.

Yumuşama Dönemi’nde Çeşitli Silahsızlanma Anlaşmaları:

1. Atmosfer, uzay ve su altında nükleer denemeleri yasaklayan 5 Ağustos 1963 tarihli “Nükleer Denemeleri Sınırlandırma Antlaşması”: Moskova Antlaşması olarak da bilinmektedir. ABD, SSCB ve İngiltere arasında imzalanmıştır. 2. 27 Ocak 1967 tarihli uzayda kitlesel yıkım silahlarını kullanmayı ve depolamayı yasaklayan “Dış Uzay Antlaşması”: ABD, SSCB ve İngiltere tarafından imzalanmıştır. 3. 1 Temmuz 1968 tarihli, nükleer yapım teknolojisinin transferini yasaklayan “Nükleer silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması”: 1 Ocak 1967 tarihine kadar nükleer silah üretmiş ve denemesini yapmış olan devletler ‘nükleer güç’ olarak sayılmıştır. Bu nükleer güçler ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin’dir. Uluslararası sistem nükleer güç olan ve nükleer güç olmayan ülkeler olarak ikiye bölünmüştür. 4. 11 Şubat 1971 tarihli “Deniz Yatağı Antlaşması”: Okyanus yatağına ve deniz dibine nükleer yerleştirilmesini yasaklayan anlaşmadır. 5. 10 Nisan 1972 tarihli “Biyolojik Silahlar Sözleşmesi”yle birlikte kimyasal silahların geliştirilmesi, üretilmesi ve saklanması yasaklanmıştır. 6. 18 Mayıs 1977 tarihli “Çevreyi Değiştirmenin Yasaklanması Sözleşmesi”yle birlikte askerî amaçlarla çevrenin doğal yapısının değiştirilmesi ve yıpratılması yasaklanmıştır.


Avrupa’da Durum

Yumuşama Dönemi’nin başlamasıyla birlikte hem Batı Avrupa’da hem de Doğu Avrupa’da çeşitli aktörlerin daha özerk davranabilme alanları bulduklarını görmekteyiz. 1958 yılında iktidara gelen De Gaulle, Fransa’nın bağımsız bir tutum sergilemesine önderlik etmiştir. Fransa bu dönemde, Avrupa’da hızla devam eden entegrasyon sürecinin siyasi ve ulusüstü bir yapıda değil, öncelikli olarak ekonomik olması gerektiğini savunmaktadır. ABD’ye daha az bağımlı bir Avrupa oluşturma hayali söz konusudur. Bu amaca paralel olarak NATO’nun sınırlandırılması ve Avrupa Toplulukları’nın ortak bir savunma politikası geliştirmesi gerekliliği ön plana çıkarılmıştır. Ancak bu çabalar, transatlantik ilişkilere zarar vereceği gerekçesiyle diğer Batı Avrupa devletleri tarafından sıcak karşılanmamıştır. Bununla birlikte De Gaulle, 1966 yılında NATO’nun askerî kanadından çekilerek özerk dış politikasını perçinlemiştir.

NATO’nun Güney Kanadında Artan Rekabet: Kıbrıs Meselesi

Birinci Dünya Savaşı’ndan 1960 yılına kadar Birleşik Krallık egemenliği altında olan Kıbrıs, 1950’li yıllardan itibaren Türkiye ve Yunanistan arasındaki ana problemlerden biri hâline gelmiştir. Rum kesimi lideri III. Makarios tarafından adada Rum halkının enosis istemini ölçmek amacıyla 15 Ocak 1950 tarihinde referandum düzenlenmiş, Rumların yüzde 96’sı enosise yönelik olumlu oy kullanmıştır.

Ortadoğu’da Durum

Küba Füze Krizi sonrası oluşan dehşet dengesi ve beraberinde getirdiği Yumuşama Dönemi, bir çok bölgesel aktörün de daha fazla otonom hareket edebilmesini kolaylaştırmıştır. Bu durum, Ortadoğu’da da çeşitli eksen çatışmalarını ve güç mücadelelerini beraberinde getirmiştir. Söz konusu dönemde Ortadoğu, Mısır’da Nasır’ın yükselişiyle birlikte Pan-Arabizm dalgası ve İsrail’in Ben- Gurionizm doktriniyle düşmanı yok etme strateji arasında çalkalanmıştır.

Altı Gün Savaşı (1967): 1950’li yıllardan itibaren Filistin’de çeşitli direniş örgütleri oluşmaya başlamıştı. Öte yandan Cemal Abdel Nasır’ın önderliğinde Arap dünyası, 1956 Süveyş Krizi sonrasında toparlanma şansı elde etmiş ve güven kazanmıştı. 1967 yılına gelindiğinde Nasır, Arap dünyasındaki liderliğini pekiştirme gayesi içindeydi. BM güçlerinin Sina yarımadasını terk etmesini talep eden Nasır, bu talebin kabul edilmesinin ardından daha da cesaretlendi. Mısır ve İsrail arasında bir tampon görevi gören BM güçlerinin çekilmesi, kamuoyunda da şaşkınlık yarattı.

1973 Arap-İsrail Savaşı (Yom-Kippur Savaşı): Nasır’ın 1970 yılında kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesinin ardından Mısır’ın yeni lideri Enver Sedat oldu. 1973 yılının ekim ayı, hem Müslümanlar için hem de Yahudiler için kutsal aylara tekabül ediyordu. Müslümanlar için Ramazan, Yahudiler için ise Yom-Kippur ayında Mısır ve Suriye birlikleri eş güdümlü olarak İsrail mevzilerine sürpriz bir

saldırıda bulundular. İsrail, Golan tepelerinden ve Sina’dan çekilmeye başladı. ABD’nin savaşa müdahale etmek için İncirlik üssünü kullanma talebi, Ankara tarafından reddedilecektir. Bununla birlikte Türkiye, Arap devletlerine yardıma giden SSCB uçaklarına hava sahasını kapatmamış ve İsrail’e karşı bir konumlanış göstermiştir. Ancak saldırıdan on gün sonra, 16 Ekim’den itibaren toparlanan İsrail güçleri, Ariel Sharon önderliğinde, Süveyş’in batısına geçmeye başladı. 22 Ekim’de ateşkes kabul edildi.

Camp David Anlaşmaları: 20 Kasım 1977 tarihinde Enver Sedat, Kudüs’e bir ziyaret düzenledi ve İsrail parlamentosunda Mısır-İsrail barışını vurgulayan bir konuşma yaparak Ortadoğu’da yeni bir tarih sayfası açmış oldu. ABD Başkanı Carter, İsrail Başbakanı Begin ve Enver Sedat’ı 1978 yılının eylül ayında Maryland eyaletinde bulunan Camp David’de bir araya getirdi. Üç lider, 17 Eylül’de Camp David anlaşmasını imzaladılar. Anlaşma, Filistin’in özerkliğine beş yıllık ucu açık bir öneri planı içermekteydi. İki lider, 26 Mart 1979’da, Washington’da Mısır-İsrail Barış Antlaşması’nı imzaladılar.

Lübnan İç Savaşı: 1973 Savaşı’nın ve Ürdün iç savaşının ardından Filistin-İsrail meselesi, Lübnan’a da taşınmış oldu. Esasında Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında hassas bir dengenin ve nispi bir istikrarın mevcut olduğu Lübnan, 1975 yılından itibaren on beş yıl sürecek olan bir iç savaşın pençesinde kalmıştır. FKÖ, 1969’da yapılan anlaşmayla birlikte, İsrail’e yapılacak herhangi bir saldırıda hükümetin iznini almayı taahhüt ederek Lübnan’daki 300 bin mülteciyi barındıran mülteci kamplarının denetimini eline aldı. Ürdün iç savaşından sonra ise FKÖ’nün merkezi Lübnan’a taşındı. Bu durum, Lübnan’daki istikrarı sarsacaktı.

İran İslam Devrimi: Musaddık’ın devrilmesi sonrasında Şah Rıza Pehlevi, İran’ı tam anlamıyla ABD güdümünde bir ülke hâline getirmiştir. Özellikle petrolden oldukça yüksek gelirler elde edilmesine karşın nüfusun büyük bir çoğunluğu ekonomik sıkıntılar yaşamaktadır. Öte yandan Şah Pehlevi’nin gösterişli hayatı da tepki çeken unsurlardan biri olacaktır.

Asya’da Durum

Ortadoğu’da olduğu gibi Asya kıtasında da bölgesel aktörler güç mücadelesi içine girmişlerdir. Hindistan, Çin ve Pakistan gibi ülkeler kendi aralarında üstünlük kazanmaya çalışırken, ABD ise Vietnam bataklığında prestij kaybedecek, verdiği ekonomik ve askerî kayıplar neticesinde bölgeden çekilmek zorunda kalacaktır.

Hindistan-Çin Savaşı: Uzakdoğu Asya’da Çin, Kruşçev sonrası Doğu Bloku’nda muhalif kanadın liderliğini yapmanın yanı sıra, bölgesel anlamda da etkinliğini artırmaya çalışmıştır. 1950’li yıllarda Hindistan’la arasındaki tampon bölgeyi, Tibet’i işgal eden Çin, iki ülke arasındaki sınırları belirleyen Mac Mahon çizgisini de tanımamaktaydı. Bunun sonucunda, bağımsızlığını 1944


yılında kazanmış olan Hindistan’ın tehdit algılamalarında Çin, başat aktörlerden biri haline gelmiştir.

Keşmir Sorunu: Hindistan-Pakistan Mücadelesi: Kuruldukları tarihten itibaren rekabet içinde bulunan Uzakdoğu’nun iki ülkesi Hindistan ve Pakistan, Soğuk Savaş’ın Yumuşama Dönemi’nde Asya’da tırmanan çatışmaların iki ana aktörü olacaktı. Bağımsızlık sonrasında Hinduların çoğunlukta olduğu bölgelerde Müslüman toplulukların çeşitli problemler yaşaması üzerine Muhammed Ali Cinnah, Pakistan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir.

Hindistan-Pakistan 1971 Savaşı ve Bangladeş’in Kuruluşu: Doğu Pakistan’da Şeyh Mucibur Rahman önderliğinde başlayan bağımsızlık talepleri, Pakistan’da bir iç savaşı beraberinde getirmiştir. Ülkenin batısı ve doğusu arasında geniş bir Hindistan toprağı bulunmaktaydı. Bu durum, Doğu Pakistan’daki ayaklanmaların artmasını kolaylaştırmıştır. Şeyh Rahman, 23 Mart 1971’de Bangladeş’in kurulduğunu açıklayarak bağımsızlık ilanında bulunmuştur. Bu ilanın ardından Pakistan bölgeyi işgal etmiş,

Vietnam Savaşı: 1950’li yıllardan beri bölgede mücadele veren ve hayal kırıklığına uğrayan ABD’de başkan Kennedy, seçilmesinin ardından Vietnam meselesine yoğunlaşmış ve bölgedeki askerî varlığı artırmıştır. Başta Ortadoğu ve Asya’da, ABD’nin bu dönemde yaşadığı itibar kaybı, Vietnam meselesinin lehte çözülmesi gerekliliğini doğuruyordu. ABD’nin Vietnam’da yıllar boyunca bataklığa gömülmesi ve debelenmesi, uluslararası ilişkilerde imajın ne kadar dikkate alındığının, dış politikada ne kadar etkili bir parametre olduğunun göstergesidir. ABD, düşman unsurlara karşı bölgede, kimyasal bir silah olan Napalm bombasını dahi kullanmış, sorunu sert güçle çözme noktasında ısrarcı davranmıştır.

Soğuk Savaş’ın Sonuna Doğru (1979-1989)

Soğuk Savaş Dönemi, SSCB’nin Afganistan bataklığına saplanmasıyla son düzlüğe girecektir. ABD’nin yeni başkanı Ronald Reagan’ın NATO’yu güçlendirme, silahlanma yarışına “Yıldız Savaşları Projesi”yle yeni bir boyut kazandırma ve SSCB’yi yıpratma çabaları; Gorbaçov yönetiminin Doğu Bloku ülkelerine yönelik tavizkâr tutumuyla birleşmiş ve SSCB dağılma sürecine girmiştir.

ABD’de Durum

SSCB’nin 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesiyle birlikte iki süper güç arasındaki barış trendi, yerini tekrar katı bir rekabete bırakacaktı. ABD, SSCB’nin işgaline yönelik çeşitli önlemler aldı. SSCB’ye yönelik ihracata sınırlamalar getirildi ve öte yandan Moskova’da düzenlenecek olan 1980 Olimpiyatları boykot edildi. 1981 yılından itibaren Başkan Ronald Reagan yönetimi, SSCB’yle uzlaşı ve yumuşama zeminine bel bağlamak yerine, selefi Carter’ın çizgisinde ilerleyerek NATO’yu askerî açıdan güçlendirmeye çalışmıştır. Kissinger öncülüğünde SSCB’nin iç işlerine karışmama politikası terk edilmiş ve insan hakları, kamuoyunda SSCB’yi yıpratmaya yönelik

bir araç olarak kullanılmıştır. Öte yandan Nixon doktrininden kopuş ve Carter doktrininin geliştirilmesiyle ABD, dünyanın diğer bölgelerinde daha aktif bir dış politika izleme kararı almıştır.

SSCB’de Durum

Afganistan’da SSCB yanlısı yönetime karşı direnişlerin başlaması üzerine Sovyetler, 1979 yılında bölgeyi işgal etmiştir. Fakat Vietnam Savaşı’nda da okuyabildiğimiz gibi, bölgesel dinamikler; askerî açıdan güçlü olan tarafın savaşlardan daima zaferle çıkacağı öngörüsünün önünde duran aşılmaz bir settir. SSCB, en büyük rakibinin Güneydoğu Asya’da yaşadığına benzer bir kâbusu, Afganistan’da yaşamıştır. Bölgede on yıl boyunca mücadele vermek ve kaynaklarını tüketmek zorunda kalan SSCB, savaşın sonunda dağılma sürecine girecektir.

Avrupa’da Durum

Kıta Avrupası’nda Batı, siyasi ve ekonomik işbirliği geliştirmeye devam ederken, Doğu’da ise SSCB’den kopuş emareleri gözükmeye başlamıştır. Demir Perde ülkelerinde halklar Komünist rejimler aleyhine ayaklanmaya başlamış, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Soğuk Savaş’ın bitişi sembolize edilmiştir. Öte yandan Avrupa’nın güneyinde iki NATO ülkesi Türkiye ve Yunanistan arasındaki Kıbrıs meselesi çözümsüz kalmaya devam edecektir.

Batı Avrupa: Avrupa’da entegrasyon süreci, 1980’li yıllarda da hız kesmeden devam etti. 1970’lerden sonra Avrupa Topluluklarındaki ikinci genişleme dalgası, 1981 yılında Yunanistan’ın, 1986 yılında İspanya ve Portekiz’in katılımlarıyla devam etti. Ekonomik entegrasyonun yanında siyasi entegrasyon çabaları da hız kazandı. 1987 yılında imzalanan Avrupa Tek Senedi ile birlikte üye devletler arasında siyasi işbirliği artırılırken, Avrupa parlamentosu da güçlendirildi.

Doğu Avrupa: Bölgedeki en önemli gelişmelerden biri, Yugoslav lider Tito’nun 1980 yılındaki ölümü olmuştur. Farklı etnik gurupların bir arada yaşadığı Yugoslavya, yakın tarihe damga vuran liderlerden Tito’nun ölümü sonrası dağılma sürecine girecektir. Ülke içindeki cumhuriyetler arasında var olan ekonomik farklılıklar ve Belgrad yönetimi, çeşitli iç rahatsızlıkların doğmasına neden olmuş, 1981 yılında Kosovalı Arnavutlar’ın ayaklanmasıyla ülke bir iç karışıklığa girmiştir. Ayaklanma sert bir şekilde bastırılmıştır. Öte yandan, sonrasında Srebrenitsa katliamının baş sorumlusu olarak yargılanacak olan Sırp lider Slobodan Miloseviç’in milliyetçi tutumu ve Hırvatistan, Slovenya ve Bosna-Hersek’e saldırması, Yugoslavya içinde çatışmalara neden olacaktır.

Avrupa’nın Güneyinde Çözülemeyen Sorun: Kıbrıs Meselesi: 1981 yılında Papandreu önderliğinde iktidara gelen PASOK, dış politikasını tam anlamıyla Türkiye karşıtlığı üzerine kurmuştu. 1982 yılında Ege sorunu üzerine artık Türkiye’yle herhangi bir diyaloğa girilmeyeceği açıklanmış, Lozan Antlaşması yok sayılarak Ege adaları silahlandırılmaya başlanmıştı.


Öte yandan Rum kesiminin Kıbrıs meselesini uluslararasılaştırma çabaları üzerine 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurulmuştur. KKTC’yi Türkiye dışında hiçbir devlet tanımamış, BM Güvenlik Konseyi aldığı 541 sayılı kararla KKTC’nin kuruluşunu kınamıştır.

Asya’da Durum

1980’li yıllar, Güney ve Doğu Asya ülkeleri açısından ekonomik kalkınma dönemi olarak göze çarpmaktadır. Asya mucizesi olarak adlandırılan bu ekonomik kalkınma trendi; Güney Kore, Singapur, Tayvan ve Hong Kong gibi ülkelerin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Asya ülkelerinin ticaret hacmi ve Batı ile ekonomik ilişkileri gelişmiştir.

Ortadoğu’da Durum

1967 ve 1973 yıllarında alınan mağlubiyetler, Enver Sedat Mısır’ının İsrail’le yakınlaşması gibi nedenler, Ortadoğu’da milliyetçi ve otoriter rejimlerin yükselmesine yol açmıştır. Suriye’de Hafız el-Esad, Irak’ta Saddam Hüseyin, Humeyni önderliğinde İran İslam Cumhuriyeti ve Filistin direnişini tek çatı altında toplayabilen Yaser Arafat, 1980’lerde Ortadoğu’da ön plana çıkan aktörler olarak göze çarpmaktadır.

İran-Irak Savaşı: Ortadoğu’nun iki komşu ülkesinde 1980 yılında başlayan savaş; Arap ve Pers ırkları arasındaki tarihsel rekabet, iki ülke arasındaki mezhep farklılığı ve jeopolitik sorunlara dayanmaktadır. 1979 devrimiyle kurulan İran İslam Cumhuriyeti, Ortadoğu’nun tamamında Şii temelli dönüşümleri hedeflerken özellikle Saddam iktidarıyla Sünni yönetimin Irak’ta pekişmesi, mezhep rekabetini ateşlemiştir. 1980 yılında Saddam’ın Şii bir ayaklanmayı sert bir şekilde bastırması üzerine Humeyni, Irak’taki yönetimin devrilmesi gerektiğini dile getirmiş ve Saddam’ı İslam’a saldırmakla suçlamıştır. Öte yandan iki ülke arasında oldukça önemli bir su yolu olan Şatt-ül Arap da 1970’li yılların başından itibaren sorun teşkil etmekteydi.

Lübnan İç Savaşı ve İsrail İşgali: Lübnan’da 1975 yılında başlayan iç savaşın yarattığı yıkım, bölgeye 6 bin kişilik BM barış gücü konuşlandırılmasını gerektirdi. Ancak 1979 yılı boyunca Hıristiyan milislerle Filistinliler arasında çatışmalar devam etmiştir. İsrail’in de hem karadan hem havadan destek verdiği Hıristiyan milisler, Lübnan’ın güneyinde 19 Nisan 1979 tarihinde bağımsızlık ilan etmiştir. Öte yandan 1978 yılından beri bölgede olan Suriye ordusu hem Hıristiyan milislerle hem de Filistinlilerle mücadele etmekteydi. 1982 yılında Hafız Esad yönetimi, Yaser Arafat’la işbirliği anlaşması imzalayarak işgal ettiği bölgeleri FKÖ’ye bıraktı.

1980’li yıllar, Lübnan’a istikrar getirmedi. Seçilen cumhurbaşkanları suikaste kurban giderken, Hıristiyan milislerle FKÖ arasındaki çatışmalar da tırmandı. Öte yandan İsrail, 6 Haziran 1972 tarihinde Celile Barış Operasyonu’nu başlatarak Lübnan’a girmiştir. Beyrut’a düzenlenen hava saldırısında 800 kişi hayatını kaybederken, bölgenin güneyi İsrail birlikleri tarafından

kontrol altına alınmıştır. Bunun üzerine Yaser Arafat önderliğinde FKÖ, merkezini Beyrut’tan Tunus’a taşımıştır. Maruniler’in lideri Cemayel ile işbirliği yapan İsrail, Celile Operasyonu’nun ardından Cemayel’in Lübnan Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamıştır. Ancak iki hafta sonra Cemayel, bombalı bir saldırıda hayatını kaybetmiştir. Bu saldırının üzerine Batı Beyrut’a yönelen İsrail Savunma Bakanı Ariel Sharon önderliğinde İsrail ordusu, Filistin mülteci kampları olan Sabra ve Şatila’ya Maruniler’in girmesini sağlamıştır. Tarihe Sabra ve Şatila katliamı olarak geçen bu vahim olayda binden fazla kadın, çocuk ve erkek öldürülmüştür. Yaşanan olay sonrasında gelen ulusal ve uluslararası tepki üzerine Sharon, görevinden istifa etmiştir. İsrail Başbakanı Begin ise 1983 yılında istifasını verecektir. Bu tarihte Lübnan’dan çekilme kararı alan İsrail, 1985 yılında bölgeden ayrılmıştır. Arap Birliği ülkeleri öncülüğünde, 1989 yılında Suudi Arabistan’ın Taif kentinde bir araya gelen Lübnanlı politikacılar, Taif Antlaşması’nı imzalayarak iç savaşa son vermiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında