AÖF Soru Bankası
SOS214U · Ünite 5

Medya, Göç ve Göçmenler/Mülteciler

Göç Sosyolojisi dersi, ünite 5 özeti

SOS214U-GÖÇ SOSYOLOJİSİ

Ünite 5: Medya, Göç ve Göçmenler/Mülteciler

Giriş

Göç ve göçmenler konusunun/sorununun başta haber medyası olmak üzere medyada nasıl temsil edildiği, göçmenlere dair toplumsal anlamın medyada nasıl yeniden inşa edilerek tahkim edildiği; göçmenlerin istismarı durumunda, siyasal aktörler tarafından seçim malzemesi yapıldığında vb. durumlarda medyanın nasıl bir pozisyon aldığı büyük önem taşımaktadır. Ayrıca göçmenlerin temsili kamusal söylemin şekillenmesinde ve yeniden üretiminde ve önemli toplumsal konulara/sorunlara dair kamuoyunun oluşmasında giderek daha fazla rol oynayan başta Twitter olmak üzere sosyal medya mecralarında da giderek ağırlık kazanmaktadır.

Bu çerçevede öncelikle medyanın ekonomi-politik yapısı ve medya, iktidar, ideoloji ilişkisi doğrultusunda toplumsal olguların/sorunların, özellikle haber medyasında göçmenlerin ve mültecilerin medyada nasıl temsil edildiğini açıklamaya çalışan kuramsal çabalar değerlidir. Bu doğrultuda Türkiye’de göçmenlerin ve göçmen nüfus içinde en büyük oranı oluşturan Suriyeli sığınmacıların/mültecilerin medyada ve sosyal medya mecralarında nasıl temsil edildiği meselesi son yıllarda akademik çalışmaların ilgi alanına girmiştir.

Medyanın Ekonomi-Politik Yapısı ve Toplumsal Olguların ve Sorunların Medyada Temsili

Temsil ve Anlam

Temsil, kısaca, dil aracılığıyla anlamın üretilmesidir, bir kültürün üyeleri arasında anlamın üretildiği ve değiş-tokuş edildiği sürecin aslî bir parçasıdır. Temsil, anlam ve dilin kültürel ilişki kurmasını da sağlar.

Medya, İktidar ve İdeoloji ya da Medya’da Temsil ve Anlam’ın İnşası

İletişimin, ‘anlamlandırma’ mekanizması içinde çalıştığı ve medyanın anlamlandırma faili olduğu vurgusunu eleştirel medya çalışmalarına kazandıran Kültürel Çalışmalar Okulu öne çıkmaktadır. Anlamın toplumsal inşası sürecinde ‘gerçekliği’ sadece yeniden üretmeyen, onu tanımlayan medya, ideolojik/hegemonik bir işlevi yerine getirerek, içinde yaşanılan dünyaya, yaşama, topluma, toplumsal olgu veya toplumsal sorunlara dair anlamın oluşmasında ve yaygınlaşmasında etkin bir rol oynar. Medya bunu yaparken belirli anlamları/yorumları tercih eder ve bunlara dayalı belirli gerçeklikleri içeri alır, tercih etmediklerini ise dışarıda bırakır. Göç/göçmenler açısından bakıldığında, verili ve sabit bir anlam söz konusu değildir; medyanın da içinde yer aldığı egemen temsiller sisteminde oluşan, yani inşa edilen ve istikrarlı bir şekilde yeniden üretilen anlamlar ve oluşturulan çerçeveler, büyük ölçüde egemen temsillere maruz kalan izleyici/okuyucu kitleler nezdinde de etkili olarak yeniden üretilir.

Anlamlar, belirli kültürel ve siyasal pratikler aracılığıyla, çeşitli toplumsal konulara eklemlenebildikleri ve özneleri (yeniden) oluşturdukları ölçüde toplumsal olarak işlev

görür. İktidar ilişkilerinin oyun alanı dışında kavramsallaştırılamayan anlam, iktidar ilişkilerinden soyutlanarak anlaşılamaz.

Medya belirli egemen görüşleri yeniden üretir ve ideolojiktir, medya söylemi (ya da metinleri) ile ilgili bir çalışma, medyanın belirli iktidar yapılarıyla nasıl bağlantılandırıldığını ve iktidarın işleyişiyle nasıl kesiştiğini anlamadan geliştirilemez. Egemen paradigmaya güçlü bir alternatif oluşturduğu için eleştirel paradigma olarak da anılan Kültürel Çalışmalar Okulu söz konusu ‘ideolojik’ boyutun yeniden keşfiyle birlikte biçimlenmiştir. Bir ideolojinin empoze edilmesinde göstergelerin, simgelerin ve mitlerin medyadaki yaygın kullanımı çok önemlidir zira hakim ideoloji mitleşerek doğallaşan ve böylelikle herkesi içine alıyormuş gibi sunulan anlamlandırma biçimleri sayesinde işler.

Eleştirel medya çalışmalarının önemli isimlerinden Gramsci’nin Hegemonya Kuramı’na göre, egemen sınıf kendi iktidarını yalnızca güç ve şiddet kullanarak devam ettir(e)mez, yeniden üretimde ikna ya da rıza da etkilidir. Hegemonya, egemen sınıfların bağımlı sınıflar üzerinde zor ve ikna yöntemleri kullanarak bütünlüklü bir otorite/egemenlik kurması sürecine işaret eder. Mevcut iktidar biçiminin ve egemen sınıf(lar)ın çıkarlarını yeniden üreten/meşrulaştıran fikirlerin toplumun çoğunluğu tarafından doğal/normal, tarafsız ve kaçınılmaz ya da “evrensel” fikirler ve değerler olarak görülerek içselleştirilmesi ise esasen eğitim, aile, medya, din vb. üst- yapı kurumları aracılığıyla sağlanır. Medyanın adlandırmaları, anlamlandırmaları, kurduğu neden-sonuç ilişkileri, toplumsal alanda sıradan insanların günlük dünyasına sirayet ederek yayılır. Haberler, filmler, diziler, belgeseller, yarışma ve eğlence programları, haber, magazin ve hobi dergileri, gazeteler vb. olarak beliren medya kişilere adlandırmaları, anlamlandırmaları, neden- sonuç ilişkilerini, normal ve anormal olan arasındaki ayrımı, kabul edilebilir olan ve olmayan hareketler arasındaki sınırlarını gösterir. Kişiler toplumda medya içeriklerine dayalı gerçekleştirilen özdeşlikler ve/veya yadsımalarla bütünün parçası olarak konumlandırılırlar.

Eşitsiz güç/iktidar ilişkilerinin temsilinde medyanın ekonomi-politik yapısına, medyanın iç içe olduğu kapitalist dinamikler ve devasa ekonomik çıkarlara vurgu yapan Ekonomi-Politik Yaklaşıma göre, medya analizinde öncelikle medyanın bir kurum ve bir endüstri olarak içinde yer aldığı ekonomik ve politik sistemin temel özelliklerine ve dinamiklerine yer verilmesi gereklidir. Kapitalist piyasa sisteminde, kâr maksimizasyonu misyonu ile çalışan birer endüstri olarak görülen medya kurumlarının bu misyonları 1980’lerin ikinci yarısından itibaren neo-liberal politikalar doğrultusunda yaygınlaşan özelleştirme ve deregülasyon uygulamalarıyla birlikte görünür hale gelmiştir. Eleştirel medya çalışmalarında Ekonomi-Politik Yaklaşım ile Kültürel Çalışmalar iki ayrı ve uzlaşmaz yaklaşım olarak görülmekle birlikte iki yaklaşım da temelde güç/iktidar ilişkilerinin oluşumu ve yeniden üretimiyle ilgilidir.


Birbirlerinden önemli farklılıklar taşıyan bu kuramsal çabalar, medyanın egemen sınıfın gücünü/iktidarını daim ve meşru kılmada ‘olmazsa olmaz’ bir ideolojik rol oynadığı görüşünde birleşir ancak medyanın bu rolü nasıl oynadığı ve ne düzeyde gerçekleştirdiği meselesine ilişkin tartışmalar ve düşünce farklılıkları söz konusudur.

Medya’nın Ekonomi-Politik Yapısı ya da Medya, Siyaset ve Sermaye İlişkisi

Medya kurumlarının sahiplik/mülkiyet yapısı ve medya sektörüne nüfus eden sermayenin yapısı 1980’li yıllarda küresel düzeyde neo-liberal politikalara bağlı olarak değişti. Bu çerçevede özelleştirme uygulamaları ile birlikte neredeyse tamamı finans ve endüstriyel sermaye alanındaki büyük holdingler tarafından satın alınan ana akım medya kurumları, basın sektörünün dışından, daha çok bankacılık, finans ve müteahhitlik sektörleri kaynaklı sermaye ile bütünleşen medya kurumlarının yayıncılık alanı dışında faaliyet göstermesine; sektörün büyük bölümünün birkaç grubun hâkimiyetine geçmesine tanıklık etti. 1990’ların ortalarında ise kamu yayıncılığı tekeli ortadan kalktı, özel radyo-televizyon yayınları başladı.

Medya endüstrilerindeki kapitalistleşme, yegâne hedefin kâr maksimizasyonu olması ve sermaye yoğunlaşması pazara girişi ve rekabeti engelleyerek büyük sermaye gruplarının ayrıcalıklı bir konuma sahip olmasına neden olurken bu sermaye guruplarının toplumsal, kültürel ve siyasal yaşam üzerinde artan bir denetim gücüne sahip olması tehlikesini de beraberinde getirir. Genel olarak medya/dijital/sosyal medya sektöründe kârlılık büyük ölçüde daha çok reklamla, daha çok reklam ise daha çok tıklanma/izlenme oranı ile sağlandığından daha çok tıklanma ve/veya izlenme oranı ve daha çok reklam geliri elde etmek için hem çoğunlukla asgari ortak paydayı hedefleyen yüzeysel/eğlendirici veya sansasyonel içerikler üretilir hem de web 3.0’ın, yani semantik webin mümkün kıldığı yeni imkânlarla kişilerin ilgilerine özel olan reklamlar ile çok farklı bir kâr modeli yaşama geçer. Diğer taraftan güçlü aktörler veya kurumların sosyal paylaşım ağlarına “sponsorlu” reklam vererek içeriklerinin milyonlarca kullanıcı tarafından görülmesini sağlaması da eşitsiz bir ilişkinin yeniden üretilmesine yol açar.

Kuramsal açıdan bakıldığında, ekonomi-politik yaklaşımların aralarında belirgin fikir ayrılıkları söz konusu olmakla birlikte odaklanılan ortak konu, ana akım medya kurumlarının tarihsel olarak kapitalist piyasa koşullarında faaliyet göstermesi, bu sürecin son 30 yıllık dönemde büyük sermayenin mülkiyetinde devam ediyor olması ve bu köklü dönüşümün medyanın siyasi iktidarla olan ilişkisini kamunun/yurttaşların aleyhine olacak şekilde değiştirmesidir. Medyayı iktidara bağımlı hâle getiren, medya içeriklerini olumsuz olarak etkileyen ve bağımsız medyanın ortaya çıkışını engelleyen bu değişim mülkiyet ve reklam süzgeçleri olgularını dolayısıyla ekonomik çıkarları ve iktidarlarla iyi ilişkiler geliştirmeyi ön plana çıkarmıştır. Bu kapsamda reklam odaklı

beklentiler, medya kurumlarına baskı uygulanması ve ideolojik çıkarlara uygun yayın politikalarının/içeriklerin önem taşıması da haber medyasında haberlerin gizlenmesi ve/veya yer verilen haberlerin çarpıtılması gibi önemli bir sorun alanına işaret etmektedir. Bunun yanı sıra medya okuryazarlığının ideal düzeye ulaşmadığı ülkelerde sahte haberlerin sosyal medya mecraları ve whatsapp grupları aracılığı ile çok kısa süre içinde, eş zamanlı dolaşıma girerek kitlelere ulaşması ve kayda değer düzeyde itibar görmesi de söz konusu olabilmektedir. Demokrasi açısından büyük önem taşıyan ‘iletişim/medya özgürlüğü, basın özgürlüğü, bilgi/haber alma özgürlüğü’ konularının günümüzde tartışmalı olduğu görülmektedir. Medya genel olarak demokrasilerde siyasi iktidarlar tarafından dolaylı olarak, demokrasinin zayıf olduğu yerlerde ise diktatörlükler ve otoriter rejimlerin doğrudan kontrolü altında çok etkili bir propaganda kanalı olarak kullanılabilmektedir. Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 9’unun basın özgürlüğü düzeyinin iyi ya da tatmin edici olarak kabul edildiği bir ülkede yaşamını sürdürmesi düşündürücüdür.

İnternetin yüzlerce TV kanalına eklenmesi sonucunda yeni medya ile beraber sosyal medyanın da öngörülemez bir ivme kazanarak yaygınlaşması ise kişilerin doğru bilgiye ulaşımını ve toplumsal olayları analiz etmesini güçleştirmektedir. Ayrıca, yeni bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim ile dijital medyayı kullanabilme potansiyeli konusunda da bir tabakalaşma, bir dijital bölünme yaşanmakta, mevcut eşitsizlikler dijital ortamda da farklı düzeylerde ‘dijital eşitsizlikler’ olarak yeniden üretilmeye devam etmektedir. Oysa ağ toplumunda internet ve bilgisayar kullanımından elde edilen faydalara eşit erişim ile gerekli beceri ve vasıflara sahip olmak çok daha önemli hâle gelmiştir. Bu alandaki yoksunluğun özellikle eğitim düzeyi düşük olan etnik azınlıklar ve göçmenler açısından etkili olduğu söylenebilir.

Medya, Göç ve Mülteciler

Günümüzde göç ve göçmenler konusunun medyadaki temsili giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Birçok ülkede göç/göçmen karşıtı siyasi partiler ve söylemler yükselişe geçmiştir. Son 20 yılda, biyolojik ve genetik farklılıklardan ziyade kültürel ve toplumsal farklılıkları işleyen kültürel ırkçılık hem radikal milliyetçi ve neo- faşist hareketlerde/partilerde hem de yeni sağ söylemde giderek yaygınlaşmaktadır. Bu kapsamda başta kültürel ırkçılığın merkezi olan Avusturya, Macaristan, Fransa, Hollanda, Portekiz, İtalya, Danimarka ve Belçika olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde özellikle giderek önemli bir siyasi güç hâline gelen ve ötekileştirme, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve dışlayıcı bir milli kimlik anlayışı üzerinden siyaset yapmanın ve Avrupa Birliği düşmanlığının hakim olduğu radikal milliyetçi partiler dikkat çekmektedir. Bu hareketlerin/partilerin dışında ‘yeni sağ’ partilerin de dünya genelinde giderek daha çok milliyetçilikleştikleri, otoriterleştikleri ve başta azınlıklar ile göçmenleri hedef alan popülist bir söylem benimsedikleri gözlenmektedir.


Medya, göç alan ülkelerde göçmenlere ve mültecilere/sığınmacılara yönelik söylemlerin topluma kolayca nüfuz etmesini sağlayan ve ötekiliği kurgulayan önemli bir mekanizmadır. Bu bağlamda egemen söylem ve temsillere yönelen ana akım medya mültecileri toplumsal sorun mekanizmaları şeklinde sunarken alternatif medya ana akım medyanın maskelediği ve egemen çıkarlar doğrultusunda kuşattığı gerçekliği asıl sorunlar bağlamında değerlendirmesi açısından önemli görülmektedir. İçerik ve biçimleri bakımından oldukça çeşitli olan medyanın göç ve göçmenleri ele alış biçimleri, ülkelerin medya sistemlerinin yapısını ve işleyiş farklılıklarını da yansıtmaktadır. Genel olarak medyada, özelde yazılı medya ve günümüzde sosyal medya mecralarında ötekileştirici/ayrımcı/ırkçı görüşler yeniden üretilmekte, yaygınlaştırılmakta ve meşrulaştırılmaktadır. Ötekileri dışlayarak bir güvenlik duygusu yaratma eğilimi olan medyanın ayrımcılığın, ötekileştirmenin güçlenmesi açısından önemi tartışılmaz. Her konuda olduğu gibi göçmenlere ilişkin anlamın toplumsal inşasında ve toplumsal konsensüsün oluşmasında özellikle haber medyası önemli bir rol oynar. Göç ve göçmenler meselesinin başta haber medyası olmak üzere kamusal söylemin şekillenmesinde ve yeniden üretiminde ve önemli toplumsal konulara/sorunlara dair kamuoyunun oluşmasında giderek daha fazla rol oynayan başta Twitter olmak üzere sosyal medya mecralarında da nasıl temsil edildiği, göçmenlere dair toplumsal anlamın medyada nasıl (yeniden) inşa edilerek konsolide edildiği; göçmenlerin istismarı durumunda, siyasal aktörler tarafından seçim malzemesi yapıldığında medyanın nasıl bir pozisyon aldığı büyük önem taşımaktadır.

Yoğun yabancı nüfus barındıran ülkelerde göçmenler, mülteciler, etnik azınlıklar medyada giderek artan bir şekilde sosyoekonomik ve kültürel tehditler, sapkınlık, suç veya şiddetle veya en azından birincil olarak kendilerinin suçlandığı bir sorunla ilişkilendirilebilmektedirler. Mevcut kanı ve tutumları sağlamlaştıran etnik bir uzlaşma sağlayarak ırkçılığı yeniden üreten basında etnik azınlıklar, göçmenler çoğunlukla olumsuz rollerle ve suç, şiddet gibi stereotipleştirilmiş temalar çerçevesinde anlamlandırılabilmektedirler. Kuşkusuz basının sembolik işlevi, ırkçı tutum ve söylemleri yeniden üretmektir ancak birçok açıdan politik, ekonomik ve diğer kurumlarla da ilişkili olduğu göz ardı edilmemelidir. Suç eylemlerinin temsil biçimi ve oranı toplumda bir güvensizlik ve olası bir tehlike algısını güçlendirirken otoriter muhafazakâr sağ iktidarların belirli toplumsal sınıflar ve guruplar üzerinde baskı uygulanmasına ya da belirli dönemlerde olağanüstü asayiş uygulamalarının meşrulaştırmasına zemin de hazırlayabilir.

Türkiye’de Göçmenlerin, Suriyeli Sığınmacıların/Mültecilerin Medyada Temsili

Türkiye’de geçici koruma altında barınan Suriyeliler (2020 itibarıyla 3 milyon 621 bin 968) en büyük yabancı topluluğu oluşturmaktadır. Ülkede ayrıca Suriyeli

sığınmacıların dışında, ağırlıklı olarak Asya ve Afrika ülkelerinden gelen 400 bin civarında bir yabancı nüfus yaşamaktadır. Son dönemde bir göç ülkesi konumuna evrilen Türkiye’de Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (2013) ile birlikte kurumsallaşma süreci başlamıştır.

Medyanın egemen kamusal söylemlerin yaygınlaştırılmasında ve egemen konsensüsün oluşmasında aracı bir rol oynadığı bilinen bir gerçektir. Suriyelilerin medyada temsili son yıllarda birçok akademik çalışmanın ilgi alanına girmiştir. Öncü çalışmalar arasında, basının ve haber çerçevelerini belirleyen siyasi aktörlerin/siyasetin Suriyelilere yönelik söyleminin toplumun bakış açısına etkisi, söylemlerin örtüşüp örtüşmediğinin analizi; Suriyelilerin özellikle mağduriyetine ve Türkiye’nin misafirperverliğine, toplumsal kabule dayalı haberler gibi olumlu bakış açısını ortaya koyan konu başlıklarının ağırlıklı olduğu dikkat çekmektedir. Söz konusu çalışmalarda ayrıca olumsuz medya temsilleri de değerlendirilmiştir. Bu kapsamda Suriyelilerin insanlık dramı ve trajedisi vurgusuyla kırılgan ve zayıf konumlarının pekiştirildiği, Suriyeli göçünün ülke ekonomisine getirdiği yük, topluluğun yoğunlaştığı kentlerde gettolaşma ve toplumsal iletişim sorunu ve topluluğun suç öznesi olarak işaret edilmesi vb. içerik ve başlıklar ile de medyada toplumsal sorun/tehdit olarak temsil edildikleri görülmektedir. Bunun yanı sıra Türk basının Suriyeli sığınmacı temsillerinin uluslararası temsillerdeki stereotipik sığınmacı kimliğini büyük ölçüde yeniden üretir olduğunu ve genelde sığınmacıların ve özelde Suriyeli sığınmacı seslerinin Türk basınında yeterince duyulmadığını vurgulayan çalışmalar da söz konusudur. Buna karşılık medyada entegrasyon, emek sömürüsü, işçilerin ölümleri, kayıt dışı istihdam, insan hakları, kadın sorunu, çocuk sömürüsü ve istismarı, çocuk gelinler vb. çok önemli sorun alanlarının ise çok düşük düzeyde temsil edildiği belirlenmiştir.

Sosyal Medyada Suriyeli Mültecilerin Temsili ve Nefret Söylemi

Sosyal paylaşım ağlarının, geleneksel medyaya göre etkili ve hızlı yeterli denetim mekanizmalarından yoksun olması, sosyal medya mecralarının göçmenlere ve mültecilere karşı mevcut ön yargılarının kolaylıkla dile getirildiği ve farklı azınlık gruplarını olduğu gibi göçmenleri/mültecileri hedef alan nefret söyleminin sosyal medya mecralarında daha rahat dolaşıma girmesini mümkün kılmaktadır.

Genelde Suriyelilerin Türkiye’ye gelmeye başladığı ilk günden bu yana Ege’de batan mülteci tekneleri, AB- Türkiye anlaşması dönemleri dışında medyada yer alma düzeylerinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, bir sosyal medya sitesinde yer alan paylaşımlarda sosyal medya kullanıcılarının sığınmacıları büyük bir güvensizlik ortamı ve huzursuzluk yaratan ve toplumsal kalkınmanın önünde engel olan, istenmeyen sığınmacılar olarak gördükleri saptanmıştır.

Ünite 5 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç