SOS214U-GÖÇ SOSYOLOJİSİ
Ünite 6: Batı Avrupa’ya Yönelik Türk Göçü
Batı Avrupa’ya Yönelik Türk Göçü Olgusu ve Gelişim Aşamaları
Osmanlı İmparatorluğu’nun gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıktığı ve şekillendiği süreçlerde göçler en önemli belirleyici faktörlerden biri olmuştur (Efe, 2018). 20. yy boyunca da Türkiye tipik bir göç ülkesi olarak farklı göç türlerine muhatap olmuştur. Türkiye’nin bir göç ülkesi olmasında önemli bir yeri olan Avrupa’ya göç süreci, uzun bir geçmişe dayanan, oldukça farklı nedenlerle ve oldukça farklı şekillerde gerçekleşmiş göç çeşitliliğine sahip bir olgu niteliğindedir. Uluslararası göç, ortaya çıktığı her yerde siyaseti ve toplumları yeniden şekillendiren bir süreçtir (Castles ve Miller, 2008). Türkiye’den Avrupa’ya göçler de gerek Osmanlı Dönemi’nde gerek Cumhuriyet Dönemi’nde, içinde bulunulan toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların etkisiyle şekillenen ve bütün taraflar için toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal açıdan ciddi etkileri olan bir süreç niteliğindedir. Göç süreçlerini bütün boyutlarıyla anlayabilmek için belirli konulara odaklanmak gerekir. Söz konusu bu konular ve göçün ilgili boyutları şöyle ifade edilebilir (Castles ve Miller, 2008);
a. Kaynak ülkede göçe neden olan ekonomik, toplumsal, demografik, çevresel ya da siyasal faktörlerdeki değişimler, b. Göç edilen ülkelerde göçmenlere fırsatlar sağlayan etkenler, c. Göçe taraf olan ülkeler arasındaki sosyal ağlar ve diğer bağlantılar, d. Göç ve yerleşimi düzenlemek için mevcut ya da oluşturulan yasal, siyasal, ekonomik, sosyal yapılar ve uygulamalar, e. Göçmenlerin yerleşiklik süreci ve bu sürecin çatışma ve ırkçılığa ya da çoğulcu/çokkültürlü bir toplumun oluşumuna yol açma durumu, f. Yerleşikliğin göç alan toplumların ulusal kimliği, kültürü ve sosyal yapısı üzerindeki etkileri g. Yaşanan göçün göç veren bölgeye etkileri, h. Göçlerin, göç alan ve göç veren toplumlar arasında farklı boyutlarda ortaya çıkardığı yeni bağlantılar.
1960’larda başlayan ve Avrupa ülkelerine yönelen iş gücü göçü Türkiye’nin göç ülkesi olarak sahip olduğu özellikleri köklü bir şekilde dönüştürmüştür. Dış göç süreci Türkiye’den yurt dışına göç eden binlerce vatandaşımızın özellikle Avrupa’nın belirli ülkelerinde Türkiye kaynaklı önemli bir nüfusun oluşmasına yol açmıştır. Dışişleri Bakanlığının (2020) açıklamalarına göre yurt dışında 6,5 milyonun üzerinde vatandaşımız yaşarken bu nüfusun 5,5 milyonu yani yaklaşık % 85’i Batı Avrupa ülkelerinde yaşamaktadır.
1950’lerde yaşanan hızlı kentleşmenin etkileri ile şekillenen ve Türk hareketliliği olarak adlandırılabilecek göç sürecinin (Sirkeci, Cohen ve Yazgan, 2012) ardından hızlı ve yoğun içgöçün ortaya çıkardığı kentlileşme
sürecinin uluslararası iş gücü pazarına eklemlenmesiyle Türkiye’den yurtdışına yönelen yoğun bir iş gücü göçü görülmüştür.
Türkiye, 1960’lı yıllara gelindiğinde, yurtdışına yönelen uluslararası iş gücü göçü ile dünya işgücü pazarında göçmen işçi veren önemli bir kaynak ülke hâline gelmiştir. Türkiye’den yurtdışına göçler, 1960’larda Avrupa’ya, 1970’lerde Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerine, 1980’lerin sonunda SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerine yönelmiş, Türkiye farklı göç sistemlerinin parçası hâline gelmiştir.
1960’lardan bu yana geçen zamanın büyük bölümünde Türkiye ile Batı Avrupa arasındaki temel ilişki göç süreçleri idi. Bu nedenle günümüzde Türkiye’de veya Türkiye dışında Türk ebeveynlerden doğanların yaklaşık yüzde beşi gibi önemli bir kesimi Avrupa ülkelerinde bulunuyor.
Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’deki göç süreçlerinin aşamaları düşünüldüğünde öncelikle 1950’lerdeki hızlı kentleşme tarafından bu süreçlerin etkilendiği söylenebilir. İkinci olarak 1960’lardaki iş gücü göçü, ardından üçüncü aşamada 1970-80’lerdeki aile birleşimi ve dördüncü aşamada 1980’lerdeki sığınmacı hareketleri gelirken beşinci aşamada 1990’lardaki iltica talepleri, altıncı aşamada ise 2000’lerdeki düzensiz göç ifade edilebilir.
Türkiye’den Batı Avrupa ülkelerine yönelik göç değerlendirildiğinde öncü göçmenler dönemi olarak adlandırılabilecek ilk dönemde yani 1950’lerde (Göktuna Yaylacı, 2012), Batı Avrupa ülkelerinin Türkiye’den iş gücü talebinde bulunmasıyla birlikte bireysel düzeyde ve kurumlar arası isme davet şeklinde gerçekleşen bir göç süreci ortaya çıkmıştır (Abadan-Unat, 2002). Kitlesel göç dönemi olan 1960’larda ise başta Almanya ve ilerleyen yıllarda diğer Batı Avrupa ülkeleri ile yapılan ikili anlaşmalar çerçevesinde ve Türk hükûmetlerinin yurt dışı istihdam politikası doğrultusunda (Abadan-Unat, 2002) kitlesel göç başlamıştır. Aile birleşimi dönemi olan 1970’lerin başlarında Alman iş gücü piyasasının Türk iş gücüne doymuş olması nedeniyle, başvuruda bulunan Türklere Fransa’ya gitme imkânı sunulmuştur. Bu aşamada anonim göç olarak gelişen göç süreci daha sonra işçilerin özel sektörden gelen talepler üzerine ismen çağrıldıkları, nominal göç şeklinde devam etmiştir (Kaya ve Kentel, 2005; Strasburger, 1995 aktaran Göktuna Yaylacı, 2012). 1970’ler, 1980’ler ve devamı İkinci Kuşak dönemi olarak adlandırılabilir.
Türkiye’den Avrupa’ya Göç: 1960 Öncesi
Osmanlı Devleti’nde çöküş dönemi sürecinde gerçekleşen her toprak kaybında göçler söz konusu olmuştur ve Osmanlı ordusunun ayrıldığı topraklardaki Müslüman ve Türk nüfus Anadolu’ya geri dönmek zorunda kalmıştır (Barut, 2018). Örneğin 1878 Berlin Antlaşması’yla Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsız olmasının ardından Balkanlarda yaşayan Türkler başta olmak üzere
Çerkezler ve diğer Müslümanlar Anadolu’ya göç etmiştir (Efe, 2018). Öte yandan 19.yy’da Osmanlı Devleti’nin giderek daha fazla güç kaybetmesiyle birlikte imparatorluk topraklarında dış güçlerin de etkisi ile karışıklıklar çıkarken siyasi, toplumsal, ekonomik nedenler ve güvenlik kaygılarıyla yurt dışına göç hareketleri ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nde yüzyıllarca uygulanan göç politikalarından oldukça farklı bir şekilde gelişen bu göçlerin büyük bir bölümü Amerika kıtasına yönelik olmuştur. Özellikle Biladü‘ş-Şam olarak tanımlanan (bugünkü Ürdün, Lübnan, Suriye, Filistin) bölgeden bir milyona yakın Osmanlı yurttaşı Latin Amerika ülkelerine göç etmiştir.
Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde meydana gelen kitlesel göç akınlarının yoğunlaşması kozmopolit nüfus politikası yerine daha homojen bir nüfus oluşturmanın amaçlandığı yeni yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede gelişen kitlesel göçlerin toplumsal, ekonomik ve siyasi olarak Cumhuriyet Dönemi’ni de etkileyecek önemli yapısal sonuçları olmuştur.
Cumhuriyet döneminde de Avrupa’ya göç, Osmanlı Devleti’ndeki örneklerine benzer nitelikte gelişimini sürdürmüştür. Bu örnekler arasında Balkan devletleri ile yapılan mübadele anlaşmaları, eğitim amaçlı göçler ve az sayıda işgücü göçü sayılabilir.
Kurtuluş Savaşı sonrasındaki Türk-Yunan nüfus mübadelesi antlaşması ile karşılıklı nüfus değişimine gidilmiştir. Bu mübadelelerin Türkiye açısından önemli siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal sonuçları olmuştur. Eğitim almak amacıyla özellikle Almanya’ya giden Türk gençleri olmuştur.
1950’lerde ise yavaş yavaş iş gücü göçünün örnekleri görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde sınırlı sayıda Türk göçmen, aracılar vasıtasıyla örneğin gemi inşa fabrikalarında çalışmak üzere Batı Avrupa ülkelerine göç etmeye başlamıştır.
Batı Avrupa’ya Yönelik Türk İş Gücü Göçü: 1960 Sonrası
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan süreçte uluslararası göç hareketleri artmış ve nitelik değiştirmiştir. Bu dönemde gelişmiş ülkelerdeki büyük ölçekli sermayenin temel ekonomik stratejisi yatırımın yoğunlaşması ve üretimin genişlemesi olmuştur. Bunun sonucunda, az gelişmiş ülkelerden Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’nın hızla genişleyen endüstriyel bölgelerine çok sayıda göçmen işçi getirilmiştir.
1960- 1970’li yıllarda geçmişteki örneklerde olduğu üzere etnik, dinî ya da tarihî özelliklerin baskın olduğu göç hareketlerinden çok Türkiye’nin, sınırlarından dışarıya doğru göçler ve özellikle de Avrupa’ya işçi göçünün yaşandığı bir dönem karşımıza çıkmaktadır.
Bu dönemde Batı Avrupa ülkelerinde özellikle misafir işçi sistemi ile göçler öne çıkmıştır. Bu gelişmede II. Dünya Savaşı’nın önemli etkisi vardır. II. Dünya Savaşı’nın
bütün dünyayı etkileyen toplumsal, ekonomik ve siyasi sonuçlarının şekillendirdiği dünyada uluslararası göç özellikle Avrupa ülkelerinin gündemine gelmiştir. Böylece 1956’da Roma Antlaşması ile hukuksal bir varlığa kavuşan ve gelecekte Avrupa Birliği’ne dönüşecek olan Avrupa Ortak Pazar Ülkeleri 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da olduğu gibi gerçek bir göç bölgesi hâline gelmiştir.
Dünyada ekonomik gelişmenin yükseldiği 1960 ve 1970’li yıllarda özellikle Almanya işsizliği bitirmenin yanında kalifiye olmayan işler için yurt dışından işçi getirme ihtiyacı duyacak kadar hızlı ve yoğun bir ekonomik bir büyüme gerçekleştirebilmiştir (İçduygu, Erder ve Gençkaya, 2014). Belçika bu dönemde 1946’da İtalya, 1956’da İspanya, 1957’de Yunanistan, 1964’te Fas ve Türkiye, 1969’da Tunus, 1970’de Cezayir ve Yugoslavya ile imzalanan anlaşmalarla iş gücü gereksinimi bu ülkelerden gelen işçilerle karşılamaya başlamıştır.
II. Dünya Savaşı sonrası koşullarda gelişen bu süreç Türkiye’nin göç tarihinin yanında toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısında da önemli etkilere sahip olmuştur. Bununla birlikte 1950’lerde başlayan bu sürece dolayısıyla iş gücü ihraç eden ülkeler arasına Türkiye’nin katılımı görece geç bir aşamada yani 1960’larda söz konusu olmuştur (Şen, 2003). 1960’lara gelindiğinde işsizlik gibi ekonomik sorunlara kalıcı çözümler arayan Türkiye’de iş gücüne ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri için göz ardı edilemeyecek bir iş gücü havuzu çoktan oluşmuş durumdaydı.
30 Ekim 1961 tarihinde Türkiye ile Almanya arasında imzalanan İşgücü Sözleşmesi, iş gücü göçünün miladı olmuş, Batı Avrupa ülkelerine organize Türk işçi göçü, Türkiye ile Almanya arasında, Alman işverenlerin Türk misafir işçi istihdam etmesine izin veren bu anlaşmasıyla başlamıştır. Türkiye daha sonra başka ülkelerle de art arda anlaşmalar imzalamıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile Batı Almanya arasındaki iş gücü göçünü başlatan anlaşma 1961 yılında imzalanmıştır. Bunun ardından 1964’te Belçika, Avusturya, Hollanda ve Danimarka, 1965 yılında Fransa, 1967 yılında İsveç ve 1971 yılında İsviçre ile anlaşmalar imzalanmıştır.
Anlaşmalarla birlikte başlayan süreçte 1960’lar boyunca Türkiye’den Avrupa’ya yönelik kitlesel işçi göçü söz konusu olmuştur. 1973’e kadar 800 bin Türk Avrupa’ya göç ederek çalışmaya başlamıştır (Sayarı, 1986). Devlet politikası kapsamında rotasyon sistemi ile Batı Avrupa ülkelerine çok sayıda işçi gönderilmiştir (Abadan, 1964; Abadan Unat, 2006 aktaran Şahin Kütük, 2015). Söz konusu imzalanan anlaşmalar sonrasında göçmenler anonim veya isme davet yöntemleri ile yeni işlerini edinmiştir.
1970’li yıllar, göçmen işçiler açısından kalıcılık, işçi alımının durdurulması ve geri dönüş meselesi etrafındaki tartışma ve uygulamalarla şekillenmiştir.
1970’lerde başlayan aile birleşimi süreci büyük kısmı erkeklerden oluşan göçmen işçilerin nüfus yapılarında da değişimlere yol açmıştır. Aile birleşimi ile işçilerin yanına gelen aile üyesi sayısı Almanya’da 245.000, diğer Avrupa ülkelerinde ise toplam 91.488 kişi olmuştur.
1980’lerde Türkiye’den Avrupa’ya yönelen göçler Evlilik göçleri, siyasi gerekçeli göçler ve iltica ile yasa dışı ya da düzensiz göçler biçiminde üç kategoride ifade edilebilir. 1960 ve 1970’lerdeki kitlesel işçi göçlerinin aksine 1980’lerden itibaren görülen farklı türlerdeki göçler kitlesel veya kontrollü süreçler olmamıştır. Bu göçler temel olarak kişisel seçimler yapan bireylerin göç çabaları olarak değerlendirilebilir.
Batı Avrupa’ya Yönelik Türk İş Gücü Göçünün Nedenleri ve Sonuçları
Batı Avrupa’ya Türk Göçünün Nedenleri
İtme-çekme modeline göre iki yer arasındaki olumlu ve olumsuz nitelikler ile düzenleyici diğer kişisel ve çevresel faktörlerin etkisiyle göçler şekillenmektedir (Sirkeci ve Göktuna Yaylacı, 2019). Batı Avrupa’ya yönelik Türk göçü de Türkiye ve Avrupa ülkelerindeki itici ve çekici faktörlerin etkileri bağlamında açıklanabilir.
1. Ekonomik etkenler: Geniş çaplı işsizlik ve çalışma alanında dengesizlikler, iç piyasa talebinin yetersizliği, sermaye yetersizliği, tasarruf eksikliği, teknik ya da sermaye açısından dış ülkelerin yardımına bağımlı olma, zayıf verimlilik ve düşük milli gelir seviyesi göçe kaynaklık eden ekonomik etkenler arasında sayılabilir. 2. Toplumsal etkenler: Avrupa ülkelerindeki daha geniş çalışma olanakları ve yüksek yaşam standardına ilişkin anlayışlar. 3. Kişisel etkenler: Bireylerin; ulusal sınırların ötesindeki dünyayı tanıma, yabancı bir dil öğrenme, gelişmiş bir ülkede yeni beceriler ve donanım kazanma ve meslek değiştirme gibi istekleri.
Batı Avrupa’ya Türk Göçünün Sonuçları
Batı Avrupa’ya iş gücü göçünün ekonomik nitelikteki en önemli sonuçlarından biri de değinildiği üzere döviz girdisi olmuştur.
İşsizliğin azaltılması konusunda da görece ve kısmi olarak başarı elde edildiği söylenebilir.
Göç edenlerin daha çok kırsal kesimden gelmesi nedeniyle kır nüfusunun azalması ve bu bölgelerde yaşlı nüfusun artması bu sonuçlardan biridir.
Yurtdışına giden işçilerin geride kalan aileleriyle olan ilişkileri ise bu ailelerin Türkiye’deki aile yapısından farklı özellikler göstermesine yol açmıştır.
Avrupa ülkeleri açısından göç sürecinin en önemli sonucu ise farklı kültürlerden yüzbinlerce insanın artık bu ülkelerin nüfuslarının kalıcı unsurları hâline gelmesidir.
Göç sürecinin ekonomik bağlamdaki önemli sonuçlarından biri de işçilerin giderek yerleşik hâle gelmelerinin sonucunda yaşadıkları ülkelerde kendilerine özgü ekonomik faaliyetlerini artırmaları ve kendilerine ait işlerini kurmalarıdır.
Giderek toplumun daha yerleşik unsurları hâline gelmelerine rağmen Batı Avrupa’daki Türk göçmenlerin sosyoekonomik durumlarının ev sahibi toplumlara kıyasla oldukça sorunlu olması da göç sürecinin önemli sonuçlarından biridir. Özellikle gençler arasında işsizlik çok yüksektir.
Batı Avrupa’ya yönelik işçi göçünün Avrupa ülkelerinde özellikle amaçlanmamış ya da öngörülmemiş bazı sonuçları da ortaya çıkmıştır. Geri dönüş göçüyle ilgili sorunlar ve Avrupa’ya göç eden Türk göçmenler arasındaki kültürel yeniden uyanış, etnik ve dinî hareketler bu sonuçlar arasında sayılabilir.
Batı Avrupa’daki Türkler, Yerleşiklik, Uyum ve Kimlik
Göçmen işçiler aile birleşimlerinin ardından artık Avrupa ülkelerinin kalıcı unsurları hâline geldiler ve bu durum ev sahibi toplumlar açısından ciddi toplumsal sorunlara yol açmaya başladı. Entegrasyon ya da uyum böylece Batı Avrupa’daki Türkler için temel olgu niteliğini kazanmaya başladı.
Yerleşiklik, yerleşenler açısından yeni kültüre uyum sağlama ve kendi dünyasını inşa etmek anlamına gelirken, ev sahibi toplumla etkileşim açısından ise asimilasyon, entegrasyon politikaları, yabancı düşmanlığı ya da ırkçılık gibi etkenlerin biçimlendirdiği zorlu bir sürece işaret etmektedir.
Yerleşiklik, göçmen işçiler ve ailelerinin yaşamlarında önemli değişimlere yol açmıştır. Giderek artan bir düzeyde Avrupa’da uzun dönemli kalışın bilincine varılırken bu bilincin etkisiyle dernekler, dükkânlar, kafeler ve ajanslar gibi kendi kurumlarına sahip yeni etnik topluluklar oluşmaya başlamıştır.
Yerleşikliğin etkilediği en önemli alanlardan biri de eğitimdir.
Batı Avrupa’ya yönelik Türk göçünün başat ülkesi Almanya örneğinde söylenecek olursa göç eden işçiler Gastarbeiter (misafir işçiler) kimliğiyle kabul edilmiştir. Günümüzde Avrupa’daki Türk toplumunun genel özelliklerine bakıldığında misafirlikten ya da yabancı işçilikten oldukça uzak, yeni ve büyük bir çeşitliliğe sahip kimlikler inşa ettikleri görülmektedir. ‘Euro-Türkler’ kavramı Türkiye kökenli olup Avrupa ülkelerinde yaşayan göçmen kökenli insanları ve onların çocuklarını ifade etmektedir. Batı Avrupa’daki Türkler hem yaşadıkları toplumu benimsemekte hem de kendilerini Türk hissetmekten vazgeçmemektedirler. Batı Avrupa’daki Türkleri tanımlamada ya da kategorize etmede kullanılan bir diğer etiket ise Euro-İslam ya da ülkelere atıfla ifade
edilen Alman Müslümanlar ya da Fransız Müslümanlar gibi tanımlamalardır.
1980 ve 1990’lı yıllar yabancı düşmanlığının giderek daha fazla gündeme geldiği dönem olmuştur. Kalıcı olduğu artık kesinleşen Türklerin hukuksal statüleri ve ülke vatandaşlarına verilen haklardan faydalanabilmeleri için yoğunlaşan mücadelelerin söz konusu olduğu 1990’lı yılların başında Almanya’da yeni bir yabancılar yasası yürürlüğe girmiştir.
Türkler diğer göçmen gruplara kıyasla daha fazla yabancı düşmanlığına muhatap olmaktadırlar. Örneğin; Türklerin yoğun olarak yaşadıkları mahallelerin duvarlarına Yunanlı ya da İtalyanlarla ilgili değil de sadece “Türken raus!” (Türkler defolun!) yazıları Türklere karşı yabancı düşmanlığının diğer yabancı işçilerden daha fazla olduğunun göstergelerinden biridir.
1960’lardan bu yana Avrupa ülkelerinde toplumun yerleşik üyeleri olarak bulunan göçmenler, aileleri, ikinci ve üçüncü nesil çocuklarının 1990’lı yıllara gelindiğinde siyasal, ekonomik ve toplumsal yaşamda daha çok yer almaları ev sahibi toplumlarda daha fazla tepkiye yol açmıştır. Yabancı düşmanlığı ya da ırkçılık çok boyutlu olgular olmakla birlikte ülkelerde yaşanan ekonomik gelişmelerden bağımsız değildir.