AÖF Soru Bankası
SOS203U · Ünite 5

Din Antropolojisi

Sosyal Antropoloji dersi, ünite 5 özeti

SOS203U-SOSYAL ANTROPOLOJİ

Ünite 5: Din Antropolojisi

Giriş

Din, dünyadaki kültürlerin çoğunda insanların yaşamında büyük önemi olan bir kurumdur. Her on insandan sekizi kendini bir dinsel grubun üyesi olarak tanımlar. Göbeklitepe ve Fransa’da Chauvet mağarasının duvarlarına otuz iki bin yıl önce işlenmiş olan hayvan çizimleri ve soyut figürler örneklerinde de gösterdiği üzere olağanüstü inanışlar daima insan kültürünün önemli ögeleri arasında yer almıştır. Bu nedenle antropoloji de daima dinî inanışlar, uygulamalar ve dinsel kurumlarla ilgilenmiş ve sosyal antropolojinin bir alt dalı olarak din antropolojisi gelişmiştir.

Din Antropolojisinin Gelişimi

Dinle ilgili çeşitli çalışmalar çok daha öncelere uzansa da din antropolojisi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmış olan bir disiplindir. Din antropolojisinde 1900’lerin başına dek ağırlıklı olarak dinlerin kökeni üzerinde durulmuş, özellikle tarihsel kökleri bilinen gelişkin dinlere göre daha basit ve saf olduğu kabul edilen ‘ilkel’ dinler incelenmiş ve bu ilk dönemdeki baskın teori sosyal evrimcilik olmuştur. Yirminci yüzyılın başından 1960’lara dek dinlerin işlevleri konusu önem kazanmış, bu dönemde işlevselcilik ve yapısal işlevselcilik teorileri baskın olmuştur. Din antropolojisindeki ilk dönem çalışmalarda ilkel toplumlarla gelişmiş Batı toplumları oldukça farklı kabul edilse de günümüzde çoğu antropolog Batı toplumlarında da bunların dışındaki küçük toplumlarda da benzer inançlar, ritüeller ve mitler bulunduğunu düşünmektedir.

Din antropolojisi toplumun kutsal ile kurduğu ilişkiye odaklanan bir disiplindir ve temel ilgi alanı insanlar ile doğaüstü ve doğaüstüne dair inanış, uygulama ve kurumlar arasındaki ilişkiyi anlamak, analiz etmek ve açıklamaktır. Din antropolojisinin önde gelen ilgi alanları şunlardır:

• Dinin kökenleri • İnsanlığın ve toplumun gelişiminde dinin rolü • Bireylerin ve toplulukların gündelik hayatlarında dinin işlevi • Din ile ekonomi, siyaset, tıp, büyü gibi diğer kültürel ve toplumsal kurumlar arasındaki ilişkiler • Dinsel inanışların ve uygulamaların içerikleri, mitler, ritüeller, semboller, büyü ve cadılık

Dine yönelik antropolojik yaklaşımların bir çoğu ateist ya da agnostik nitelik taşır. Antropologlar başkalarının inanç ve uygulamalarını içeriden, kendi yerellikleri içinde çalışırlar ama bu inanç ve uygulamalara nesnel bir gerçeklik, doğruluk atfetmezler. Antropolog Edward Evan Evans-Pritchard’a göre “antropoloğun ilkel dinlerdeki ya da diğer dinlerdeki ruhsal varlıkların varolup olmadıklarını bilmesinin hiçbir olasılığı yoktur, bu nedenle bu soruyu dikkate alamaz”. Diğer taraftan, bilim adına çok daha kesin şekilde din karşıtı olan kuramcılar da vardır. Örneğin, Amerikan din antropoloğu James Lett (1997:116), Evans-Pritchard’ın düşüncesine karşı çıkarak

antropologların dinî inançların doğruluğunu veya yanlışlığını araştırma konusunda entelektüel ve etik bir zorunlulukları olduğunu savunur. Din antropologlarının din konusundaki kişisel perspektifleri, saha çalışmalarındaki katılımcı gözlem sürecinde değişebilir.

Din antropologlarının dinî ele alış biçimleri diğer sosyal bilim disiplinlerinden üç açıdan farklıdır (Crapo, 2002:8):

1. İlk olarak antropologlar din tanımlarını dinî inanışlarını ve davranışlarını anlamaya çalıştıkları insanlarla yaptıkları katılımlı gözlemlere, yani birincil elden elde ettikleri verilere dayanarak yaparlar. 2. İkincisi, dinle ilgili yaptıkları tanımlarda ve analizlerde dinler dar kapsamda değil, en geniş kültürel bağlamlarında ele alınır. Dinin mensuplarının ekonomik, politik, ailevi yaşamlarının, siyasi görüşlerinin dinlerinden nasıl etkilendiği ve dinlerini nasıl etkilediği incelenir. 3. Son olarak din ya da dinin diğer toplumsal kurumlarla ilişkileri hakkında genellemeler yapan antropologlar bu genellemeleri mümkün olan en çok sayıda din biçimine uyacak, yani mümkün olan en çok sayıda dini kapsayacak şekilde yaparlar.

Dini Oluşturan Ögeler

Her ne kadar dünya genelinde çok çeşitli inanışlar olsa da çoğu inanç sistemi bazı temel ortak ögelere sahiptir. Bunlardan birincisi kozmoloji, yani dünyanın tarihinin veya kökenlerinin bir açıklamasıdır. Dinlerin ikinci niteliği insan deneyimi dışındaki bir alana, doğaüstü olana duyulan inançtır. Çoğu dinde üçüncü bir ortak özellik olarak davranışları yöneten kurallar yer alır. Dördüncü öge ritüeldir, ritüeller dinî bir amaca yönelik olan ve genellikle dinî uzmanlar tarafından veya onların gözetiminde yapılan seremoni (tören) veya uygulamalardır.

Dinî Kozmolojiler

Dinî kozmolojiler, evrenin kökenini ve gerçekliği yöneten düzenin ilkelerini açıklama yollarıdır. En basit biçimiyle bir kozmoloji bir köken hikâyesi dünyanın, geçmişin, şu anın veya geleceğin, dünyayı oluşturan insanların, ruhların, tanrı ve tanrıçaların ve diğer güçlerin, yani tüm evrenin ve tüm gerçekliğin anlaşılmasına yönelik bir açıklamadır. Çeşitli kültürlerde birbirinden farklı dinî kozmolojiler vardır.

Musevilik, Hristiyanlık ve İslam öğretilerinin kutsal kitaplarında da dünyanın ve bütün canlı varlıkların nasıl yaratıldıklarına ilişkin çeşitli açıklamalar vardır. Dinlere göre farklılıklar içerse de bu dinlerdeki temel fikir dünyayı, içindeki her şeyi ve herkesi tek bir Tanrı’nın yarattığı şeklindedir. Bu dinlerdeki köken hikâyesi Antik Yunan ve Navajo hikâyelerinden farklı olarak her şeyi yaratan bir Tanrı fikrini merkeze alsa da onlar gibi yaratılış hikâyesinde insanlarla yaratıcıları arasındaki ilişkiyi vurgular.


Doğaüstü İnanışlar

Çoğu dinde bulunan bir diğer nitelik doğa kanunlarıyla yönetilmeyen güçleri ifade eden doğaüstü, ruhani, tanrısal gibi kavramlardır. Doğaüstü pek çok biçim alabilir, bazı doğaüstü varlıklar antropomorfiktir, başka bir deyişle insani niteliklere sahiptir. Diğerleri ise rüzgârın gücü gibi daha genelleştirilmiş varlıklardır. Doğaüstü varlıkların veya güçlerin insan yaşamına ne kadar dahil olacağı kültürden kültüre göre değişir. Çeşitli kültürlerde doğaüstü (a) soyut güçler, (b) ruhlar veya (c) tanrılar olarak görülebilir.

Soyut güçler: Pek çok kültür kişisel olmayan bir doğaüstü güce duyulan inanç etrafında örgütlenmiştir, bu din tipine animatizm adı verilir. Animatizm; kişisel olmayan bir doğaüstü güce duyulan inanç etrafında örgütlenen bir din sistemidir, doğaüstü bir güce inanmanın ilk biçimidir.

Ruhlar: Doğal ve doğaüstü arasında sınır muğlak olabilir. Pek çok insan, insanların kendi bedenlerinde doğaüstü veya ruhani bir öge taşıdıklarına inanır. Hristiyanlık ve İslam dinlerinde buna ruh adı verilirken, Hinduzim’de adı atman’dır. Pek çok insan ruhların bireyler öldükten sonra varlıklarını sürdürdüklerine, bazen dünyada kaldıklarına, bazen de doğaüstü alemden ayrıldıklarına inanır.

Tanrılar: Tanrılar en güçlü doğaüstü ruhlar olarak kabul edilirler, ancak tanrı kavramının bütün insanlar tarafından kabul edilen evrensel bir tanımı yoktur. Genel olarak tanrılar son derece güçlüdür ve doğanın bir parçası değildirler, yani insan da hayvan da değildirler.

Davranış Kuralları

Dinî inanışlar toplumsal kontrolün önemli ögelerinden biridir çünkü hangi davranışın makul ve doğru bulunup kabul edileceğini, hangisinin yanlış görülüp cezalandırılacağını belirler. İstenmeyen davranışlara yönelik cezalar zaman zaman doğaüstü cezaları da kapsayabilir. Bunun en bilinen örneklerinden biri Musevilik inancında On Emir’de ifade edilmiş olan ve sonraları Hristiyanlık ve İslam öğretilerinde de tekrarlandığı görülen temel yasaklardır. Bu yasaklar arasında hırsızlık, cinayet, zina, kıskançlık gibi davranışlar yer alır.

Dünyanın en yaygın dinlerinden biri olan Budizm de ruhani inanışlarla günlük yaşamdaki davranış kuralları arasında çok sıkı bağlantılar kuran bir dindir. Budistler bir zamanlar sıradan bir insanken çalışma ve disiplin sayesinde bilgeliğe ulaşmış olan Buda’nın öğretilerini takip ederler. Budizm’de tanrı veya tanrılar yoktur. Bunun yerine bu dine mensup olanlar meditasyon gibi tekniklerle öngörü sahibi olmaya çalışırlar, böylece anlamlı bir hayata ulaşmayı ve nihayetinde, belki çok uzun zaman sonra, Nirvana’ya ulaşmayı hedeflerler. Her ne kadar Budizm’i antropolojik olarak bir kategoriye yerleştirmek zor olsa da evrendeki bir ahlaki güç olan karma ile temsil edilen bir animatizm ögesi barındırır. İnsanların karmaları bireysel eylemleriyle oluşur. Örneğin diğer insanlara yönelik nezaket olumlu karma yaratırken, hayvanları öldürmek gibi Budist öğretide yasaklanan davranışlar olumsuz karma yaratır. Bir canlının öldükten sonra yeni bir

bedende başka bir hayata başlayacağı fikri reenkarnasyon (ruh göçü) olarak adlandırılır ve çeşitli dinlerde yer alır. Budizm’de insanların reenkarnasyonları hayatları boyunca edindikleri, biriktirdikleri karmanın niteliğine bağlıdır.

Ritüeller/Ayinler

Dinî inanç sistemlerinin en kolay gözlemlenen ögesi ritüellerdir. Victor Turner (1972) ritüelleri “aktörün amaç ve çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla doğaüstü varlık veya güçleri etkilemek üzere tasarlanmış olan, münzevi bir yerde yapılan, kalıplaşmış sıralı aktiviteler” olarak tanımlar.

Dünya genelindeki dinsel ritüelleri tanımlamak ve yorumlamak için çok sayıda antropolojik çalışma yapılmıştır. Bu ritüellerin ayrıntıları kültürden kültüre değişse de amaçlarına dayanarak genel bir sınıflandırma yapmak ve ritüelleri üç kategoriye ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki geçiş ritüelleri/ayinleri olarak adlandırılır ve yaşamın çeşitli aşamaları arasındaki geçiş için tasarlanmış seremonilerden oluşur. İkincisi yoğunlaştırma veya güçlendirme ritüelleri/ayinleri olarak adlandırılan, genellikle kriz dönemlerinde topluluğu bir araya getirmek için tasarlanmış ayinlerdir. Üçüncüsü ise diriltme veya canlandırma ritüelleri/ayinleri olarak bilinen, yine genellikle kriz zamanlarında gerçekleştirilen, savaş, kıtlık veya yoksulluk gibi ciddi sorunları ruhani veya doğaüstü müdahale sayesinde çözmek amacıyla yapılan ayinlerdir.

Geçiş (Passage) Ritüelleri

Yaşamın çeşitli aşamaları arasındaki geçişler için tasarlanır. Çoğu toplumda doğum, evlenme ve ölüm için yapılan ritüeller geçiş ritüellerinin örneklerindendir.

Güçlendirme (İntensification) Ritüelleri

Genellikle kriz dönemlerinde yapılan ve topluluğu bir araya getirmek, bağlılığı güçlendirmek amacına yönelik olan ritüellerdir.

Canlandırma (Revitalization) Ritüelleri

Genellikle kriz zamanlarında gerçekleştirilen, savaş, kıtlık veya yoksulluk gibi ciddi sorunları ruhani veya doğaüstü müdahale sayesinde çözmek amacıyla yapılan ritüellerdir.

Dinî Uygulayıcılar: Rahip, Şaman, Peygamber

Ritüeller son derece karmaşık olabilirler, sonuçları da topluluk için oldukça önemlidir. Bu nedenle genellikle ritüeli denetleme sorumluluğu uzman uygulayıcılara verilir.

Rahip (priest): Rahip kavramı antropolojide belirli bir dindeki din görevlisini değil, din uygulayıcıları içinde bir kategoriyi ifade eder. Bu açıdan bu metinde kullanıldığı şekliyle rahip, Hristiyanlık dinindeki rahipleri ifade etmez. Genel tanımıyla rahip, tam zamanlı dinî uygulayıcı olan, diğer bir deyişle dinî uygulamaları gerçekleştiren bir meslek grubunun üyesi olan kadın veya erkeklerdir. Bu pozisyon sadece ileri derecede mesleki uzmanlaşmanın görüldüğü toplumlarda söz konusudur. Rahipler Tanrı (veya tanrılar) ile insanlar arasındaki aracılardır. Dinsel geleneklerde rahiplerin sahip olması gereken nitelikler çok çeşitlilik gösterir.


Şaman: Şaman terimi yüzlerce yıldır kısmi süreli dinî uygulayıcıları ifade etmek için kullanılmıştır. Şamanlar gerektiğinde dinsel ritüeller düzenlerler ama bunların dışında toplulukta normal işlere de katılırlar. Bir şamanın dinsel uygulaması ruhlarla, tanrılarla veya doğaüstü alanla kurduğu doğrudan iletişim kurma becerisine bağlıdır. Şamanların en önemli özelliği normal gerçekliği aşmak, farklı bir dünyada doğaüstü güçlerle iletişim kurmak, hatta belki onları manipüle etmektir. Bu beceri doğuştan gelebildiği gibi sonradan da öğrenilebilir. Ayrıca Şamanlar doğaüstü varlıklarla kişisel olarak iletişim kuran, daha çok avcı toplayıcı toplumlarda görülen din uygulayıcıları iken rahipler güçlerini ritüellerden, dinî metinlerden ve mesleki pozisyonlarından alan eğitimli uzmanlardır ve daha çok tarım ve sanayi toplumlarında görülürler.

Peygamber/Elçi/Yalvaç (prophet): Peygamber (elçi ya da yalvaç olarak da bilinir), doğaüstü alemle doğrudan iletişim kurduğuna ve ilahî mesajları diğerlerine iletebildiğine inanılan kişilere verilen addır. Pek çok din topluluğu bir peygamberle başlar, örneğin İslam, Hristiyanlık ve Musevilik öğretilerinde tanrının buyrukları topluma peygamberler aracılığıyla iletilir. Ancak kavramın çerçevesi geniştir ve bu dinlerde adı geçen peygamberlerle sınırlı değildir. Bir rahiple peygamber arasındaki ana ayrım otoritelerinin kaynağıdır. Rahipler otoritelerini biçimsel olarak örgütlenmiş bir din içindeki bir mesleki pozisyondan ve kutsal metinlerden alır. Peygamberler ise otoritelerini ilahi olanla doğrudan iletişim kurmalarından ve karizmaları sayesinde diğer insanları meşruluklarına inandırmalarından alırlar.

Dinî Açıklamaya Yönelik Kuramlar

Doğaüstü konuları çalışmak pek çok açıdan zordur. Her şeyden önce, konunun kendisini tanımlamak zordur. Gündelik yaşamımızda din kavramıyla genellikle İslam, Hristiyanlık, Musevilik gibi belirli bir inanç biçimini ve bu inançlara katılma biçimlerini kastediyoruz, ama kavramın evrensel olarak bu şekilde anlaşıldığı söylenemez. Bazı toplumlarda din, cennet, cehennem, dua gibi kavramları ifade edecek kelimeler yoktur. Pek çok toplumda dinsel veya ruhani pratiklerle insanların gündelik yaşamlarının birer parçası olan diğer alışkanlıklar arasında kesin bir ayrım yapılmaz. Tematik olarak antropologların ve onların düşüncelerini etkileyen diğer sosyal bilimcilerin din yaklaşımlarını bilişsel tanımlar, toplumsal düzene dayalı tanımlar, duygulara dayalı tanımlar, varoluşçu tanımlar, davranışsal tanımlar ve kültürel tanımlar şeklinde sınıflandırmak mümkündür. Şimdi bu yaklaşımları ve dini ne şekilde açıklayıp tanımladıklarını inceleyelim.

Bilişsel Tanımlar: İnanç Olarak Din

Din kavramını ilk tanımlayanlardan biri, antropoloji alanında dünyadaki ilk profesör olan Edwards Burnett Tylor’dur (1832-1917). Tylor dini genel olarak bilimsel olmayan inançlar sistemi olarak görmüştür. Ona göre dinin minimum tanımı animizmdir, yani ruhlar, hayaletler, iblisler ve tanrılar gibi ruhani varlıklara duyulan inançtır.

Tylor’un görüşleri yine evrimci yaklaşım içinde yer alan Herbert Spencer’ın dinle ilgili düşüncelerinden etkilenmiştir. Herbert Spencer’a göre dinler rüyalarda benliğin bedeni terk edebileceği gözleminden doğmuştur. İnsan iki boyutludur ve ölümden sonra ruh rüyalarda olduğu gibi bedenden ayrı bir şekilde yaşamaya devam edecektir. Tylor antropolojide hâlâ etkili olan bir kültür kavramı geliştirmiştir. Buna göre kültür sadece dini değil, bilgiyi, inancı, sanatı, ahlakı, yasaları, gelenekleri ve diğer sosyal alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür.

Din ve büyü arasındaki ilişki karmaşıktır ve pek çok din büyüsel olarak tanımlanabilecek fikirler veya ritüeller içerir. Marcel Mauss, Büyünün Genel Bir Teorisi (1972 [1902]) adlı kitabında din ve büyünün ruhani inanışlar spektrumunun iki zıt kutbu olduğunu ileri sürer. Bu spektrumun bir ucunda özel, gizli ve bireysel olan büyü yer alırken diğer ucunda ise kamusal olan ve topluluğu bir araya getirmeye yönelik olan din yer alır. Mauss’un bu tanımı din ve büyüyü aynı düşünme tarzının farklı parçaları olarak gösterir. Fakat çağdaş antropologlar, din ve büyü arasındaki ayrımın yapay ve pek de kullanışlı olmayan bir ayrım olduğunu düşünürler.

Toplumsal Düzene Dayalı Tanımlar: Cemaat Olarak Din

Bazı antropologlar dinin bir toplumsal olgu olduğunu vurgulamışlardır. Dinin toplumsal doğası kendini iki şekilde gösterir. İlk olarak bütün dinlerde grup içinde iş bölümü yapmayı gerektiren grup etkinlikleri gerçekleştirilir. İkincisi, bütün dinsel gruplar ait oldukları toplumdaki diğer toplumsal gruplar ve kurumlarla önemi ilişkiler kurarlar. Karl Marx dini tanımlamaya çalışmamışsa da toplumsal yaşamı neyin belirlediği hakkında bir teori geliştirirken diğer toplumsal kurumlar gibi dine de değinmiştir. Marx’a göre din üretim tarzındaki (yani toplumda üretim yapmayı mümkün kılan emek, araçlar ve tekniklerle bunların nasıl kullanılıp sahiplenileceğini belirleyen sosyal ilişkilerdeki) değişikliklerin ürünüdür.

Sosyolog Max Weber de dinin diğer toplumsal kurumlarla ilişkisini, özellikle de ekonomiyle ilişkisini incelemiştir. Weber Konfüçyenizm, Taoizm, Hinduizm ve antik Musevilik gibi büyük dinsel geleneklerle ilgilenmiş, dinin tanımlanması üzerinde durmamıştır. Weber’in din anlayışında din bir toplumsal kurum olarak önemlidir, diğer toplumsal kurumları etkiler ve toplumun tarihinde önemli bir role sahiptir.

Dini toplumsal düzenle ilişkili olarak açıklayan Fransız sosyolog Émile Durhkeim, Avustralyalı Aborjinlerden elde ettiği verilere dayanarak kutsal normların da, din dışı olan gündelik normların da kaynağının bireyler değil, toplumun kendisi olduğunu ileri sürmüştür. Durkheim’a göre totem klanın sembolüdür, klan totem görevi gören hayvan veya bitki biçiminde kişileşir, temsil edilir ve görünür hâle gelir.

Duygulara Dayalı Tanımlar: Teselli Olarak Din

Felsefeci Rudolph Otto (1923) dinlerin kaynağının duygular olduğunu, özellikle de kutsallık karşısında


deneyimlenen korku ve huşu gibi güçlü duygular olduğunu düşünmüştür. Otto’ya benzer şekilde Robert Lowie de (1927) dinin merkezinde alışık olmadığımız ya da tuhaf olaylar deneyimlediğimiz zaman hissettiğimiz şaşkınlık, hayranlık ve huşu duygularının yer aldığını düşünür.

Antropolojinin en önemli kuramcılarından biri olan ve işlevselci ekolün kurucularından biri sayılan Bronislaw Malinowski’ye (1884-1942) göre de din, duygusal gerilime verilen bir tepki olarak doğmuştur. Malinowski Tylor’dan farklı olarak evrimsel kökenlere ve kalıntı fikrine daha az önem vermiştir. Ona göre toplum kendi kendini düzenleyen organik bir sistemdir ve din, ekonomi ve akrabalık da bu organik bütünün parçalarıdır.

Varoluşçu Tanımlar: Değer Olarak Din

Teolog Paul Tillich’e göre din, çok sayıda antropoloğu ve sosyoloğu etkilemiş olan nihai kaygılar anlamına gelir. Tillich’e göre din, insanların koşulsuz bir şekilde ciddiye aldığı ve hayatın anlamının kaynağı olarak düşündüğü her şeydir. Dini nihai kaygılar olarak gören bu bakış açısı antropolog Robert Bellah tarafından da benimsenmiştir. Bellah’a göre din insanları varoluşlarının nihai durumuyla ilişkilendiren bir dizi sembolik biçim ve eylem dizisidir. Benzer şekilde William Lessa ve Evan Vogt dini toplumun nihai kaygılarına yönelik inanç ve uygulamalarından oluşan bir sistem olarak tanımlarlar.

Davranışsal Tanımlar: Ritüel Olarak Din

Antropologlar 1960’lı yıllarda dini davranışlara çok ilgi göstermişlerdir. Anthony F.C. Wallace (1966:102) ritüeli “eyleme geçmiş din” olarak tanımlar ve dinin yapmayı amaçladığı şeyi gerçekleştiren aracın ritüel olduğunu düşünür. Her ne kadar pek çok insan dini belirli doğaüstü inanışlar veya kutsal inançlar olarak görse de insanlar amaçlarına ritüellerle ulaşmaya çalışırlar.

Victor Turner (1972) için ritüeller, dini topluluğun kendilerini birleştiren duygular yaratma aracıdır ki; bu birlik duygusunun kendisine komünitas adını verir.

Edmund Leach de kutsal sembollerin anlamlarının yoğunlaştırılmış bir şekilde ifade edilişinde ritüellerin büyük bir rolü olduğunu belirtir.

Psikolojik Tanımlar: Yansıtma Olarak Din

Her ne kadar Freud bir antropolog değildiyse de küçük çaplı toplumların antropolojik tanımları hakkında çalışmış ve kendi psikoloji teorilerini dinin kökenlerini açıklamak için kullanmıştır. Freud ([1927]1964) dinin ebeveyn- çocuk ilişkisinin sembolik bir ifadesi olduğunu düşünür. Bu ilişkide çocukların ebeveyn hakkındaki algısı bilinçsiz bir şekilde doğayı yorumlamak için bir temel olarak kullanılır. Melfrod E. Spiro ve Roy G. D’Andrade çeşitli toplumlarda tanrı kavramlarını incelemiş ve tanrıların niteliklerinin ebeveyn-çocuk ilişkisinin niteliğinden büyük ölçüde etkilendiğini görmüşlerdir.

Kültürel Tanımlar

Çağdaş Amerikan antropolog Clifford Geertz, Durkheim’ın dinî kolektif bir toplumsal eylem olarak gören perspektifini, Max Weber’in anlamı merkeze koyan, dini dünyaya düzen getiren bir sistem olarak gören perspektifiyle birleştirir. Geertz bu perspektiflere ek olarak dini analizin kültürel boyutunu açıklamaya çalışır. Tylor’un aksine Geertz dini tanrıya inanma anlamında tanımlamaz, insanların iletişim kurmasını mümkün kılan sembolik bir sistem olarak tanımlar.

Din ve Bilim

Antropolog Leslie White (1969) doğal (natüralist) ve doğaüstü düşünme tarzları arasında bir ayrım yapar. Doğal düşünme, bilimin bir özelliğidir ve nesneler ve olaylarla ilgili insan deneyimi ile dış olgular arasında, yani örneğin baş ağrısı ile fırtına arasında dikkatli bir ayrım yapar. Doğal düşünce insanların iç süreçlerini biyolojik terimlerle açıklar, dış nesne ve olayları da dış olguların bağlamında açıklar. Örneğin; baş ağrısı gibi bir iç süreç kaslardaki gerilimle veya kan basıncındaki değişimle, yani doğal olarak açıklanabilir, fırtına gibi bir dış olgu da atmosfer ve şimşeklerin etkileşimiyle açıklanabilir. Doğaüstü düşüncede ise aksine iç olgular dış olguların terimleriyle ya da dış olgular insan egosunun uzantısı olarak tartışılarak deneyimin yeri muğlaklaştırılır.

Doğaüstü düşünce sadece dine mahsus değildir. Sanatsal bağlamda, çocukların kurmaca oyunlarında ya da zihinsel bozukluklarda da görülebilir. Ancak White’a göre doğaüstü düşünce dinin belirleyici özelliğidir. Dinî ideolojilerde dış dünya kendi terimleriyle değil, insan egosu açısından yorumlanır. İnsanlar dinî inançları, dış dünyayı kendi kişiliklerini yansıtacak şekilde betimleyip yorumlayarak inşa ederler.

Dinî düşünceyi iç deneyimlerle dış gerçekliği birbirine karıştırma olarak gören tek düşünür White değildir. Antropolog Stewart Guhrie (1993) de dış dünyanın insan nitelikleri atfedilerek yorumlanmasının dinin merkezinde yer aldığını düşünür. Dinde insanlar evrenin insani olmayan kısımlarını betimlemek ve açıklamak için insana benzer modeller kullanırlar: Örneğin şimşekler Zeus’un ellerindeki mızrak hâline gelir veya doğal afetler Tanrı’nın gazabı olarak kabul edilir.

Guthrie’ye (1993:197) göre bütün dinler ortak bir özelliğe sahiplerdir. Bu özellik, insan olmayan ama görünüşte insana benzer olduğu varsayılan varlıklarla sembolik eylemin bir biçimi aracılığıyla iletişim kurmaktır.

Guthrie’ye göre bilim gibi din de evreni anlama çabasıdır ancak, bilim mekanik modelleri kullanırken din antropomorfik modelleri kullanır. Guthrie yeni olguları açıklamaya yönelik tüm girişimlerin analoji kullanmayı içerdiğini söyler. Mesela atomun çekirdeğini ve elektronlarını açıkladığımız zaman güneşe ve etrafındaki gezegenlere benzetiriz. İnsanların insani olmayan şeyleri açıklarken dinî olarak kullanılması da bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Ünite 5 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç