SOS203U-SOSYAL ANTROPOLOJİ
Ünite 4: Siyasal Antropoloji ve Hukuk Antropolojisi
Siyasal Antropolojiye Giriş
Siyasal antropoloji 19. yüzyılın ikinci yarısında bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıkmasından sonra, Antropolojiyle daha bütünleşik bir hâl almıştır.
Evrimci Teoriler
Evrimci teoriler, Darwin’in etkisi, biyolojiye egemen olduğu gibi 19. yüzyılın ikinci yarısında da kültürel antropolojinin gelişimine egemen olmuştur. Sosyal Darwinizm, Darwin’in evrim teorisinin genişletilerek sosyal alana uygulanmasıdır. Bu kavram, bireysel organizmalar arasındaki rekabette çevreye en uygun olanın varlığını devam ettirmesi gibi bireyler, toplumlar ve uluslararası rekabette de varoluş mücadelesini kazananın hayatta kaldığı sosyal bir evrim sürecini ifade eder. Sosyal Darwinizm, genel hatlarıyla toplumsal gelişmenin en üst basamağında yer almanın, geri kalmış hakları yönetme fikrine meşrutiyet kazandırmaktadır.
İşlevselci ve Yapısal İşlevselci Teoriler
İşlevselcilik Kuramı, bireyler arasındaki eylemler, toplumsal kurumların bireylere getirdiği sınırlamalar, bireylerin gereksinimleriyle bunların toplumsal ve kültürel çerçeveler aracılığıyla karşılanması arasındaki ilişkiler üzerine odaklanır.
Yapısal İşlevselci Kuram, toplumsal veya kültürel sistemi yapısal bir bütün hâlinde, ögelerinin birbiriyle ilişkisi bağlamında işleyen bir organizma olarak görür.
İngiltere’de 1930’larda, iki tür işlevselcilik egemenlik için yarışmıştır: B. Malinowski’nin psikobiyolojik işlevselliği ve A.R. Radcliffe-Brown’un yapısal işlevselliği. Malinowski, kültürel kurumları belirli psikolojik ve biyolojik ihtiyaçlardan türetilmiş olarak yorumlamaya çalışmıştır. Radcliffe-Brown, kültürün her bir unsurunun özgül bir işleve sahip, birbirleriyle etkileşim içinde, bütünleşmiş bir tüm olarak denge içinde vurgulamıştır. Bu nedenle, toplumların yukarıdan tanımlanması, çeşitli ögelerinin nasıl iç içe geçtiğinin gösterilmesi için haritalandırılması gerektiğini ileri sürmüştür.
Yeni Evrimci Teori (Neo-Evrimci Teori)
İngiltere’nin, ilk 20 yılda siyasal antropolojiye egemen olduğu sırada, Amerika Birleşik Devletleri’nde, yeni ve oldukça farklı bir siyasal antropoloji filizlenmeye başlamıştır. İngiliz meslektaşlarının aksine, Amerikalı siyasal antropologlar, temelde ekolojik ve materyalist bir bağlamda panoramik ölçekte değişim fikrini başlatmıştır. Siyasal evrim neredeyse politik sınıflandırmayla eş anlamlı hâle gelmiştir.
Siyasal evrim devam eden bir çalışma alanı olarak kalsa da Amerikan siyasal antropolojisinin ana odağı olma konumunu kısa bir süre sonra kaybetmiş, süreç ve karar verme yönelimleri, İngiltere’den hızla Atlantik’e geçmiştir. Süreç teorisi, yapısal işlevselliğin altın çağında sessiz kalan Atlantik ötesi bir diyaloğun yolunu açtı. Evrimsel tipolojiye yalnızca geçici bir ilgi göstermiş olan Amerikan Siyasal
Antropoloji liderleri, uluslararası bir eğilim oluşturan bu konuda İngilizlere katıldılar.
Postmodernizm ve Küreselleşme
1980’lerde ve 1990’larda daha önceki perspektifler ve teorik yaklaşımlar devam etse de, güçlü yeni eğilimler belirgindi. Belki de en önemli gelişme, bir feminist antropolojinin ortaya çıkmasıydı. Kadınların göreli gücünü inceleyen kadın yazarlar; yalnızca evrensel erkek egemenliği varsayımına değil, aynı zamanda fiziksel evrimin Avcı-Adam modeli gibi diğer antropolojik varsayımlara da meydan okudular.
Bu dönemde disiplinsel sınırların bulanıklaşması, antropoloji, kültürel çalışmalar, tarih, siyaset bilimi, sosyoloji ve kadın çalışmalarının zengin çeşitliliğe sahip bir çalışma alanı oluşturmak için verimli çapraz birliktelikler ile sonuçlanmıştır. Siyasal Antropolojinin amaçları şu şekilde sıralanabilir:
• Siyasal olanın sadece “tarihsel” toplumlarla ya da devlet aygıtının varlığına özgü olmadığını, temel bir insan fenomeni olduğunu göstermek. • Tarihçilerin çalışmalarına paralel olarak, araştırmalar yoluyla siyasal sistemlerin oluşum ve dönüşüm süreçlerini ortaya koymak; “ilkel” ya da “ilksel” gibi değer yargısı içeren belirlemelerden kaçınarak, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren bu oluşumu ve dönüşüm süreçlerini sınamak. • Özgül ve özgüyü bir tarih anlayışının sınırları içine sıkışmayarak siyasal gerçekliğin farklı görünümlerine ilişkin karşılaştırmalı çalışmalar yürütmek.
Siyasal Sistemler
Tipolojik yöntem, siyasal sistem tiplerini belirlemeyi, siyasal hayatın örgütlenme şekillerinin sınıflandırılmasını amaçlar. Politik örgütlenme, bir toplumda gücün dağıtımı ve toplumda bulunuş biçimi ile toplumsal düzeni oluşturma, sürdürme ve toplumsal düzensizliği azaltma aracıdır.
Sanayileşme Öncesi Siyasal Sistemler
Sınıflandırma, siyasal antropolojinin başlangıcından beri araştırmanın ana odağı olmuştur. Kitabın 116. ve 117. sayfalarındaki Tablo 4.1’de sanayileşme öncesi siyasal sistemlerin özelliklerinin yararlı bir özeti evrimsel bir tipoloji ile sunulmaktadır.
Merkezi Olmayan Sistemler
Bu sosyal sistemler kalıcı, merkezî olarak örgütlenmiş toplumlar olarak değil, daha çok kısa veya uzun zaman dilimleri boyunca, bazen mevsimsel ve bazen neredeyse rastgele olarak daha büyük kabile birimleri hâlinde birleşen ve daha sonra daha küçük birimlere kendilerince bölünebilir olan akışkan gruplar olarak görülebilir. Bu sistemler, gerçek anlamda en alt düzeylerinde (avcı-topluluklarında) yalnızca eşitlikçi olsalar da karar alma ve liderliğe erişimde daha merkezî gruplardan daha fazla demokratik görünmektedir.
Merkezi Sistemler
Merkezî siyasal sistemler kategorisi, güç ve otoritenin bir kişi veya küçük bir grupta olduğu toplumları kapsar.
• Şeflik: İki ya da daha fazla yerel grubun tek bir şef altında örgütlendiği ve onun altındakilerin sıradüzensel biçimde dizildiği bölgesel bir yönetim biçimidir. Çok toplumlu siyasal birimlerin faaliyetlerini koordine eden kalıcı merkezî siyasal varlığı ile ayırt edilir. • Devlet: Belirli bir toprak parçası üzerinde, sözel ya da kayda geçirilmiş norm, kural ve değerler aracılığıyla ya da gerekli güç kullanan, uyruk veya yurttaş sıfatıyla tanımlanan insanlar üzerinde doğrudan ve dolaylı denetim kuran ve bu denetimi meşru sayılan araçları yoluyla kullanan, bu kişiler üzerinde tanımlanmış haklara sahip ve aynı zamanda bu kişilere karşı belirli ödevleri olan, siyasi varlığı kendi dışındaki siyasi varlıklar tarafından tanınan en üst yönetim aygıtıdır. Elman Service’e göre, devletin onu şeflikten ayıran ayırt edici niteliği, “bu özel denetim biçiminin varlığı, onu kullanmak için meşru olarak oluşturulmuş bir bireyler topluluğunun sürekli bir güç tehdidi altında olmasıdır.”
Antropoloji için nispeten yeni bir kavram olan etnisite, belirli dinsel, dilsel, mekânsal ve/ veya kültürel özellikler bakımından hem kendisini diğerinden “ayrı” gören hem de diğerleri tarafından “başka” sayılan, bütünlüklü bir kimliği ve kendine özgü kültürleme sürecine sahip, içerden evlenmek suretiyle bu grup kimliğini koruyan ve grubun sürekliliğini sağlayan toplumsal/ kültürel bazen de siyasal bir oluşum anlamına gelir.
Etnisite gibi milliyetçilik de tanımlanması zor bir kavramdır. Antropolojide, milliyetçilik genellikle kültürel sınırlarla siyasi sınırların örtüşmesi gerektiği görüşünü savunan bir ideoloji olarak tanımlanmıştır; bu demek ki devlet “aynı türde” insanları barındırmak zorundadır. Devlet milliyetçiliğinde, topraklarıyla sınırlı olan devlet, aile, akrabalık, kültür grubu veya etnisiteyi aşan bir sadakati varsaymaktadır.
Hukuk Antropolojisi
Günümüzde hukukun evrensel niteliğine veya tüm toplumların bir hukuka sahip olup olmadığına ilişkin sorular önemini yitirmiştir. Çünkü toplumsal yapıyı sürdürmeye yarayan mekanizmanın bir parçası olarak hukukun farklı görünümlerde olsa da tüm toplumlarda gözlemlenebilen bir olgu olduğunu açıktır. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra antropolojiyle doğru orantılı olarak hukuk antropoloji çalışmaları yükselmeye başlamıştır.
Evrimci Teoriler
Evrim teorisinin hemen hemen tüm alanları yayıldığı bu dönemde hukukçular, yasal sistemlere odaklandılar ve bugünkü modern hukuk sisteminin ilk kez “barbar”
toplumlarda ortaya çıktığı fikrini evrimci bir bakış açısıyla ortaya attılar.
19. yüzyıl sosyal evrim kuramcıları için hukuk, uygarlaşmanın ölçütüdür. Toplumsal kurumların tarihiyle ve ilkel hukukla ilgilenen ilk kuşak antropologların birçoğu hukuk mesleğinden gelmektedir: Maine, Morgan, McLenan, Bachofen gibi. Ayrıca Fransa’da Mauss ve Durkheim’ın çalışmaları da önemlidir.
Yeni Evrimci Teoriler
Yeni evrimciler, evrimin karma süreçlerin ürünü olduğunu, değişik toplumlarda ve değişik zamanlarda planlama ile rastlantının değişen oranlarda rol oynadığını ileri sürerler. Buna göre evrim keşiflerle buluşların, tarihsel rastlantılara, kültürlerin kaynaşmasının ya da başka kültürlerden belli ögeleri almasının, yani her türlü kaynaktan gelen değişimlerin oluşturduğu çeşitli bileşimlerin sonucudur. Yeni evrimcilikte, evrensel aşamalar baştan reddedilmiştir.
Yapısal İşlevselci Teori
Malinowski araştırmasının bir parçasını olarak hukuk kavramı üzerine çalışmış, geleneksel toplumlarda hukuki süreçlerini incelemiştir. Geleneksel toplumlar da dahil olmak üzere kanunu din ve ahlaktan ayırt edilebileceğini belirtmiştir. Gelişmişlikleri hangi düzeyde olursa olsun, bütün toplumlarda hem ceza hukukunun hem de özel hukukun bulunduğunu öne sürmüştür.
Malinowski’ye göre hukuk karşılılığa ve bunun dışında toplumsal tepkinin sağladığı sosyal yaptırımlara dayanmaktadır. Hukuk usullerine göre değil işlevine göre tanımlanmalıdır.
Hukuk Antropolojisine Çoğulcu Bir Yaklaşım
1950’ler ve 1960’larda ortaya çıkmış̧ çalışmalar çoğulculuğun daha gözle görülür olduğu, özellikle çok ırklı toplumlara hitap etmektedir. 1960’lı yıllarda, çoğulculuğun çalışılmasında saha çalışmasının kullanılması artmış̧ ve Fransa’da, G. Balandier koloniyel durumu çoğulcu teorilerde kullanılanlarla benzer kavramlarla ifade eden dinamik antropolojiyi geliştirmiştir.
Ele aldığı konular toplumsal ve kültürel antropolojinin konularıyla yakından ilgili olan hukuk antropolojisi, gelişiminde belli bir süre evrimcilik ve işlevselcilik gibi başlıca teorileri benimsemiştir. Yapısalcılık ise daha az itibar görmüştür. Ayrıca hukuk antropolojisi, sosyolojiden türemiş çoğulculuktan da etkilenmiştir.
Çoğulculuğun vurgulanması daha evrensel bir tutuma yol açmıştır. Antropologlar Batılı toplumları göz önüne almaya tekrar yönelmiştir. İlk sonuçlar göstermektedir ki geleneksel ve modern toplumlar ilk başlarda düşündüğümüz kadar birbirinden ayrı değildir.