SOS203U-SOSYAL ANTROPOLOJİ
Ünite 6: Toplumsal Cinsiyet ve Antropoloji
Giriş
Bugün dünya nüfusunun yaklaşık yarısı erkeklerden diğer yarısı da kadınlardan oluşmaktadır. Yirmi birinci yüzyılda olmamıza rağmen hâlâ erkeklerin okuryazarlık oranı kadınlardan yüksektir. Kadınların ortalama ömrü ise erkeklerden uzundur. Örnekler üzerine düşündüğümüzde, kadınlar ve erkeklerle ilgili her farkın biyolojik olmadığını görürüz. Cinsiyetler, kültürler, coğrafyalar arasında kısaca gezinirken, erkekler ve kadınlara dair karşımıza pek çok fark çıkmaktadır. Bu farkların bir kısmı biyoloji, genetik ya da doğa ile ilgilidir. Bazıları yetiştirilme biçimleriyle ilgilidir. Kimileri ise toplumsal ve kültüreldir. Yaşanan yer, tarihin koşuları, beklentiler, umutlar kadınların ve erkeklerin gündelik alışkanlıklarını farklılaştırabilmektedir. Tüm bu farklar ve çeşitlilikler üzerine düşünebilmemiz için kültürel antropoloji bize önemli bir değerlendirme penceresi ve anahtar kavramlar sunar.
Antropolojik Bakışla Toplumsal Cinsiyet
Antropoloji Toplumsal Cinsiyet Farklarını Nasıl Ele Alır?
Antropoloji çok geniş bir tanımıyla insanı inceleyen bir bilim dalıdır. Antropologlar, insanları diğer insanlarla ilişkileri içinde anlamaya çalışırlar. İnsanın ilişkiler içinde bir varlık olmasının toplumsal, kültürel ve biyolojik yönlerini ele alırlar. Bu yönleri tarihsel ve mekânsal farklılaşmaları hesaba katarak incelerler. Örneğin, kültürel antropoloji araştırmaları duygulara ve davranışlara yön veren toplumsal süreçlerin topluluktan topluluğa değiştiğini ortaya koyar. Kültürel antropoloji, kültürel göreliliği yani bütün kültürlerin ve kültürel özelliklerin eşit ölçüde değerli olduğunu savunur.
Kültürel antropoloji, başlangıcından beri kültürler ve toplumlar arasında karşılaştırma yapmayı merkeze almıştır. Bu özelliği sayesinde, kadın ya da erkek olmanın değişmez özler üzerine inşa edilmediğini diğer sosyal bilim dallarından daha önce keşfetmiştir. Özellikle kültürel antropologlar, tıpkı başka özelliklerimiz gibi cinsiyetlerimizin de yalnızca biyolojik birer kategori olmadığını ortaya koyarlar. Cinsiyet biyolojik olduğu kadar toplumsal ve kültüreldir. Belli bir kültür içindeki gündelik tekrarların ve beklentilerin ürünüdür.
Feminist antropoloji üzerine ilk değerlendirmeleri yazan Henrietta L. Moore, antropoloji teorilerinin ele aldığı konuları toplumlarda gömülü güç ilişkilerinin içine yerleştirdiğini söyler (1999: 2). Yani antropoloji disiplini, kültür, “öteki” kültürler, yaşama biçimleri, toplumsal sistemler, dünyayı görme biçimleri üzerine çalışmalar yapar. Bu çalışmalarda hem toplumlar arasındaki hem de toplumların üyeleri arasındaki birçok benzerliklerin ve birçok farklılıkların olduğunu ortaya koyar. Antropoloji benzerliklerin ve farkların, akrabalık sistemlerinde, aile içi iş bölümlerinde, geçim kaynaklarına ulaşmada, politik yapılarda yarattığı hiyerarşileri inceler.
Toplumsal Cinsiyet
Sosyal bilimlerde cinsiyetlerin yalnızca biyolojik belirlenimin ürünü olmadığını anlatan kavram toplumsal cinsiyettir. Bu kavram, sosyoloji, ekonomi, hukuk, tarih gibi disiplinlerde cinsiyete dayalı ilişkileri anlamada ve açıklamada kullanılmaktadır. Toplumsal cinsiyet antropolojinin de anahtar kavramlarından birisidir. Toplumsal cinsiyet kavramı, cinsiyetin toplum ve kültür içinde biçimlendiğini anlatır. Kadınlar ve erkekler için yaşam ev içlerinde, iş yerlerinde, okullarda, sosyal medyada, kırlarda, kentlerde kısacası her alanda cinsiyetlere yüklenen toplumsal ve kültürel anlamlara göre kurulur.
Toplumsal cinsiyet, kültürün ve toplumun kadınlara ve erkeklere atfettiği özellikleri içeren geniş bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetin toplumsal ve kültürel olarak inşa edildiğini vurgular.
Toplumsal cinsiyet kavramını kavrayabilmemizin yolunu açan önemli düşünürlerden biri Simone de Beauvoir’dır. 1949 yılında yayımlanan İkinci Cinsiyet kitabında, kadınlığı ve erkekliği toplumsal olgular olarak ele almıştır. Bu çalışma, tartıştığı konular ve sunduğu bakış açısı bakımından güncelliğini hâlâ korumaktadır. Beauvoir, cinsiyetin belirlediği ilişkiler ve yaşam pratiklerinin biyolojik, psikolojik ya da kalıtımsal temeller üstüne kurulmadığını anlatır.
Bir başka önemli feminist kuramcı Kate Millett, cinsiyet farklılıklarının biyolojik temelden ziyade kültürel temellere sahip olduğunu söylemiştir. Kültürel temelin kurucu öge olduğu toplumsal cinsiyet, ebeveynlerin ve akranların etkisinde biçimlenir. Mizaç, karakter, ilgi alanları, statü, değer, jest ve ifade açısından her cinsiyet için neyin uygun olduğuna dair kültürün toplamıdır.
Toplumsal Cinsiyet Rolleri
Toplumsal cinsiyetin yaşamda işlerlik kazanması, toplumun ve kültürün kadınlara ve erkeklere uygun roller biçmesi ile gerçekleşir. Toplumsal cinsiyet rolleri, kültürün farklı cinsiyetlerdeki kişilerden yerine getirmelerini beklediği görevler ve işlerdir. Ayrıca farklı cinsiyetler için kültürde uygun görülen tutumlar, giysiler, konuşma biçimleri veya davranışlar toplumsal cinsiyet rollerinin parçasıdır. Bazı özellikler ise bir dizi kültürde ortak olabilir. Örneğin, evine ekmek getirmek veya ekmek parası kazanmak genellikle erkeklere atfedilen bir toplumsal cinsiyet rolüdür. Öte yandan, ev işlerini yapmak, çocuklara ve yaşlılara bakmak genellikle kadınlara atfedilen toplumsal cinsiyet rolleridir.
Toplumsal cinsiyet rolleri evrensel veya değişmez değildir. Bu roller ile ilgili ayrıntılar kültürler arasında önemli ölçüde farklılık gösterebilir. Örneğin, Hindistan’ın Bihar eyaletinde kadınlar ve çocuklar, ekin hasadının bittiği ve Muson yağmurlarının da henüz başlamadığı yaz döneminde kırmızı tuğla fırınlarında çalışırlar. Bu iş fiziksel olarak güç gerektirir. Kadınlar ve çocuklar onlarca tuğlayı başlarının üzerinde taşıyarak bir yerden bir yere naklederler. Bu işi para kazanabilmek için yaparlar. Bu
örnek, kadınların zor ve güç gerektiren işleri yapamayacağı düşüncesine ters düşmektedir.
Toplumsal Cinsiyet Stereotipi
Toplumsal cinsiyet rolleri hangi cinsiyet için neyin uygun olduğuna dair tekrarlana tekrarlana kök salmış, kalıplaşmış yargılara dayanır. Erkekler ve kadınlarla ilgili basit fakat sürekli tekrarlandığı için kökleşmiş düşüncelere toplumsal cinsiyet stereotipleri denir. “Kadınlar duygusaldır”, “erkekler akıllıdır”, “erkekler ağlamaz” veya “kadınlar ağır işler yapamaz” gibi toplumsal cinsiyet stereotipleri toplumsal alanda genel kabul gören ön yargılar üretir. Toplumsal cinsiyet stereotipleri yaşamın farklı aşamalarında kendini gösterir. Toplumsal cinsiyet stereotipleri, erkekler ve kadınlar için neyin uygun olduğunu söyleyen sürekli tekrarlanan ve bu yüzden de kökleşmiş, kalıp hâline gelmiş kültürel ve toplumsal yargılardır.
Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği ve Ataerkillik
Toplumsal cinsiyet kavramının eleştirel bir kapasitesi bulunmaktadır. Kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizlikleri ve iktidar ilişkilerini görmemizi sağlar (Scott, 2013: 93). Bu bakışla toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini fark edebiliriz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadınların ve erkeklerin yaşamdaki imkânlara, hizmetlere ve fırsatlara eşit düzeyde erişemediklerine işaret eden kavramdır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması ve toplumsal iyilik için özellikle kadınların güçlenmesi gerekir. Kadınların güçlenmesi için gerekenler kişiden kişiye değişebilmektedir. Çünkü kadınların ikincilleştirilme koşulları kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Kimi durumda eğitim hakkına ulaşabilmek güçlenme getirirken, kimi durumda kendi hayatı hakkında kararlar alabilmek kişiye güç verir.
Cinsiyetler arasındaki eşitsizliklerin ve güç asimetrilerinin bireysel alandan çıkıp, toplumsal bir sisteme dönüşmesini anlatan kavram ataerkilliktir. Ataerkillik, iktidar pozisyonlarının erkeklerin elinde olduğu kültürel yapıdır. Bu sistemde erkekler gücü ellerinde tuttukları için toplumsal ayrıcalıklara sahip olurlar. Antropoloji literatürü toplulukları ataerkil veya anaerkil olarak ele alır. Ataerkillik, toplum içindeki iktidar pozisyonlarının ve toplumsal ayrıcalıkların erkeklerin elinde bulunduğu politik, kültürel ve ekonomik bir yapıdır. Kimi toplulukların anaerkil özellikler taşıdığı görülmüştür. Fakat anaerkillik bütün bir sistem olarak yalnızca bir varsayım düzeyindedir. Toplulukta anaerkillik görülse bile tıpkı ataerkil topluluklarda olduğu gibi siyasal alanı elinde tutan ve kaynakları kontrol eden erkeklerdir.
Toplumsal Cinsiyetin Antropolojideki Tarihi
Antropoloji disiplini başlangıcında erkek egemen bir alan olarak gelişmiştir. Bu en erken dönemde, büyük ölçüde araştırmacı erkekler, araştırılan erkeklerin hayatı hakkında konuşup yazmıştır (Gutmann, 1997: 385). Antropolojinin söz konusu başlangıç dönemlerindeki erkek egemenliği iki
şekilde tarif edilebilir: Birincisi, başlangıçta antropologların büyük çoğunluğu erkekti. Buna bağlı olarak, erken dönem antropologlar inceledikleri toplulukları erkek merkezli bir bakış açısıyla ele alıyorlardı. İkincisi, antropologlar alan çalışmalarında erkeklere sorular yöneltiyor ve onların düşüncelerini çalışmalarına taşıyorlardı. Edwin Ardener’e göre, antropolojide erkek bakış açısının uzun süre hüküm sürmüş olmasının ardında, sadece antropologların ve görüştükleri kişilerin çoğunun erkek olması yoktur. Antropologlar, kadın ya da erkek olmaları fark etmeksizin, kendi kültürlerinden getirdikleri erkek egemen açıklama modellerini araştırdıkları kültürlere uygulamışlardır. Bu erkek egemen açıklama modelleri kültür içinde kadınların deneyimlerini görünmez kılmıştır.
Antropolojinin kadınlar hakkındaki çalışmalarının ana hatlarını dört başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, kadınlar erkeklerle kurdukları ilişkilere ve toplumsal cinsiyet rollerine bakılarak anlaşılmıştır. İkincisi, normalde yapılandan farklı olarak, geniş ölçekli ve kültürler arası çalışmalarla kadınların küresel düzeydeki konumları ele alınmıştır. Üçüncüsü, kadınların yapıp ettikleri kendi içinde ve kendi başına değerli kabul edilerek çalışılmıştır. Dördüncüsü, kadınlar kendi içinde farklılıklar gösteren çoğul bir kategori olarak ele alınmışlardır.
Erken Dönem Antropoloji ve Toplumsal Cinsiyet İlişkileri
Antropolojide toplumsal cinsiyet kavramının nüvesi David Henry Morgan’ın Eski Toplum ([1877] 1998) çalışmasında ortaya çıkmıştır. Morgan, 1818-1881 yılları arasında yaşamış bir avukat ve antropologdur. Antropoloji, on dokuzuncu yüzyılda büyük ölçüde evrimci paradigmanın hakim olduğu bir disiplindir. Evrimci paradigma ilerleme fikrine dayanmaktadır. Bu paradigma, toplumların düz bir tarih çizgisi üzerinde belli aşamaları takip edeceğini ve “ilkel” aşamalardan çıkıp karmaşık ve modern aşamalara doğru ilerleyeceği varsayıyordu. Morgan, ataerkil ailenin evrenselliği düşüncesine karşı, ilk ailelerin anasoylu kabileler olduğunu ortaya atmıştı. Tüm bunlara ek olarak Morgan antropolojide bugün hâlâ kullanılan akrabalık şeması ve akrabalık sistemi fikirlerini geliştirmiştir.
Daha sonra, Friedrich Engels Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ([1884] 1998) kitabında, Morgan’ınkiler başta olmak üzere döneminin anasoyluluk fikirlerini benimsemiştir. Engels bu spekülatif anasoylu geçmiş kurgusunu temel almış ve üzerine tarihin ilerleyişi fikrini kurmuştur. Engels kapitalist toplumlardaki ataerkil eşitsizliklerden önce, eşitsizliğin olmadığı ilkel bir komünal ve anaerkil toplum varsayımı öne sürmüştür. Morgan’ın anasoyluluk önermesinden hareketle tarihin erken aşamasında kadınların hâkimiyetinde anaerkil bir ilkel düzenin olduğunu varsaymıştır.
Polonya kökenli Britanyalı antropolog Malinowski, katılımcı gözleme dayanan uzun süreli etnografik araştırmaların bugün de kabul edilen standartlarının oluşturulmasına büyük katkı sağlamıştır. Psikolojik yapısal
işlevselciliğin kurucusudur. Bu düşünce, toplumsal ve kültürel kurumların insanın temel ihtiyaçlarına hizmet etmek için uyum ve denge içinde işlevlerini sürdürdüklerini söyler. Malinowski’nin çalışmalarının toplumsal cinsiyet çalışmaları açısından önemi, alan araştırmasına dayanarak anasoylu toplumların var olduğunu göstermesinde yatar. Ancak, soydanlığın anneden yürüdüğü topluluklarda da ataerkilliğin farklı dinamiklerle var olduğunu göstermiştir.
Malinowski ile aynı dönemde kendisinin de daha sonra ders vereceği, başka bir büyük antropoloji geleneği kurulmuştur. Bu gelenek Amerika’nın kültürel antropoloji geleneğidir. Burada kurucu figür olan Franz Boas (1858-1942), en temel anlatımıyla kültürel farklara vurgu yapmıştır. Boas’ın öğrencilerinden Margaret Mead ve Ruth Benedict toplumsal cinsiyet kavramının antropolojide gelişmesinde önemli rol oynayan kadın antropologlar olmuşlardır. Margaret Mead, 1901-1978 yılları arasında yaşamını sürmüş öncü bir kadın antropologdur. Amerikalıdır ve kültürel antropoloji alanında eserler vermiştir. Araştırmalarının sonuçlarını geniş kamuoyu ile paylaştığı için antropolojiye önemli bir görünürlük ve popülerlik kazandırmıştır. Burada Mead’in bizim için önemi, çalışmalarıyla antropoloji ve toplumsal cinsiyet ilişkileri arasındaki sıkı bağları bugün anladığımız anlamıyla ilk ortaya koyan araştırmacı olmasıdır. Ayrıca, 1960’lar sonrasında yeşeren feminist düşüncelerin ilham kaynaklarından birisidir.
Mead’in 1928 yılında yayınlanan Samoa’da Ergen Olmak çalışması, Samoa Adalarından Ta’u’da özellikle genç kızların ergenlik yaşantılarına odaklanır. Mead bu çalışmasında, ergenliğin farklı kültürel koşullar altında değişebilen bir inşa olduğunu ortaya koymuştur. Ergenliğin biyolojik bir geçiş dönemi olmasının yanında, etrafına kuşanan kültürle birlikte biçimlendiğini göstermiştir. Bu çalışma, ergenliğin evrensel olarak krizlerle dolu bir geçiş süreci olmadığını anlatır. Biyolojik temelli olduğu varsayılan bir deneyimin kültürel olduğunu göstermesi bakımından kıymetlidir.
Erken dönemde önemli çalışmalar yürüten diğer öncü kadın antropolog Ruth Benedict’dir. 1887-1948 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir antropolog ve şairdir. Mead ile aralarında uzun yıllar süren özel bir dostluk vardır. Benedict, antropolojide kültür-kişilik tartışmasında önemli bir figürdür. Kültürü fikirlerin, dinin ve estetik ögelerin bir bütünü olarak görmeyi önermiştir. Benedict, kişiliğin biyolojik ve psikolojik bilimlerin bulgularından ziyade kültürel formların karşılaştırılması ile anlaşılacağını söylemiştir. Benedict, ulusal kültürlerdeki kişilik tipleri üzerine çalışmalar yapmıştır.
1970’lerde Feminist Antropolojinin Gelişmesi
1960’lar ve 1970’ler kadınların tarihinde çok önemli yıllardır. Bu dönemde kadın hakları hareketi yükselmiştir. Kadınlar cinsellik, iş yaşamı, aile gibi alanlarda daha fazla kişisel özgürlük taleplerini bir toplumsal harekete dönüştürerek ifade etmişlerdir. Bu dönem kadınların özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da sokaklara çıktığı, büyük protestolar düzenlediği yıllardır.
Kadınlar bu protestolarda, toplumda ikincil konumda görülmelerine karşı çıkmışlardır. Kişisel yaşamlarının ve cinselliklerinin baskı altına alınmasına yönelik itirazlar geliştirmişlerdir. Eşit işlere eşit ücret verilmesi gerektiğini dile getirmişlerdir. İstihdam fırsatlarından eşit faydalanmak istemişlerdir. Çocuk bakım hizmetleri için yasal garantiler talep etmişlerdir.
1970’lerde kadın hakları hareketinin ve ikinci dalga feminizmin yükselişi, yalnızca özel ve kamusal alanlardaki itirazlarla sınırlı kalmamıştır. Feminist hareket akademide de etkili olmuştur ve antropoloji 1970’lerde feminist antropolojinin doğuşuyla zenginleşmiştir. 1974 yılında Michalle Zimbalist Rosaldo ve Louise Lamphere Kadın, Kültür ve Toplum başlıklı derleme kitabı yayınlamışlardır. Derlemede kadınların insan toplumlarındaki yerini analiz ederken, kadınları evlilik ve çocuk büyütme bağlamlarında ele alan daha önceki antropoloji çalışmalarının dışına çıkmıştır. 1975 yılında Rayna Rapp Reiter, Bir Kadınlar Antropolojisine Doğru başlıklı derlemeyi yayınlamıştır. Reiter, giriş yazısında kitabı kadın hareketinin antropolojideki bir iz düşümü olarak sunar. Reiter cinsiyete dayalı eşitsizliğin kültürel farklarla biçimlendiğini ve tarihinin kapitalist ilişkilerin ortaya çıkışından çok daha eskiye gittiğini vurgular. Feminist antropoloji, kadınların deneyimlerinin kültürün ve toplumun önemli yapı taşları olduğunu ortaya koymuştur. Akrabalık sistemleri, üretimde iş bölümü, mülkiyetin el değiştirmesi, cinsellik, politik temsil, dil yapıları, kültürel uyarlanma stratejilerinin yalnızca erkeklerin etkinliklerine bakılarak anlaşılamayacağını açık biçimde göstermiştir.
Antropolojide Feminist Yöntem
Feminist antropoloji araştırmaları, büyük ölçüde feminist metodolojinin açtığı yolları takip etmiştir. Feminist metodoloji, modern bilimlerin başlangıcından bu yana ana akım hâlini alan ataerkil bilim yapma pratiğini eleştirmiştir. Sosyal bilimlerdeki kadın düşmanlığına, cinsiyet körlüğüne ve erkek merkezli bakış açısına karşı çıkmıştır. Bilimsel araştırmayı kadının güçlenmesine katkı sağlamanın bir aracı olarak kurmuştur. Feminist metodolojide bilim insanı yalnızca soru soran, izleyen, dinleyen, bilgi derleyen kişi değildir. Bilim pratiğini yürüten kişi olarak bilim insanı kendi yaşamıyla araştırmasının bir parçasıdır.
Feminist metodolojinin bilime yönelttiği temel sorular vardır: Bilgiyi kim üretiyor? Kimin bilgisi bilim pratiğine dahil ediliyor? Bilgi üretilirken, bilgiyi üreten kişi kendini nerede konumlandırıyor? Kim Konuşabiliyor? Kim susturuluyor? Bu sorulara yanıt arayan Sandra Harding, Nancy Hartsock, Donna Haraway ve Gayatri Chakravorty Spivak gibi feminist sosyal bilimciler, kültürü, toplumu, dünyayı anlamada ufuk açan bir epistemolojik kavrayış geliştirmişlerdir. Bu kavrayış kadınların deneyimlerinin antropoloji araştırmalarına dahil edilmesine büyük katkı sağlamıştır. Kültürel antropoloji alanında çalışan Shirley Ardener ve Edwin Ardener, topluluk adına kimin konuştuğunu sorunsallaştırmak için sessizleştirilmiş gruplar teorisini geliştirmişlerdir. Buna göre, toplumdaki
baskın grup toplumun kendini ifade etme biçimini belirler. Bu grup genelde gücü elinde tutan erkeklerdir. Kadınlar, çocuklar, azınlıklar gibi sessizleştirilmiş gruplar ise, bu baskın grubun dilinin dışında kalırlar.
Feminist epistemolojinin diğer önemli kavrayışı bilim insanının konumu ile ilgilidir. Buna göre bilgiyi derleyen, üreten, yazan kişi olarak bilim insanı belli toplumsal koşulların ürünüdür. Dolayısıyla araştırmacı kendi dünyasını dışarıda bırakarak araştırma yapmaz. Araştırmacı dünyayı kendi konumundan görür. Ancak bu konumlu olmak hâli bilimi zayıflatmaz. Bu arka plan antropolojide konumlanmış alan araştırması fikrini ortaya çıkarmıştır (Eriksen ve Nielsen, 2010: 189). Buna göre, araştırmacı kendisinden önce biçimlenmiş bir toplumsal ve kültürel ilişkiler ağına girer.
Toplumsal Cinsiyet ve Eşitsizlik Yaratan Ayrımlar
Toplumsal Cinsiyete Dayalı İş Bölümü
Kadınlar ve erkekler arasında eşitsizlik yaratan ayrımlardan en yaygın görüleni toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümüdür. Antropologlar insanların ihtiyaçlarını karşılamak ve kültürlerini yeniden üretmek için iş bölümü yaptıklarını belirtirler.
Avcı Toplayıcılarla İlgili Tartışmalar
Avcı toplayıcıların ayırt edici özelliği geçimlerinin doğal kaynaklara dayanmasıdır. Besin üretimi yapmazlar ve hayvanların üremesini kontrol etmezler. Bu topluluklarda uzmanlaşma zayıftır. Herkes neredeyse her işi yapabilir. Bu bakımdan eşitlikçi oldukları söylenmektedir.
Tarım Toplumlarında Eşitsiz İş Bölümü
Günümüzden sekiz bin yıl önce başlayan tarım toplumlarında da cinsiyete dayalı iş bölümü yaygındır. Antropolojide, ataerkilliğin özellikle tarım toplumlarıyla başladığı vurgulanır. Bu toplumların liderleri, rahipleri, askerleri, hukukçuları, tüccarları, komutanları, zanaatkârları erkekler olmuştur. Tarım toplumlarda cinsiyete dayalı iş bölümünün yarattığı hiyerarşiler derinleşmiş ve kurumsallaşmıştır. Tarım toplumlarında kadınların işlenen toprağın mülkiyetine sahip olmaları erkeklere göre nadirdir. Tarım yapılacak arazilerin bölüne bölüne küçülmemesi bakımından, arazinin devri erkekler arasında olmuştur.
Sanayileşme ve Sanayi Sonrası Toplumlar
Orta Çağ’ın tarım toplumlarının ve onlara özgü toplumsal ilişkilerin çözülmesi ve on dokuzuncu yüzyıl ile birlikte sanayileşmenin etkilerini göstermesi, emek ilişkilerini tamamen dönüştürmüştür. Silvia Federici, Caliban ve Cadı: Kadınlar Beden ve İlksel Birikim (2011) çalışmasında tarım toplumlarından endüstrileşmeye giden yolda üç önemli adımdan söz eder: Birincisi ücretli işçinin doğuşudur. İkincisi ücretli emeğin ortaya çıkışıdır. Üçüncüsü, kadınların emek gücünü yeniden üretmek için harcadığı emeğe el konulmasıdır (2011: 7-8). Bu üçüncü madde endüstrileşmiş toplumlarda iş bölümü ve emek süreçlerini çalışan antropologların yeni bir kavramsal çerçeveye açılmalarına sebep olmuştur.
Ücretsiz ev içi emek, ev içlerinde yapılan işler için harcanan, ekonomiyi doğrudan etkileyen fakat piyasada bir değer karşılığı olmayan emektir. Kadınların ev içlerinde harcadıkları bu emek görünmezdir. Yaşlılara, çocuklara ve evin insanlarına bakmak, evin temizliğini yapmak, dikiş dikmek, ütü yapmak, yemeği yapmak, bulaşıkları ve çamaşırları yıkamak gibi işler hane içinde her gün kadınlar tarafından yapılmaktadır. Bu işler yapıldığında değil, yapılmadığında fark edilen işlerdir. Bu ev içi işlere yeniden üretim işleri denir. Evdeki işler, insan ilişkileri ile sarılıp sarmalandıkları için sanki gerçek bir çalışmadan ziyade duygusal emek olarak görülürler.
Antropolojide Toplumsal Cinsiyet ve Beden
Kültürel antropolojide, kültürün beden aracılığı ile dışa vurulmasına ve ifade edilmesine bedenlenme denir. Kültürel antropologlar, erken dönemde küçük ölçekli topluluklarda karşılaştırmalı incelemeler yaparken, bedene yönelik işlemlerin, duyguların, düşüncelerin, kısıtlamaların serbestliklerin çok çeşitli olduğunu görmüşlerdir. Kültürün bedene yazıldığını fark etmişlerdir. Yemek yeme âdetlerinden, temizliğe, selamlaşmadan gündelik alışkanlıklara değin her kültürel ayrıntının beden aracılığıyla işlemediğini kaydetmişlerdir.
Beden farkları toplumsal cinsiyet süzgecinden geçerken, yani kültürel ve toplumsal olarak inşa edilirken, kadın bedeni kadınların ikincilleştirilmesinin maddi temelini oluşturmuştur.
Kadınların kendi aralarında farklılaşması üzerine yürütülen tartışmalar, bizi üçüncü dalga feminizmin argümanlarına denk düşen kadınlık deneyimlerinin çoğulluğuna taşımaktadır. Bireylerin toplumsal, politik ve kültürel kimlikleri, bir dizi özelliğin kesişmesinin sonucudur. Bu özellikler arasında cinsiyet, renk, sınıf, statü, sakatlık, fiziksel görünüş, dil, din ve etnik aidiyet bulunur. Kimliğin çoklu belirleyenlerle oluşmasına kesişimsellik denir. Kesişimsellik kimliği oluşturmasının yanı sıra, farklı kültürlerde farklı tahakküm biçimlerine ve eşitsizliklere yol açar.
Antropolojide Erkeklik Etnografileri
Antropolojide erkeklik çalışmalarında cinsellik, çalışma, babalık, evlilik, aile, şiddet, savaş, militarizm, askerlik, erginleme ritüelleri, yaş dönümleri ve erkek bedenleri bağlamlarında erkeklikler üzerine araştırmalar yapılmıştır. Araştırmaların öne çıkan özelliklerinden birisi, tıpkı kadınlık gibi erkekliğin de bir kültürel inşa olduğunu göstermeleridir.
Antropolojide erkeklik çalışmaları, genel geçer ve tek bir erkeklik tanımı olmadığını ortaya koymaktadır. Çalışmalar, erkekliklerin farklı kültürel bağlamlardaki inşalarına odaklanmaktadır. Bu literatür bize erkeklerin “doğası” gereği öyle ya da böyle olmadığını göstermektedir. Bu durumda diyebiliriz ki erkek egemen kültürler evrensel olsa bile, erkeklik inşaları farklılaşmaktadır.