SOS120U-ÇOCUKLUK SOSYOLOJİSİ
Ünite 7: Farklı Perspektiflerden Çocukluk ve Sosyolojisi
Eğitim
Doğa bilgisine sahip olunmasının yanı sıra bireylerin yaşamlarını farklılaştıran bir diğer etken eğitimdir. Eğitim kavramı farklı şekillerde tanımlanmıştır. Fakat en genel ifadeyle eğitim, “bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci” olarak tanımlanmaktadır (Ertürk, 1998, s. 12).
Jean-Jacques Rousseau, eğitimin yalnızca var olan bilgileri doğrudan aktarmak olmadığını kişinin deneyimlerinin bu süreçte çok önemli olduğunu ifade etmektedir (Gültekin, 1979). Aynı doğrultuda Dewey de eğitimin hayatın kendisi olduğunu belirterek, eğitimi yaşantıların sürekli olarak yeniden oluşumu ve gelişimi bağlamında sosyal bir süreç olarak tanımlamıştır (Varış, 1985).
Emile Durkheim’e göre eğitim, toplumsal ve kültürel bir aktarım aracı olarak genç kuşakların toplumsallaştırılması işlevini görmektedir (Dill, 2007). Bunların yanı sıra demokratik tutum ve alışkanlıklar kazanarak etkili birer vatandaş olmaları hedeflenmektedir.
21. yüzyılda eğitime verilen önem giderek artmıştır ve eğitim süreçlerinde başarıya ulaşan ülkeler teknoloji, bilim, sanayi gibi ülkenin gelişmişlik düzeyini belirlemede önemli rol oynayan alanlarda ön plana çıkmaktadırlar.
Zorunlu Eğitim; Temel Eğitim (İlkokul, Ortaokul) ve Ortaöğretim
1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanununda geçen “temel eğitim” terimi “ilköğretim” olarak değiştirilmiştir. Dörder yıllık ilkokul ile ortaokuldan oluşan ilköğretim, öğrenim çağındaki 6-13 yaş grubunda bulunan kız ve erkek çocuklar için zorunlu olup devlet okullarında parasızdır. Zorunlu eğitim, temel eğitim ve ortaöğretimi kapsamaktadır.
Temel eğitim, topluma uyumun sağlanması ve daha iyi bir yaşam sürdürülmesi noktasında gereken temel bilgi ve becerileri sağlamaktadır. Bu kapsamda birinci kademede; okuma yazma, anadili kullanma becerisi, okuduğunu anlama, temel matematiksel işlemler gibi sonraki öğrenmelere ön koşul olan temel bilgiler kazandırılmaktadır. Sınırlı eğitim imkânına sahip ve ilköğretim sonrası okulu terk etme oranlarının yüksek olduğu az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde en azından temel bilgi ve becerilerin kazandırılması son derece önemli görülmektedir (Okutan, 2003). Bu bağlamda ülkeler zorunlu eğitim süresinin artırılmasına yönelik politikalar izlemektedirler. 15 yaş grubundaki öğrencilere uygulanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Programme for International Student Assessment [PISA]) ve 4. ve 8. sınıf düzeyindeki öğrencilere uygulanan Uluslararası Matematik ve Fen Eğilimleri Araştırması (Trends in International Mathematics and Science Study [TIMSS]) öğrencilerin bilgi ve becerilerinin ölçülmesi üzerinden ülkelerin eğitim
sistemlerinin başarısını tespit etmeyi amaçlamaktadır (MEB, 2013).
Eğitimli olup yalnızca okuma yazma bilmek ya da aritmetik bilgiler yaşadığımız çağ için yeterli gel- memektedir. Özellikle bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler; eleştirel düşünme, analitik düşünme, sorgulama, yaratıcılık, yeniliklere açıklık, grup içinde çalışabilme, işbirliği, girişimcilik gibi 21. yüzyıl becerilerini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda eğitim sürecinde bilgi toplumunun ve yeni eğitim paradigmasının bir gereği olarak, bilgiye ulaşma yollarını bilen, analiz yapabilen, yeni bilgiler üretebilen, ürettiklerini paylaşabilen ve öğrenmeyi öğrenen bireyler yetiştirmek gerekmektedir (Arslan ve Eraslan, 2003). Fakat çağa ayak uydurmak, bilim ve teknolojide ilerlemek, toplumun refah düzeyini yükseltmek, ekonomik kalkınma ve gelişme sağlamak gibi amaçlarla eğitim sürecinde matematik, fizik, kimya, dil gibi alanlarda bilişsel açıdan gelişimlerine yardımcı olunurken çocukların yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının köreltilmemesi gerekmektedir. Çünkü eğitim toplumsal anlamda fayda sağladığı kadar bireylerin potansiyelini açığa çıkarmalarına ve kendini gerçekleştirmelerine de hizmet etmektedir. Bu doğrultuda farklı zekâ türleri ve kapasitelerinin çeşitliliği göz ardı edilmeden çocukların çok yönlü gelişimleri desteklenmelidir (Robinson, 2006).
Çocuk Kavramı ve Temel Eğitimin Önemi
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi madde 1’de 18 yaşından küçük herkes “çocuk” olarak tanımlanmaktadır. Temel eğitimin kapsadığı dönem bilişsel, duyuşsal, psikomotor ve sosyal gelişim açısından kritik bir dönemdir. Bireyin kendini ve çevresini tanımaya başlaması açısından bu dönem oldukça önemlidir. Dolayısıyla temel eğitim dönemindeki çocukların özelliklerinin iyi bilinmesi verilecek olan eğitimin kalitesini doğrudan etkileyecektir. Temel eğitim konuşma, okuma-yazma, temel matematiksel işlemler gibi temel becerilerin yanı sıra estetik bakış açısı, iletişim becerileri, günlük yaşam için gereken fiziksel beceriler ve sosyal hayatta geçerli olan ahlaki değerler kazandırmalıdır.
Temel Eğitime Etki Eden Faktörler
Toplumun bireyin önüne koyduğu davranış modelleri, değerler, normlar ve yaptırımlar gibi çeşitli standartlar eğitimin amacına ve işlevine yön vermektedir (Doğan, 2007, s. 228). Eğitim ile sadece bilgi değil; beceri, tutum, değer ve çeşitli alışkanlıklar da kazandırılmaktadır. Eğitimin en önemli çıktısı öğrencidir. Bu bakımdan öğren- ci niteliği eğitimin niteliğinin de bir göstergesidir. Temel eğitimi etki eden faktörler dört başlık altında incelenebilir; aile, okul ve öğretmen, sosyal çevre, küreselleşme araçları ve sosyal medya.
Aile
Toplumların temeli olan aile, insanlığın toplumsal gerçekliğinin belirlenmesinde son derece önemli bir rol oynamaktadır (Doğan, 2007). Ailenin sosyoekonomik ve
kültürel durumu, çocuk sayısı, aile bireylerinin eğitim düzeyleri ve çocuk yetiştirme yöntemleri çocuğun eğitimi üzerinde etkili olan faktörler arasında gösterilebilir (Maya, 2013). Aile içinde destekleyici iletişim ortamı, sosyal- leşmenin gelişiminde ve çocuklara pozitif kimlik kazandırılmasında son derece önemlidir.
Okul ve Öğretmen
Çocuğun gelişim sürecinde okul ve öğretmenler son derece etkili bir çevre olarak görülmektedir. Okul, eğitim sisteminin genel amaçları ve temel ilkeleri bağlamında öğrencilere istendik bilgi, beceri ve davranışların kazandırıldığı örgüttür (Aytaç, 2013). Eğitim öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü okulların temel amacı; olumlu benlik algısına sahip, topluma yararlı, estetik bilinci gelişmiş, duyarlı, yaratıcı, empati kurabilen, sorumluluk sahibi, eleştirel düşünebilen, sorgulayan, yeniliklere açık, hoşgörülü, demokratik, haklarını bilen ve barış yanlısı bireyler yetiştirmektir.
Çağdaş ve bilimsel gelişmelere ve toplumun ihtiyaçlarına göre kendini yenileyen okullar, değişim ve gelişimin öncüsü konumundadır. Ayrıca okullar milli ve manevi değerleri de öğrencilere kazandırılmakla yükümlüdürler. Tüm bunların gerçekleştirilebilmesi için de iyi eğitim almış, nitelikli ve gerekli donanımlara sahip öğretmenlere ihtiyaç duyulmaktadır. Öğretmenler, öğrencilerin yeni düşünceler ortaya koymalarını, önerilerini, yaptıkları açıklamaları, toplumsal değerleri edinip edinmediklerini, sordukları soruları, arkadaşları ve çevreleri ile olan ilişkilerini gözlemlemeli, gerektiğinde müdahale etmeli, olumlu tutum ve davranışlar kazandırmaya yönelik önlemler almalıdırlar.
Sosyal Çevre
Bireyin gelişiminde en önemli etkenlerden biri çevredir. Eğitim ailede başlamakta ve çocuğun okula başlamasıyla çevreden alınan eğitime dönüşmektedir. Arkadaş çevresi ve toplumsal ilişkilerle birlikte sosyal çevrenin etkisi giderek artmaktadır. Toplumun sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi yapı, yasal düzenlemeler, bilim ve teknolojideki gelişmişlik seviyesi gibi değişkenleri doğrudan veya dolaylı olarak okulu etkilemektedir. Okulun ve öğrencinin çevresindeki bu faktörlerin olumlu olduğu kadar olumsuz etkileri de söz konusu olabilmektedir.
Küreselleşme Araçları ve Sosyal Medya
Kitle iletişim araçları ve küreselleşmenin etkileşimi, toplumları kendi sınırlarının ötesindeki sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi değişimlere açmaya zorlamaktadır. Bu noktada küreselleşme araçları şeklinde ele alabileceğimiz kitle iletişim araçları pek çok alanda hayatımızı kolaylaştırırken, öte yandan bunların bilinçsiz kullanımı nedeniyle meydana gelen olumsuzluklar tüm dünyada etkisini göstermektedir. Teknolojik araçların toplumsallaşmadaki rolü göz önünde bulundurulduğunda, küreselleşme ve sosyal medya araçlarının çocuklar üzerindeki olumsuz etkisi göz ardı edilemeyecek boyuttadır (Lindberg, 2013).
Doğan (2007) yararlı yanları bulunsa da internet üzerinden en fazla zarar görenlerin ve sömürülenlerin çocuklar ve gençler olduğunu; internet üzerindeki suçların çoğunun çocuklar ve gençler tarafından işlendiğini belirtmektedir. Günümüz koşullarında çocukları teknolojiden ve sosyal medyadan tamamen uzak tutmak mümkün olmadığından, ebeveynlerin daha seçici ve dikkatli davranmaları gerekmektedir. Korumacı bir tavırla “bunu izleme” denilmesinin yerine, çocuklarda “bunu eleştirerek izle” anlayışının geliştirilmesi son derece önemlidir (Tanrıverdi ve Apak, 2010). Küreselleşme araçlarının olumsuz etkilerinden korunabilme ve bilinçli bir etkileşim sağlayabilme ihtiyacı medya okuryazarlığı kavramını ortaya çıkarmıştır. Medya okuryazarlığı, kitle iletişim araçları ile izleyici arasında bilinçli ve sağlıklı bir iletişim kurulmasına yardımcı olmaktadır (Gündüz Kalan, 2010).
Dezavantajlı Çocukların Eğitimi
UNICEF (2012) okul dışında olan ve dezavantajlı çocuklar olarak da isimlendirebileceğimiz çocukları; “nüfusa kayıtsız çocuklar, özel eğitime gereksinimi olan çocuklar, süreğen hastalığı olan veya uzun süreli tedavi görmesi gereken çocuklar, Roman çocuklar, çocukken evlendirilen ve/veya hamile kalan çocuklar, sığınmacı, mülteci ve yabancı göçmen çocuklar, ülke içinde göç eden çocuklar ve kanunla ilişki içine girmiş olan çocuklar” olarak ele almaktadır. Bu kapsamdaki çocuklara yönelik korucuyu tedbirlerin alınması Anayasa ile güvence altına alınmıştır.
Yoksul Çocukların Eğitimi
Yoksulluk, yaşadığımız çağın başlıca sorunlarındandır. Millî gelirin düşük olması, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, enflasyon, işsizlik, hızlı nüfus artışı, göçler, kadın erkek eşitsizliği, eğitim eksikliği, bireylerde sürekli bir hastalığın ya da özrün olması gibi durumlar yoksulluğu artırmaktadır (Can, 2013). Bu durum sosyal adaleti ve toplumsal barış ortamını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
UNICEF’in “Dünya Çocuklarının Durumu Raporunda”; “Yoksulluk içinde yaşayan çocuklar; yaşama, büyüme ve gelişmeleri açısından gerekli maddi, manevi ve duygusal kaynaklardan yoksun biçimde yaşamakta, böylece hak- larından yararlanamamakta, potansiyellerini tam olarak geliştirememekte, topluma tam ve eşit üyeler olarak katılamamaktadır.” şeklinde ifade edilmiştir (UNICEF, 2004).
Ülkemizde yoksul çocukların eğitimi için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu ve Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü bu konuda çalışmalar yürütmektedir. Birleşmiş Milletler’ de yoksulluğun eğitimdeki olumsuz yansımalarını en aza indirmek amacıyla “Binyıl Kalkınma Hedefleri” kapsamında, 2015 yılına kadar tüm ülkelerde evrensel temel eğitimin verilmesini hedeflemiştir.
İşçi Çocukların Eğitimi
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) (1999), 18 yaşın altında olan ve aile bütçesine katkı sağlamak veya kendi hayatını sürdürebilmek amacıyla çalışanları “çocuk işçi” ya da “çalışan çocuklar” olarak tanımlamaktadır. Çocukları çalışma hayatına iten faktörler; yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik, göç, geleneksel bakış açısı, mevzuat ve denetimdeki eksiklikler ile bunların etkin uygulanmaması ve işverenlerin talebi olarak sıralanabilir.
Hükümetler, çocukların korumasını güvence altına alacak yasal düzenlemeler yapmak ve politikalar geliştirmek durumundadırlar (Ataman, 2008). Ülkemizdeki çocuk işgücüne yönelik yasalar; “Anayasa, 4857 Sayılı İş Kanunu, 3308 Sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanunu, 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 2559 Sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu, 818 Sayılı Borçlar Kanunu” olarak sıralanabilir.
Bir çocuğun çalıştırılması onun eğitim, sağlık, hatta kimi zaman yaşama hakkı gibi en temel haklarının ihlal edilmesi anlamına gelmektedir. Çocuk emeğinin kullanılması gelişmekte olan ve yoksul ülkeler kadar gelişmiş ülkeler için de önemli bir sorun alanıdır (Lindberg, 2013). Ülkemizde var olan yasalara ve alınan önlemlere rağmen işçi çocuk problemi devam etmektedir. Çocuk işçiliğinin sona erdirilmesinde eğitim en etkin araçtır. Zorunlu eğitim çağında olan çocukların çalışmaları sebebiyle eğitimden yoksun kalmaları bireysel zararlar kadar toplumsal zararlara da yol açmaktadır. Bu bağlamda eğitimin yaygınlaştırılması için eğitim maliyetlerinin yoksul ailelerin de karşılayabileceği duruma getirilmesi son derece önemlidir (Tor, 2010). Çocukları çalışma hayatına iten sebepler önlenemediği takdirde “çalışan ço- cuklar” olgusunun sorumlusu tüm toplum olacaktır. Kuşkusuz çocuk işçiliğine bir son verilmesinde sadece işverenlere değil, toplumun tüm kesimlerine görev düşmektedir (Kavi, 2010).
Sokak Çocuklarının Eğitimi
Aile içi huzursuzluk, şiddet, üvey anne-baba, kalabalık aile, cinsel istismar, zorla çalıştırılma, sorunlu ebeveynler, terk etme/edilme gibi faktörler sebebiyle sokağa yönelen çocukların sayısı gün geçtikçe artmaktadır.
Sokak çocukları, sokakta beslenme, barınma, güvenlik gibi imkânlardan yoksun kalmakta ve eğitimden ya yeterince yararlanamamakta ya da hiç yararlanamamaktadırlar. Eğitimin bir temel hak ve ilköğretimin zorunlu olduğu ilkesinden hareketle, Milli Eğitim Bakanlığının, okul müdürlüklerinin, ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve yerel yönetimlerin işbirliği ile çocukların okula devam etmeleri sağlanmalıdır.
Sığınmacı, Mülteci ve Göçmen Çocukların Eğitimi
Yasadışı göçmenler, herhangi bir şekilde yasal olarak bir ülkeye girme hakkı olmadığı halde o ülkede bulunan kişileri (ILO, 2004); sığınmacılar bir ülkeye kabul edilen
ve mülteci statüsü için ulusal ve uluslararası hukuka göre değerlendirilmek ve karara bağlanmak üzere başvuru yapan kişileri ifade etmektedir. Mülteciler ise “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu devletin korumasından yararlanamayan ya da bu korku sebebiyle, yararlanmak istemeyen veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesine dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişilerdir”.
Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 13. maddesi “ilköğretim herkes için zorunlu ve parasızdır” şeklindedir. Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 28. maddesine göre mülteci ya da sığınmacı statüsünde olan ailelerin çocukları herhangi bir ayrımcılığa uğramadan zorunlu temel eğitim hakkından yararlanabilmektedirler.
Türkiye’deki sığınmacılar arasında en fazla sayıda bulunan Suriyeli sığınmacılar, izlenmekte olan açık kapı politikası kapsamında ülkemize “geçici koruma” statüsüyle kabul edilmektedir. Türkiye, Suriye vatandaşlarına çadır kentlerde temel hizmetleri sunmaktadır. Kamp dışında yaşayanlar dil, sağlık, barınma, eğitim vb. birçok konuda sorunlar yaşayabilmektedir.
Suriyeli çocukların eğitimi ile ilgili çalışmalar Göç ve Acil Durum Eğitim Daire Başkanlığı tarafından gerçekleştirilmektedir. Suriyeli çocukların Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullara kaydının yapılması ile ilgili hukuki engeller kaldırılmıştır. Yeni okulların kapasite artırım çalışmaları ve geçici eğitim merkezlerinde de kendi dillerinde eğitim almalarıyla ilgili çalışmalar ise devam etmektedir (ASPB, 2017). Bu konuda ulusal ve uluslararası birçok kurum başka çalışmalar yürütmektedirler.
Sığınmacı, mülteci ve göçmen çocuklar için eğitim etkili bir koruma yöntemidir. Yaşam koşullarının zorluğu ile eğitim imkânından faydalanamamaları uzun vadede hem çocuklar hem de toplum açısından sorun teşkil etmektedir. Ayrıca tüm bunlar suç oranlarındaki artış da dâhil bazı sosyal sorunlara zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle bu çocukların temel eğitim süreçlerinde önemli oranda yer alması, Türkiye’nin iltica mevzuatında ve uygulama sürecinde iyileştirilmesi gereken alanlardandır (Kartal ve Başçı, 2014).
Korunmaya Muhtaç ve Kimsesiz Çocukların Eğitimi
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu madde 3’te “korunmaya muhtaç çocuklar”; “beden, ruh ve ahlaki gelişmeleri tehlikede olan, anne ve babasız/anne ve babası belli olmayan, anne ve babası tarafından terk edilen/ihmal edilen; fuhuşa/dilenciliğe zorlanan, alkollü içkileri ve uyuşturucu maddeleri kullanma ve serseriliğe sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan çocuklar”
olarak tanımlamaktadır. Bu çocukların korunma altına alınarak topluma kazandırılmaları hem çocukların hem de toplumun geleceği açısından oldukça önemlidir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.
Sokağa yönelimleri önlemek amacıyla çocuk ve gençlik merkezlerinde barınma, eğitim ve rehabilitasyon imkânları kapsamında çocuklar topluma yeniden kazandırılmaya çalışılmaktadır. Ancak toplumun tüm kesimlerinin ve ilgili sektörlerin işbirliği ile hizmetlerin daha etkin hale getirilmesi gerekmektedir (ASPB, 2013).
Suça Sürüklenmiş Çocukların ve Madde Kullanan Çocukların Eğitimi
Çocuk Koruma Kanunu (CKK) madde 3 “Çocuk, daha erken yaşta ergen olsa bile, 18 yaşını doldurmamış kişidir. Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal, duygusal gelişimi ve kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal/istismar edilen ya da suç mağduru olan çocuk, korunma ihtiyacı olan çocuktur. Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk ise suça sürüklenen çocuktur” şeklindedir.
Çocuk suçluluğu, hem psikolojik hem sosyolojik açıdan ele alınması gereken çok boyutlu bir olgudur. Çocuklar ekonomik nedenler başta olmak üzere ailesel etkenler, çevresel faktörler, ergenlik dönemi, arkadaş/akran çevresi ve güncel siyasi politikaların etkisi vb. ile suça sürüklenebilmektedir. Bu faktörlerin bilinmesi ve incelenmesi gerekmektedir (Kamer, 2013).
Araştırmalar suça sürüklenmiş çocukların, madde kullanımına da yönelebildiklerini ve sayılarının da gün geçtikçe arttığını göstermektedir. Gözaltına alınmaları ile başlayıp cezaevinden çıkmaları ve topluma tekrar uyum sağlama çabasıyla devam eden süreçte çocukların psikolojisi olumsuz şekilde etkilenmektedir. Cezaevlerinde çocukların psikolojisini olumsuz yönde etkilememek için çeşitli önlemler alınmaktadır. Bu kapsamda ilgili önlem ve çalışmalar; infaz koruma memurları, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, idareciler ve öğretmenler gibi pek çok meslek grubunun birlikte çalışmalarıyla yürütülmektedir (Gözükara, 2016).
Bu kapsamdaki çocuklara yönelik Emniyet Müdürlüğünün Çocuk ve Gençler Sosyal Koruma ve Destek Programı (ÇOGEP) ve Çocuk Destek Merkezleri çalışmalar yürütmektedir.
Suça sürüklenen çocuğa uygulanan yaptırımların nihai hedefi onu cezalandırmak değil, çocuğun topluma yeniden kazandırılmasını sağlamak olmalıdır. Türkiye’de bu yöndeki çabaların etkin şekilde işlemesi yönünde çalışmak gerekmektedir.
Özellikle suça sürüklenen ve sokakta yaşayan çocuklar arasında yaygın olan madde bağımlılığı; eğitim, iş ve
sosyal destek sistemlerinin kaybedilmesi gibi pek çok alanda kayıplara neden olan bir sorundur. Madde bağımlısı olan çocukların ve gençlerin tekrar topluma kazandırılmasında en etkili araç yine eğitimdir. Ancak eğitim bu noktada tek başına yeterli olamayacağı için valilik, belediye, sağlık ve güvenlik kuruluşları, sivil toplum ve medya kuruluşları işbirliği içinde çalışmalı, ailelere ve öğrencilere yönelik etkili eğitim programları geliştirilmeli ve önleyici tedbirler alınmalıdır.
Özel Eğitime İhtiyaç Duyan Çocukların Eğitimi
Özel eğitim, yetersizliği veya üstün özellikleri bulunan bireylerin yetenekleri doğrultusunda kapasitelerini en üst düzeye çıkararak, onları kendine yeten, bağımsız ve üretici bireyler olarak yetiştirmeyi ve toplumla kaynaştırmayı hedefleyen eğitimdir (Kırcaali İftar,1998).
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Engelli Kişilerin Haklarına Dair Bildirge ile (madde 6) yetersizliği bulunan bireylerin eğitim hakkının önemle üzerinde durmaktadır ve bu bireylerin yetenek ve becerilerini en yüksek düzeye çıkaracak, onların toplumla bütünleşmesini hızlandıracak olan protez, ortopedik uygulamalar, tıbbi ve sosyal reha- bilitasyon, eğitim, yardım, danışmanlık, barınma ve diğer tüm hizmetlerden yararlanma hakkına sahip olduklarının altını çizmektedir.
Özel eğitimde en fazla ihmal edilen grup olan üstün yetenekliler, uygun eğitim aldıkları takdirde oldukça başarılı olabilecek ve çok önemli işlere imza atabilecek bireyler olmalarına rağmen; uygun eğitim alamadıkları zaman kendini gerçekleştirememenin sonucunda çeşitli olumsuzluklar yaşamaktadırlar. Dolayısıyla üstün yetenekli bireylerin tanılanması ve uygun bir eğitim programıyla gelişimlerinin desteklenmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak dezavantajlı çocukların eğitimi konusunda unutulmaması gereken en önemli şey eğitimde eşitlikten ziyade adaletin tesis edilmesi konusunda yaklaşımlarım benimsenmesidir denilebilir.