AÖF Soru Bankası

Çocukluk SosyolojisiÜnite 6 Özeti

Engelli Çocukların Sosyolojisi

SOS120U-ÇOCUKLUK SOSYOLOJİSİ

Ünite 6: Engelli Çocukların Sosyolojisi

Engelliliğin Tarihsel ve Kavramsal Temelleri

Engelli bireylerle ilgili tarihsel bilgiler antik çağlara kadar uzanmaktadır. Savaş ve avlanma gibi önemli durumlarda bireyin bir işe yaraması gerektiği düşünüldüğünden ilkel toplumlarda bireylerin beden gücü ve sağlığına önem verilmiştir. Bu nedenle eski toplumlarda sakat doğan yâda sonradan engelli olanlara olumsuz tepkiler gösterilmiştir.

İlk ve orta çağ Avrupa’sında engelli bireylerin bu farklı durumları hoşgörü ile karşılanmamış, uğursuz ve gereksiz sayılarak öldürülmüş veya kendi âlileri tarafından sokağa atılmışlardır. İlk çağlarda engellilere yönelik olumsuz tutumların aynı zamanda bir devlet politikası olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca eski Cermen kabilelerinde sakat doğan çocukları, babaları boğa bilmekte, güçten düşen ve yaşlanan babaları da çocukları asabilmekteydi. Bunun nedeni kendilerinin ya da ebeveynlerinin işlediği suç ya da günahlar yüzünden tanrılarca cezalandırılmış olmaları kanısıydı. Tanrıların öfkesini daha çok üstlerine çekmemek için en etkili yolun bu suç delillerini ortadan kaldırmak olduğu sanılırdı. İlk çağlardaki bu karanlık tablo engellilerin toplum yaşamı içinde eşit ve hür bir yaşama kavuşmaları bir yana yaşam hakkı bile tanınmayan toplum dışı varlıklar olarak kabul edilmeleri anlamını taşıyordu. Bu sebeple engelliler, sosyolojinin toplumsal tabakalaşma teorilerinde en alt seviyede bulunan serflerden, paryalardan ve hatta sınıf altı unsurlardan da daha aşağıda bir konumda bulunmaktaydılar.

Hristiyanlığın yayılmasının etkisi ile engelli bireylere yönelik bu kötü yaklaşım yerini ilgi, koruma ve şefkate bırakmış, dini kurumlarda özel gereksinimli bireylerin temel ihtiyaçları karşılanmaya başlanmıştır. Bu olumlu gelişmeler engellilerin öldürülmesinin önüne geçilmesi gibi bir yarar sağlamanın ötesine geçememiş; 15. yüzyılın sonlarına kadar engelli bireyler ağır ve yorucu işlerde çalıştırılmışlardır. Bu gelişmelerin ardından engellilerin eğitimi alanında ilk sistematik çalışmalara 17. yüzyıldan itibaren rastlanılmaktadır. İşitme engelliler için 1648 yılında, görme engelliler için 1785 yılında, zihin engelliler için ise 1842 yılında Batıda okullar açılmıştır. Bu durum engellilerin toplumsallaşması açısından önemli başlangıçlardan kabul edilmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere 17. yüzyıla kadar olumsuz koşulların kıskacında kalan engelliler artık toplum tarafından daha fazla dikkate alınmaya başlamıştır.

Engelli bireylerle ilgili Türk toplumlarındaki tarihsel gelişmelerle ilgili bilgiler ise çok sınırlıdır. Osmanlı ve öncesi dönemde Türk ve İslam toplumlarında engellilerin, Batı’dakinin aksine öldürülme, zor işlerde çalıştırılma ya da zarar verici davranışlara maruz kalma gibi durumlar yaşamadığı tahmin edilmektedir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde engelli ve ruhsal problemleri olan bireylere yönelik bakım ve tedavi hizmetleri sunulduğu bilinmektedir.

Eski Türk toplumlarında engelli bireylerin özel yetileri olduğuna inanılır ve kötü muamele yapılmasının

uğursuzluk getireceği düşünülürdü. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Mevlâna gibi düşünürlerin -yaratıcın yarattıklarına kıymet ve değer verilmesini öğütleyen- yaklaşımı engelli bireylerin de toplumsal yaşamlarında olumlu etkisi olan temel bir zemin oluşturmuştur. Ancak Türk toplumunda engelli bireylerin eğitilmesi ile ilgili ilk girişimler Batı’dan biraz daha geç olmuştur.

Yirminci yüzyıldan itibaren ise özellikle Batı toplumlarında engelli bireylerin sağlık ve bakım imkânlarının arttığı görülmektedir. Eğitim imkânlarının artması ise engelli bireylerin toplumsal yaşamda daha fazla görülmelerine neden olmuştur. Fakat yüzyıllar sonra elde ettikleri eğitim görme hakları da sınırlı olarak sürdürülmüştür. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar bu çocuklar kentten ve insanlardan uzak yerlerde açılmış ayrı özel eğitim okullarında öğrenim görmüşlerdir.

Engellilik Kavramı

Engellik; zihinsel, fiziksel, davranışsal ya da duyu organlarının zedelenmeye bağlı olarak tüm ya da kısmen işlevlerinde gözlenen kayıpların ortaya çıkardığı yetersizlik nedeniyle bireyin çevreyle etkileşimde karşılaştığı problem durumudur. En genel tanımıyla engellilik; duyu organlarının zedelenmeye bağlı olarak işlevlerinde gözlenen kayıpların ortaya çıkardığı yetersizlikten etkilenme nedeniyle bireyin çevreyle etkileşimde karşılaştığı problem durumudur.

Sosyolojik bir bakış açısıyla ele aldığımızda özür ve yetersizlik gibi kavramların bireyleri etiketlediğini ve bireyin içsel ve fiziksel durumu üzerinden gelişen kavramlar olduğunu söylemek mümkündür. Ancak engel kavramı, bireyin özür veya yetersizliğinden değil de çevresel faktörlerin ve toplumsal algının etkisinden bahsetmesi açısından dışsal bir içeriğe sahiptir. Günümüzde eğitim bilimcilerin de engel kavramının yanı sıra “özel gereksinimliler” kavramını tercih etmeye başladıkları görülmektedir. Bu kapsamda doğum öncesi, sırası ve sonrası dönemlerde ortaya çıkan çeşitli nedenlerle bireyler yetersizlikten etkilenebilmektedir.

• Doğum öncesi nedenleri; kalıtım, annenin geçirdiği hastalıklar, çeşitli kazalar, yanlış ya da yan etkisi olan ilaç kullanımı, radyasyona maruz kalma ve röntgen çekilmesi olarak sıralanabilir. • Doğum sırası nedenlere; erken-geç veya zor doğum, çocuğun ters gelmesi, göbek bağının do- lanması, doğum esnasında bebeğin oksijensiz kalması gibi örnek olarak verilebilir. • Doğum sonrası nedenlerin ise çocuğun geçirdiği ateşli hastalıklar, kızamık, kabakulak, menenjit, kazalar, beslenme bozukluğu, bakımsızlık, eğitimsizlik, yanlış gelenek ve görenekler, kalça çıkıklığı, vb. sebeplerden kaynaklandığı söylenebilir.

Engel nedeni ve oluşum süreci bireyin farklı şekillerde yetersizlikten etkilenmesini sağlayabilmektedir. Bu kapsamda “engel türleri” denildiğinde genellikle


yetersizliğin etkilediği organ ve uzuvların odağa alındığı tıbbi temelli sınıflandırmaların yaygın olduğu görülmektedir. Bunun dışında da farklı model ve yaklaşımların farklı sınıflandırmaları olduğu bilinmektedir. ABD’de kısa adı İDEA olan yasada 16 yetersizlik sınıfı belirlenmiştir. Buna göre, öğrenme güçlükleri, dil ve konuşma bozuklukları, zihinsel yetersizlik, duygusal ve davranışsal bozukluk, çoklu yetersizlik, işitme-görme kaybı, işitme güçlüğü, ortopedik bozukluklar, süreğen hastalıklar, görme yetersizliği, otizm, travmatik beyin hasarı, gelişim geriliği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi çeşitli yetersizlik alanlarının sınıflandırmaya girdiği görülmektedir.

Engelliliği Açıklayan Modeller

Tıbbi/Medikal Model: Bu yaklaşımda, adından da anlaşılacağı üzere yetersizliğin tıbbi açıklamasına odaklanılmış, toplumsal etkenlere değinilmemiştir. Bu nedenle modele bireysel engellilik modeli de denilmektedir. Bu modele göre, toplum katı ve değiştirilemez olarak görülürken insanın çevreye uyması gerektiği için esnek ve değiştirilebilir olması savunulur. Bu yüzden engelliliğe tıbbi müdahale yapılarak bireyin normal yaşama dönebileceği düşünülmektedir.

Medikal modelin hâkim olmasıyla birlikte engelli bireylerin önceki dönemlere nazaran yaşam standartlarında önemli gelişmeler olmuştur. Medikal model ile engelliliğin oluşumunun önlenmesi, rehabilitasyon, bakım ve izleme ile ilgili koruyucu ve önleyici programların hazırlanması engelli bireylerin ve ailelerinin yaşam kalitesini arttırmıştır.

Sosyal Model: Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren engelli bireylerin haklarının yetersizliği ya da ihlali gibi sorunlar devam etmiştir. Bu nedenlerden dolayı başta ABD ve İngiltere olmak üzere gelişmiş Batı toplumlarında engelli bireyler ve özellikle de aileleri örgütlenmeye başlamışlardır. Bu örgütlenme 1960’lı yıllarda Paul Hunt’ın çıkışlarından etkilenmiştir. Hunt’a göre engellilik sorunu yalnızca işlev kaybıyla ve bu durumun bireyler üzerindeki etkisiyle sınırlı değildir. Bu bireylerin normal insanlarla kurduğu ilişki üzerinde de etkili olmaktadır.

Sosyal model, engelliliği medikal modelin tek yönlü tanımından uzak bir şekilde sosyal anlam içinde ele almaktadır. Sosyal modele göre engellilik; aktivite sınırlılığının yarattığı avantajsız durumu yaşayan bireylerin engelli olmayan toplum üyeleri tarafından göz ardı edilmesi, toplumsal aktivitelerden uzak tutulması halidir. Bu yüzden engellilik toplumun engelliliğe yarattığı tepkisinin bir ürünüdür. Yani sosyal modele göre engellilik; aktivite sınırlılığının yarattığı avantajsız durumu yaşayan bireylerin engelli olmayan toplum üyeleri tarafından göz ardı edilmesi, toplumsal aktivitelerden uzak tutulması halidir.

Engelli Çocuk ve Toplumsal Kurumlar

Engelli bireylerle ilgili tanımlamalar, sınıflandırmalar ve yaklaşımları açıkladıktan sonra engelli bir çocuk olmanın

sosyolojik arka planının ele alınması gerekmektedir. Bu kapsamda engelli çocuk ve toplumsal kurumların ilişkisi üzerinde durmakta fayda bulunmaktadır. Engelli çocuklar da normal gelişim gösteren akranları gibi bir aileye sahip olmakta, sokakla tanışmakta, eğitim kurumlarına devam etmekte, arkadaşlıklar kurmakta ve büyümektedirler. Bu kapsamda akranları ile benzer aşamalar geçirmekle birlikte bu aşamalarda farklı durum ve sorunlarla karşılaşabilmektedirler. Engelli çocukların da toplumda bağımsız bir yaşama ve toplum tarafından kabul görmeye ihtiyaçları vardır.

Yukarıda da ele alındığı üzere engelli bireyler uzun acılar çektikten sonra toplumun ilgisine kavuşabilmişlerdir. O zamanki adıyla Başbakanlık Özürlüler İdaresinin (ÖZİDA) bir araştırmasına göre Türkiye’de engellilere yönelik olumlu tutuma sahip olanların oranları, olumsuz tutuma sahip olanlardan daha fazladır. Bu açıdan bakıldığında toplumda engelli algısı her geçen dönem olumlu yönde değişmektedir. Ancak aynı araştırmadan edindiğimiz bu bilgi, olumsuz tutuma sahip olanların da varlığını ispatlamaktadır. Bu nedenle dünyadaki tüm çaba ve değişimlere rağmen engelli çocukların toplumsal sistem içerisinde yeterince yer edinemediği söylenebilir. Öyle ki Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Özel Komitesi, mevcut insan hakları sözleşmelerinin kâğıt üzerinde engellilerin haklarını koruduğunu, ancak uygulamada, engellilerin bu haklarından yararlanmadıklarını ifade etmiştir. Böylece ülkelerin engellilerle ilgili düzenlemelerde yetersiz kalması neticesinde 2006 yılında ayrı biz sözleşme yapma gereği duyulmuştur.

Engelli Hakları Sözleşmesi, engellilerin topluma dâhil olması, ayrımcılıktan ve damgalanmaktan korunması, hizmetlerin engelliler için erişilebilir olması, yasalar önünde eşitlik konularında devlete yükümlülükler getirmektedir. Bu durum da engelli bireylerle ilgili ciddi toplumsal sorunların Dünya genelinde sürdüğünün başka bir göstergesidir. Engelli Hakları Sözleşmesinde ele alınan dört temel başlık her ülkenin kendi toplumsal şartları içinde değerlendirilmesi gereken ve farklı düzeylerde ge- reksinimler ortaya koyan başlıklardır. Bu kapsamda Türkiye özelinde engelli çocukların durumunun ele alınması konunun bizi ilgilendiren boyutunu gözler önüne serme açısından gerekli görünmektedir. Engelli çocukların topluma dâhil olmalarında etken olan temel faktörlerin başında ise aile ve eğitim kurumları gelmektedir.

Engelli Çocuk ve Aile

Engellilik, tüm toplumlarda var olan önemli bir olgu ve toplumsal bir gerçekliktir. Bu kapsamda engelli çocuğun ailesi, onun gelecekteki toplumsal statüsünün de önemli bir belirleyicisidir. Aile, genel anlamda toplumun çekir- değini oluşturan toplumsal bir kurum olduğundan engelli çocukların ilk tanıştığı toplumsal kurum da kendi aileleridir. Bazı istisnaları olmakla birlikte her insan aile içinde dünyaya gözlerini açar ve burada gelişir. Engelli çocuklar da aynı süreçlerden geçerek aile içinde gelişmeye ve toplumsallaşmaya başlarlar.


Ailelerinin çocuklarının toplumsallaşması konusunda geliştirdikleri olumsuz tutum ve davranışların psikolojik ve sosyolojik nedenleri bulunmaktadır. Bu kapsamda ailelerin geçirdikleri psikolojik aşamalarda takılı kalmaları, engelli çocuğu kabul etmekte güçlük yaşamaları ve engelli bir çocuğa sahip olmaktan utanç duymaları psikolojik nedenlere örnek olarak verilebilir. Sosyolojik olarak da “kusursuz beden”e ulaşmak için toplumsal şuurun arka planında bir mükemmellik arzusu oluşturulması, böylece ideal olan fiziksel görünümden uzaklaşmanın toplumsal kabulü etkileyeceği algısı neden olarak sunulabilir. Toplumdaki bu kusursuzluk arzusu engelli çocuğu kapı ardına kilitlemeyi açıklayacak sosyolojik zeminlerden biri olabilir.

Engelli Çocuk ve Eğitim

Özel eğitim: özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin eğitim ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için özel olarak yetiştirilmiş personel, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemleri, bu bireylerin tüm gelişim alanlarındaki özellikleri ile akademik disiplin alanlarındaki yeterliliklerine dayalı olarak uygun ortamlarda sürdürülen eğitimdir. Engelli çocukların eğitiminde iki temel uy- gulama olduğu söylenebilir. Bunlardan biri çocukların normal gelişim gösteren akranları ile aynı eğitim ortamlarında öğrenim görmesi (kaynaştırma/ bütünleştirme) diğeri ise engel türüne göre (görme, işitme, zihin ve ortopedik engelliler) açılmış olan özel eğitim okullarında yatılı veya gündüzlü eğitim uygulamalarıdır. Ayrıca engel derecesine göre de ayrı okullar bulunmaktadır.

Kaynaştırma kavramı genel anlamda engelli bireyin olağan gelişim gösteren akranlarıyla birlikte tam ya da yarı zamanlı olarak birlikte eğitim görmelerini ifade etmektedir.

Engelli çocuklar ve eğitimsel uygulamalarda sosyolojisi açısından incelenecek birçok konu ve sorun bulunmaktadır. Bunlardan ilki yukarıda da kısmen değindiğimiz ayrı okullar ve kaynaştırma uygulaması sorunudur. Engelli bireylerin ayrı okullarda eğitim almalarının onları toplumdan soyutladığı ve bunun sonucunda ne kadar iyi eğitim verilirse verilsin bu bireylerin sosyalleşemediği, toplumun da uzun yıllar dışarıda kalan bu bireyleri kabullenmekte zorlandığı söylenebilir. Buna karşın kaynaştırma uygulamalarında gereken düzenlemelerin sağlanamaması, yeterli personelin bulunmaması, sınıf öğretmenlerinin engelliler konusunda yeterli donanıma sahip olmaması gibi birçok nedenle de engelli bireylerin normal akranlarıyla aynı ortamda eğitim almalarının onlara olumsuz etki edebileceği düşüncesini ileri sürenlere de rastlanmaktadır.

Engelli Çocuğa Yönelik Ayrımcılık

Ayrımcılık insanların dil, din, cinsiyet, ırk, siyasi düşünce, felsefi inanç, bedensel farklılık gibi nedenlerle diğer insanlar tarafından olumsuz muamele görmesi, aşağılanması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ayrımcı

davranışların odak noktası, ötekileştirme, dışlama, reddetme ya da aşağılamadır. Engelliliğe yönelik ayrımcılığın ve ötekileştirmenin çeşitli nedenleri bulunabilir.

Engelliliğe dayalı ayrımcılık ise siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya başka herhangi bir alanda insan hak ve temel özgürlüklerinin tam ve diğerleri ile eşit koşullar altında kullanılması veya bunlardan yararlanılması önünde engelliliğe dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü ayrım, dışlama veya kısıtlamaya denir.

Doğrudan ayrımcılık, engelliliğe dayalı ayrımcılık temeline dayanan ve engellinin hak ve özgürlüklerden, karşılaştırılabilir durumdakilere kıyasla eşit şekilde yararlanmasını engelleyen, kısıtlayan veya zorlaştıran her türlü farklı muameleye denir.

Dolaylı ayrımcılık, görünüşte ayrımcı olmayan her türlü eylem, işlem ve uygulamalar sonucunda engelliliğe dayalı ayrımcılık temeliyle bağlantılı olarak, engellinin hak ve özgürlüklerden yararlanması bakımından nesnel olarak haklılaştırılamayan dezavantajlı bir konuma sokulmasıdır.

Engelli Çocuk ve Bağımsız Yaşam

Gelişmiş ülkelerde ve Türkiye’de engelli bireylerin sağlık, sosyal güvenlik, eğitim, bakım, ekonomik, sosyal ve kültürel birçok alanda çeşitli hakları bulunmaktadır. Ancak engelli çocukların ve ailelerinin bu hakları ne düzeyde bildikleri ya da kullandıkları merak konusudur. Bu konudaki ikinci temel sorun da bireylerin kâğıt üzerinde haklarının bazı kişilerce pratikte gasp edilmesidir. Yetişkinliğe kadar geçen tüm bu süreçte engelli çocuk ve ergenlere; başta eğitim olmak üzere, bağımsız yaşayabilmeleri için gereken her şeyin sağlanması gerekir.

Engelli çocukların toplum içinde bağımsız bir yaşam sürdürebilmesi için gereken önemli düzenlemelerden biri fiziksel çevre ve ulaşımdır. Bu konuda da birçok yasal düzenleme bulunmakta ancak bu düzenlemeler uygulamada dikkate alınmamaktadır. Bir binanın girişinde engellilerin kullanması için yapılan rampa toplumun olumlu bir icraatı olsa da bu rampanın önüne çöp bidonu koyan kişiler aynı toplumun olumsuz örneği olarak karşı- mıza çıkabilmektedir. Alışveriş merkezleri, sinema, tiyatro, park, bahçe ve müze gibi toplumun ortak kullanım alanlarında engelli bireyleri göz ardı eden anlayışla toplumsal bütünleşmeden bahsedilemez. Buralarda engelli bireylere yönelik alınacak önlem ve yapılacak düzenlemelerle bu bireylerin ulaşabilirliği ve erişebilirliği sağlanmalıdır. Ayrıca toplu taşıma araçları da engellilerin istifade edebileceği şekilde teknolojik donanıma kavuşturulmalıdır. Yollar, kaldırımlar, trafik ışık ve işaretleri, bina girişleri, tuvaletler vb. engellilerin özellikleri dikkate alınarak düzenlenmelidir.

• Makul düzenleme: Engellilerin insan haklarını ve temel özgürlüklerini tam ve diğer bireylerle


eşit şekilde kullanmasını veya bunlardan yararlanmasını sağlamak üzere belirli bir durumda ihtiyaç duyulan, ölçüsüz veya aşırı bir yük getirmeyen, gerekli ve uygun değişiklik ve tedbirleri içermektedir.

Tüm bu düzenlemelerin yapılmadığı bir toplumun insan haklarına saygılı olduğunu kimse iddia edemez. Tek başına veya arkadaşları ile sinemaya gidemeyen, ihtiyaçları karşılamak için alışverişe çıkamayan, konferansa katılamayan, konser dinleyemeyen, faturasını yatıramayan, çalışamayan bir engellinin; toplumun bir parçası olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Bu sebeple toplumun engelli algısının olumlu yönde gelişmesi için topyekün bir seferberliğe ihtiyaç duyulmaktadır. Ha- len toplumda varlığını ispat edememiş engellilere sosyolojik bir bakış sunmak da bu sebeple oldukça güç bir çabaya dönüşmektedir.

Toplumsal yaşamın en önemli alanlarından biri olan iş hayatı, okuldan sonra engelli çocuğun sosyalleşme sürecini devam ettirebileceği en önemli yerdir. Bu sebeple engelli bireylerin toplumdan tecrit edilmediğini ispat etmenin yolu onları iş hayatının her alanında görmekle mümkün olacaktır. İstihdam konusunda bilinen en yaygın sorunlardan biri de işverenlerin engelli personel çalıştırmaya ilişkin tutumlarıdır. Bazı işverenler engelli bireyi çalışıyor gibi gösterip, maaş vermeden sigorta öde- mekte bazıları ise sırf engelli işçi çalıştırmamak için şirketinin personel sayısını 50’nin altında tutmak amacıyla şirketi parçalara bölmektedir. Özel sektörde ve kamuda kota uygulaması olmasına rağmen, engelliler için iş arama, bulma veya bu işi sürdürmede güçlükler yaşamaktadırlar. İşverenler genellikle eğitimli, ‘fiziği düzgün’ engelli aradıklarından bu sefer de engelliler arasında da ayrımcılık ortaya çıkmaktadır. İşverenlerin engellilerin eğitimleri ko- nusunda da yeterli bilgiye sahip olmadıkları görül- mektedir. İşverenler engelli işçi ararken “Yüksekokul mezunu olmak, iyi düzeyde İngilizce bilmek” kriterlerle elaman aramaktadırlar. Oysa bazı engelliler için ilköğretimi bile tamamlayabilmek büyük çaba gerektirmektedir. Bu durumun tam tersi de yaşanabilmektedir. Basit işler için yüksek kriterler belirleyen işverenler olduğu gibi güçlü özgeçmiş ve becerilere sahip engellilere basit işler teklif edenler de bulunmaktadır. Ne kadar nitelikli olursa olsun engelli bireylere üst düzey yöneticilik ya da sorumluluk verilme olasılığı düşük görünmektedir.

Sonuç olarak, engellilerin istihdamı, fiziksel çevre ve ulaşımı, barınması, sosyal gereksinimleri, aileleri ve ken- dilerinin sosyoekonomik, demografik, kültürel özelliklerinin de araştırılması sosyolojinin sahasına girmektedir. Engelli bireylerin toplum içindeki yeri ve eğitim imkânlarının toplumsal yaşama etkisi eğitim sosyolojisi açısından önemli bir inceleme konusudur. Bu sorun ve tartışmaların incelenmesi ve çözüme katkı sağlayacak analizlerin yapılmasında hepimize yararlar sağlayacaktır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında