AÖF Soru Bankası
SOS120U · Ünite 2

Çocuklar, Çocukluk ve Sosyoloji

Çocukluk Sosyolojisi dersi, ünite 2 özeti

SOS120U-ÇOCUKLUK SOSYOLOJİSİ

Ünite 2: Çocuklar, Çocukluk ve Sosyoloji

Tarihsel Süreçte Çocukluk

Çocukların sosyolojide var oluş kazanması, bir yandan patriyarkal zihniyetin “ideal’’ ve “değerli” olarak belirlediği ve tanımladığı davranış kalıpları çerçevesinde inşa edilen toplum ve kültürün çocuk tasavvurlarını diğer yandan sosyolojik teorinin kendi iç çelişkilerine vereceği ve vermek zorunda olduğu mücadeleyi içerir. Ve elbette bu her iki mücadele alanını etkileme ve biçimlendirme gücüne sahip sosyal, toplumsal, ekonomik ve politik yapı; en temel mücadele alanıdır.

Sosyolojinin, sosyal gerçekliği “nedensel–açıklama” gayretindeki yapısal ve işlevselci paradigmalarının etkisinden göreceli olarak sıyrılıp sosyal gerçekliği “anlama” gayretine doğru giden tarihsellik deneyimi, en azından bugün, çocukluk sosyolojisinin çocukları “kendileri için incelenmeye değer” oldukları kabulüne doğru evrilmesi söylemi içinde anlam kazanır. Foucault’cu (1999) anlamda söz konusu “söylemin nesnesi” çocuklardır ve “bir söylem nesnesinin ortaya çıkması için gerekli şartlar, onun hakkında ‘bir şey diyebilmemiz’ ve birçok kişinin onun hakkında farklı şeyler söyleyebilmeleri gerekli tarihsel şartlar”a bağlıdır. Dolayısıyla bireysel varlıkları ile her zaman var olan çocukların; zihin düzleminde, tarihsellikle yoğurulmuş “çocukluk” kavramı ile ele alınması, olgu ya da kategorileri anlamlandırma pratiklerinin tarihselliği ile mümkün olmuştur.

Çocukların sosyolojide “kendilerinden” hareketle ele alınmaları ve anlaşılmaları gerekliliğine yönelik teorik gayretler için 1980’li ve 1990’lı yılları beklemek gerekmiştir. Ancak söz konusu yılların esas öncüsü, 1960 ve 1970’li yıllardır, zira bu yıllar; pek çok toplumsal hareketin ve sosyolojideki teorik hesaplaşmanın kamusal alanda ve akademide sergilenmesinin çekirdeklerini içeren olayların birikimine ve bu yönüyle aslında tam da gelişen bir “çocukluk söylemi”ne tanıklık etmiştir. Örneğin; 1960’larda aktivistler yetişkinlerin, çocukların hayatlarına müdahale ederek çocuklar için kişisel özgürlük ve otonomi sağlanması yönünde eleştiriler geliştirerek “çocukların özgürleşmesi” gerektiğine yönelik bir düşünce ağının oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. 1962 yılı, Philippe Ariès’in “Centuries of Childhood” kitabını yayımlayarak çocukluğun modern bir keşif olduğu bilgisine ulaşmamız açısından önemli bir tarihsel tespitin zamanıdır.

1980’lere doğru barış, çevre, feminizm, milliyetçilik, parapsikoloji, yoksul hareketleri, terapi grupları, ezilenler, akıl hastaları, engelliler, evsizler, hayvan hakları gibi pek çok farklı sosyal kategori görünür olma hedefleri doğrultusunda “özgürlükçü toplumsal hareketlerde örgütlenir”ler. Belirli bir kimliği kamusal alanda meşru kılma amacında olan kategorilerin bu amaç doğrultusunda taleplerini dile getirme olanağına kavuşması; homojenleştirilen, tek tipleştirilen modern dünyanın tek gerçeklik anlayışının kırılarak birbirinden farklı gerçeklik dünyalarının inşasını destekler. Ve çocukların çocukluk kavramı temelinde ele alınarak, “ideal, evrensel, Batılı

modern çocuk ve modern çocukluk” kavramlaştırmasının dar sınırlarından çıkmaya başlamaları da bu tarihsellikte kırılmaya başlar. Postmodernliğin kültürel farklılıklar ve çoklu gerçekliklere yönelik vurgusu, ne çocukların ne de çocukluk kavramının sabit, evrensel ve değişmez bir niteliği olmadığına dair gelişmeye başlayan bu tarihsel duyarlılık ile göreceli bir eşzamanlılığa karşılık gelir. Ancak çocukluk sosyolojisinde çocukları hem anlamayı hem de inşa etmeyi mümkün kılan çocukluk söylemi hâlâ üretilmekte olan bir süreçtir.

Klasik Sosyoloji ve Modern Çocukluk

“Yeni çocukluk sosyolojisi” kavramındaki “yeni” kelimesi basit bir nitelemeymiş gibi görülmekle birlikte, sosyolojinin çocuklar ve çocukluk kavramı ile olan ilişkisinin anlamlandırılmasında oldukça önemli bir işaret durumundadır. Zira çocuklar 1990’lardan önce de sosyolojide vardı ancak toplumsal varlıkları ve toplumsal aidiyetleri; aile ve okul ile sınırlanan, 19.yy klasik sosyolojisinin 20.yy’ın ortalarına dek süren holistik yaklaşımlarının bir yansıması olarak mevcuttu.

“Modern çocukluk söylemi”nin inşa edilmesi; aynı toplumsal, siyasi, ekonomik ve tarihsel kökenlere dayanmaktadır. Kökenler daha da derinleştirilirse Rönesans ve Reformasyon, 16.ve 17.yy’da Descartes ve Bacon ile temelleri atılan “modern bilim” ve 18.yy Aydınlanması’nın birlikte oluşturdukları birikimli tarihsel bütünlük; 19.yy’a öncülük eden yapı taşları ve temel köklerdir. “Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi ve Kapitalizm, Sosyalizmin ortaya çıkışı, feminist hareketlerin daha örgütlü hale gelişi, kentleşme, dinsel değişim, bilimin gelişimi, entelektüel güçler” (Ritzer, 2012; Jenks, 2014) sosyoloji ve modern toplum kadar, modern çocukluk paradigmasının inşa edilmesinde de etkili köklerdir.

19.yy’ın hâkim epistemolojisi olarak pozitivizm, “doğruluk ve yanlışlıkları sistematik gözlem ve deney yoluyla değerlendirilebilen, oldukça genel ve evrensel ifadeler dizisinden” oluşan bilim mantığına sahip bir yaklaşımdır. Pozitivist açıklama mantığının gözlem ve yasalar ile belirlenen doğasına uygun biçimde klasik veya geleneksel olarak anılan 19.yy sosyolojisi de pozitivist tavıra göre biçimlenir ve “gerçeklik”in bir başka deyişle sosyolojinin ele alacağı gerçekliğin ne olacağının mahiyeti, pozitivist epistemolojiye ve holistik ontolojiye uygun biçimde kesin çizgileriyle belirlenir: “gerçeklik”; yasalar aracılığıyla pozitivist bilimsel inceliklerin üzerinde işleneceği “toplum”dur (society). Durkheim’in belirttiği gibi sosyolojinin kendine özgü inceleme konusu “toplumsal” olandır ve dışımızdaki şeyler gibi ele alınması gereken toplumsal olgulardır.

19. yy Fransa’sında yaşayan ve hem sosyolojinin kurucusu hem de disiplinimizin isim babası olarak anılan Auguste Comte, sosyolojiyi pozitivist epistemolojiye uygun olarak inşa etmesinde etkili olan önemli toplumsal olaylara tanıklık etmiştir. Comte açısından sosyolojiyi doğa bilimlerinin metodolojisine benzer biçimde kurmaya sevk


eden önemli bir toplumsal ve siyasal zemin vardır: Fransız devrimi ve sonrasında yaşananlar.

Özellikle 19. yy Fransa’sının toplumsal ve siyasal yapısının sunduğu kimi özellikler pozitivizmin egemen, modern bir epistemolojik yaklaşım olarak rol oynamasında etkili olmuştur. “1789’daki Fransız Devrimi’nin çığır açtığı ve 19.yy boyunca devam eden uzun siyasal devrimler dizisi, sosyolojik kuramlaştırmanın ortaya çıkışında en doğrudan etmendir”. Zira biliyoruz ki toplumsal, siyasal ve tarihsel olay ve dönüşümler epistemolojik ve ontolojik yaklaşımlarla iç içe geçer ve hangisinin diğerini ne ölçüde etkilediğini ince çizgilerle ayırmak olanaksızdır. Eğer pozitif felsefe toplumsal görüngüler de dâhil olmak üzere hâkim kılınırsa toplumun yeni düzeni yeniden oluşturulacaktır. Böylelikle “medeni insanları taciz eden bu devrim buhranı ancak bu şekilde sona erebilir.” Amaç, toplumsal düzen ve istikrarı rasyonel tarzda örgütlemektir. Kartezyen düşünce olarak da adlandırılan pozitivist düalizm açısından daha fazla problem teşkil eden şey, düalistik bir epistemolojinin toplumsal imâlarıdır. Murphy’nin bahsettiği “toplumsal imâlar”, pozitivizmin toplum ve insan inşasında gözettiği güçlü etkilerdir. Rasyonel toplum örgütlenmesi; düzen ve akla dayalı burjuva modernizminin ve endüstriyel kapitalizmin izlerini taşır. İnsan da 19.yy’da bu düzene uyumlu biçimde teorize edilir.

Patriyarkal Düşünce Biçimi ve Çocukluk

Modern toplum tasavvurunda bahsedilen bu modern birey anlayışının yanı sıra, çocukların sosyolojide uzun süre ihmal edilmiş olmalarını anlamlandırmamızı sağlayacak bir diğer önemli konu ise patriyarkal düşünce biçimidir. “Patriyarkal değerler ailelerde doğup yayılır ama sadece ailelere özgü değildirler. Toplumun her kademesini etkilerler: Aileyi, politikayı, ekonomiyi, ideolojiyi. Bu değerler önce dini sonra bilimsel ve tıbbi terimlerle açıklandığından farklı biçimler almışlardır. Ancak özde kadın, çocuk ve bütün ‘aşağı’ görülen grupların bağımlı olmasını ve hizmet etmesini öngören erkek ve özellikle ata otoritesine dayanan bir sosyal düzeni içerirler. Patriyarkal değerlerin savunuculuğunu yapan erk ve iktidar sahibi erkekler, genelde akademi dünyasında özelde sosyolojide patriyarkal çizginin izlerini sürerler ve Scott’ın (2006) dediği gibi sosyolojinin kurucuları ‘ölü, beyaz erkek’lerdir. Sosyoloji gerçekten de erkek-baskın bir disiplindir. Ritzer’in (2012) belirttiği gibi Durkheim, Weber ve Simmel’in Avrupa sosyolojisi oluşturmalarıyla aynı zamanda, bir grup kadın da öncü sosyoloji kuramları geliştirmişlerdir. Ancak bu kadınların sosyolog veya sosyoloji kuramcıları olarak bilinmemeleri veya kabul görmemeleri, gelişen sosyoloji disiplini, sosyologlar ve sosyoloji kuramcıları olarak bu kadınlar özelinde aslında tüm kadınları marjinalleştirilmiştir.

Modern çocukluk sosyolojisi, modernist sosyolojinin ‘dikotomileri’ temelinde ve özellikle ‘çocukluk-yetişkinlik’ dikotomisi merkeze alınarak kurulmuştur. Çocukları yetişkinler ile dikotomik bir ilişkide tanımlayan;

çocukların yetişkinlere göre olan tamamlanmamışlıkları, eksiklikleri ve yetersizlikleridir. Çocukların toplumsal tasavvurdaki görünmezliklerini inşa eden bu epistemolojik ve ontolojik tavır, patriyarkal sistemin temel belirlemelerini de içermektedir. Yetişkinlik-çocukluk dikotomisi, çocukluk sosyolojisinin diğer bir dikotomisi olan sosyal-doğal dikotomisi ile de ilişkilidir. Çocukluğun bu melez karakteri çocukların, çocukluk söylemi içinde nasıl kavramsallaştırıldıklarını belirleyen önemli bir niteliktir. “Çocukların fiziksel özellikleri onların zihinlerini ve kimliklerini de karakterize etmektedir.” bir başka deyişle “Çocukların fiziksel açıdan olgunluğa sahip olamayışları onların sosyal kimliğini belirlemektedir.” Ve çocuklar aynı kadınların doğaya (doğanın-neslin üretilmesi işlevini yerine getiren, doğuran, bebeklerini emziren, her ay biyolojik bir periyodu yaşayanlar olarak) erkeklerin ise kültüre (kültürü ve uygarlıkları yaratan iktidar sahibi erkekler olarak) ait olmaları varsayımına dayanan patriyarkal sistem gibi biyolojileri veya doğal yapıları gereği (!) toplum ve kültürel tasavvurlarda kendilerine biçilen yeri doldurmak zorunda bırakılırlar.

Çocukların pozitivist düalizm temelinde gerek modern çocukluk söyleminde inşa edilmelerinde gerekse modern toplumun düzen içinde var olmaları gerekliliğine uygun biçimde topluma uyarlanmalarında önemli bir diğer nokta duygu ve tutkuların törpülenmesidir. Çocukların duygusal gelişimi önemlidir ancak aynı, modern yetişkinlerin tutkularının kurutulması ve pozitivist aklın her yerde egemen olması gerekliliğinde görüldüğü gibi “kontrol” altına alınmalıdır. Böylelikle çocukların irrasyonel yönelimlerinin özel alanda sergilenmesinin mümkün olduğu biricik mekân ve toplumsal kurum; “aile” olarak ön plana çıkar ki modern çocukluk imgesini kurumsallaştıracak ilk önemli kurum modern toplum inşasında belirginleşmiş olur.

Çocuklar sosyalizasyon, gelişme ve eğitim çerçevesinde toplumsal ve kültürel değerleri içselleştirerek toplumun pasif alıcıları konumunda, yetişkinlere bağımlı biçimde inşa edilmişlerdir. Ya da çocuklar, yapı tarafından belirlenen, yapı tarafından üretilen rol oyuncusu kuklalar, otoriteye körü körüne uyanlar, kültürel sersemler, yapısal sersemler, robotlar, piyonlar, boyun eğenler veya makine-çark dişlileri olarak üretilenler, belirlenenler, biçimlendirilenlerdir.

Paradigmatik Dönüşüm ve Yeni Çocukluk Sosyolojisi

Postmodernliğin ayak sesleri 19.yy’da ve ağırlıklı olarak 20.yy’da duyulmaya başlamıştır. “Modernliğin sicili; Dünya savaşları, Nazizmin yükselişi, toplama kampları, soykırım, dünya çapında bunalım ve insanları yabancılaştıran, güvensizliğe sürükleyen daha pek çok şey, pozitivist ilkeler doğrultusundaki rasyonel bir dünya inşasının acı vererek yolunda ilerlediğini göstermiştir. Postmodernizmin vurucu darbesi “modernizmin düalizmini yıkması” ile gerçekleşir. Postmodernistler “modernliğin yarattığı herşeyi eleştirirler”. Modernliğin yarattığı her şeyse pozitivist epistemolojinin bilgi


edinmede insani deneyimi hariçte bırakan düalistik yapısına göre özenle tesis ettiği her türlü toplumsal olgudur. İç-dış ayrımını inşa eden düalizmin yıkılması ile dış gerçekliğe bulaşmaması istenen her türlü iç ve öznel dünya ortaya çıkar. Olguların, gerçekliğin olmadığının dile getirilmesi epistemolojik ve ontolojik açıdan modernliğe ve onun epistemolojisini oluşturan pozitivizme vurulmuş en ağır darbedir. Gerçekliğin olmaması demek düalizmin yıkılması; akıl, ilerleme, düzen, tekbiçimlilik, evrensel, kesin, nesnel ve doğru bilgi gibi modernliğin tutunduğu kavramların olmaması ve bilim yapma olanağının ortadan kalkması demektir. Bu gelişmeler, epistemolojik ve ontolojik yaklaşımlarda da bir karşılığa sahip olmuştur. Dolayısıyla epistemolojik yaklaşım; çoklu gerçekliklerin bilgisini verebilecek anlamacı- konvensiyonalist-yorumlamacı yaklaşım olarak belirginleşirken ontolojik yaklaşım; aksiyonel yaklaşım olarak belirginleşmiştir. Bu epistemolojik ve ontolojik tavır hem sosyolojide hem yeni çocukluk sosyolojisinin varoluşunda ve hem de çocukların sosyolojide görünür olmalarında etkili olmuştur. Çocukların “var olduklarını”, yetişkinlerden farklı, kendilerine özgü bir sosyal dünyalarının olduğunu dile getiren, çocukların deneyimlerini merkeze alan yeni çocukluk sosyolojisinin gelişiminde, 1980 ve 1990’lı yıllar arasında yaşanan ve 2000’li yıllarda da izleri sürülen bir dizi tarihsel ve sosyal gelişme etkili olmuştur. Bunlar şöyle sıralanabilir: üretimin esnekleşmesi, kimliklerin parçalanması, ulus devletin zayıflaması, rasyonel bilgi ve uzmanlaşmaya duyulan inancın sarsılması, kesinsizlik duygusunun yayılması, risk algısının yerleşmesi, demokrasi ve katılımla ilgili yeni düzenlemelerin ortaya çıkması, yeni aile formlarının görülmesi, yeni tüketim kalıplarının oluşması gibi değişimleri yaratan post-fordizm, post- modernite, network toplumu, risk toplumu tartışmaları.

Gündelik hayat bir sistem veya yapı yerine, kendilerine “fail” denen bireylerin anlam vererek ve sosyal eylem ve etkileşimlerde bulunarak inşa ettikleri bir gerçeklik olarak ele alınır. Gündelik hayat “önceden hazırlanmış, önceden imal edilmiş” değil aksine anlam verme ve yorumlama temelinde sürekli olmakta olan, sürekli inşa edilmekte olan bir gerçeklik olarak kavramsallaştırılır. Yapı- eylem(lilik) ikiliğinde teorik duruşun eylemden yana kullanıldığı bu yaklaşım ve teorilerde bireyler, kuklalar, robotlar, ürünler, piyonlar vb. olarak değil; anlam atfederek, amaç güderek, bireysel ve kişisel varoluşlarını bir başka deyişle öznelliklerini sürekli gözeterek sosyal gerçekliğin toplumsal değil, sosyal tarafına vurguda bulunacak biçimde sosyal eylem ve etkileşimleri ile sosyal hayatı inşa eden, kuran, yönlendiren öznel ve sosyal aktörler olarak tanımlanırlar. Tüm bu tarihsellik birikiminin oluşturduğu yeni çocukluk sosyolojisinin temel ilkesi çocukluğun sosyal bir inşa olduğudur. Çocuk merkezlidir ve çocukların eylemliliğini, haklarını ve refahlarını gözeten bir alandır. Yeni çocukluk sosyolojisinin genel özellikleri şu şekildedir: çocuklar toplumda düşük statü ve güce sahip bir sosyal gruptur;

çocukluk sosyal olarak yaratılır; çocukluk farklı biçimlerde inşa edilir; çocukların düşünme ve davranış biçimleri ile kültürleri kendileri için değerlendirilmeli ve ele alınmalıdır; çocuklar yeteneklidirler; çocuklar sosyalizasyon süreçlerinin aktif katılımcılarıdır; yaş, toplumsal cinsiyet, etnisite ve sosyal statü gibi özellikler sosyal inşalar olarak ele alınmalıdır.

Sosyal, Tarihsel, Kültürel Bir İnşa Olarak Çocukluk

Bir sosyal yapı (social structure) olarak çocukluk, çocukluk tasavvurlarının çocukları sarmalayan sosyal gerçeklik tarafından inşa edildiğini anlatır. Zira yeni çocukluk sosyolojisinin en önemli katkılarından biri çocukluk kavramının sosyal, tarihsel ve kültürel bir inşa olduğunu ve modern çocukluğun ileri sürdüğü evrensel ve tek biçimli bir çocukluk olduğu anlayışını kıracak biçimde çoklu bir içeriğe bir başka deyişle farklı çocukluklar olduğunu göstermesidir. Gerçekten de “çocukluk, sosyal ve kültürel bir inşadır, ortaya çıktığı toplumun tarihini, kültürünü, değerlerini ve güç yapısını yansıtan sosyal bir inşadır”. Bu yönüyle de aslında tam bir “söylem”dir. “Kesinlikle toplumsal olarak düzenlenen” söylem çocukların kim ve nasıl olmaları gerektiğini belirleme gücüne sahip politik, ekonomik, sosyal ve toplumsal bir yapı, bir sosyal kurum, kültürel bir temsil olarak belirir. Çocukluğun yapısal bir form olması, çocukluğun alabileceği biçimlerin farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda pek çok “farklı” biçimler alabileceği ve bu anlamda “tarihsel” olduğu bilgisini vermesi açısından oldukça önemlidir. Çocuklar; yaş, toplumsal cinsiyet, etnisite, sınıf ve diğer karakteristikler açısından oldukça farklılaşmış bir gruptur. Çocukları tek biçimli olarak düşünmek sınıf, toplumsal cinsiyet ve yaş temelli farklılıkları göz ardı etmek demektir.

Çocukluk Sosyolojisinin Önündeki Engeller

Çocukların eylemde bulunabilme yeterliliklerinin teorik düzlemde vurgulanması oldukça önemli bir teorik girişim olmakla birlikte bu vurgunun pratik hayatta ne kadar geçerliliğinin olacağı çocukluk sosyolojisinin önündeki önemli problemlerden biri olarak durmaktadır. Özellikle farklı coğrafyalardaki farklı çocukluk tanımları ve bu tanıma uygun inşa edilmeye çalışılan çocukların durumları (işçi, fahişe, göçmen, kimsesiz çocuklar vb.) göz önüne alındığında, çocukların fail olabilme imkânlarında dahi bir eşitsizlik yattığı görülmektedir. Yetişkinlerin zihinlerinde hala korunmaları gerektiğine inanılan ve yetişkin kontrollü mekanlarla sınırlı deneyim alanlarına hapsedilen çocukların ve ne ölçüde olabileceği büyük bir muammadır.

Çocukların kendi kültürlerini inşa etmeleri, yetişkinler, akranları ve diğer çocuklarla ilişki ve etkileşimde bulunmaları; gerçekten de yetişkin toplumunun üretimine yönelik bir katkı olduğu kadar kendi biricik kültürlerini de üreten yaratıcı sosyal aktörler olduklarını göstermekle birlikte sosyolojinin yapı-eylem(lilik) ikiliğinin sınırlarından uzak durmaları pek de mümkün görünmemektedir. Olası çözüm; sosyolojideki ikiliği aşma


yönündeki girişimlere benzer çabalar biçiminde ortaya konulur.

Çocukların sosyolojide var oluş kazanması, bir yandan patriyarkal zihniyetin “ideal” ve “değerli” olarak belirlediği ve tanımladığı davranış kalıpları çerçevesinde inşa edilen toplum ve kültürün çocuk tasavvurlarına diğer yandan sosyolojik teorinin kendi iç çelişkilerine vereceği ve vermek zorunda olduğu mücadeleyi içerir. Elbette, bu her iki mücadele alanını etkileme ve biçimlendirme gücüne sahip sosyal, toplumsal, ekonomik ve politik yapı; en temel mücadele alanıdır.

Her teori, sosyal gerçekliği kavramaya ve insanlar için anlaşılabilir bir bütün olarak açıklamaya çalışır. Ancak her teori anlamaya ve açıklamaya aday olduğu gerçekliğin kendini ele almaya vakfettiği yönü ile sınırlıdır. Her teori gerçekliğin belli bir yönünü ele alır ve ele almadığı dinamik ve sürekli inşa edilmekte olan gerçeklik, kendini üretmeye ve teoriye direnmeye veya teorinin kavramsallaştırmasına konu olacak yeni/fark edilmemiş/gözden kaçmış/bastırılmış/ihmal edilmiş karakterini bildirmeye devam eder. Dolayısıyla teori; sosyal gerçekliğin oluşturucu ve içkin bir parçası olan çocukları kavramaya ve epistemolojik ve ontolojik temellere göre anlama ve açıklamaya çalıştığı her girişimde kısmen başarısız olma deneyimini yaşayacaktır ki zira böyle de olmuştur. Çocukların sosyolojik teoriye karşı yürütmeleri gereken mücadele de bu noktada başlamaktadır.

Son yirmi yıldır öne çıkan birçok farklı teorik perspektifin paylaştığı genel çizgilere bakıldığında eylemin doğasının yeniden kavramlaştırılmaya çalışıldığı ve büyük ölçüde bu probleme yoğunlaşma eğiliminde olunduğu ve sofistike bir “özne teorisi”nin daha “kurumsal” analizlerle ilişkilendirilmesi gerektiği algılanmaya başlamıştır. Çocukluğun, çocukların hayatlarında geçici bir dönem olmasına rağmen sosyal sınıf, yaş, toplumsal cinsiyet, etnisite gibi diğer yapısal kategorilerle karşılıklı ilişki içinde, toplumun sürekli bir “yapısal form”u olduğunun yeni çocukluk sosyolojisinde ileri sürülmesi, çocukları ve çocukluk kavramını teorileştirmeye çalışan her epistemolojik ve ontolojik yaklaşım açısından önemli bir belirlemedir.

Çocuklar her ne kadar yapısal belirlenimlerin nesnesi durumunda olsalar da onları kendi deneyimleri ve deneyimlerini dile getirme tarzları çerçevesinde ele alan her teorik çaba, çocuklar hakkında sadece yetişkinlerce üretilen bilgi formlarının sınırlarına bağlı kalmadan, çocuklar tarafından söze dökülebilecek ve dökülemeyecek tüm eylem alanlarında onları anlamaya yönelik ciddi çabalar olarak ortaya çıkacaktır-çıkmalıdır. Elbette bu tür bir çabanın etkili olabilmesi için, çocuklar arasındaki eşitsizliğin azımsanmayacak kadar önemli olduğunun ve farklı çocuk kategorilerinin birbirinden farklı çocukluk deneyimlerini ve farklı çocukluk kültürlerini ürettiği gerçeğinin unutulmaması gerekmektedir.

Ünite 2 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç