SOS120U-ÇOCUKLUK SOSYOLOJİSİ
Ünite 3: Çocuk Kavramına Tarih Açısından Bakış
Giriş
İnsanlığın evrim süreci içerisindeki en saf, temiz ve hususi dönemi çocukluktur. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin birinci maddesine göre erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk kabul edilmektedir. On sekiz yaşını doldurmuş olanlar genç sayılmaktadır. Ergenlik ise çocuğun biyolojik durumu ile alakalı olup bölgelere, toplumlara, beslenmeye göre değişiklik gösterir. İslam hukukuna göre buluğ çağına gelen çocuk esas itibariyle reşit sayılmakta ve çocukluk döneminden çıkmaktadır.
“Karşılaştırma usulleri ve kültürler arası analizler, tek ve evrensel bir olgudan ziyade, birçok farklı çocukluk türü olduğunu ortaya çıkarmıştır”. Kısaca “çocukluk tarihsel olarak sınıflandırılmıştır ve çocukların ne olması gerektiği, zaman içinde yetişkinlere ne ifade ettiği, neden bu tarzdaki görüşlerin ve inançların değiştiği birbiri ile ilişkili olarak anlaşılması gerekli bir durum olarak karşımızda durmaktadır” (Gittins, 2004).
İlk Çağlar’da farklı kültürlerdeki çocuk algısı değerlendirildiğinde oldukça farklı sonuçlara ulaşılabilmektedir.
Yunan site-devletlerinde insanlar, devletin ve toplumun menfaati için feda edilebilirdi. Roma’da çocuklar üzerinde babanın sınırsız hâkimiyeti vardı. Babanın çocuğu öldürme, sokağa bırakma, başkalarına satma ve evlenmiş olanlarını dilediğinde boşama yetkisi vardı (Akıncı, 2011).
İslâmiyet öncesi dönemde de Türklerde ataerkil bir aile yapısı mevcuttu. Ancak Eski Roma’da olduğu gibi babanın hâkimiyeti sınırsız değildi. Evde babadan sonra annenin de sözü geçerdi. Bilhassa babanın ölümünden sonra annenin sözü mutlak dinlenirdi (Ekinci, 2008).
Ortaçağ Avrupası’nda (yaklaşık olarak M.S. 500-1500 yılları arası) çocuk, minyatür bir yetişkin olarak görülmüştür. O dönemde, doğum ve bebek ölüm oranları çok yüksek olduğu için, altı yaşından küçükler, ailenin bir üyesi gibi görülmemiştir (Gander ve Gardiner, 1998).
Yeniçağ’da ise Fransa’da 1639’da yayımlanan bir bildiriye göre babalar, kendilerine kötü davranan çocuklarını yargılamadan hapsettirme yetkisine sahiptir. Cezanın süresini ve cinsini dahi tespit yetkisi babanındır.
Günümüze gelindiğinde ise, özellikle eğitim alanında yapılan reformlarla demokratik ve modern dünyaya uyumlu bireylerin yetiştirilmesi hedeflenmiştir.
Farklı Kültürlere Sahip Toplumlarda Çocuk Kavramı ve Çocuğun Eğitimi
Babil uygarlığında, çocukların politik tutsak veya babanın borçlarının karşılığında bir güvence temini rehine olarak bırakıldığı tespiti yapılmıştır.
Antik Çağ’da, Eski Mısır Krallığı zamanında devletlerin yaptığı savaşlarda çocukların yine bir nevi rehine olarak alıkonulduğu ve karşı tarafa şantaj silahına
dönüştürüldüğü, örnekler görülmüştür (Erdemir ve Erdemir, 2012: 656). Yine Eski Mısır Krallığında kraliyet aileleri arasında siyasi anlamda evlilikler teşvik edilmiş, yapılan çocukların devletler arasında dostluk ilişkilerinin kurulmasında, işbirliğinin geliştirilmesinde bir araç olarak kullanıldığı anlaşılmıştır (Erdemir-Erdemir, 2012: 655).
Eski İran’da bakıldığında çocuk kültürünün, toplumsal inanç sisteminin etkisi altında olduğu görülür. 5-20 yaş arasındaki çocuklara, ata binme, ok atma ve doğruluk öğretilir. Çocuk eğitimi, soylular ve halk arasında farklılık gösterir. Soylu çocuklar, sarayda yetiştirilirken, halk kesiminin çocukları, aileleri tarafından eğitilir. Yine İran kültüründe de erkek-kız çocuk ayrımı görülmektedir (Doğan, 2000).
Geleneksel Doğu kültürlerinin karakteristik özellikleri değerlendirilecek olursa, erkek-kız çocuk ayrımı mutlak görülür. Çünkü erkek çocuk, kıza göre daha işlevsel kabul edilir. Çocuk, ana babaya saygılı ve itaatkâr olmalıdır. İslâmiyet öncesi Araplarda çocuklar babaları tarafından satılabiliyor ve öldürülebiliyordu. İslâmiyet’le birlikte çocuk üzerinde babanın sınırsız hâkimiyeti de sona ermiş oldu. İlk olarak çocuk hakları kavramı kullanılmaya başlandı. Satılan, köleleştirilen, ağır şekilde cezalandırılan, katledilen çocuklara günümüz hukuk sistemlerindekine benzer haklar verilerek varlıkları tanınmış oldu (Doruk, A., 1980; Türkdoğan, 1992).
Eski Çin’de, çocuklar hangi yaşta olursa olsun, anne babalarına sevgi ve saygı (duymasa da) göstermek ve atalarına ibadet etmekle yükümlüydü (Batır, 2000). Bunu yerine getirmeyenler cezalandırılırdı. Mesela anne- babasını aşağılayan çocuklar ölüme terk edilirdi (Demir, 2010).
Yahudilikte aile, toplumun önemli bir müessesesi olarak görülmüş, çocuk buna göre bir değer kazanmıştır. Aile ve çocuk üzerinde babanın hâkimiyeti çok güçlüdür. Ebeveynine itaat etmeyen çocuklar dayakla cezalandırılmıştır.
Mezopotamya’da kurulan ilk uygarlık Sümerler de yazının ve yazılı kültürün ortaya çıkmasıyla birlikte, okul kavramının da ortaya çıktığı görülmektedir. Okul, aynı zamanda yazının yaratılma merkezidir.
Roma, Sparta, Atina Şehir Devletlerinde Çocuk Kavramı ve Eğitimi
Geleneksel Batı kültürü, Eski Yunan ve Roma kültürlerini içerir. “Antik Çağ’daki çocuk imgesi, toplumun yasaları ve kültürü içinde eğitilmesi gereken küçük bir yurttaş imgesidir” (Elkind, 1999).
Eski Yunan’dan itibaren Avrupa’da kız-erkek çocuk ayrımı söz konusudur. Örneğin Sokrates, yalnızca erkek çocuklara ders vermiştir. Platon, erkek ve kız çocukların, 6 yaşından sonra ayrılmalarını istemiştir (Doğan, 2000). Ayrıca Eski Yunan’da istenmeyen ya da hasta doğan bebekler için ölüme terk etme davranışı söz konusudur. Bir erkek çocuk dünyaya geldiğinde insanlar evlerini
zeytin yapraklarından yapılmış çelenklerle işlemişlerdir. Bu olimpiyatlarda zafer kazananlara takılan ve uğur getirdiğine inanılan bir tılsımdır. Oysa kız çocuk dünyaya geldiğinde evlerin kapılarına yün topakları asılmaktadır. Yani kız çocuklar doğduğunda hangi işle uğraşacakları o andan başlayarak bellidir.
Balkan yarımadasında ekime elverişli toprakların artık dar gelmeye başlaması küçük Asya kıyılarına geçilmesi gibi nedenlerden dolayı Yunanistan yarımadasında çok sayıda şehir devletleri (Polis) kurulmuştur. Çok sayıdaki polis içerisinde ikisi dünya tarihi yönünden özellikle önem kazanmıştır. Bunlar savaş devleti Sparta ile kanun devleti Atina’dır.
Sparta’nın aksine, kanun üzerine kurulan Atina’da adalet ve demokrasi kültürü ile tesis edilen kamu düzeninin içerisinde, toplumun huzur ve refahının en önemli teminatı olan eğitim sistemi, çocuğun yetiştirilmesindeki en temel prensiplerden biri olarak kabul görmüştür. Atina’da açılan ve bölge coğrafyasının eğitim yaklaşımı ve sistemi olarak en yenisi olan Stoacılar ve Epikroscular okullarının, eğitim tarihi yönünden özellikle ikisi çok önemlidir.
Stoacılar Okulu: Stoacılar okulu, M.Ö. 300 civarında Atina’da Kitionlu Zenon tarafından kurulmuştur. M.S. 6. yüzyıla kadar ayakta kalmış bir felsefe okuludur. Steo okulu; yaşlı, orta ve genç stoa olmak üzere üç devreye ayrılmıştır. Stao felsefesi eğitimde de kendisini kategorize etmiş; mantık, fizik ve ahlak olmak üzere 3’e ayrılmıştır. Mantık ve fiziğe önem verilen bu okulda ahlak, bireye yalnızca sağlam bir temel kazandırmak ve tabiata uygun olarak bireyin yaşamasını sağlamak adına öğretilmiştir.
Epikurosçular Okulu: Okul adını kurucusu olan Samesli Epikuras’tan almıştır. M.Ö 300 yılında kurulan okul Roma’da İmparatorlar devrine varıncaya kadar taraftar bulmuştur. Epikuras’un kurduğu bu okul bir çeşit kültür özelliği taşıdığı için kurucusuna bir nevi put gözü ile bakılır ve bağlı kalınmıştır. Epikures her türlü bilgiyi, duyumu indirger, bu nedenle onun bilgi teorisi tutarlı bir sansürizm ile birlikte temsil eder. Temel duruşu dine karşıdır ve aydınlanmacı bir görüş açısına bağlıdır. Bununla birlikte Epikuresciler mitolojileri halka karşı ılımlı bir dille açıklamaya çalışmışlardır. Okullardaki manevi hava ise her zaman için neşeli şakacı ve tam anlamıyla yardımlaşma ilkesi üzerine kurulmuştur (Aytaç, 1993).
Ayrıca Aristoteles’e göre, M.Ö.4. yüzyıl ortalarında Yunan eğitim sistemi iki temel üzerine kurgulanmıştır. Bunun ilki mental eğitim diğeri de fiziksel eğitimdir (Davidson, 1902: 6-7). Çocukların almaları gereken standart eğitim hakkında Platon ve Aristoteles oldukça detaylı tartışmış ve toplumun savaşçı ya da özgürlükçü olması noktasında her toplumun kabul edeceği belli bir erdemle kendi nesillerini yoğurmasının daha doğru olacağı kanaatinde birleşmişlerdir.
Bu bağlamda Antik Yunan’da çocukların eğitimi yaş anlamında iki aşama da değerlendirilmiştir. Bunun ilk
aşaması, çocuğun yedi ile ondört yaş arasındaki temel eğitim verilen dönemidir. Bunu ondört ile onsekiz yaş arasındaki uzmanlık aşaması takip eder, ayrıca söz konusu eğitimde öncelikle matematik, geometri vb. konularında gence eğitim verilir. Klasik Dönemden itibaren ise Ephebos olarak adlandırılan, onsekiz yaşına gelen gençlerin, iki yıl müddetince askeri eğitim aldıkları sistem tüm bunların sonrasında devreye girer (Aristoteles, Çev: Tuncay, 1992: 5-45), (Bitros-Karayiannis, 2009: 1-29).
Tüm bu kurumlarının dışında Yunan Şehir Devletleri’nde eğitim sisteminin ilk basamağını teşkil eden, değerli olan spor aktivitelerinin yapıldığı “gymnasium”lar eğitimde önemli bir yere sahiptirler.
Yunan şehir devletleri içerisinde en önemlilerinden birisi de Sparta şehridir. Söz konusu şehir devletinin sosyal yapısı, eğitimini ve öğretim sistemini kuvvetli bir şekilde etkilemiştir. Gerek baskı altındaki yerli halka ve gerekse dıştan gelecek tehlikelere karşı savaşa hazırlıklı olma durumu, azınlık grubunu teşkil eden asil sınıfın tek hayat amacı hâline gelmiştir. Onun için de Sparta’da barış dönemlerinde hayat, bir nevi “savaşa hazırlık” yapılan bir yer, okullar ise bu duruma teorik ve pratik olarak katılan kurumlara dönüşmüştür. Sparta’da eğitim ve öğretim askeri bir karaktere sahiptir. Sparta’da yedi yaşına kadar ulaşan çocukların aileleri, yedi yaşından itibaren onları devlete ait eğitim kurumlara bırakır ve otuz yaşına kadar savaş ve devlet işleri üzerine eğitim almalarını temin ederlerdi.
Sparta’nın eğitim anlayışında yaşa dayalı bir hiyerarşi sistemi de mevcuttur. Hatta okullarda çocuklar, bilinçli olarak küçük kaos ortamlarına sokularak, nasıl bir yöntem ile sorunların üstesinden gelecekleri dahi takip edilmiştir.
Sparta eğitim sisteminde bunlar yaşanırken, çocukların temel ihtiyacı olan yazma ve hesap işleri ihmal edilmiştir. Bu yüzden de Sparta’da bilim felsefe pek fazla gelişmemiştir. Sparta’da kız çocukları bile sıkı bir askerî eğitime tabi tutulmuşlardır.
Sparta’nın zıddı olarak Atina ileri bir ticaret ve endüstri devletiydi. Atina şehir devleti demokrasinin doğduğu ve en yalın hali ile uygulandığı bir yerdi. Tüm aydınlanma dönemlerinde olduğu gibi Atina şehir devletinde de öğrenme işine büyük önem verilmişti. Atina şehir devleti yöneticileri yüzyıllar boyunca öğretime entelektüel bir formasyon kazandırmayı amaç edinmişlerdi. Atina’da entelektüel eğitimi vermek bir devlet işi olarak değil, özel kişilerin işi olarak serbest bırakılmıştı. Bu ihtiyaca cevap vermek üzere birçok yerde matematik, felsefe retorik hocaları, kendi okullarını açmaya başlamışlar, böylece Atina Devleti, rasyonalist eğitim-öğretim sağlayan bir okullar şehri manzarasına ulaşmıştı.
Batı Toplumlarında Çocuk Kavramı ve Eğitimi
Çocukluğun toplumsal tarihinin araştırılması genellikle Ortaçağ’dan itibaren başlayan bir süreçtir. Ortaçağ’da çocuğun 7 yaşına gelmesine kadar süren bir bebeklik dönemi mevcuttur. Ortaçağ Batısında günümüzdeki
mânâsıyla çocuk ve çocukluk terimlerine rastlanmamaktadır.
Batı’da çocukluk algısındaki değişim XVI. ve XVII. yüzyıllarda görülmeye başlamıştır. Çocukluk anlayışının ve yaşam tarzının değişmesi kendisini en çok da eğitim alanında belli etmiştir. Bu zaman diliminde çocukların yetişme durumlarına göre, okullar dahi kategorize edilmiş, çocuklar için ayrı alanlarda oyun oynama, yeni ve farklı beceriler geliştirme özgürlüğü doğmuştur (İvar, 1993).
Ayrıca bu dönemde Ortaçağ okulları ile modern zaman okulları arasındaki en önemli fark ise disiplin anlayışıdır. Disiplin yalnız okul içerisinde daha sıkı bir denetim ya da gözetim değil, aile yaşantısını da içerisine alan bir anlayışa dönüşmeye başlamıştır.
Bunun yanı sıra tüm Ortaçağ boyunca, ressamlar, “inanılmaz bir şekilde”, çocukları anasının kucağında bir büyük adam minyatürü olarak çizmişlerdir (Illich, 1985). Ama gerçekte, Avrupa’da Ortaçağ’ın çocukluk algısını önemli oranda dini anlayış ve ritüeller tarafından belirlenmiştir (Öztan 2013: 18). Dönemin sert ve temelsiz ideolojisinden çocukluk da hesabına düşeni almıştır.
Rönesans ile birlikte bu kültürel ve düşünsel ortamda yavaş da olsa bir değişim böylelikle başlamıştır. Gelis’e göre değişimin en önemli belirtisi çocuğun yaşam alanını korumak yönündeki kararlılıktır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında şehirlerde oluşan bu tavır anne ve babaların, çocuk sağlığıyla daha fazla ilgilenmesinde ve onu küçük yaşta ölümden korumak çabasında yatmaktadır. Bu yeni aile modeli, kentli seçkinlerle başlamış, küçük şehirlerden önce büyük ticaret merkezlerinde benimsenmiştir. Bu durum İtalya gibi Akdeniz ülkelerinde XIV. yüzyılda görülürken Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde XVI. yüzyıla kadar görülmemiştir (Karadoğan, 2019).
Çocuğun hiç tanımadığı, algılayamadığı bir zaman diliminden hukuksal, toplumsal, eğitsel kurumlar içerisinde korunmaya alınan bir çocukluk kavramına geçiş tam 400 yıl sürmüştür. Çocukluğun kurumsallaştığının ilk evrensel hareketi “ilköğretim hayatı”, bir diğeri ise “Çocuk Hakları” hareketidir.
Aries, çocukluk kavramının iki boyutta geliştiğini gözlemlemiş ve şu kanaate ulaşmıştır: Çocuk kavramı aile dışındaki unsurlarla da geniş bir yelpaze ağına sahip bir varlıktır. Bu geniş çevre XVI. yüzyıla gelindiğinde din adamlarından, XVII. yüzyılda ise hukukçularında katılımıyla oluşan ahlaki felsefe savunucularıdır.
XVIII. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında görülmeye başlanan sanayileşmeyle birlikte çocuk işçilerin kötü şartlarda çalıştırılması ve çocuk suçlarının artması üzerine çocukların korunması gündeme gelmeye başlamıştır (Ayzöğ,, 2008). Bu durumun dönem itibari ile Osmanlı Devleti’nde varlığından dahi söz edilememektedir. Çocukların işlediği kabahatlerin cezaları mutlaka babaları, dini eğitim aldıkları sıbyan mekteplerindeki hocaları ya da mahallenin büyükleri tarafından verilmekte, bunun
karşılığı “kaba dayak” olarak nitelenen şiddet ile karşımıza çıkmaktadır. Kabahat işleyen çocukların bu durumlarından ebeveynleri sorumlu tutulmakta hatta toplum tarafından “terbiye eksikliği” olarak nitelenmektedir. Buna karşılık XX. yüzyılın Avrupa’sında çocukların durumu nispeten değişim göstermiş olsa da hali hazırda özellikle mutaassıp topluluklarda usul yine benzerlik göstermektedir.
Çocuğa yönelik duyguların oluşumunda bugün olduğu gibi o gün de çevresel, kültürel değer yargıları ile tarihsel etmenler önemli rol oynamaktadır. Bu ifadelerden hareketle, XX. yüzyıla gelindiğinde hâkim olan çocuk paradigması 3 temel unsura dayanmaktadır.
• Çocuklar, biyolojik olarak yetişkinlerden farklı bir işleyişe sahiptirler. • Çocukların mutlak surette yetişkinliğe hazırlanması gerekir. • Çocukların yetişkinliğe hazırlanmasının sorumluluğu yetişkinlere aittir (Güçlü, 2016: 11- 12).
Türk-İslam İnancında Çocuğa Bakış ve Türklerde Çocuk Eğitimi
İslamiyet öncesi Türklerde çocuk, aile hukuku açısından önemli olduğu gibi ailenin soy olarak devam etmesindeki en önemli faktörlerden biridir.
Türkler kız ile erkek çocukları arasında bir ayrıma asla gitmemişlerdir (Ögel, 2001). Eski Türklerde erkek çocukları ifade ederken, “ataç” ifadesi kullanılmıştır. “Anaç” ise küçükken, büyük anlayış gösteren kızlar için tercih edilen bir ifade tarzıdır (Kaşgarlı Mahmud, 1985).
Ailenin ilk çocuğu ister kız, ister erkek olsun ”tun oğul” denmektedir. Annenin ilk doğurduğu kız çocuğu için ayrıca “tun kız” ifadesi de tercih edilmektedir. Ailenin en küçük çocuğuna “aştal oğul” (Salim, 2002) denilirken, kardeşler için “kandaş” ifadesi kullanılmıştır. Büyük kardeş “eçi”, küçük kardeş “ini” olarak adlandırılmıştır (Ögel, 2001).
Eski Türklerde ataerkil bir yapı mutlak egemen olduğundan çocuğun velayeti de babanın üzerinde olurdu. Ailede babanın töreleri geçerliydi. Babanın çocuklar üzerindeki otoritesi, Türklerde devlet anlayışının devam etmesinde de etkiliydi. Anne figürü, çocuk üzerinde ancak baba yokken hak sahibiydi. Babanın mirası anneye kaldığı gibi anne çocukların da vasisi olurdu.
Çocuk kavramı İslâm hukuku açısından değerlendirildiğinde ise doğan her çocuk “yaşam hak” ehliyetine sahip olarak doğmaktadır. Çocuk haklarındaki hükümlerle dinsel konuları ele alan çalışmalar, XVI. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bunlardan en önemlileri “Cami’u Ahkâm-ı Siyar”ın yazarı Estruşeni ile “Adab’ul-Muallimin” eserinin yazarı Kaabisi ilk akla gelen isimlerdir. (Karadoğan, 2019: 212).
İslam uygarlığının çocuğun fiziksel gelişimi, psikolojisi, hastalıklarının tanı ve sağaltımı konusunda da zengin ve ayrıntılı bilgilere sahip olduğu bilinmektedir. Ünlü düşünür Gladi, bu birikimin Avrupa’da büyük çapta Hellenistik Dönem’de oluşurken, İslam dünyasında bunun bir yaşam felsefesi olduğunun altını çizilmektedir İslam inancının başat kaynaklarını oluşturan ayet ve hadislerde, çocuğun yetişkinlerden farklı ve özel bir “biyolojik” işleyiş tarzının olduğu, yetişkinliğe belirli bir hazırlık sürecinden sonra ancak ulaşılabildiği de ifade edilmiştir. Aynı zamanda İslam inancına göre çocuğun hem fiziksel hem ruhen yetişmesinden birinci derecede ebeveynleri etkin olduğu da çoğu yerde ifade edilmiştir (Gladi, 1989).
Divan-i Lügat-it-Türk’te de çocuk kelimesinin tanımı olarak, ‘her şeyin küçüğü’ anlamı verilmiştir. Çocuğu anlatmada, özel olarak kullanılan bir kelime yoktur; en çok kullanılan kelime “oğul”dur. Yine bu eserde aileler, çocukların maddî ve manevî koruyucusu olarak görülür (Doğan, 2000).
İslamiyet öncesi Türklerde evlat edinme de önemli bir husustur. Evlat edinme de yabancı kavimlerden çocuk alınamazdı. Bunun sebebi soyun devamlılığını sağlayabilmekti. Evlatlığın yakın akrabadan alınması, boyların töresi gereği idi. Evlatlıklarda, öz çocuklar gibi benzer haklara sahip olurdu. Evlatlığın hukukî durumunu şöyle değerlendirmek mümkündür: Çocuklarını evlatlık verenler asla geri alamazlar.
• Evlatlıklar, edinildikleri ailenin en yakın bireyleri ile evlenemezler. • Evlatlıklar, öz evladın tüm hukukî haklarına sahiptir. • Evlatlık edinen babanın eğer erkek evladı olursa, evlatlık veren baba oğlunu geri alabilir. • Evlatlığı tard etme hakkı aynı zamanda boyun da hakkıdır (İnan, 2000).
Eski Türklerde hiç şüphesiz ki dayak, kulak çekme hoş karşılanmayan eylemlerdir. Ancak geçmişten günümüze bu eylemlerin şu ya da bu şekilde geldiği aşikârdır. Divan-ı Lügat-it Türk’te çocuğun dayak yemesine ilişkin bazı anlatımlara rastlanılmaktadır.
Yine Eski Türklerde erkek çocukları ilk meslekî eğitimlerini de babalarından (ata) almaktadır. Türk toplumunun kimlik yapısında zaman içinde en az değişime uğrayan kurum aile olmuş, bu durum Osmanlı’dan günümüze değin, büyük çaplı bir değişime uğramadan ulaşmıştır.
Türk-İslam anlayışında aile varlığının temel maksadı insan soyunun devamıdır. Bu sebepledir ki, çocuk yapmak ve yetiştirmek aile kurumunun en öncelikli görevidir.
Son Dönemde Ortaya Konulan Çocuk Kavramı
Çağımızın çocukları oyuncaklardan, kitaplardan, gittikleri mekanlardan artık çabuk sıkılıp vazgeçer olmuştur. Televizyon da işte bu aşamada çocuğun değişken doğasına katkıda bulunur. Günümüzün çocukları klasikleri,
televizyona uyarlanmış dizi filmlerden öğrenmektedir. Renkli masal kitapları çizgi filmlere, tek tuşla bilgisayara yüklenen elektronik kitaplara, masal anlatan oyuncaklara sahneyi bırakmıştır.
Çocuk ile yetişkinlik arasındaki mesafe azalırken, “çocukluk kavramı” dünyamızdan biraz daha uzaklaşmaktadır. Bu ortaya çıkan yeni çocuk nesli ise “televizyon çocuğu” olarak adlandırılmaktadır (Şirin, 2008). Buna bağlı olarak Bu düşünceden yola çıkarak, çocukların akıl almaz bir hızla yetişkinler dünyasına doğru hareket ettikleri, çocukluklarını tükettikleri söylenebilir. (Şirin, 2009). Televizyon, “çocukluk” ile “yetişkinlik” arasında kesim çizgisini üç biçimde aşındırmıştır: Birincisi televizyonun biçimsel özelliklerini anlamak için “eğitim görmek” gerekmemektedir (Alver, 2004). İkinci olarak, televizyon izleyiciden, karmaşık zihinsel ve davranışsal tepki göstermesini istememektedir. Üçüncü aşamada ise televizyon, izleyicileri arasında ayrım yapmamaktadır, böylece televizyon, sürekli ileti aktararak yetişkinler tarafından sınırlandırılan yaşam deneyimlerini çocuklara açmış olmaktadır (Alver, 2004).
Ayrıca modern dünyanın çocukları ile ilgili olarak, onların her alanda cinsel obje olarak kullanılması, çocuk suçlarının yetişkin suçlarıyla benzer duruma gelmesi, giyim, kuşamı ile yetişkinlere benzeşen çocukların, kendi alemlerinin “sıkıcı” ortamlarından çıkarak bir an evvel yetişkinlerin “parlak” alemlerine kuralsız ve sınırsızca girmek istemeleri sonucunda masum oyunların unutulmaya başladığı, çocukların fiziksel görünüşünün değiştiği, çocukların yetişkin, yetişkinlerin de çocuklar gibi davranmaya başladığı tespitleri işin uzmanlarınca yapılmaktadır (Salim, M., 2011).
Çağımızın postmodern çocuk tipi, yapay zekâ, klonlama, robot hakimiyeti ve uzay maceraları gibi gerçek ya da hayali temalarla, animasyon, simülasyon tarzı algı, kavram ve teknikleri öğrenip yeni dünya düzeninin gereklerine göre toplumsallaşmaya çalışmaktadır (İnal, 2009).
X kuşağı ya da Z Kuşağı gibi kavramlarla adlandırılan bu kuşağın çocukları genelde iletişim aracı olarak, internet, e- posta, fotoğraf çeken cep telefonu gibi araçları iletişim aracı olarak; sosyal paylaşım ağlarını ise sosyalleşmek için kullanmaktadır (Yılmaz-Ersoyol, 2013: 6,(4), 762).
Sonuç olarak;
Çağlar boyunca çocukluk imgelerini ele aldığımız bu çalışma da üç farklı çocukluk kurgusunu içermektedir. Bunlar geleneksel, modern ve postmodern çocukluk imgeleridir. Çocuk ve çocukluk dönemine ilişkin yapılan açıklamalar, tanımlamalar, uluslararası camiada kabul görmesine rağmen genel anlamda toplumların gelişmişlik seviyeleri, siyasal rejimleri ile devam eden kültürel kodlarıyla da bağlantılıdır.