AÖF Soru Bankası
SHZ207U · Ünite 5

İnsancıl ve Yaşantısal Yaklaşımlar: Birey Merkezli Yaklaşım ve Varoluşçu Yaklaşım

Sosyal Hizmet Kuram ve Yaklaşımları dersi, ünite 5 özeti

SHZ207U-SOSYAL HİZMET KURAM VE YAKLAŞIMLARI

Ünite 5: İnsancıl ve Yaşantısal Yaklaşımlar: Birey Merkezli Yaklaşım ve Varoluşçu Yaklaşım

Giriş

Hümanistik (insancıl) Psikoloji, 1960-1970’li yıllarda psikanalitik ve davranışçı yaklaşımlara alternatif olarak ortaya çıkmıştır ve insanı daha olumlu bir yaklaşımla ele almaktadır. Hümanistik yaklaşımdan yana olanlar; kişinin kendisine inanırlar, insanların büyümeye doğru bir yönelim içinde olduklarını ve başkalarıyla bir harmoni (uyum) oluşturmak istediklerini düşünürler. Kişinin içinde yaşadığı an içinde ele alınması gerektiğini, anın geçmişi ve geleceği kapsadığını ve bireyin bunlardan etkilendiğini kabul etmektedir.

Bu ünitede, İnsancıl ve Yaşantısal Yaklaşımlar içinde yer alan, birbirine benzer birçok kavram barındıran ‘Birey Merkezli Yaklaşım’ ve ‘Varoluşçu Yaklaşım’ hakkında bilgiler edineceğiz. Her iki yaklaşımda Subjektif’liğe (Öznellik) odaklanmaktadır. Subjektiflik, bireylerin olaylara kendi penceresinden bakması ve olayları kendi bakış açısı ile değerlendirmesidir. Varoluşçu Yaklaşım’ın temelini oluşturan Fenomenoloji de (Görgünbilim) benzer bir şekilde, bireyin davranışlarını anlayabilmk için onun kedine özgü algılayışını ve yaşantısını bilmemiz gerektiğini savunur. Durumun nesnel koşulları yerine, bireyin öznel görüşüne bakar.

İnsancıl yaklaşımın öncülerinden Carl Rogers, ‘danışmanlığı’ psikiyatr ve psikoanalizin etkisi altından çıkararak tüm yardım meslekleri tarafından kullanılabilir hale getirmiştir.

Birey Merkezli Yaklaşım

Birey Merkezli Yaklaşım, köklerini insancıl psikolojiden alır ve fenomenolojik özelliklere sahiptir. Bir birey için gerçeğin ne olduğunu anlamak için, o kişinin algıladığı gerçeğin ne olduğunu bakmak gerektiğini savunur.

1940’lı yıllarda başlayan ‘Birey Merkezli Yaklaşım’ kavramının gelişimi dört dönemde geçekleşmiş ve 1980’li yıllardan günümüze bu isimle kullanılmaktadır (Bakınız: Sayfa 110, Tablo 5.1).

Ünitede sıklıkla kullanılan terapötik işlem (ilişki, süreç veya etkileşim) kavramı; bireyin kendini tehdit altında hissetmediği, kendini içtenlikle ifade edebildiği, destekleyici, geliştirici ve rahatlatıcı işlemi ifade etmektedir.

Birey Merkezli Yaklaşımın Temel Felsefesi

Yaklaşımda Carl Roger ile ilk kez hasta yerine “danışan” veya “müracaatçı” terimleri kullanılmaya başlanmıştır. En belirleyici önermesi ise “insanoğlunun özününde iyi olduğu”dur. Danışan, bir problemini çözmek için gönüllü olan ve aktif olarak harekete geçen kişidir.

Yaklaşım; bireylerin güvenilmez olduğu ve gereksinimlerini yönetmek yerine, motive edilmeli, yönlendirilmeli, cezalandırılmalı, ödüllendirilmeli ve üstün veya “uzman” konumundaki kişiler tarafından yönetilme gibi yaklaşımlara uzak durmaktadır. Bunun yerine; danışanların kendi kendini yönetebildikleri ve

gösterdikleri davranışlarının sorumluluğunu tamamen alabildikleri inancına sahiptir. Danışanlara; onaylayıcı, kabullenici, yargılayıcı olmayan bir ilişki sunulduğunda değişimin olacağını varsayar.

Birey Merkezli Yaklaşımın Temel Kavramları

Carl Rogers’ın geliştirmiş olduğu kişilik kuramı benliğe yönelik kişi merkezli bir bakış açısına sahip olup Rogers’ın danışanlarıyla gerçekleştirdiği doğrudan çalışmalarla gelişmiştir. Birey merkezli yaklaşımın temel kavramları şunlardır:

• Deneyim/Yaşantı • Benlik ve Benlik Kavramı • Olumlu Saygı ve Olumlu Benlik Saygısı (Özsaygı) • Gerçekleşme Eğilimi • Kendini Gerçekleştirme Eğilimi

Birey Merkezli Yaklaşımı Uygulamada Kullanmak

Yaklaşımın amaçları;

• Müdahalenin hedefi sadece bireylerin yaşadığı sorunların çözülmesi değil müracaatçıların şimdiki durumda karşılaştıkları ve gelecekte karşılaşabilecekleri sorunlarla daha iyi başa çıkabilmeleri için gelişme süreçlerinde onlara yardımcı olmaktır. • Danışanın şimdiye kadar geliştirdiği ve uyumunu bozan tutum ve değerleri değiştirmek ve müracaatçının kendini gerçekleştirme çabalarına yeniden işlerlik kazandırmaktır.

Birey Merkezli Yaklaşımı’nı benimseyen sosyal hizmet uzmanları (SHU), değerlendirme ve tanı koymanın danışanları nesneye dönüştürdüğüne ve danışmanı terapötik etkileşimden uzaklaştırdığına inanmaktadırlar. Bu yaklaşımı benimseyen SHU’larının nitelikleri şöyle sıralanabilir:

1. Yönlendirici değillerdir, 2. Danışanı yönetmeye, kontrol etmeye, denetlemeye çalışmazlar, 3. Teşhis koymaya, tedavi planları/terapi teknikleri kullanmaya çalışmazlar, 4. Danışanın değişim sorumluluğunu üstlenmezler, 5. Danışanın hikayesini almaktan, yönlendirici ve sorgulayıcı sorular sormaktan kaçınırlar, 6. Danışanın görüş ve planları hakkında yorum yapmazlar, 7. Terapötik ilişki sırasında danışanın risk alma kararını danışana bırakırlar.

Rogers, danışanda değişimin başlaması için gerekli ortamın oluşturulmasında terapötik süreç için gerekli altı koşulun olması gerektiğini iddia etmektedir. Bu gerekli ve yeterli koşullar şunlardır:

1. SHU ve danışan psikolojik işbirliği ilişkisi içinde olmalıdır.


2. SHU, danışan hakkındaki duygularının oldukça farkında olmalıdır. 3. Danışanın kaygılı ve psikolojik anlamda zarar görmüş olması nedeni ile SHU soruna yönelik olarak tutarlı olmalı ve kendini izlemelidir. 4. Uzman, danışanını koşulsuz olarak kabul etmeli ve saygı duymalıdır. 5. Uzman, danışanının deneyimlerine empatik bir anlayışla yaklaşmalıdır. 6. Danışan, sosyal hizmet uzmanının uyumunu, koşulsuz kabulünü ve empatik anlayışını hissetmelidir.

Rogers’e göre terapötik süreç içinde danışanların taktıkları maskeyi çıkardıkları ve ne tür bir insan oldukları ortaya çıkmaktadır. Rogers, kişinin (1) yeni yaşantılara açık, (2) kendine güvenen, (3) değerlendirmeyi içsel kaynağında yapan ve (4) gelişimi devam ettirmeye istekli olduğu takdirde gerçekliğin giderek arttığını belirtmiştir.

Birey Merkezli Yaklaşımda Kullanılan Terapötik Teknikler

Bu yaklaşımda tekniklerden çok danışan il SHU arasındaki terapötik ilişki ön plandadır. Terapötik ilişkiyi sağlamaya çalışan temel eylemler şöyle sıralanabilir:

• Aktif Dinleme • Yakınlık • İçerik ve Duygu Yansıtma • İçtenlik ve Kendini Açma • Saygı ve Kabul

Birey Merkezli Yaklaşımın Uygulama Alanları

Birey merkezli yaklaşım;

• Bireyle ve grupla çalışmada, aile danışmanlığında; • Eğitim, aile yaşamı, liderlik ve yönetim, kurumsal gelişim, sağlık hizmeti, kültürler ve ırklar arası çalışmalar ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda; • Kaygı bozuklukları, alkol problemi, psikosomatik problemler, fobiler, kişilerarası güçlükler, depresyon, kanserli hastalar ve kişilik bozuklukları ile ilgili çalışmalarda; • Meslek elemanlarının ve farklı konumlarda insanlarla çalışan diğer meslek elemanlarının eğitiminde de uygulanmaktadır.

Varoluşçu Yaklaşım

İlk olarak 1800’lü yıllarda ortaya çıkan Varoluşçu Kuram, 1940 ve 50’lerde psikoloji ve psikiyatrinin farklı ekolleri arasında ortaya çıkmıştır. Bireyi anlamada varoluşçu unsurların ele alındığı bir yaklaşımdır.

Felsefi temellerinin oluşmasında Friedrich Nietzsche, Martin Buber, Martin Heideggard ve Jean Paul Sartre gibi filozoflar rol almıştır. Gelişmesine katkıda bulunan dört öncü kuramcı; Rollo Reese May, James Frederick Thomas Bugental, Irvin David Yalom ve Victor Emil Frankl’tır.

Varoluşçu Yaklaşımın Temel Felsefesi

İnsanın yaşadığı fiziksel dünyanın ve ruhsal yapısının bir bütünlük içerisinde olduğunu öne sürer. Almanca “dasein’ (burada olmak) kavramı ile tanımlanmaktadır. “da=burada ve o esnada” ve “sein=olmak” anlamındadır. Heidegger’e göre insan burada olandır (dasein) ve insan varoluştur.

Yaklaşıma göre, insanın “daseinini” geliştirmesi ve doğuştan var olan potansiyellerini yaşama geçirebilmesi sürekli çaba ve cesaret gerektirmektedir.

Varoluşçular, insanın kişiliğinin anlaşılabilmesi için dört alana eşit önem verilmesi gerektiğini vurgular. Bu alanlar şöyle sıralanabilir:

1. Umwelt: Doğa yasalarının dünyası, biyolojik dünya (Fiziksel dünyadaki varoluş). 2. Mithwelt: İnsan dünyası (Sosyal/kişiler arası dünyadaki varoluş). 3. Eigenwelt: Kişinin öznel dünyası (Nesnelerin gerçeğine değil kişinin duygu, düşünü ve sezgilerine dayalı olma/kendi için yaşaması). 4. Übetwelt: Varoluşun tinsel boyutu (Kişinin ideal değerler ve inançlarla olan ilişkisi).

Varoluşçu kuramcılara göre insanlar özgürdür, kendi yaşamlarından kendileri sorumludur ve kendini gerçekleştirme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle insanlar yaşamlarını kendileri planlamalı ve kendileri yönetmelidir.

Varoluşçu yaklaşımın önemli bir temsilcisi olan Frankl (1984), insanların temel motivasyonlarının anlam arayışı olduğunu düşünmekte ve bu durum pek çok kuramcısı tarafından da desteklemektedir.

Frankl, insanın yaşamın anlamını keşfetmesi için önünde üç yolunun olduğu görüşündedir: (1) iyilik yaparak veya bir iş yaratarak; (2) bir şey yaşayarak veya birine rastlayarak; (3) kaçınılmaz acıya karşı bir tutum oluşturarak (Murdock, 2013:184).

Varoluşçu yaklaşımda tıpkı yaşamda olduğu gibi belirsizlik hâkimdir. Belirsizlik kaygı yaratır. Belirsizlikte kalabilmek yaşamda kalabilmek anlamına gelir. Bu nedenle varoluşçu yaklaşıma göre kaygıyı azaltmaya da yok etmeye de çalışılmamalıdır.

Varoluşçuların ortak yönleri: kendini gerçekleştirmeyi psikolojik gelişimin temeli olarak görürler. Bireyin şu andaki öznel yaşantısına ve bu yaşantının ne kadar farkında olduğuna önem verilir. Bireyin her zaman bir seçim yaparak belirli bir duygu düşünce, konuşma ve davranış gösterdiğine, bu nedenle insanların duygu, düşünce, konuşma ve davranışlarından yalnız kendilerinin sorumlu olduklarına inanırlar (Cüceloğlu, 2014:480).

Varoluşçu Yaklaşımın Temel Kavramları

Yalom ve Bugental tarafından tanımlanmış olan kavramlar şöyle sıralanabilir:

• Ölüm, • Kaygı,


• Seçim, • Sorumluluk, • Özgürlük, • İzolasyon, • Anlamsızlık.

Varoluşçu Yaklaşımı Uygulamada Kullanmak

Varoluşsal yaklaşım insanları tedavi etmek için tasarlanmamıştır. Bu yaklaşımda danışanlar hasta olarak da kabul edilmezler.

Varoluşçu yaklaşım, insan davranışlarının biyolojik, bilişsel, duygusal ve tinsel boyutta olmak üzere çok yönlü değerlendirilmesi ve anlaşılması gerektiğine inanmaktadır. İnsanı çok yönlü bir varlık olarak kabul ederek terapötik süreçte insan ruhunun karanlık yönlerinin ele alınması gerektiğinin vurgularlar. Ancak, terapilerde temel bir değerlendirme yapmazlar. Bu değerlendirmelerin danışan ile danışılan arasında mesafeye neden olduğu ve etkileşimi engellediğini ileri sürerler. Her varoluşçu uygulamacı kendine özgü bir çalışma stili oluşturmak sorumluluğundadır. Bu nedenle kuramı uygulamaya yeni başlayanlar için Varoluşçu Yaklaşım’ın terapötik değişime katkısını anlamak yeterince somut olmayacaktır.

Bu yaklaşımı uygulamadaki amaçlardan biri danışanın içinde bulunduğu zaman üzerinde yoğunlaşarak, ‘yaşamlarında anlam ve amaç arama süresinde’ daha çok varlık göstermelerine destek olmaktır. Müracaatçıların, ait olduğu/varoldukları yeri araştırmak, anlam ve amacı aramada izlenecek en iyi yola karar vermede ve kendi yollarını keşfetmelerinde yardımcı olacaktır. Müdahale sürecinde, ilk adımın danışanların sorumluluklarını kabul etmeleri olduğu ifade edilmektedir (Yalom, 2003).

Varoluşçu uygulamada müracaatçıların geçmişlerinden çok içinde bulundukları “şu an” önemlidir. Terapötik ilişkinin özünde müracaatçıya saygı ve güven yer almaktadır. Burada vurgulanması gereken iki kavram;

• Fenomenolojik yaklaşım ve • Empatidir.

Heidegger tarafından sunulan fenomenolojik varoluşçuluk, bireyin geçmiş yaşantıları üzerinde odaklanma yerine “otantik yaşantılar” ile geleceği üzerinde odaklanması gerektiğine işaret eder. Sosyal hizmet uzmanı danışanla kurduğu ilişkide, empatik anlayış sergileyerek sorunları onun algıladığı biçimde ve onun gözüyle görmeye çalışmalıdır.

Bu bağlamda varoluşçu uygulamalarda gözlenen üç genel tema bulunmaktadır:

1. İlişki, 2. Anlama ve 3. Esneklik.

Varoluşçu yaklaşımı benimseyen sosyal hizmet uzmanı danışan ile ilişki içinde olmalı ve danışanı anlamak için onun dünyasına girmeye çaba göstermelidir. Bireyin biricik olduğu fikri, sosyal hizmet uzmanının danışanlara

yaklaşırken esnek olmasını, seanstan seansa veya bir seans içinde zaman zaman değişik yaklaşımları kullanabilmesini gerekli kılmaktadır.

Varoluşçu uygulamada;

• Başlangıç Aşaması (Birincil Aşama), • Gelişme Aşaması (İkincil Aşama) ve • Sonuç Aşaması (Üçüncül Aşama) olmak üzere tanımlanan üç aşama bulunmaktadır.

Varoluşçu Uygulamada Kullanılan Terapötik Teknikler

Varoluşçu yaklaşımı uygulayanların kullandığı herhangi bir spesifik teknik bulunmamaktadır. Uygulamada terapötik süreç içerisinde tekniklerden ziyade danışanı anlama, danışanın varoluş sorumluluğundan nasıl kaçındığını belirleme ve bunu danışana gösterme söz konusudur. Genel olarak kullandıkları teknikler ise şöyle sıralanabilir:

• Sözsüz davranışlara dikkat etme, • Kendini açma, • Paradoksal niyet, • Dikkati dışa dünyaya yöneltme, • Rüya çalışması, • Paranteze alma, • Varoluşçu şok terapisi, • Yönlendirilmiş fantezi.

Varoluşçu Yaklaşımın Uygulama Alanları

Birçok disiplin tarafından uygulamada kullanılan varoluşçu yaklaşımın geniş bir danışan grubu üzerinde oldukça yararlı olduğu söylenebilir. Uygulama alanlarına şunlar örnek olarak verilebilir:

• Kendini yalnız hisseden ve bu yalnızlıktan dolayı kaygı yaşayan danışanlar, • Gelişimsel aşamalarda sorun yaşayan danışanlar (Ergenlikte kimlik mücadelesi, orta yaş krizi, evlilikte ve çalışma yaşamındaki başarısızlıkların üstesinden gelme vb. aşamalarda), • Yaşam alanı kısıtlanmış, anlamsızlık sorunu yaşayan, özgürce seçim yapmaktan ve sorumluluktan kaçınan danışanlar.

Varoluşçu yaklaşıma dayalı uygulamaların başarılı bir şekilde kullanıldığı sosyal hizmet alanları ise;

• Felçli hastaların sağaltımı, • Klinik sosyal hizmet uygulaması, • Adölesanlarla gerçekleştirilen çalışmalar, • Yaşlılara yönelik sosyal hizmet uygulamaları, • Aile tedavisi, • Evli çiftlerle yapılan uygulamalar, • Çocuk istismarı, • Sosyal hizmet süpervizyonu, • Madde kullananların sağaltımı, • Savaş gazileri ile gerçekleştirilen çalışmalar ve • Sosyal hizmet eğitimidir.

Ünite 5 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç