KMT203U-TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL MİRASI I
Ünite 2: Kültepe-Kaniş, Hitit Başkenti Hattuşa, Hitit Anıt ve Yerleşimleri
Giriş
Bu ünitede; Anadolu coğrafyasında kendilerine özgü kültürel özellikler taşıyan, Anadolu’nun pek çok farklı dönemi ile ilişkili sınırsız veri sunan Hitit Uygarlığının ilk izlerinin görüldüğü Kültepe-Kaniş, Başkent Hattuşa ile Hitit anıt ve yerleşimleri tanıtılmaktadır.
Kültepe-Kaniş Arkeolojik Alanı
Kayseri il merkezinin yaklaşık 20 km kuzeydoğusunda, günümüz Kültepe köyünün güneyinde yer alan Kültepe Höyüğü; Erken Tunç Çağı (MÖ 3000-MÖ 2000)’ndan başlayarak Roma dönemine dek Anadolu’nun pek çok farklı kültürel evresine şahitlik yapmış bir yerleşim alanıdır. MÖ 2000 başlarında yazıyla kavuşan Anadolu’da MÖ 20. yüzyılın sonlarından MÖ 18. yüzyılın ortalarına kadar süren Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nın 21 şehrinin yanında karum adı verilen birer ticaret kolonisi oluşturulmuştur. MÖ 2. bine tarihlenen çivi yazılı Asur tabletlerinde adları sayılan karum kurulmuş şehirler arasında adı Kaneş biçiminde geçen Kaniş’te bir karum olduğu öğrenilmektedir.
Asur Ticaret Kolonileri Çağı’nda şehirlerinin yakınlarına, şehirlerden bağımsız olarak kurulan, tüccarların yaşadıkları ve ticari faaliyette bulundukları yerleşim alanları karum olarak adlandırılmıştır.
Araştırma Tarihçesi
British Museum uzmanlarından Th. G. Pinches, 1881 tarihinde Kapadokya kökenli olduğunu belirterek, İstanbul’dan satın alınan çivi yazılı bir tableti yayınlamasından sonra bu tabletler Avrupa’da “Kapadokya Tabletleri” olarak isimlendirildiler ve tanıtıldılar.
Hitit dilini çözümleyerek Hint-Avrupa karakterli olduğunu saptamış olmakla ünlenmiş bulunan Çek bilgin B. Hrozny, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetinin verdiği kazı izniyle 1925’te Kültepe Höyüğü’nde arkeolojik kazılara başladı. Höyükte yapılan kazılardan sonuç alamayan B. Hrozny’nin daha sonra köylülerden höyüğün hemen yanındaki tarladan tablet çıktığını öğrenerek burada gerçekleştirdiği kazılarla, çıkarmak ve halktan toplamak suretiyle, temin ettiği 1000 kadar tableti İstanbul müzesine bırakarak çalışmak üzere yanına aldığı bir kısım tabletle Çekoslavakya’ya dönmesiyle kazı sona ermiştir. Uzun bir aradan sonra 1948 tarihinden itibaren Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığında arkeolog eşi Prof. Dr. Nimet Özgüç’ün de bulunduğu bir ekip tarafından Kültepe’de sürdürülen sistemli arkeolojik kazılar 2005 tarihine kadar aralıksız sürdürülmüştür. 2005 yılından bu yana kazılara Prof. Dr. Kutlu Emre ve Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu tara- fından devam edilmektedir.
Kültepe-Kaniş Tabletleri
Prof. Dr. Tahsin Özgüç’ün başkanlığında 1948 tarihinden itibaren sürdürülen kazılarda, Aşağı Şehir’de Asurlu tüccarların yaşadığı karum alanında dört yerleşme tabakası tespit edildi. Aşağıdan yukarıya doğru sırasıyla en alttakinin IV. tabaka olmak üzere tarih öncesi döneme, MÖ
2000-1900 arasına, tarihlenen IV ve üstündeki III tabaka- sında tablet bulunmamıştır. 23.000 tabletin bulunduğu orta kronolojiye göre, MÖ 1900-1800, kısa kronolojiye göre MÖ 1800-1700 arasına tarihlenen II tabakası ve 500 tabletin bulunduğu Ib olmak üzere başlıca dört uygarlık katının bulunduğunu, en üstte yer alan Ia tabakasının ise Ib tabakasının evlerin onarılarak kullanıldığı Ib tabakasının devamı olduğunu belirtmektedir. Tabletlerden okunan Asur kral adları ve her yıl atanan ve atandıkları yıllara adları verilen memur isimlerinden, karumun II tabakası MÖ 19. yüzyıla, Ib tabakası MÖ 18. yüzyıla tarihlendirilebilmiştir.
MÖ 2. bine tarihlenen çivi yazılı Asur tabletlerinden o tarihteki adıyla Kaniş yerleşiminin yakınına karum adı verilen bağımsız bir ticaret kolonisinin kurulduğu öğrenilmektedir. Kültepe’deki karumda ele geçen bir tüccarın kişisel arşivinde bulunan çok sayıdaki tabletten, çivi yazısıyla Eski Asur lehçesinde yazılmış Akad Kralı Sargon’un askeri seferlerinin anlatıldığı metinde adı geçen kent isimleri arasında o tarihteki özgün adıyla Kaneş biçiminde yazılan Kaniş şehri de sayılmıştır.
Kaş, Puruşhattum, Wahşuşama ve Zalpa başta olmak üzere Anadolu krallıklarının birçoğu ile ticari ilişkiler kuran Asurluların yazılı kaynaklarında adı geçen ticari faaliyette bulundukları 21 şehir arasından günümüzde sadece Hattuşa ve Kaniş olmak üzere sadece üçünün yeri tam bir kesinlikle tespit edilmiştir.
1937 yılında, Hattuşa’daki Büyük Mabet’in devlet arşivinin yer aldığı odalardan birinde bulunan ve Hitit kraliyet yazıtlarının en eskisi olduğu kabul edilen Kral Anitta’ya ait olan ve adı geçen kralın adıyla “Anitta Metni” olarak adlandırılan üç parçanın birleştirilmesiyle elde edilen metinden, Kafkasya üzerinden Anadolu’ya geldikleri kabul edilen, uzunca bir süre güney ve güneydoğu Anadolu’da kaldıktan sonra Orta Anadolu’ya geçen Hititlerin izini takip edebileceğimiz çok önemli bilgiler elde edilmiştir.
Hitit Başkenti Hattuşa
Çorum iline bağlı Boğazkale ilçesinin sınırları içinde bulunan 268.46 ha alana sahip olan, engebeli bir alana kurulmuş bulunan Hitit Başkenti Hattuşa; İç Anadolu Bölgesi’nde, Anadolu platosunun kuzey kesiminde dağlar arasında bulunan büyük bir ovanın güney kesiminde yer alır. Günümüzde açık hava müzesi niteliğine bürünmüş olan Hattuşa’nın yer aldığı bölgede yaşayan tarım topluluklarının Kalkolitik dönemde MÖ 5000-MÖ 3000 arasında yerleşik hayata geçtikleri anlaşılmaktadır.
Geç Neolitik dönemin devamı niteliğinde, maden işçiliğinin başladığı dönem olarak kabul edilen Kalkolitik dönem, Erken, Orta ve Geç olarak üç farklı dönem altında incelenir. Kalkolitik sözcüğü, Yunanca Kalkos (bakır) ve litos (taş) sözcüklerinden üretilmiştir.
Araştırma Tarihçesi
Hattuşa, 1834 yılında Fransız gezgin Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. 1893-94 yıllarında ilk kez Ernst Chantre, Büyük Tapınak, Büyükkale ve Yazılıkaya’da
küçük ölçekli kazılar yapmış ve bulduğu çivi yazılı tabletleri yayınlamıştır. İlk sistematik kazılar, 1906’da İstanbul Arkeoloji Müzelerinden Theodor Makridi Bey ve Alman Asur uzmanı Hugo Winckler tarafından gerçekleştirilmiştir. Aralarında Akadca yazılmış tabletlerin de bulunduğu binlerce tablet ele geçirilmiş, Akadca ya- zılmış tabletlerden birinin Hitit Büyük Kralı III. Hattuşili ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılan bir antlaşmaya ait olduğu ve burasının Hitit başkenti olduğu anlaşılmıştır. 1915’te Bedrich Hrozny, Hitit dilini çözmüş ve bu dilin Hint-Avrupa dil grubuna ait olduğunu saptamıştır. Bir süre ara verilen kazılara 1931 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün desteğiyle Kurt Bittel’in başkanlığında yeniden başlanmıştır. Bu kazılar sonucunda binlerce tablet bulunmuştur. Sonrasında belli aralıklarla kazılara devam edilmiştir. 2007’den bu yana kazılar Andreas Schachner’ın başkanlığında sürdürülmektedir.
Kent Tarihi ve Yapıları
İç Anadolu’nun ovalık örneklerinin aksine, Çamlıbel Tarlası örneğinde görüldüğü gibi ovalık alanlar yerine platolarda başlayan yerleşimlerin bir süre sonra terk edildiği anlaşılmaktadır. MÖ 3. binyılın sonlarına doğru ise Hattuşa’da yeni bir yerleşimin oluştuğu görülmektedir. MÖ 2. binyılın ilk çeyreğinde Asur Ticaret Kolonileri döneminde kurulan Karum Hattuş’un, Hattiler tarafından iskân edilen şehrin hemen batısında yer aldığı kazılar so- nucunda anlaşılmıştır.
MÖ 1650 civarında, Kusarralı bir hanedanın üyesi olan bir başka kral tarafından fethedilmiştir. “Hattuşalı, Hattuşa’nın adamı” anlamına gelen Hattuşili adını alan I. Hattuşili, Anadolu’da kurulacak ilk merkezi devlet olan Hitit Krallığı’nın ilk kralı ve hanedanın kurucusudur. Hattuşa, bu tarihten itibaren Hitit Krallığı’nın başkenti olmuştur.
Aşağı Şehir, Yukarı Şehir ve Büyükkale olmak üzere üç ana bölümü bulunan Hattuşa’nın en erken yerleşim gören kesiminin daha alçak plato üzerinde bulunan kuzeydeki Aşağı Şehir olduğu anlaşılmıştır. Daha çok sivil yaşam alanlarının bulunduğu Aşağı Şehir, aynı zamanda krallığın en büyük tapınağını da barındırmaktadır.
MÖ 16. yüzyılın yarısına gelindiğinde güneyde kalan yüksek platoya doğru bir genişleme başlamıştır. Yukarı Şehir olarak anılan bu alanda özellikle Hitit İmparatorluk döneminde tamamlanacak inşa faaliyetleriyle birlikte Hattuşa bir metropol görünümü almıştır. Yukarı Şehir’de, işlevlerine göre önceden planlanarak inşa edilmiş mahalleler kurulmuştur. Yukarı Şehir’in ortasında, doğal bir çanak içinde Tapınak mahallesi kurulmuştur.
Büyükkale ise Hitit Krallığı’nın yönetim yapılarının olduğu, Kral Kalesi veya Kral Sarayı olarak adlan- dırılabilecek alandır. Yukarı ve Aşağı Şehir arasında denilebilecek bir yerde, şehrin doğusunda bulunan doğal bir tepe üzerine kurulmuş, 260 m x 140 m boyutlarında bir kaledir. Şehrin geri kalanından bir surla ayrılan bu alanda işlevlerine göre farklı yapılar inşa edilmiştir. Bu yapılar içinde arşiv binaları, kabul salonları, kral ve ailesinin yaşam
alanlarının yanı sıra muhafızlar veya yüksek rütbeli memurlar için binalar bulunmaktadır.
Hattuşa şehrini çevreleyen surlar, kuleler ve bunlarla bağlantılı kapılar, Hitit mimarlığının bir başka başarısıdır. Günümüzde yaklaşık 6 km izlenebilen Hattuşa surları, taş temel üzerine kerpiç bedenle oluşturulmuştur.
Şehrin güneybatısında bulunan Aslanlı Kapı, iki yanında 15 m x 10 m boyutlarında bulunan kuleleri ve kapının iki yanına yerleştirilmiş aslan protomlarıyla oldukça görkemli bir yapıdır. Onunla aynı plana sahip olan Kral Kapısı ise şehrin güneydoğusunda bulunmaktadır. Adını, aslında bir tanrı kabartması olan başında boynuzlu başlık, elinde bir savaş baltası tutan ve tunik giyen insan kabartmasından alır. Sfenksli Kapı ise şehrin tam olarak güney kesimine bakmaktadır. Bu kapı, altında bulunan ve Yerkapı olarak bilinen potern ile de ayrıcalıklı bir yere sahiptir.
Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı
Hattuşa’daki bir diğer önemli anıtsal yapı, şehrin 2 km kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’dır. Bu alan, muhtemelen MÖ 3. binyıldan itibaren önünde ritüeller gerçekleştirilen kutsal bir kayalığın Hititler tarafından tapınak formuna sokulmasıyla oluşturulmuştur.
Günümüzde iki ana kaya odası ayakta kalmıştır. Bunlar A Odası veya Büyük Galeri ve B Odası veya Küçük Galeri olarak adlandırılır. A Odasının girişinden itibaren solda tanrı, sağda tanrıça kabartmaları bulunmaktadır. Bu kabartmalar, girişin karşısında bulunan Ana Pano’ya yönelmiş durumdadır.
Ana Pano’da ise Hava/Fırtına Tanrısı Teşup ile Tanrıça Hepat’ın karşı karşıya durdukları bir sahne yer almaktadır. Bu alanın Bahar Bayramı ve Krali Törenlerde kullanılmış olması gerekir. B Odası ise daha çok kral IV. Tudhaliya’ya adanmış görünmektedir. 12 Tanrı Kabartması, Kılıç Tanrısı ve Tanrı Şarruma’nın himayesindeki Tudhaliya kabartma- ları, bu alanın kral için bir cenaze merasimi veya anma töreni gerçekleştirmek için kullanıldığını düşündürmektedir.
Hattuşa’daki restorasyon çalışmaları farklı aşamalarda gerçekleşmiştir. Türkiye’de yürütülen ilk büyük ölçekli kerpiç rekonstrüksiyon projesi olan çalışma, bir Hitit surunu 1.1 ölçekte yeniden canlandırmayı hedeflemiştir.
Eflatunpınar Hitit: Su Anıtı
Konya ilinin Beyşehir ilçesi Sadıkhacı beldesi sınırları içinde bulunan Eflatunpınar, Beyşehir’e 22 km mesafede bulunmaktadır. Dikdörtgen şeklinde bir havuz olarak inşa edilen anıt, yakınlarındaki iki farklı su kaynağı tarafından beslenmektedir.
Anıtın en belirgin kısmı, havuzun kuzey duvarında bulunan kabartma figürlerle oluşturulmuş yedi metre yüksekliğindeki duvardır. Ortasında, üstlerinde birer kanatlı güneş kursu bulunan Fırtına Tanrısı ile Güneş Tanrıçası yer alır. En üstte, tüm sahneyi büyük bir kanatlı
güneş kursu tamamlar. Tanrı ve tanrıçanın etrafındaki on figür, birbirlerini ve Güneş kurslarını taşır durumda betimlenmiştir. Tüm figürler, alt sırada bulunan dağ tanrıları tarafından taşınmaktadır. Dağ tanrılarından ortada bulunan üçünün göbeklerinde su delikleri bulunur. Anıt, MÖ 13. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Eflatunpınar Anıtının bir “su kültü” anıtı olduğu anlaşılmaktadır. Hitit dininde suyun birden fazla işlevi vardır. Hitit dininde su sadece bedensel ve ruhsal arınmayla ilişkili değildir aynı zamanda dağ ve yeraltı tanrılarıyla ilişkili ritüellerde ve büyülerde ritüelin merkezinde yer aldığı anlaşılmaktadır. Hititlerin “Su Kültü”, Anadolu ve Mezopotamya inanç sistemlerini ve geleneklerini yansıtmaktadır.
Eflatunpınar gibi büyük su anıtları, kutsal işlevlerinin yanında halkın ve yönetici sınıfların temiz su ihtiyacını karşılama işlevini de görmektedir. Suyun Hitit ritüellerinde ve büyülerinde doğrudan kullanımı da az rastlanır bir durum değildir.
Yesemek Taş Ocağı ve Atölyesi
Yesemek Taş Ocağı ve Atölyesi, Gaziantep ilinin İslâhiye ilçesinin 22 km güneydoğusunda bulunan Yesemek mahallesinin doğusunda yer alır. Antik dünyanın bilinen en büyük heykel atölyelerinden biridir. Bölgedeki Karasu Fay Zonu’nun aktiviteleri sonucu açığa çıkan volkanik taşlar, özellikle gri ve mor renkli bazalt taşları, heykellerin hammaddesini oluşturmuştur.
19. yüzyılın sonlarında Zincirli’de arkeolojik çalışmalar yapan Felix von Luschan tarafından tespit edilmiş olan Yesemek, 1893 yılında Gesemek adıyla haritalara işlenmiştir ve aynı araştırmacının bir sonraki yayınında Nurhanlı ile eşitlenmiştir. 1948 yılında Landsberger tarafından yayınlanan Karatepe araştırma raporunda Yesemek Heykel Atölyesi’nin adı Nurhanlı olarak geçer. Yesemek’te ilk kazı çalışmaları ise Bahadır Alkım tarafından 1957-1961 yılları arasında yürütülmüştür. Çalışmalar 1989-1991 yılları arasında Gaziantep Müze Müdürlüğü tarafından tekrar devam ettirilmiştir. Alan çevre düzenlemesi, gezi yolları ve teras düzenlemelerinin yanı sıra kazı çalışmalarının da yapıldığı bu dönemde diğer çalışmalarda bulunanlara ilaveten 115 heykelin daha bulunduğu aktarılmaktadır. Şimdiye dek tespit edilen heykellerin hiçbirinin tamamlanmadığı, sadece kabaca biçimlendirildikleri görülmektedir. Bu nedenle bu eserler “heykel taslakları” olarak tanımlanmıştır.
Bugüne dek üç yüzden fazla heykel açığa çıkarılmıştır ancak çok daha fazlasının toprağın altında olduğu düşünülmektedir. Heykeller arasında sfenksler, kanatlı aslanlar, oturan aslanlar, kapı aslanları, savaş arabaları, dağ tanrısı kabartmaları, farklı mimari parçalar gibi örnekler vardır.
İvriz Kültürel Peyzajı
İvriz Kültürel Peyzajı, Konya ilinin Halkapınar ilçesine 2,9 km uzaklıkta bulunan aynı isimli köyde bulunmaktadır. En iyi bilinen arkeolojik buluntu, Geç Hitit dönemine MÖ 8.
yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen İvriz Kaya Kabartması’dır.
Hitit su kültleri geleneğinin bir devamı olarak su kaynağının hemen yanındaki bir kayaya işlenmiş olması muhtemeldir. Herhangi bir kült uygulamasını içermeyen yazıtından anlaşıldığı kadarıyla anıtta Fırtına Tanrısı Tarhunzas ve Kral Warpalawas betimlenmiştir. Yazıtından, Luwi yazısı ile işleyenin Tiyamartu isimli bir usta olduğu okunmaktadır. Anıtın kabartmasında, Tuwana Kralı Warpalawas, bir elinde buğday başağı, diğer elinde üzüm salkımı tutan Tarhunzas’ın karşısında tapınma pozisyonunda gösterilmiştir.
İvriz’de, ana kabartma dışında, yazıtlı kaya parçaları da tespit edilmiştir. Su kaynağının hemen yanında küçük bir kabartma stel yuvası ve bu alana çıkan iki basamak gözlemlenmiştir. Ayrıca İvriz kabartmasının bitirilmemiş bir benzeri, bir kurban sahnesinin betimlendiği bir başka kabartma, kayalara oyulmuş basamaklar, bir stel parçası ve bir heykel başı farklı yıllar içinde anıtın yakın çevresinde tespit edilmiş buluntuları oluştururlar. Beraberce değerlendirilen tüm buluntular ışığında alanın tamamının Hitit su kültü merkezi olabileceği önerilmektedir.
İvriz’deki buluntular ve anıtın coğrafi konumu, bölgenin Geç Tunç Çağı’ndan itibaren hem siyasi hem de dinî işlevi olan bir bölge olduğunu düşündürmektedir. İvriz’de yapılan araştırmalar sonucunda, bahar ve yaz aylarında kaynaklardan çıkan sudan dolayı Erken Tunç Çağı’ndan itibaren İvriz’in etrafındaki yamaçlara ve yüksek yerlerde yerleşimler kurulduğu tespit edilmiştir.