AÖF Soru Bankası
İKT408U · Ünite 4

Yapısal Reformlar: Kavram, Uygulama ve Sonuçlar

Ekonominin Güncel Sorunları dersi, ünite 4 özeti

İKT408U-EKONOMİNİN GÜNCEL SORUNLARI

Ünite 4: Yapısal Reformlar: Kavram, Uygulama ve Sonuçlar

Yapısal Reform Kavramı ve Ölçülmesi

Yapısal Reform Kavramı

Kelime anlamıyla reform, “daha iyi duruma getirmek için yapılan değişiklik, iyileştirme, düzeltme, ıslahat” şeklinde tanımlanabilir (TDK, 1998: 1851). Her türlü bilimsel disiplinde kullanılmaya müsait bir kavram olan reform “köklü değişim geçirme sürecidir”. Yapısal reform, bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hâle getirilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılması olarak da tanımlanabilir (Eğilmez, 2020).

Bir toplumdaki yapısal reform uygulamaları çok farklı alanlarda söz konusu olabilir. Eğer bunları belirli başlıklar altında toplamak istersek başlıca yapısal reformlar şunlardır: Siyasal reformlar, sosyal reformlar, kültürel reformlar, kurumsal reformlar ve ekonomik reformlar.

Ekonomide Yapısal Reformlar ve Düşünsel Altyapı

Yapısal ekonomik reformlar, dünya gündemine 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren gelmiş ve 1980’li yıllardan itibaren yoğun bir gündeme sahip olmuştur. Burada başlıca etken bir yandan kapitalist piyasa ekonomilerinde artan makro iktisadi sorunlara çözüm bulunamayışı ve öte yandan sosyalist merkezi planlama ekonomilerinde ortaya çıkan gerileme/çözülme ve çöküşlerdir.

1980 sonrasında uygulanan liberal iktisat politikalarının odağında “Washington Uzlaşması (Washington Konsensusu)” adı verilen iktisadî zihniyet ve düşünce çerçevesi bulunmaktadır. Washington Uzlaşması’nın ekonomik sorunların çözümü ve büyüme/kalkınma sürecinin sağlanması için yapmış olduğu öneriler Klasik ekonominin temel altyapısına ve düşünce sistemine dayanır. Dolayısıyla bu önerilerin temel vurgusu “serbest piyasanın” “en ideal” ekonomik sistem olmasıdır. Washington Uzlaşması’nın öneriler demeti, bir ekonomide ve uluslararası ekonomik ilişkilerde serbest piyasa koşullarını sağlamanın yollarını açıklayan bir rehbere benzemektedir. Yapısal reformların (Washington Uzlaşması’nın) temel ilkeleri şunlardır:

• Deregülasyon (kuralsızlaştırma) • Finansal serbestleşme • Ticaretin serbestleştirilmesi • Özel mülkiyet haklarının korunması • Vergi reformu • Tekli ve rekabetçi döviz kurları • Kamu harcama tutumlarında ve önceliklerinde değişme • Ülkenin doğrudan yabancı yatırıma açılması • Özelleştirme • Finansal disiplin

1980’li yıllardan sonra uygulamaya konan yapısal reformların uygulanma hızı ve ülkelerin reform performansı her ülke ve bölge için aynı seviyede gerçekleşmemiş, ülkeler arasında önemli farklılıklar

ortaya çıkmıştır. Özellikle Doğu Asya’da bulunan ve Asya Kaplanları olarak bilinen Güney Kore, Çin, Tayvan, Singapur gibi ülkeler Washington Uzlaşması’na aykırı unsurlar barındıran programları gerçekleştirmişlerdir. Latin Amerika ülkelerinin ise Washington Uzlaşması ilkelerine bağlılık seviyeleri daha yüksek olmuştur.

Yapısal reformların temel ilkeleri statik değil, dinamik bir çerçeveye sahiptir. Günümüzde bu temel ilkelere yeni maddeler ilave edilmektedir. Örneğin çevre sorunlarına duyarlı olma, araştırma-geliştirme ve inovasyonun teşvik edilmesi, girişimcilik ikliminin yaygınlaştırılması gibi eğilimler günümüz yapısal reformlarının önemli unsurları hâline gelmiştir.

Yapısal Reformların Ölçülmesi

Eduardo Lora Yaklaşımı: Eduardo Lora, 1997 ve 2001 yılında yayınladığı çalışmalarında Latin Amerika ülkeleri için yapısal reformların nicel anlamda ölçülebilmesine yönelik eksikliğin giderilebilmesi için 1985-1995 dönemini kapsayacak şekilde Latin Amerika ülkeleri için yıllık frekansta bir endeks geliştirmiştir. Lora’nın geliştirmiş olduğu yapısal reform endeksi beş reform alanını kapsamaktadır. Bu reform alanları: Ticaret politikaları, finansal politikalar, vergi politikaları, özelleştirme uygulamaları ve işgücü ile ilgili kanunlardır. Bu beş alandaki her bir politika değişkeni 0 ile 1 arasında bir değer alır. (0), ilgili politika değişkeninin o ülke veya yıl için aldığı en düşük değeri yansıtan bir gözlemi, (1) ise ilgili politika değişkeninin o ülke veya yıl için aldığı en yüksek değeri yansıtan bir gözlemi ifade eder. Yani burada 1’e yaklaşan değerler o alanda yapısal reformların ileri seviyede uygulandığını gösterir. Toplam yapısal politikalar endeksi ise bu beş alanda ortaya çıkan değerlerin basit ortalamasından oluşur.

Morley, Machado ve Pettinato Yaklaşımı: Morley, Machado ve Pettinato, Eduardo Lora’nın öncülüğünü yaptığı yapısal reform endeksi ölçüm metodunu, bazı küçük revizyonlar yaparak ve ölçüm değerlerini 1970 yılına kadar genişleterek ele almış ve 1999 yılında bu çalışmalarını yayınlamışlardır. Yapısal reform endeksine ait beş ana başlık ve her başlığın altında farklı sayıda alt endeks değerleri vardır. Yapısal reform endeksinin ana başlıklar şunlardır: Ticaret reformu, yurt içi finansal liberalizasyon, uluslararası finansal liberalizasyon, vergi reformu ve özelleştirme. Ayrıca bu endekslerin bileşiminden oluşan bir genel reform endeksi bulunmaktadır. Burada 1’e yaklaşan değerler o alanda yapısal reformların ileri seviyede uygulandığını, (0)’a yaklaşan değerler ise o alandaki reformların düşük seviyede gerçekleştiğini gösterir.

Dasgupta, Keller ve Sirinivasan Yaklaşımı: Dasgupta, Keller ve Sirinivasan’ın 2002 yılında yapmış oldukları çalışmalarında ortaya koydukları yaklaşım, daha önceki ölçüm yaklaşımlarına önemli oranda benzemektedir. Dasgupta ve diğerlerinin ortaya koymuş oldukları yöntemle elde ettikleri yapısal reform endeksi beş alt göstergeden oluşur: Tarife oranlarının basit ortalaması,


birikimli özelleştirme gelirlerinin GSYİH’ye oranı, en yüksek marjinal şirketler gelir vergisi oranı, en yüksek marjinal bireysel gelir vergisi oranı ve reel kur endeksinin satın alma gücü paritesinden sapma oranı.

EBRD (Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası) Yaklaşımı: EBRD, 1991 yılında eski Sovyetler Birliği ülkelerinde demokratik bir ortamda piyasa ekonomisi ve özel sektörün oluşturulması ve geliştirilmesi amacıyla kurulmuş olan uluslararası finans kurumudur. EBRD, sağladığı kredilerin büyük çoğunluğunu devlet kontrolündeki işletmelerin özelleştirilmesine katkı yapmakta kullanır. EBRD, geçiş sürecini gözlemlemek için “Geçiş Raporları (Transition Reports)“ adlı periyodik bülteninde yapısal değişim göstergeleri” adı altında düzenli istatistiksel veri yayınlamaktadır. Bu göstergelerin yer aldığı tablolarda bulunan “Küçük ölçekli işletmelerin özelleştirilmesi endeksi”, “Büyük ölçekli işletmelerin özelleştirilmesi endeksi”, “Özel Girişimciliğe Geçiş Reformu Endeksi”, “Fiyatların Liberalizasyonu Endeksi”, “Forex ve Ticaretin Liberalizasyonu Endeksi”, “Rekabet Politikası Endeksi”, “Bankacılık Reformu Endeksi”, “Banka Dışı Mali Kurumlar Reformu Endeksi”, “Altyapı Reformları Endeksi (Elektrik, demiryolu, karayolu, telekomünikasyon, su ve atık su)” ülkelerin yapısal reformlarda ulaştığı seviyeler için iyi birer gösterge olmaktadır.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Yaklaşımı: IMF, üye ülkelerde gerçekleştirilen yapısal reformları izlemekte ve geliştirdiği politikalarda reformların seviyesini dikkate almaktadır. 2004 yılında IMF’nin periyodik yayını olan World Economic Outlook’ta yayımlanmış olan bir çalışmada yapısal reformları ölçmek amacıyla bir yöntem geliştirilmiştir. Bu yöntemde reformlarla ilgili beş ana alan hedeflenmektedir: Finansal sektör, uluslararası mal ticareti, işgücü piyasaları, ürün piyasaları ve vergi sistemi. IMF yaklaşımında yukarıdaki tabloda yer alan göstergeler 0 ve 1 arasında ölçeklendirilir ve elde edilen değerler bire yaklaştıkça yıllar içerisinde yapısal reformların başarılı olduğuna, yani kısıtlamaların azaldığına işaret eder. IMF’nin kullandığı bu göstergeler yıllık bazda elde edilmekte ve 20 sanayileşmiş ülkeyi kapsamaktadır.

OECD ve Dünya Bankası Yaklaşımları: OECD ülkelerinde gerçekleştirilmiş olan yapısal reform çalışmalarının performansını ölçmek için, daha önce yapılmış olan bazı çalışmalarda geliştirilmiş olan göstergelerden yararlanılmaktadır. Bunlardan birisi PMR (ürün piyasaları düzenlemesi), diğeri EPL (istihdamı koruma mevzuatı)’dir. PMR göstergesi girişimciliğin ve rekabetin önündeki engeller ile ekonomide kamunun payından oluşur. PMR, ürün piyasalarında rekabeti etkileyen kanunlar ve benzeri diğer düzenlemeleri içeren kalitatif göstergelerden geliştirilmiş kantitatif bir göstergedir. PMR göstergesinin alt başlıklarında, “ürün piyasalarında devletin kontrolü”, “fiyat kontrolü”, “girişimciliğin önündeki hukuki ve idari engeller”, “ticaret yapmanın ve yatırımın önündeki engeller” bulunmaktadır.

EPL ise iş sözleşmelerinin düzenlenmesi ve işten çıkarma mevzuatı ile ilgili bir göstergedir. Bu göstergeler işçilerin pazarlık gücünün ölçülmesine yardımcı olur.

Dünya Bankası işgücü piyasalarındaki yapısal reformları gözlemlemek için EPL göstergesine benzer şekilde bir endeks geliştirmiş ve bu göstergeye REI (istihdam katılığı endeksi) ismi verilmiştir. REI, 0-100 arasında değerler almakta, endeksin yüksek değerleri istihdam piyasasının piyasa ilkelerinden uzaklaştığını göstermektedir. Türkiye’nin REI endeksi yaklaşık olarak 50’dir.

Dünyadaki ve Türkiye’deki Başlıca Yapısal Reformlar ve Etkileri

Dış Ticaret Reformları

Liberal düşünceye göre, dış ticaretin serbestleştirilmesi rekabeti artırır ve yabancı üreticilerin baskısıyla karşılaşan yurt içindeki şirketleri daha verimli olmaya zorlar. Washington Uzlaşması, serbest dış ticaretin optimal küresel kaynak dağılımına ulaşılmasını sağladığını, tüketici refahını maksimize ettiğini ve iktisadi büyümeyi artırdığını ileri sürmektedir. Bu görüşler doğrultusunda, dünya ülkeleri dış ticaretlerini libere etmiş, gümrük tarifelerini indirmiş ve dış ticaret kısıtlamalarını aşamalı olarak kaldırmıştır. Böylece 1980’li yıllardan itibaren hızlanarak devam eden “ticaretin küreselleşmesi” süreci başlamıştır. Dış ticaretin serbestleştirilmesinde GATT ve WTO görüşmeleri önem taşımaktadır.

Finansal Serbestleşme Reformları

Finansal serbestleşme reformları, fiyatların serbest piyasa koşulları tarafından belirlenmesine izin verilmediği dönemdeki oluşan faiz kontrolleri ve sermaye hareketlerine getirilen kısıtlamalar sonucunda oluşan “finansal baskının” ortadan kaldırılmasına yönelik reformlardır. Finansal serbestleşme reformları, faiz oranı ve döviz kurlarının serbest piyasa koşulları tarafından belirlenmeleri için yapılması gerekli düzenlemeleri kapsar. Finansal serbestleşmede hızlı yol alan ülkeler yüksek gelirli ülkelerdir. Güney Asya ülkelerinin ise bu konuda daha yavaş davrandıkları izlenmektedir. Finansal serbestleşme sonucunda dünya genelinde reel ve nominal faiz oranlarında önemli oranda düşmeler gözlenmiştir. Finansal serbestleşmenin bir diğer etkisi döviz kurları üzerinde gerçekleşmiş, sermayenin serbest dolaşımı ve esnek kur sisteminin yaygınlaşmasıyla reel döviz kurları düşerken döviz kuru ortalama karaborsa primi giderek azalmıştır.

Özelleştirme Reformları

1970’li yıllara gelindiğinde dünya ekonomilerinin birçoğunda ortaya çıkan makro iktisadî sorunların ana sorumlularından birisinin devletin ekonomide aşırı ölçülere gelen ağırlığı olduğuna inanılmıştır. Bu nedenle yapısal reform politikalarıyla ekonomilerde devletin öncülüğü fikri hızlıca arka plana itilmiş ve kamu şirketlerinin özelleştirilmesi gerektiği her yerde ve sıkça dile getirilmiştir. Kamu şirketlerinin (veya Türkiye’de yaygın olarak bilinen adıyla Kamu İktisadi


Teşebbüslerinin) yönetim ve mülkiyetlerinin özel sektöre devri olarak tanımlanabilecek özelleştirme süreci aslında ekonomide kamu kesiminin ağırlığını azaltmak Neo- liberal politikalar serbest piyasayı devlete ve özel mülkiyeti kamu mülkiyetine üstün görmekteydi. 1970’lerin başında düşük seviyelerde başlayan özelleştirme hareketi 1980’li yıllarda hız kazanmıştır.

Özelleştirme reformlarının ekonomik sonuçları üzerine yapılan çalışmalarda, şirketlerin özelleştirme sonrasında kârlılığının ve verimliliğinin arttığı yönünde sonuçlara ulaşan çalışmalar ağırlıklıdır. Buna karşın büyümenin ve istihdamın azaldığı, temel ürün fiyatlarının yükseldiği, gelir dağılımının bozulduğu, yoksulluğun arttığı yönünde de olumsuz sonuçlara ulaşılmıştır. Bazı yazarlar, özelleştirme sürecini son dönemde gözlenen sanayisizleşme olgusunun da sebebi olarak görmektedir. Sanayisizleşme, Bir ülkede, başta ağır sanayi olmak üzere, imalat sanayisinde sanayi kapasitesinin veya faaliyetlerinin kaldırılması ve/veya azaltılması ve bunun yol açtığı ekonomik ve sosyal yapının değişim sürecidir.

İşgücü Piyasası Reformları

Esnek olmayan yapıya sahip olan işgücü piyasaları nedeniyle 1970’lerdeki stagflasyon krizi döneminde tüm ülkelerde işsizlik oranları yükselmişti. İşgücü piyasalarında işgücü lehine önemli kazanımlar elde edilmesi ve piyasalarda esnekliğin olmaması özel sektörü üretim süreçlerinde yeniden yapılanmaya gitmeye teşvik etmiştir. Yeni üretim sistemlerinde “esnek uzmanlaşma” (Post Fordizm) eğilimi güçlenmiş, bu nedenle istihdam stratejilerinde de esneklik ilkesi hakimiyet kurmaya başlamış işgücü piyasalarındaki katılıkları giderici önlemler alınmıştır. Post Fordizm, 1960’ların sonlarından itibaren Fordizmin içine girdiği krizin derinleşmesinin ardından 1970’lerden itibaren güç kazanan yeni üretim ve tüketim paradigmasıdır. Post Fordizm, tüketim talebindeki değişimlere kısa sürede cevap verebilen esnek ve küçük ölçekli üretim sürecine dayanır.

Vergi Reformları

Vergi reformları 1970’lerin sonlarına doğru uygulanmaya başlamış ve birçok ülkede “denk bütçe” yönünde ilke kararları alınmıştır. Reformlar kapsamında rasyonel bir vergi sistemi kurulmaya çalışılmış, bir çok ülkede marjinal vergileme oranları düşürülmüş, katma değer vergisi gibi dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı artırılmış, vergi sistemi basitleştirilmiştir. Bu arada, dış ticaret reformları ile gümrük tarifelerinde büyük oranlı indirimlere gidilmesi küreselleşme süreci yaşayan ülkelerde önemli vergi kayıplarına yol açmıştır.

Dış ticaret vergilerinin toplam vergi gelirlerinin payında tüm ülke gruplarında % 25’lerden % 14’lere kadar bir düşme yaşanmış, hatta gelişmiş ülkelerin toplam vergi gelirlerinde dış ticaret vergilerinin payı 1990’lı ve 2000’li yıllarda yüzde 1’e kadar düşmüştür. Dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı giderek artmış ve

1970’lerde yüzde 25,3 iken 2000’li yıllarda bu oran yüzde 40’a yaklaşmıştır.

Yapısal Reformlar ve Makroekonomik Denge

Yapısal reformlar ve ekonomik büyüme: Yapısal reformların arka planında yer alan neoliberal düşünce, serbest piyasa ekonomisinin koşulları sağlandığı, devlet müdahaleleri minimuma indirildiği ve dış ticaretin önündeki engeller kaldırıldığı takdirde yüksek büyüme oranlarına ulaşılacağını savunmaktadır. Modelin temel varsayımlarından biri de küreselleşme süreci ile birlikte ülkelerin teknoloji seviyelerinde yakınlaşma olacağı ve farklı gelişme seviyelerindeki ülkelerin büyüme hızlarının zamanla birbirine yakınlaşacağı yönündedir. Finansal liberalizasyon (serbestleşme) ve beraberinde gerçekleştirilen diğer yapısal reformlarla birlikte ülkelere doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve dış borçlanma yoluyla yabancı sermaye girecektir. Böylece tasarruf açığı olan ülkelerin bu açığı kapanacak, tasarruflar yatırımlara kanalize olacak ve böylece ekonomik büyüme hızında artış gerçekleşecektir. Yapısal reformların ekonomik büyüme üzerindeki etkisi kısa dönemde değil uzun dönemde ve gecikmeli olarak ortaya çıkmaktadır.

Yapısal reformlar ve enflasyon: Yapısal reformların yoğunlaştığı 1980’li yıllarda ise enflasyondaki yükselme yeniden başlamış ve 1990’lı yılların başında gelişmekte olan ülkelerde en yüksek değerlerine ulaşmıştır. 1990’lı yılların sonundan itibaren ise yüksek enflasyon eğilimi azalmıştır.

Yapısal reformlar ve istihdam: Yapısal reform döneminde dünya genelinde istihdamın gelişim eğilimi incelendiğinde, 1987 ve 1997 yılları arasında gelişmiş ülkelerdeki işsizlik oranlarında kayda değer bir değişim gözlenmemiş olup işsizlik oranları Avrupa genelinde ve Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda’da daha yüksek oranlarda seyretmiştir. İlgili dönemde gelişmiş ülkeler arasındaki en düşük işsizlik oranları Japonya’da ortaya çıkarken Amerika Birleşik Devletleri’nde 1987’de yüzde 6,2, 1993’te 6,9 seviyelerinden hızlı bir düşüş ile 1997’de yüzde 4,9’a inmiştir. Latin Amerika ve Karayipler gibi gelişmekte olan ülkeler grubunda 1990’dan 1997’ye gelindiğinde işsizlik oranının yüzde 5,7’den yüzde 7,4’e çıktığını görmekteyiz. Aynı dönemde Çin ve Hindistan’da işsizlik oranlarının ortalama olarak yüzde 2-3 seviyelerinde seyrettiği ortaya çıkmaktadır. İşsizlik oranları Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde Avrupa geneli kadar olmasa bile ona yakın olacak şekilde yüksek oranlara ulaşmış ve 1993’te yüzde 7,2’den 1997’de yüzde 9,6’ya çıkmıştır.

Yapısal reformlar, yoksulluk ve gelir dağılımı: Yapısal reformların yoksulluğu ekonomik büyüme süreci aracılığı ile azaltacağına ilişkin yaklaşımın en önemli noktası dış ticaret reformlarının gerçekten de ekonomik büyümeyi teşvik edip etmediği ve ekonomik büyümenin yoksulluğu azaltıp azaltmadığı ile ilgilidir. Dolayısıyla burada verilecek karar kısa ve uzun dönemli bir dizi karmaşık ilişkinin çözümlenmesini gerektirir. Yapılan araştırma


sonuçları yapısal reformlar ve küreselleşme ile birlikte mutlak yoksulların sayısında ve nüfus içerisindeki % payında azalma olduğunu göstermektedir. Yapısal reformlar sürecinde dünyada mutlak yoksulların sayısı ve nüfusa oranı, satın alma gücü paritesiyle (SGP) günde 1 ABD dolarının altında geliri olanlar yaklaşımıyla hesaplandığında genel olarak azalma eğilimi göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerde 1981 yılında % 40,4 olan yoksulluk oranı 1990’lı yıllarda % 27,9’a ve 2002’de % 19,4’e gerilemiştir. Mutlak yoksulluk oranlarında yapısal reformlar döneminde görülen azalma eğilimi göreli yoksullukta ortaya çıkmamıştır. Aksine, 1960’lı yıllardan 2000’li yıllara gelene kadar göreli yoksulluğun artış eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, yapısal reformların yoksulluk üzerine etkilerini ayrıştırmakta çeşitli sorunlarla karşılaşılabilmektedir (Şenses, 2003:184-190). Öncelikle yapısal reformların net etkilerini o dönemde uygulanan istikrar programının etkilerinden ve bazı dışsal faktörlerin (iklim koşulları, savaşlar, göç…vb. gibi) etkilerinden ayırmak oldukça güçtür. Öte yandan kamu harcamalarının ve özellikle sosyal harcamaların etkileri de mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca bir ülkenin farklı bölgelerinde yoksulluk oranları da farklılaşmakta, ortalama bir yoksulluk oranı hatalı izlenim verebilmektedir. Bir diğer sıkıntı da yapısal reformların her ülkede uygulanış şekli ve şiddeti aynı değildir. Dolayısıyla yapılan analizler farklı sonuçlara ulaşabilmektedir. Son olarak en önemli unsurlardan biri de ortaya konulan yoksulluk oranlarının sağlıklı verilerden elde edilip edilmediğidir.

Yapısal reformlar ve ekonomik krizler: Yapısal reformların uygulandığı dönemde dünya genelinde çok sayıda ekonomik kriz meydana gelmiştir. Bu krizler çoğunlukla bankacılık ve döviz krizleri şeklinde oluşmuşlar ve az gelişmiş veya orta gelirli ülkelerde daha sık görülmüşlerdir. Özellikle azgelişmiş ve düşük gelirli ülkelerde bankacılık krizlerinin frekansı reform döneminde artmıştır. Bu durumu ortaya çıkaran başlıca faktörün bu ülkelerin gerçekleştiği finansal liberalizasyon reformları olduğu düşünülmektedir. Arjantin’de 2002, Türkiye’de 2001, Brezilya’da 1999, Rusya’da 1998, Tayland’da 1997 ve Meksika’da 1994 krizleri bu ülkelere gelen kısa vadeli uluslararası fonların (sıcak paranın) çeşitli olaylar sonrasında hızlıca geri çekilmesinden kaynaklanmış, daha da kötüsü bu finansal krizler küresel olarak yayılmış ve başka ülkelere bulaşmıştır. “Tekila Krizi” olarak bilinen 1994 Meksika Krizi sıcak para kaçışının tetiklediği ilk ekonomik kriz olarak bilinmektedir.

Yapısal reformlar sürecinde güncel gelişmeler: 2008 yılında dünya üzerinde gerçekleşmiş en küresel kriz olan finans krizi yapısal reformlara duyulan ihtiyacı yeniden gündeme getirmiş ve kriz sonrasında G20 ülkelerinin gündeminde temel maddelerden biri olmuştur. 2014 yılında yayınlanan ‘Brisbane Liderler Zirve Bildirgesi’nde

G20 ülkeleri, sürdürülebilir ve dengeli büyüme çerçevesinde istihdam yaratma konularındaki çabalarını arttırma yönünde karar almışlar, büyümeyi ve özel sektör faaliyetlerini canlandırmayı amaçlayan yapısal reformların uygulanmasını G20 Eylem Planı’na dahil etmişlerdir. 2015 yılında gerçekleştirilen “G20 Antalya Liderler Zirvesi Bildirgesi”nde son ekonomik gelişmeler dikkate alınarak yapısal reformların uygulama takviminin güncellendiği “Antalya Eylem Planı” ortaya konmuştur. 2016 yılı Hangzhou zirvesinde ise yeni taahhütler eklenmiş ve güncelleme yapılmıştır. 2016 yılında yapılan çalışmalarda yapısal reformlar için dokuz öncelik alanı belirlenerek yapısal reform ajandası oluşturulmuştur. Bu öncelikli alanlar şunlardır (TCMB, 2016: 6):

• Ticaretin ve yatırımda açıklığın desteklenmesi • Rekabetin ve serbest piyasa ortamının desteklenmesi • İnovasyonun desteklenmesi • Altyapının geliştirilmesi • Finansal sistemin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi • İstihdam piyasası reformlarının, eğitime ulaşımın ve iş gücünün yeteneklerinin geliştirilmesi • Mali reformların desteklenmesi • Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması • Kapsayıcı büyümenin desteklenmesi.

Türkiye ekonomisi tarihine bakıldığında yapısal reform uygulamaları yerine “konjonktüre dayalı geçici önlemlere başvurmak” daha çok tercih edilmektedir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde gerçekleştirmesi gereken yapısal ekonomik reformlarının başında kronik cari açığın düşürülmesine dönük tedbirlerin alınması ve büyüme- ithalat ilişkisinin sorun yaratan bağımlılık ilişkisinin sona erdirilmesi gelmektedir.

Türkiye’nin yapmayı planladığı yapısal reformların genel bir çerçevesine “Katılım Öncesi Ekonomik Reform Programı”nda ulaşılabilir (Strateji ve Bütçe Başkanlığı, 2019). Türkiye, Avrupa Birliğine (AB) tam üyelik için aday ülke olarak, 2001 yılından itibaren Katılım Öncesi Ekonomik Reform Programı (ERP) hazırlamakta ve Avrupa Komisyonuna sunmaktadır. Bu kapsamda, Ekonomik Reform Programı (2019-2021) Avrupa Komisyonu tarafından talep edilen çerçeveye uyum sağlanarak T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı koordinasyonunda ilgili bakanlık ve kurumların katkılarıyla hazırlanmış ve Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmıştır. 2019 Katılım Öncesi Ekonomik Reform Programı, 2019-2021 Orta Vadeli Program (OVP) esas alınarak hazırlanmıştır. ERP’de Türkiye’nin yapısal reform öncelikleri yer almaktadır. Türkiye’nin yapısal reform öncelikleri için kitabınızın 110.sayfasında yer alan Tablo 4.8’i inceleyebilirsiniz.

Başarılı Yapısal Reformların Koşulları

Yapısal reformların içerik olarak doğru kurgulandığını, ekonomik bir reçete hâlinde uygulanmasının gerekli


olduğunu düşünenler bazı ön şartların gerçekleşmesi durumunda reformların başarılı olacağını ileri sürerler. Bu ön şartları, yani başka bir deyişle reformların başarısında etkili olan faktörleri şu şekilde sıralayabiliriz (Bandt ve Vigna, 2008; IMF, 2008; Parasız, 2003 ve yazarların eklemeleri):

• Reformların başlangıç koşulları çok önemlidir. Her ülkenin reformlara başladıklarında karşı karşıya oldukları koşullar farklıdır. Bazı ülkeler büyük bir ekonomik krizi yeni atlatmış durumda olabilirken bazı ülkelerin ekonomik göstergeleri ise bir krizin yaklaşmakta olduğuna işaret ediyor olabilir. • Reform yapılan ülkelerdeki kurumsal kalite yüksek olmalıdır. Dolayısıyla yapısal ekonomik reformlara “kamu yönetimi” reformları da eşlik etmelidir. • Reformlara IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finansal kuruluşlar yeterince destek vermelidir. • Reformları gerçekleştiren ülkenin coğrafi konumu, komşu ülkelerle ilişkileri ve bu komşuların siyasi, ekonomik ve sosyolojik koşulları önemlidir ve reform uygulayıcıları tarafından iyi analiz edilmelidir. • Reformları gerçekleştiren ülkenin yakın geçmişinde yaşadığı ekonomik ve siyasi olaylar/sorunlar ve bunların şiddeti, reformların başarısını etkilemektedir. • Reformların ülkenin kaynaklarıyla uyumlu olmalı ve gerçekçi bir planlamayla uygulanmalıdır. • Reformların başlatılması için seçilen dönem, yani reform zamanlaması başarı için en önemli faktörlerden biridir. • Reformu gerçekleştirecek yönetimin, hükümetin ve merkez bankası gibi kuruluşların halk nezdindeki kredibilitesi yüksek olmalıdır. • Reformların başarılı olması için yapılan uygulamalara ekonomik aktörler olumlu tepki verebilmelidir. • Ülkenin siyasî yapısının ve kültürünün reformlara uygun nitelik taşıması gerekir. • Reform yapılan ülkedeki mevcut statükodan faydalanmakta olan çıkar grupları ve lobiler reform uygulamalarına direnebilmektedir. Dolayısıyla reform planlayıcıları bu çıkar gruplarını analiz ederek olumsuz etkilerini giderecek önlemleri almalıdır. • Yapısal reform çalışmaları sürekli olarak gündemde tutulmalı ve hedeflere ulaşıncaya kadar bu konuda görev yapacak kurumsal bir yapı oluşturulmalıdır • Reformların ilk aşamalarında ortaya çıkan olumsuz etkilerden yani halka “acı reçete” sunmaktan çekinen siyasetçiler seçim kaybetme korkusuyla ya reform sürecine başlamamakta ya da yarım bırakmaktadır.

• Yapısal reformların ülke ekonomisine getireceği faydaların ülke vatandaşlarına bütün iletişim tekniklerinden yararlanılarak yeterince açıklanması psikolojik avantaj kazanma açısından büyük önem taşımaktadır. • Yapısal ekonomik reformlar gerçekleştirilirken sadece ekonomi alanında değil sosyal, siyasal, kurumsal ve hukuksal düzenlemeler ve reformlar da tamamlayıcı/destekleyici olarak ekonomik re- formlarla birlikte yürütülmelidir. • Yapısal reformların ekonomi üzerindeki etkisinin ölçülmesi ve farklı reform aşamalarında düzeltmelerin yapılabilmesi için ülke ekonomisiyle ilgili yeterli ve sağlıklı veri üreten istatistik alt yapısının varlığı da şarttır.

Ünite 4 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç