FOT105U-FOTOĞRAF KÜLTÜRÜ
Ünite 7: Fotoğrafın Değişen Dünyası
Gerçeğin Resmedilmesi
Fotoğraf makinesiyle üretilmiş olan her fotoğraf, objektifin önündeki bir fiziksel gerçeği temsil eder. Bir fotoğraf görüldüğünde bunun fotoğrafçı tarafından görünmüş olan ışığa duyarlı yüzey üzerine kaydetmek; fotoğrafın gerçekle olan ilişkisinin belirleyici noktasıdır. Bu anlamda, fotoğraf araç olarak yazı ve sözün yapamadığını yapmıştır. Nesneleri durgunlaştırdığında, bilinmeyen ya da yanlış bilinen fiziksel gerçekleri ortaya çıkarmıştır. Kuş uçuşunun gizini fotoğraf ortaya çıkarmış ve insanın uçmasına olanak sağlamıştır. Başka bir deyişle fotoğraf kuş uçuşunu sabitleştirerek kanadın sabitliği prensibinin dayanaklarını göstermiş; böylece kanat hareketlerinin uçmak için değil, itici güç olarak kullanılması gerektiği anlaşılmıştır. Bu konu, fotoğrafın resmetme tekniğine has bir özelik olarak gerçeğin kaydedilmesidir. Tarihte hiçbir resmetme tekniği, fotoğraf gibi başarılı ve fiziksel varlığına uygun olarak gerçeği yüzey üzerine resmedememiştir.
Fotoğrafçılığı yeni bir duruma taşıyan sayısal (dijital) teknoloji, giderek karmaşık ilişkileri de ortaya çıkarmıştır. Teknolojilerin her çağda yeniden değerlendirildiği durum, fotoğraf için de geçerlidir. Değişen zaman koşullarında görüntü teknolojilerinin tarihsel rolü de bu değişimden etkilenmiştir. Sayısal teknolojilerle üretilen görüntüler değerini; yeniden üretiminden, geniş kitlelere kolayca dağıtımından ve iletişim ağı içindeki etkisinden alır. Ancak sayısal görüntülerin gelişen çok yönlülüğü, fotoğrafik gerçek konusunda önemli tartışmaları da gündeme getirmiştir. Fotoğraflarda sahte gerçeklik yaratmak ise bunların başında gelmektedir.
Sayısal teknolojilerin fotoğrafçılıkta sağladığı görsel yapı, gerçek olmayan sanal durumu da etkinleştirmiştir. Geleneksel olarak Kartezyen anlayışına göre, mekân fiziksel olarak katı bir maddedir. René Decartes (1596- 1650) ölçülebilen fiziksel üçboyutlu bir mekân olarak uzamı tanımlar. Peki bilgisayar ve yazılımlar yoluyla gerçekleştirilen sayısal görüntüdeki uzamı, bu şekilde tanımlamak mümkün müdür? Tabii ki hayır. Çünkü bilgisayar ekranında oluşturulan uzam, Kartezyen matematiğin yasalarına uymaz. Bu konular fotoğrafın alanında ele alındığında tarihî bir soru yeniden hatırlanmaktadır. Fotoğrafın resmetme tekniğiyle yüzey üzerinde resim (picture) elde edilir. Işık yoluyla yapılan bu resim görüntü (image) olarak adlandırılır.
Fotoğraf makinesi ve film teknolojisi sayısal dönemde bilgisayar, yazılım, internet ağı vb. yeni teknolojilerle farklı bir duruma gelmiştir. Sayısal fotoğraf diye adlandırılan bu durumla ışıkla resmetmenin kendine has temel özelliği olan fiziksel gerçekleri kopya etme özelliği değişmiş ve farklılaşmıştır.
Fotoğraf alanının her zaman yeni teknolojileri kullandığı ve toplumsal yaşama yön verdiği bilinmektedir. Ancak günümüzde yaşamın her alanının sayısal teknolojilerle donanması durumunda bu yeni teknolojilerin özellikle görüntüyle ilgili olanlarının günlük gerçekler haline
gelmeden önce detaylı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Görüntülerin basit yollarla değiştirilerek gerçek gibi sunulması fotoğrafçılıkla ilgilidir. Bu yeni teknolojiler yani fotoğrafın alanında sayısal teknolojiler ve sunduğu olanaklar, fotoğrafın resmetme tekniğini yapısal olarak etkilemiştir. Bu etki ve oluşturduğu değişim, teknolojilerin karmaşık yapısıyla birlikte ortaya çıkan görüntünün niteliğini değiştirmiştir.
Değişen Görme
Düşünme ve görme biçimimizi belirleyen araçlar (bunun başında fotoğraf makinesi yer alır) hem yüzey üzerine resmetmeyi hem de onun insanlar tarafından algılanmasını belirler. Rönesans döneminde perspektif geleneği görülen dünyanın merkezi olarak tek bir noktayı belirleyici olarak ortaya koymuştur. Bütün görsel düzenlemeler tek bir insanı merkeze alır ve o insanın oluşturduğu bakış temeldir. Batı sanatındaki en belirleyici olgu perspektifin geliştirilmesi olmuştur. Bu şekilde, doğada üçboyutlu olan şeyler, ikiboyutlu yüzey üzerine gerçekçi olarak kolayca resmedilmiştir. Perspektif basit bir teknik olmaktan öte, çıplak gözle yeni bir görme yolu sağlamış olması nedeniyle önemli ve belirleyicidir.
Karanlık kutu (camera obscura) ve fotoğraf makinesiyle birlikte tek merkezli bakış yerine farklı bakış durumlarının olabileceği anlaşılmıştır. Gerçek görüntüleri üreten fotoğraf makinesi, perspektifin mekanik olarak ortaya çıkmasının yollarından biridir. Fotoğraf makinesiyle çıplak gözün tersine tek gözle ve bir objektif yoluyla bakmak perspektifin tek odaklı bakışına benzer. Bu şekilde perspektif temelli gerçekçi görüşün aslında insanın çıplak gözle sağladığı görüşü oluşturmanın yollarından biri olduğu anlaşılmıştır.
Bununla birlikte insanların doğal olarak fotoğraf makinesi bulunmadan önce bir insanın her şeyi görebilmesinin mümkün olacağına inanmaları söz konusu değildi. Fotoğraf makinesi tek odaklı bakış sağlamasına rağmen geleneksel perspektifle oluşturulan her düzenlemede insanın temel ve biricik merkez olmak durumunun tartışılır olduğunu da ortaya koymuştur.
Yapay perspektifin yeniden bulunuşuyla birlikte, karanlık kutu (camera obscura) yoluyla Andre Bazin, sanatçıların üçboyutlu uzam yanılsaması sağlamasını vurgularken resmin bundan böyle iki yöneliş arasında bölündüğünü ifade etmektedir. Biri tamamıyla estetik, öbürüyse dış dünyanın yerine benzerini geçirmek gibi psikolojik bir istekten başka bir şey değildir. Büyük sanatçılar da bu iki eğilim konusunda uzlaşmalarına rağmen, yine de iki temel arasında gerilim söz konusudur. Sanatçılar gerçeğe benzetme kaygısıyla izleyicinin gözünü aldatmak için çeşitli teknikler kullanırlar. Bu aldatma, salt görünümün altındaki gerçeği ortaya çıkarmaktan öte rahatsız edici de olabilir. Göz aldatmasına yönelik olarak Bazin’in vurgulaması belirleyicidir: “…asıl gerçekçilik ile biçimlerin yanılmasıyla yetinen göz aldatıcılığı…”
durumundan ötürü perspektif için “batı resminin ilk günahı” saptamasını yapar.
Yirminci yüzyılın öncü sanat akımlarından biri Kübizm’dir. Bu akımın içinde yer alan ressamlar nesnelere çıplak gözle bakarken tek bir noktadan değil birçok noktadan görme eğiliminde olma durumuna vurgu yaparlar. Bu nesneleri yüzey üzerinde resmederken de aynı şekilde birden çok görüş açısından resmetmişlerdir. İki gözle gerçekleşen görüş, karanlık kutudan başlayarak fotoğraf makinesiyle gelişmiştir. Belirleyici olan ise bu aygıtlar yoluyla insanın tek gözüyle bir yönelişin olmasıdır. Artık çıplak gözün önünde bir aygıt vardır ve bu aygıt optik sistemi yoluyla gözün sağladığı veridir ve çıplak gözün sağladığından farklıdır. Bu nedenle optik yoluyla sağlanan bu görmeye bakış adı verilir. Yani çıplak gözle bir konuyu görmek görüş, aynı konuyu optikle yani objektifle görmek ise bakış olarak tanımlanır. Bakış açısı geleneksel perspektifte olduğu gibi konuya tek bir noktadan görmeyi sağlar. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi Vertov, kameranın bir göz gibi olma durumunu net bir şekilde açıklamıştır. Bu durumda yeniden Kübist ressamlara dönersek onların yaptığı şey fotoğraf makinesinin tek bir kare olarak bir nesnenin fotoğrafını çekmesi değildir. Konuya fotoğraf açısından bakıldığında optik yoluyla oluşan durum, nesnelere ve durumlara tek bir noktadan bakarak bir gerçeklik oluşturmaktır.
Değişen toplumsal koşullar ve yeni teknolojiler yoluyla fotoğrafın da bu süreçte hem teknolojisi hem içeriği hem de sanat alanında kullanımı değişmiştir. 1990’lardan itibaren fotoğrafın kendine has resmetme tekniğinin sayısal teknolojiye dönüşme süreci postmodern dönemle örtüşmektedir. Bu dönemde fotoğraf denildiğinde; sayısal teknolojilerle donatılmış fotoğraf makineleri, bilgisayar teknolojisi ve yazılımları, internet ağ sistemi akla gelir. 1970’lerde başlayan süreç içinde fotoğraf teknolojisi önce kendi gibi başka optik temelli araçlarla birleşirken 1990’lardan itibaren bu araçların içinde yeniden doğmuştur. Yani ışıkla resmetmenin aracı olan fotoğraf makinesi, tek başına bir araç değil başta video, hareketli görüntü olmak üzere ses kayıt aygıtı, faks, fotokopi, telefon vb araçlarla birleşip yeniden doğarken (cep telefonu içindeki fotoğraf makinesi bu anlayışın şimdilik son durağı) yeni olanakları da hem teknik hem de estetik olarak ortaya çıkarmıştır.
Bilgisayarın fotoğraf teknolojisiyle birleşmesine bağlı olarak, görüntüler artık nesnelerin ve modellerin en-boy- derinlik bilgisiyle düzenlenebilmesine olanak sağlamıştır. Bir nesne ya da durumla ilgili bilgiler bilgisayar ortamında kodlandığında artık o nesne ya da durum bir görüntü olmaktan öte bilgisayar yazılımlarının oluşturduğu kalıplardır. Bu şekilde, bilgisayarlar yoluyla üretilen görüntüler giderek fotoğraf makinesiyle üretilen görüntülerin yerini almaya başlamıştır. Postmodernistler açısından bir görüntüyü tanımlarken; fotomontaj, sıralama ve görüntü-metin ilişkilendirme yöntemleri yer almaktadır.
Çoğaltım ve Biriciklik
Fotoğrafın temel belirleyici özellikleri sıraya konduğunda çoğaltım teknolojisi en başta yer alır. Bu konu Walter Benjamin’in Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı (1935-36) adlı denemesiyle yaygın olarak bilinir. Benjamin bu denemesinde fotoğrafın mekanik çoğaltım teknolojisinin kendi yaşadığı çağdaki durumuna yaptığı etkileri açıklamıştır. Görüşleri fotoğrafın bilgisayar, yazılım teknolojileri ve internet çağı olanaklarıyla geliştiği 2000’li yıllarda da etkinliğini korumaktadır. Söz konusu olan bu deneme günümüzden 86 yıl önce yazılmış olmasına rağmen iki temel nedenle postfotoğrafik dönem olarak adlandırılan sayısal fotoğraf çağını anlamak açısından da belirleyicidir. Birincisi, fotoğrafın ışık yoluyla oluşan kendine has görüntüsünün yeni görüntü teknolojileriyle yeniden üretilmesiyle ilişkilidir. İkinci durum ise fotoğraf ya da film kamerasının çağdaş dünyayı temsil etme biçimiyle ilgilidir.
Benjamin, ‘mekanik çoğaltım’ ya da ‘çoğaltım’ ifadesiyle, tek olan bir şeyin kopyalanarak çoğaltımından söz etmiştir. Çoğaltımla yapılan üretim taklit duygusu uyandıran el yapımı kopyalar değil, teknik bir süreç sonunda ortaya çıkan ürünlerdir. Yani ünlü bir ressamın bir eserinin birebir aynısının farkı zaman ve yerlerde ortaya çıkmasını, insanlarla buluşmasını sağlayan ürünlerdir. Bu şekilde tek olan bir sanat eserinin aslı ile kopyasının neredeyse eşit statü durumuna gelmesi ifade edilmektedir. Bir sanat eserinin artık ayrıcalıklı konumu, özel bir varlık ifade etme durumu tartışılır olmuştur. Görüntüler de o görüntüyü oluşturan asıl eserin dışındaki durumlara açık hale gelirler. Günümüzde de fotoğraf görüntülerinin iletişim teknolojilerinin olanaklarıyla aktarılması, kaydedilerek saklanması, yeniden üretim ve simüle edilmesi benzer durumu ortaya çıkarmıştır. Fotoğrafın bir negatiften çoğaltılarak yayıldığı döneme ait olan etki ve yaygınlık gücünü artık sayısal teknolojiler almıştır. Benjamin’in mekanik yeniden üretim dönemindeki fotoğrafının yerine artık sayısal fotoğraf geçmiştir.
Görüntünün mekanik ya da sayısal olarak yeniden üretilerek çoğaltılması, geleneksel sanat eserleri açısından her zaman biricik olma durumunu hatırlatmıştır. Fotoğrafın bu süreçteki belirleyici etkisine rağmen sanat eserleri her zaman çoğaltılabilir olmuştur. Fotoğrafın bu işi kusursuz yapması yanında sayısal teknolojilerle yapılan çoğaltımların arasında hiçbir teknik farkın oluşmamış olması önemli ve belirleyici bir durumdur. Bu anlamda biricik olma durumu Benjamin’in deyimiyle kendine has özel atmosferi (aura) de kapsar. En yetkin yeniden üretimle yapılan çoğaltım bile eserin bulunduğu yerden kaynaklanan biriciklik değerini taşıdığı için tartışmalıdır. Benjamin’in Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği … denemesinde sözünü ettiği bu durumla ilgili olarak, biricik olan bir eserin çoğaltılan kopyalarına göre hakiki kabul edilmesi durumuna vurgu yapar. ‘Özgün, güvenilir, sahte ve kopya olmayan, niteliği değişmemiş, aslına uygun olan’ anlamları taşıyan hakiki, Benjamin’e göre yeniden üretilemez.
Sayısal görüntünün hâkim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bir fotoğraf görüntüsünün özgün ve biricik olabileceği düşüncesinin artık fazla geçerliliği yoktur. Fotoğrafik görüntünün her türden kopyası olabilir. Bunların değeri biricik olmasından değil, estetik, kültürel ve sosyal içeriğinde saklıdır. Pek çok sanat eserinin kitap, poster hatta giysilerde yeniden üretilmiş kopyaları kullanılmaktadır. Bu durumun asıl eser üzerindeki etkisi hep tartışılmıştır. Asıl eserin çoğaltılan kopyalarından daha değerli olduğu görüşü de belirleyici olmuştur.
Mekanik ya da elektronik olarak yeniden üretilmiş olan görüntüler aynı anda farklı yerlerde olabilir ve metinlerle ilişkilendirilerek de kullanılabilir. Metinlerin çoğaltılmış görüntülere eşlik etmesi, görüntünün temsil ettiği şeyi de etkilemektedir. Metnin eşlik ettiği görüntü de farklı şekilde algılamaya neden olmaktadır. Bu konu özellikle reklam ve tanım amaçlı kullanılan görüntülerde ortaya çıkmaktadır. Mekanik ya da elektronik yeniden üretim yoluyla yapılan çoğaltımlar, fotoğrafın görüntüsünün toplum içindeki rolünün değişmesine neden olmuştur. Her yeni teknoloji kendinden önce gelen fotoğraf görüntüsüne yeni şeyler katmıştır. Analog görüntüden sayısala geçiş süreci sonunda fotoğraf görüntüsünün sayısal verilerden oluşması, önemli ve belirleyici olmuştur.
Sayısal görüntüde kopya ve aslı (orijinal) arasında farkın olmaması, çoğaltılan her kopyanın kesinlikle aslı gibi görünmesine neden olurken; görüntünün biricikliği düşüncesinin de belirleyici anlamını ortadan kaldırmıştır. Bu temel özellikleri yanında sayısal teknolojiler yoluyla sanal görüntüler ortaya çıkmıştır. Sanal görüntü, ‘gerçek dünyada yaşıyormuş duygusu uyandıran yapılandırma’ olarak tanımlanır. Bu bağlamda gerçek görüntünün analog teknolojilerle sanal görüntülerin ise sayısal teknolojilerle üretildiği gibi bir yanlış anlaşılma yaygındır. Aslında sanal görüntüler hem analog hem de sayısal olabilir. Sanal gerçeklik sistemleriyle vücudumuza ulaşan verilerin oluşturduğu gerçek dünyanın ayırt edilemez görüntüleri gelenekselin ortaya koyduğu birçok konuyu tartışılır hale getirmiştir. Geleneksel olarak Kartezyen matematiğe göre, mekân fiziksel katı bir madde olarak tanımlanır. Nesnelerin uzayda kapsadığı, bir olayın geçtiği yer olan uzam; matematiksel olarak ölçülebilen, fiziksel ve üçboyutlu bir mekândır. Sanal görüntü yoluyla oluşturan mekân matematiksel olarak ölçülemez. Sanal görüntünün oluşturduğu mekân fiziksel bir görüntü gibi çıplak gözle görülür ancak ele tutulabilen bir nesne ya da durum ortada yoktur.
Yüzey üzerine resmetme geleneği farklı zamanlarda yeni durumlar ortaya koymuştur: İlkçağ sanatı, perspektif çağı, tekniğin olanaklarıyla yeniden üretimin modern çağı, bilgisayar ve elektronik görüntülemenin postmodern çağı getirdiği olanaklar ve sınırlar ile hem sıradan şeylerin hem de sanat eserlerinin biricik olma durumunu çoğaltım teknolojileri yoluyla değiştirmiştir. Bilgisayarlar ve yazılımlar gerçek dünyada karşılaştığımız görüntülere benzeyen sanal görüntüler sunmaktadır. Fotoğrafın
görüntüleri yeniden üretilmiş sayısız kopyalarıyla; gerçeklik, hakikilik, bir şeyin aslının ve mekânın algılamasına yeni anlamlar kazandırmıştır. Bütün bu değişim süreci içinde fotoğrafın kendine has görüntüleri toplumsal yaşamda değerini kaybetmemiştir. Sayısal teknolojilerin sağladığı olanaklarla fotoğraf görüntüsünün yeniden üretim, çoğaltım, kopyalama ve biricik olma özelliğinin hangi yöne doğru değişeceği bilinmezliğini halihazırda korumaktadır. Gelecekte fotoğraf görüntüsünün cep telefonu gibi birleştirilmiş medya ortamlarında yeni değişimlerin peşinde olacağı açıkça görülmektedir. Bu nedenle olsa gerek, fotoğraf görüntülerinin yeniden üretilerek çoğaltılma durumunun anlamı, Benjamin’in ünlü Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı denemesinde tarif ettiği görüntünün anlamından çok farklıdır.