ÇEK303U-İSTİHDAM VE İŞSİZLİK
Ünite 2: İstihdam ve İşsizlik Olgusunun Teorik Temelleri
Giriş
Tarih boyunca var olagelen çalışma ve çalıştırma ilişkisi günümüz toplumlarına gelinceye dek özü ve niteliği itibarıyla değişmiştir. Günümüzde çalışma ve çalıştırma ilişkisi farklı görünümlerle yaşanmaktadır. Çalışma ilişkilerinin görünümleri gibi konunun incelenmesinde de farklı bakış açılarına dayalı pek çok farklı fikir ve teori bulunmaktadır (Törüner ve Lordoğlu, 1991: ıx). Çalışma ve çalıştırma ilişkisinin gerçekleştiği emek piyasaları, nüfusun önemli bir kısmının refah standartlarını belirlemesi bakımından yaşamsal öneme sahiptir. Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda insanlar gelirlerini; günlerinin büyük bir kısmını geçirdikleri ve üretim süreci içinde yer aldıkları çalışma hayatından elde ederler. Günümüzde ücretlilerin toplam istihdam içindeki oranı %60- 70’ler düzeyindedir. Bu durum “ücretliler toplumu” olarak adlandırılmaktadır. Üretim, iş, emek, çalışma kavramları ve “ücretliler toplumu” ile ilgili tartışmalar ve buradan kaynaklanan gelişmeler ve sosyal sorunlar ile çözüm yolları; sosyoloji, iktisat, çalışma ekonomisi gibi alanlarda farklı görünümleriyle ele alınmaktadır. Bu ünitede “istihdam ve işsizlik” genel başlıkları altında yaşanan düşünsel gelişmeler ve sosyal sorunlar ile olası çözüm önerilerinin izleri iktisadi düşünceler tarihi gelişim çizgisi içinde ele alınmaktadır.
İstihdam ve İşsizlik Kavramlarının Teorik Temelleri
İktisadi düşüncenin gelişimi ile ilgili olarak yapılan analizlerde modern iktisadın kurucusu Adam Smith kabul edilir. Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı eserini yayınlaması modern iktisat tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Öncesinde ise Aristo’dan itibaren ekonomi ile ilgili düşünceler ve açıklamalar bulunmaktadır. Örneğin, Aristo “oikonomia” (ekonomi) derken bunu ev yönetim sanatı veya bilimi olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlamanın yanı sıra edinme (elde etme) kavramından da söz edilmektedir. 3 ana başlık altında özel mülkiyeti savunan Aristo, aynı zamanda “kullanım değeri” ve “değişim değeri” ayrımını ilk olarak ortaya koyan kişi olarak anılmaktadır (Selik, 1980: 31; 36).
İlk Çağlarda ortaya konulan bu görüşlerin yanı sıra Orta Çağ’dan itibaren bazı din adamları ve düşünürlerce “adil fiyat”, “adil ücret”, “toplum çıkarları ile kişisel yeteneklerin bağdaştırılması”, “değer teorisi” gibi konularda ortaya atılmış düşünceler bulunmaktadır.
Dinsel iktisadi düşünce bağlamında Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslamiyetin sosyoekonomik konularda ortaya koymuş olduğu ilkeler de söz konusudur.
15. yüzyıl ortalarından 18. yüzyıl ortalarına kadar uzanan 300 yıllık döneme geldiğimizde Merkantilizm karşımıza çıkmaktadır. Merkantilist dönem; Merkantilizm ya da ticaret kapitalizmi olarak adlandırılmaktadır. Merkantilist dönem, Rönesans’ın büyük kısmı ve dinde reform hareketleri ile önemli coğrafi keşifler, yeni kıtalar arası ilişkiler gibi birbirine bağlı ve önemli olayların yaşandığı bir dönemdir.
Thomas Mun (1571-1641), Gerard de Malynes (1586- 1641), Charles Davenant (1656-1714), Sir William Petty (1623-1687) başlıca merkantilist yazarlardır (Selik, 1980: 119-125). Merkantilistler ile Klasikler arasında İktisadi düşünce kapsamında; John Locke (1632-1705), Sir Dudley North (1641-1691), Richard Cantillon (1680-1734), David Hume (1711-1776) klasik iktisadın öncüsü sayılabilecek düşünceleri ile ön plana çıkmaktadırlar (Selik, 1980: 146).
Merkantilistlerden sonra gelen Fizyokratlar tarım sektörüne önem vermişlerdir. İktisadi düşünceler tarihinde bir bütünlüğe sahip olan ve geniş kapsamlı ilk düşünce sistemi olarak adlandırılan fizyokratik düşünce sistemidir. Fizyokratlar; ekonomik süreci, ilk kez, bütünüyle ele alıp incelemiş; “dolaşım”, “sosyal ürün” ve “bölüşüm” kavramlarını analizlerine dâhil etmişlerdir. Fransa’da Dr. Sir François Quesnay (1694-1774), geliştirdiği düşüncelerle İktisadi düşünceler tarihinde okul oluşturan ilk iktisatçıdır.
Merkantilistler ve Fizyokratlar, 17. ve 18. yüzyılda ekonominin bilim olması yönünde katkılarda bulunmuş ve klasik iktisat düşüncesinin ortaya çıkmasında önemli rol oynamışlardır. Merkantilizmin farklı ülke uygulamaları da bulunmaktadır. Colbertizm Fransa merkantilizmidir.
Klasik iktisat tanımlaması ilk kez Marx tarafından yapılmıştır. Klasik iktisatçılar ekonomi biliminin kurucuları olarak kabul edilirler. Adam Smith (1723-1790), David Ricardo (1772-1823), Robert Malthus (1766-1834) John Stuart Mill (1806-1873), Jean Baptiste Say (1767-1831) Klasik düşüncenin ünlü temsilcilerindendir. Yaşadıkları çağda, dünyayı büyük bir değişime uğratan Sanayi Devriminin etkisiyle başlayan yeni üretim biçimi ve ortaya çıkan ekonomik koşulları inceleyen ve bu gelişmeleri bilimsel kurallara bağlamaya çalışan Klasik iktisatçılar ekonominin bilim hâline gelmesinde önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bununla birlikte Klasik iktisatçıların savundukları bireyci bakış açısı eleştirilere hedef olmuştur. Eleştiriler Himayecilik Okulu, Tarihçi Okul ve Sosyalist Düşünce Akımları gibi alanlardan gelmiştir. Klasik iktisatçıların, kendilerine yöneltilen eleştirilere verdikleri cevaplar sonrasında, Marjinalistler, Neo-Klasik İktisadi Düşünce, Kurumsal Ekonomi ve Keynesyen Düşünce gibi yeni düşünce akımları ortaya çıkmıştır (Üstünel, 1988: 99).
Günümüze yansıyan etkileri bakımından devrimsel sayılan bir diğer gelişme üç iktisatçının birbirinden habersiz olarak farklı ülkelerde ortaya koymuş oldukları “marjinal fayda” ilkesi “Neo-Klasik” marjinalist devrim olarak adlandırılan gelişme ile olmuştur. Britanya’dan William Stanley Jevons (1835-1882), Fransa’dan Leon Walras (1834-1910) ve Avusturya’dan Carl Menger (1840-1921) marjinal fayda ilkesini ortaya koymuşlardır (Skousen, 2003: 189).
Klasik ve Neo-Klasik iktisatçıların hepsi otomatik denge düşüncesini savunmuş, hangi koşullar altında ekonomik hayatta denge sağlanabileceğini araştırmışlardır. Ancak 1929 yılında yaşanan Büyük Bunalım sürecinde piyasaların otomatik olarak dengeye gelmediği görülmüştür.
1883-1946 yılları arasında yaşayan Keynes, Büyük Bunalımı açıklayan ve devletin temel politikalarla ekonomik çöküntülerin üstesinden gelebileceğini iddia eden yeni bir teorik çerçeve ortaya koyarak modern makro ekonominin öncülüğünü yapmıştır. 1936 yılında yayınlanan “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” eseri ile Keynes, ekonomik sorunların incelenmesine çok farklı bir yaklaşım getirmiştir. Keynes kendi hâline bırakılınca ulusal ekonomilerin önemli ve sürekli işsizlik ile karşılaşacağını savunmuştur (Üstünel, 1988:100).
Keynesyen politikalara yönelik eleştirilerin en güçlüsü M. Friedman adıyla özdeşleşen Monetaristlerden gelmiştir. Monetaristler devletin ekonomiye müdahalesinin istikrarsızlıkların başlıca kaynağı olduğunu savunmaktadır. Monetaristler istikrar unsuru olarak “Doğal Oran Hipotezi”ni getirmiştir.
Doğal işsizlik oranı, konjonktürel işsizliğin olmadığı ya da bütün işsizliğin geçici ve yapısal olduğu işsizlik ortamdır.
Klasik Düşüncede İstihdam ve İşsizlik
18. yüzyılın ortalarında İngiltere’den başlamak üzere üretimden toplumsal yaşama kadar pek çok alanda dönüştürücü etkileri olan “Sanayi Devrimi” süreci başlamıştır. Klasik iktisatçılar bu yeni dönemin felsefesini yapmaya, Sanayi Devrimi’nin ekonomik koşullarını inceleyip, onları bilimsel kurallara bağlamaya çalışmışlardır. Klasik iktisatçıların çoğu Keynes öncesi iktisatçılar olarak da adlandırılmaktadır. Klasiklere göre, ekonomideki tüm fiyatların ve özellikle ücretlerin hem aşağıya hem de yukarıya doğru esnek olması, ekonominin tam istihdam dengesine ulaşması ve bu dengenin kararlı olması için yeterlidir. Tam istihdamdan uzaklaşma durumunda ise yine fiyat mekanizmasının yardımıyla tekrar tam istihdam dengesine dönülerek ekonomide yer alan tüm üretim faktörleri kullanılacaktır. Ekonomide otomatik denge mekanizmasının varlığını savunan klasik iktisatçılar, eksik istihdamın ancak çok kısa sürelerle görülebileceğini, diğer bir ifadeyle ekonominin tam istihdam sınırında diğer bir ifadeyle tam kapasite ile üretim yapacağını savunduklarından istihdam konusu üzerinde ayrıca durmamış, istihdama özel analizler yapmamışlardır. Bunun yerine ülkede var olan kaynakların alternatif kullanım alanları arasında tahsisi, ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin dağıtımı sorunlarıyla ilgilenmişlerdir. Bu konular aslında bilindiği gibi, mikro ekonominin konularıdır ve klasik iktisatçılar daha çok mikro ekonomi teorisine katkı yapmışlardır (Seyidoğlu, 1992: 549).
Mahreçler Yasası (Say Kanunu)
Mahreçler Yasası, Fransız iktisatçılarından Jean Baptiste Say (1767-1832) tarafından geliştirilmiştir. Yazarın adından dolayı, Say Kanunu olarak da adlandırılmaktadır. A. Smith’den gelen Klasik iktisadı Fransa’ya taşıyan ilk Fransız Klasik iktisatçı Say tarafından geliştirilen Mahreçler Yasasına göre, kapitalist ekonomide genel bir aşırı üretim olması imkânsızdır. Mahreçler Yasası’na göre esas olan, mallarla malların mübadele edilmesidir. Para
sadece bir aracıdır. Gerçek satın alma gücü, para değil, mallar tarafından temsil edilmektedir.
Faiz Teorisi
Mahreçler Yasası, kazanılan gelirlerin derhal ve tamamen harcanacağı varsayımına dayalı olduğundan kazanılan gelir derhal ve tamamen harcanmadığında ortaya çıkacak yetersizlik ancak para biçiminde yapılan tasarrufların, girişimciler (müteşebbisler) tarafından borç alınması ile giderilmektedir. Para biçiminde yapılan tasarrufların tekrar yatırım harcamaları biçiminde piyasaya döndüğünü kanıtlamak suretiyle Mahreçler Yasası tarafından açıklanmayan kısmın tamamlanması mümkündür. Klasik iktisat modelinde bu görev “Faiz Teorisi” tarafından yerine getirilmektedir. Klasik ekonomi teorisine göre faiz, tasarrufun, yani tüketimden vazgeçmenin karşılığıdır. Bu nedenle, faiz haddi ile tasarruf miktarı arasında bir bağlantı, fonksiyonel bir ilişki vardır. Bu bağlantı, ekonomi dilinde bazen tasarruf miktarının faiz haddi karşısında esnek olduğu biçiminde ifade edilmektedir. Buna göre bireylerin ve dolayısıyla ülkenin tasarruf eğilimi (tutumluluk durumu) sabitken, faiz haddi yükselirse tasarruf miktarı artar; düşerse tasarruf miktarı azalır. Diğer taraftan, tasarruf edilen paralara olan talep (yani yatırım miktarı) de faiz haddine karşı esnektir. Yalnız faiz haddi ile yatırım miktarı arasındaki bağlantı ters orantılıdır. Yani faiz haddi yüksek olduğunda az, düşük olduğunda çok yatırım yapılır.
Ücret Teorisi
Klasiklere göre ücret, işverenler bakımından işin marjinal verimine, işçiler bakımından da işin marjinal zahmetine eşittir. Azalan verim yasasına göre işin marjinal verimi, tam istihdam düzeyine yaklaştıkça azalırken; istihdam düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Ekonomik düzen herkese iş sağlamakta fakat bazı kimseler bu hacimde bir istihdam düzeyinin gerekli kıldığı derecede düşük bir ücretle çalışmak istememektedir. Klasikler gayri iradi işsizliğin var olabileceğini kabul etmektedir. Klasik iktisat düşüncesine göre işsizler, iş olmadığı için değil düşük bir ücretle çalışmak istemedikleri için işsiz kalmaktadır.
Doğal Ücret Teorisi
Cantillon, Turgot ve Smith tarafından ortaya atılan ve Ricardo tarafından geliştirilen bu teoriye göre ücret, “bir işçinin yaşamını sürdürebilmesi için en çok gerekli olan tüketim mallarını sağlamaya yeten ve işçiye emeğinin karşılığı olarak verilen para veya maldır”. Bu tanıma göre, ücretin düzeyini belirleyen temel etken, işçinin fizyolojik ihtiyaçlarıdır. Smith’e göre ücret öyle bir düzeyde bulunmalıdır ki, “işçi yaşamını sürdürebilmeli ve toplumun ileriki yıllarda ihtiyaç duyacağı işgücünün devamı sağlanabilmelidir. Doğal ücret teorisinde genel ücret düzeyini belirleyen temel düşünce, Malthus’un Nüfus Teorisidir. Buna göre, uzun dönemde doğal ücretle piyasa ücret düzeyi aynı noktada buluşacaktır.
Robert Thomas Malthus (1766-1834) 1798 yılında “Nüfus Üzerine Deneme (Essay on Population)” çalışmasını yayımlamıştır. Bu eserde, yeryüzündeki kaynakların
sürekli artan nüfusun taleplerini karşılayamayacağı ileri sürülmektedir. Malthus’un bu iddiası eleştirilere konu olmuş, ayrıca bu karamsar yaklaşım Smith, Condorcet, Goldwin ve diğer Aydınlanma taraftarlarının pozitif bakış açılarını yarıda kesmiş, Smithgil iktisadın gidişatını tersine çevirmiştir (Skousen, 2003: 75).
Malthus’un sadece belirli bir dönemi kapsayan tarihi incelemesinin öngörüleri yani “gıda maddelerindeki artışın nüfusun artış hızının gerisinde olması” durumu gerçekleşmemiştir. Yine Malthus, evlenme ve doğumların gelirle orantılı olarak artıp azalacağı öngörüsünde bulunmuştur. Oysa yıllar itibarıyla refah düzeyi arttıkça doğum oranlarının azaldığı gözlenmiştir. Ayrıca, bu teori 20. yüzyılda batı ekonomilerindeki nüfus artışıyla birlikte ortaya çıkan gerçek ücret artışlarını da açıklayamamıştır.
Ücret Fonu Teorisi
Klasik ücret teorilerinden ikincisi, Senior tarafından formülleştirilip ifade edilen ve daha sonra Mill tarafından da savunulan ücret fonu teorisidir. Bu teoriye göre, ücret düzeyini, işgücü hacmi ile ücretlerin ödenmesine ayrılan ve değişmeyen fon arasındaki ilişki belirler. Ücret düzeyi bu fonun işçi sayısına bölünmesiyle bulunabilir. Ücret Fonu Teorisine göre ücret düzeyi, işgücü hacmi ile ücretlerin ödenmesine ayrılan değişmez olmayıp şartlara göre değişebilmektedir.
Artık Değer Teorisi
Marx tarafından ortaya atılan Artık Değer Teorisinde, işçinin işveren (kapitalist) tarafından sömürüldüğü ve ürettiği değerin karşılığı olan ücretin kendisine tam olarak verilmeyip bir kısmının alıkonulduğu ileri sürülmektedir.
Marx’ın artık değer kavramı, emeğin kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki farktır. Marx, Malthus’un nüfus teorisini kabul etmez, onun yerine, işsizlerin oluşturduğu yedek işsizler ordusu kavramını koyar. “Yedek İşsizler Ordusu” ya da “Yedek İşgücü Ordusu” piyasada sürekli olarak emek arzını talebin üzerinde tutmakta ve bu da asgari geçim düzeyinde bir istihdamı olanaklı kılmaktadır. Yani, emek arzı, talebin üzerinde olduğundan ücretler yükselememekte, geçimlik düzeyde kalmaktadır.
Artık değer teorisi Klasik iktisatçıların Doğal Ücret Teorisi’ne dayanmaktadır. Ancak kapitalist üretim sisteminin uygulandığı ülkelerde ücretlerin çoğu zaman bu düzeyin üzerinde oluşması ve işçilerin sendikalar aracılığıyla ücretler üzerinde etkili olmaları nedeniyle bu görüş büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir.
Neo-Klasik Düşüncede İstihdam
Temel mantığı bireyselcilik, bireysel hak ve özgürlükler, özel mülkiyet ve devlet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa sistemi olan liberal iktisat, Neo-Klasik iktisat ile neredeyse eş anlamlı kabul edilmektedir. Neo-Klasik iktisat düşüncesi de tam rekabet piyasasını en ideal piyasa olarak kabul etmektedir. Ancak liberalizm ile Neo-Klasik iktisat birbiri ile aynı değildir diğer bir ifadeyle Neo-Klasik iktisat sadece liberal iktisat değildir. Neo-Klasik iktisat fizik gibi
bilim (sosyal fizik) yapma düşüncesine dayalıdır. Neo- Klasik iktisadın ilkeleri bütün sistemlerde geçerli ve evrensel kabul edilmektedir. Ayrıca, Neo-Klasik iktisadın ortaya çıkışı ve gelişiminde sosyalist ve sol kanat iktisatçıların da rollerinin bulunduğu ifade edilmektedir (Akalın, 2009: 13; Eren, 2021: 75).
Neo-Klasik istihdam teorisi 1870-1930 döneminde geliştirilmiştir. Tam rekabet, ürün homojenliği, giriş ve çıkış serbestliği, alıcı ve satıcıların fiyatı veri alması, piyasa hakkında tam bilgi varsayımları altında Neo-Klasik emek piyasalarının tam otomatik dengeye gelmesi söz konusudur.
Neo-Klasik işgücü analizi bir tam istihdam analizidir. Gerçek ücretin tam esnek olması piyasanın dengede olmasının garantisidir. Serbest rekabet mekanizmasının işlerliği sayesinde arz talebe eşit olmaktadır ve çalışmak isteyen herkes piyasada geçerli denge ücret düzeyinde iş bulabilmektedir. Neo-Klasik teoriye göre işsizlik iradi bir durumdur. Neo-Klasik düşünürler eksik istihdam dengesini ücretlerin yüksek tutulması, emek mobilitesinin eksikliği gibi nedenlerle ve konjonktür dalgalanmalarını parasal nedenlerle açıklamışlardır.
Keynesyen Düşüncede İstihdam
Keynes Genel Teori’de kendinden önceki tüm iktisatçıları Klasik iktisatçılar olarak adlandırmakta ve Klasik, Neo- Klasik ayrımı yapmamaktadır (Ardıç ve Aydın, 2011: 3). Keynes, analizlerini tam istihdam sorununa bir çözüm yolu bulmak amacıyla geliştirmiştir. Klasiklere göre her arz kendi talebini yaratmaktaydı. Keynes ise bu iddiayı reddederek tersini savunmuş, arzı, talebi uyaran bir güç olarak görmüştür (Turanlı, 1994: 194).
Keynes’in istihdam teorisi, ilk olarak bu iktisatçının 1936 yılında yayınlanan “İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı ünlü kitabında ortaya atılmıştır. Keynes, kısaca Genel Teori olarak da adlandırılan kitapta, klasik iktisadın temel varsayımlarını eleştirmiş ve bunların geçerli olmadığını ispatlamaya çalışmıştır. Keynes’in temel tezi, piyasa ekonomilerinin her zaman kendilerini düzeltecek bir mekanizmaya sahip olmadığı, yani düşük işsizlik ve yüksek üretim düzeylerini her zaman garanti edemeyeceği biçimindedir. Aksine ekonomiler iş dünyasının iyimser ve kötümser oluşuna bağlı olarak oluşan yatırım düzeylerindeki değişmeler nedeniyle büyük dalgalanmalarla karşı karşıya kalabilirler. İş çevresindeki bir kötümserlik dalgası yatırımlarda ani düşüşlere ve bu da toplam üretimde azalışa ve işsizlikte bir artışa yol açmaktadır (Yıldırım, Bakırtaş ve Yılmaz, 2003: 10).
Keynes, klasiklerin tam istihdam dengesini sağlayan varsayımlarını inkâr ederken, kendisi ortaya yeni bir istihdam teorisi atmıştır. Ancak Keynes’in istihdam teorisi, istihdam dengesinin, tam istihdam yerine eksik istihdam dengesi olacağını ileri sürmektedir. Toplam arza müdahale edilemediğinden tam istihdamın sağlanabilmesi için devletin, harcamaları ve dolayısıyla toplam talebi arttırarak talep fonksiyonunu yukarı kaydırması gerekmektedir.
Monetarist Düşüncede İstihdam ve İşsizlik
Friedman’ın öncülük ettiği Monetarizm tarafından savunulan görüşler uzun süre dikkate alınmamış olsa da 1960’lı yılların sonunda karşılaşılan “enflasyon ile işsizliğin bir arada görülmesi” durumu olan “stagflasyon” olgusu durumu değiştirmiştir. Stagflasyon olgusuna Keynesyen iktisat teorisi bir açıklama getirmemiştir. Bu olguyu yakalayan monetarist görüş etkilerini ekonomik ortamlarda hissettirmeye başlamıştır. Monetarizm işsizlik ve enflasyon gibi makroekonomik toplam talebi belirleyen birinci etmenin para olduğunu vurgulamaktadır (Parasız, 1991: 46). Monetaristler tek tek malların fiyatları yerine “fiyatlar genel düzeyine” daha fazla ilgi duymaktadırlar.
Monetarizm, para arzı ile fiyatlar genel düzeyi arasındaki ilişkileri inceleyen bir iktisat teorisidir. Monetarizm, esasen enflasyon konusunu teorik ve ampirik çalışmalarla inceleme konusu yapmıştır. Monetaristler enflasyonun temel nedeninin, para arzının hükümetlerce gereksiz yere ve aşırı ölçüde artırılması olduğunu savunmaktadır. Monetaristlere göre, ekonomideki istikrarsızlıkların birçoğu parasal kökenlidir (Aktan, 2010).
Monetarist Yaklaşım ve İstihdam
Monetarist yaklaşımda emek piyasasının sürekli dengede ve işsizliğin iradi olduğu varsayılmaktadır. Monetarist düşünceye göre piyasada geçerli ücret oranına razı olan herkes çalışmak isteyen herkes iş bulabilmektedir. Bu durumun gerçekleşmemesi piyasa mekanizmasının işleyişindeki bozukluktan değil ya yanlış beklentilere ya da eksik bilgiye sahip iktisadi karar birimlerinin varlığından dolayıdır.
Tam İstihdam ve Doğal İşsizlik Oranı
Tam istihdam, çalışma yeteneği ve isteğinde olan herkesin, cari ücret ve çalışma şartlarında üretim sürecinde yer almasıdır. Tam istihdamdaki bir ekonomide, bir alandaki istihdam ancak bir başka alandaki istihdamın azaltılması sayesinde arttırılabilir. Ancak tam istihdam, ekonomide işsiz kimsenin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Ekonomi tam istihdamdayken ölçülen işsizliğe doğal işsizlik oranı denir.
Çağdaş İktisadi Düşüncede İstihdam ve İşsizlik
Çağdaş iktisadi düşünce dediğimizde geleneksel modellerde ele alınmayan ya da dışsal kabul edilen kimi değişkenlerin iktisadi analize konu edilmesiyle ortaya çıkan çeşitli iktisat okulları ve farklı iktisadi düşünceler akla gelmektedir. Virginia Politik İktisat Okulu, Freiburg İktisat Okulu, Arz Yönlü İktisadi Düşünce ve Avusturya Okulu gibi iktisadi düşünce okulları bulunmaktadır. Ünitemiz kapsamında Yeni Klasik ve Yeni Keynesyen iktisadi düşünceler ele alınmaktadır.
Yeni Klasik Düşüncede İstihdam ve İşsizlik
Yeni Klasik iktisat “iktisat politikalarının güvenilir, kredibl ve tutarlı” olması gerektiğini ortaya koyan yaklaşımı ile günümüz iktisat akımlarından en önemlisidir. Yeni Klasik iktisat düşüncesinin dayandığı iki temel ilke
bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Klasik iktisat okulunun, “piyasaların kendiliğinden, otomatik olarak dengeye gelmesi” düşüncesini benimsemesidir. İkincisi ise “Rasyonel Beklentiler Hipotezi”dir (Ardıç, 2016). Yeni Klasik iktisat düşüncesinde geçmiş deneyimler üzerine kurulan “adaptif (uyarlayıcı) bekleyişler” yerine rasyonel davranışa dayanan “rasyonel beklentiler” geçerlidir.
Yeni Klasik İktisat düşüncesinin emek piyasasına ilişkin varsayımları şu şekildedir: 1. Toplam arz istikrarlıdır. Toplam talep uzun dönemde daha az esnektir. 2. Toplam talepteki değişme durumunda reel çıktı ve istihdamda dalgalanmalar görülmektedir. 3. Rekabetçi piyasada bireylerin yüz yüze olduğu mallar ve boş zaman arasındaki seçim ile emek arzı formüle edilmektedir. 4. Beklenen ve reel ücret önemlidir.
Yeni Keynesyen Düşüncede İstihdam ve İşsizlik
1970’li yıllara kadar olan süreçte Keynesyen okulun yaşanan krizler ve stagflasyon olgusunu açıklayamaması, Keynesyen görüşün ciddi eleştirilere maruz kalmasına yol açmıştır. 1980’li yıllarda Keynesyen görüşlerden vazgeçmeyen iktisatçılar tarafından yeniden yorumlanan Keynesyen Okul Yeni Klasik Okul gibi makro ekonominin mikro temellere dayandırılarak açıklanmasına dayalıdır. 1982 yılında ilk olarak Michael Parkin tarafından “Yeni Keynesyen Okul” olarak tanımlanan bu yeni akım, rasyonel beklentiler varsayımı altında fiyat ve ücret katılıklarının mikro temelleri üzerinde durmuştur (Saydam, 2008: 239). George Akerlof (1940-) ve Joseph Stiglitz (1943-) gibi Yeni Keynesyen iktisatçılar, Keynesyen ekolün temel yaklaşımlarından hareket etmekte ve ekonominin sürekli bir denge içinde olacağı, diğer bir ifadeyle bütün piyasaların hızlı bir şekilde temizleneceği varsayımını kabul etmemektedirler. Yeni Keynesyen düşüncede de bireyler optimizasyoncu bir davranış sergiler ve bu bireylerin beklentileri ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır (Yıldırım vd., 2019: 386). Özetle Yeni Keynesyenler uzun dönemde rasyonel beklenti ve monetarizmi kabul ederler. Ancak, asimetrik bilgi, fiyatların ve ücretlerin yapışkanlıkları ve katılıkları gibi nedenlerle piyasaların temizlenmediğini ileri sürerler bu durumda eksik istihdam oluşacak ve dolayısıyla genişletici kamu politikalarıyla reel hâsıla ve istihdam üzerinde etkili olacaktır.
Emek Piyasasında Katılıklar
Yeni Keynesyen iktisat düşüncesine göre ekonomide nominal ve reel katılıklar bulunmaktadır. “Emek piyasasında ücret oluşumu ile mal piyasasındaki fiyat oluşumu arasındaki fark” ile “nominal ve reel katılıklar arasındaki farklılık” Yeni-Keynesyen İktisadi düşünceyi diğer iktisat okullarından ayırt eden iki temel özelliktir. Nominal ücrette yapışkanlıkların ve katılıkların nedenleri; ücret görüşmeleri, uzun dönemli ücret sözleşmeleri ile işsizlik sigortalarının etkileri olarak özetlenebilir. Emek piyasasında reel katılıklar etkin ücret teorileri ve örtülü (zımni) sözleşmeler ile açıklanmaktadır.