ARK104U-ORTAÇAĞDAN GÜNÜMÜZE ANADOLU UYGARLIKLARI
Ünite 7: Geç Osmanlı Dönemi (18.-19. Yüzyıl)
Giriş
Bu bölümde, 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin tarihine ve geç dönem mimarisinin özelliklerine değinilmiş, Nuruosmaniye, Laleli, Nusretiye, Dolmabahçe, Aksaray Valide, Ortaköy, İzmir Salepçioğlu gibi önemli dini yapılar tanıtılmıştır. Ayrıca, dini olmayan yapılar ve genel değişimler ele alınmış, son olarak geç Osmanlı dönemi çini, seramik ve diğer sanat dallarına yer verilmiştir.
Geç Osmanlı Dönemi Tarihçesi
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti, ekonomik ve askeri zayıflama ile yönetimdeki ehliyetsizlik sonucu duraklama dönemine girmiştir. Avrupa'nın Rönesans, reform hareketleri ve coğrafi keşiflerle yaşadığı toplumsal ve teknolojik gelişmeleri takip edemeyen Osmanlı, ekonomik, toplumsal ve alanda gerilemiştir. 17. yüzyıldan sonra Avrupa, Rusya ve İran ile sürekli çatışmalar yaşanmış, toprak kayıpları başlamıştır. Özellikle Fransa ile ticari ilişkiler kurulmuş, Galata ve İzmir, Avrupalı tüccar ve gezginlerin uğrak yeri olmuştur. Galata, yoğun ticaret potansiyeli ve modern şehircilik faaliyetleriyle ön plana çıkmıştır. Lale Devri, Avrupa'daki gelişmelerin izlendiği, elçiliklerin gönderildiği, ilk matbaanın kurulduğu ve Batılılaşma hareketlerinin başladığı bir dönem olarak bilinir. Batı etkisinin mimari ve sanata yansıması, özellikle barok, rokoko, ampir ve seçmeci üslupların görüldüğü Lale Devri'nde başlamıştır. Avrupa etkisiyle, İstanbul'da modern imar faaliyetleri, yeni yerleşim alanlarının oluşturulması ve önemli mimari eserlerin inşa edilmesi gerçekleşmiştir. Sosyal ve kültürel alanda, Avrupa'dan alınan yenilikler Osmanlı toplumunu etkilemiş, ilk modern ordu kurulmuş, eğitim reformları yapılmış ve modern yürütme sistemi oluşturulmuştur. Ancak, 17. ve 18. yüzyıllarda yaşanan siyasi ve ekonomik sorunlar Osmanlı'nın duraklama ve dağılma sürecine girmesine yol açmıştır. Bu dönemde Avrupa'da yaşanan önemli toplumsal değişimler, Osmanlı kültüründe de Fransız etkisinin artmasına neden olmuştur. Barok ve rokoko gibi sanat üslupları, Osmanlı mimarisinde daha çok iç mekan düzeni ve süslemelerinde etkili olmuş, ampir üslup ise cephe düzenlemelerinde farklılık yaratmıştır. Tarihi süreç içerisinde suç karşılığı olarak kısas ve diyet, sürgün, failin toplumdan kovulması, para cezası gibi yaptırımlardan sonra hürriyeti bağlayıcı ceza aşamasına geçildiği görülmektedir. 17. yüzyılda Avrupa’da hürriyeti bağlayıcı cezaların infazı amacıyla cezaevleri yaygınlaşmaya başladı. Ancak özellikle 18. yüzyıl ve 19. yüzyılda ekonomik şartlara da bağlı olarak cezaevlerinin maddi olanakları pek de iç açıcı durumda değildi. Bu dönemlerde cezaevlerinde keyfilik ve devlet otoritesinin kötüye kullanılması söz konusuydu. Bu durum özellikle çağın filozofları tarafından eleştirilmekteydi. Örneğin Beccaria “Suçlar ve Cezalar” isimli eserinde hürriyeti bağlayıcı cezaları savunurken, hükümlüler için insan onuruyla bağdaşır asgari şartların oluşturulması gerektiğini ileri sürmekteydi. Günümüz anlamında ilk cezaevi 1595 yılında Amsterdam’da inşa edilen Rasphuis isimli manastırdan dönüştürülen ceza infaz kurumudur.
Geç Osmanlı Dönemi Mimarisi ve Sanatı
Geç Osmanlı dönemi mimarisi ve sanatında, Batı etkisindeki barok, rokoko ve ampir üslupları eklektik bir yaklaşımla benimsenmiştir. Bu dönem, yabancı ve gayrimüslim sanatçıların devlet tarafından özellikle davet edildiği ve çalışmalarının ilgi gördüğü bir süreci işaret eder. Mimaride Avrupa tarzı iç dekorasyonlar ve duvar resimleri yaygınlaşırken, cephelerde figüratif heykeller kullanılmaya başlanmıştır. Çağdaş Türk resminin temelleri asker ressamlar tarafından atılmış, Sanayii Nefise ile resim, mimarlık ve heykel alanlarında sistematik eğitime geçilmiştir. Mimaride park, bahçe düzenlemeleri ve kent içindeki sebil ile çeşmeler önem kazanmıştır. Devlet ileri gelenleri de sultan yapıları kadar imar faaliyetlerinde bulunmuş, caminin merkezi yapı olduğu geleneksel külliye yapısından medrese veya kütüphane merkezli modellere geçiş yapılmıştır. Camilerde dikey hatlar ve dikine gelişen yapı siluetleri öne çıkmıştır. Bu dönemde, özellikle Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde Balyan Ailesi gibi Ermeni kökenli mimar ve mühendisler önemli rol oynamış, birçok kamu yapısının inşasında hizmet vermişlerdir. Ancak, bazı yapıların yanlışlıkla Balyanlara atfedilmesi gibi karışıklıklar da olmuştur. Örneğin, Heybeliada’daki Bahriye Mektebi ve Sultan II. Mahmud Türbesi gibi önemli eserlerin asıl mimarları Krikor Balyan veya Garabet Balyan değil, Seyyid Abdülhalim Efendi gibi dönemin diğer önemli mimarlarıdır. Son araştırmalar, Rami Kışlası ve Ortaköy Camii gibi yapıların da aslında Seyyid Abdülhalim Efendi’nin eserleri olduğunu ortaya koymuştur. Sultan II. Abdülhamid dönemi ve I. Dünya Savaşı öncesi, devletin tercihi ve desteğiyle yabancı mimar ve sanatçıların etkisi artmış, Raimondo d’Aronco ve Alexandre Vallaury gibi isimler Yıldız Sarayı Şale Köşkü, Nazime Sultan Yalısı, Düyun-u Umumiye Binası ve Pera Palas Oteli gibi önemli yapıların tasarımında görev almışlardır. Bu dönem, Osmanlı mimarisi ve sanatında uluslararası etkileşimin ve yenilikçi projelerin ön plana çıktığı bir süreç olarak değerlendirilebilir.
Geç Osmanlı Dönemi Dini Mimari Örnekleri
Bu bölüm, Geç Osmanlı Dönemi'nin dini mimarisini; Nuruosmaniye, Laleli, Nusretiye, Dolmabahçe, Aksaray Valide, Ortaköy, İzmir Salepçioğlu Camii gibi önemli örnekleriyle ele almaktadır. Nuruosmaniye Camii (1748) İstanbul Çemberlitaş'taki Nuruosmaniye Külliyesi, Osmanlı mimarisinin son büyük dönüm noktası olarak kabul edilir. Sultan I. Mahmud'un başlattığı, 1755'te Sultan III. Osman döneminde tamamlanan bu yapı, 18. yüzyılın barok etkisinin güçlü örneklerindendir. Başmimar El-Hâc Mustafa Ağa ve yardımcıları Hacı Hüseyin Ağa ve Kara Ahmed Ağa'nın liderliğinde inşa edilen külliye, klasik Osmanlı mimarisinin yenilikçi bir dönüşüm geçirdiği bir dönemin sembolüdür. Barok ve rokoko unsurlarının birleştiği, at nalı şeklindeki avlusuyla Türk barok üslubunun öncüsü olan bu yapı, oval avlusu, beşgen planlı mihrap nişi, taç kapıları ve süslemeleriyle klasikten ayrılan özellikleriyle dikkat çeker. Külliye; cami, kütüphane, türbe ve çeşmenin barok üslubuyla bezendiği bir geçiş döneminin önemli bir örneğidir. İstanbul Laleli Camii (1759-1763) 1760-1763 yıllarında Sultan III. Mustafa döneminde başlanan ve mimar Tahir Ağa tarafından tamamlanan cami, 1783'te önemli bir onarım görmüştür. Kemer sistemiyle zemine oturtulan yapı, cami avlusunun yüksek bir konumda olmasıyla dikkat çeker. Caminin altında bir arasta bulunurken, kubbesi sekiz dayanak üzerine inşa edilmiştir. Kubbe destekleyen S biçimli payandalar, barok etkinin gözlemlenebildiği önemli detaylardandır. Tophane Nusretiye Camii 1823-1826 yıllarında Sultan II. Mahmud döneminde inşa edilen yapının mimarlığı konusunda Mehmed Rasim Ağa, Abdülhalim Bey ve Krikor Amira Balyan arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Çokgen mihrap çıkıntısı, kuzeydeki galeri, ek bölümler, doğu-batı yönündeki revaklar ve hünkâr mahfili gibi özelliklerle dönemin diğer yapılarından ayrılan bu yapı, yüksek kasnak üzerine oturtulmuş tek kubbe ve barok süslemeleriyle dikkat çeker, dönemin mimari özelliklerini yansıtır. Dolmabahçe Camii (Bezmialem Valide Sultan Camii) (1853-1854) Bezmiâlem Valide Sultan, Sultan Abdülmecid'in annesi, tarafından Karabet Amira Balyan'a yaptırılan yapı, son cemaat yerinin revaklarının kapalı bir alana dönüştürülmesi ve ibadet alanıyla bütünleştirilmesiyle dikkat çeker. Tek kubbeli ve beden duvarlarındaki pencereler sayesinde yapı şeffaflık kazanmış, köşe kuleleri ve bezemeler Barok etkiler taşır. Dönemin karakteristik özelliği olan ampir tarzdaki renkli mermer minber, yapıya özgünlük katmaktadır. Aksaray Valide Camii (Pertevniyal Valide Sultan Camii) (1871) Pertevniyal Valide Sultan, Sultan Abdülaziz'in annesi, tarafından yaptırılan cami Sarkis ve Agop Balyan tarafından inşa edilmiştir. Resmi belgelerde adı geçmese de, mimar Montani Efendi'nin tasarıma katkıda bulunduğu düşünülüyor. Eklektik tarzda yüksek bir kasnağa oturtulan on altıgen formdaki cami, köşelerde yükselen kule benzeri büyük ayaklarıyla dikkat çekiyor. Mihrap duvarı ve diğer iki duvarda gotik tarzdaki sivri kemerli pencereler yer alırken, cephe üçgen alınlıklarla süslenmiş, bu alınlıklar aynı zamanda alt kat orta pencereleri üzerinde de kullanılmıştır. Ortaköy Camii (Büyük Mevidiye Camii) (1848-1854) Sultan Abdülmecid döneminde 1848-1854 yılları arasında inşa edilen ve yeni tasarımların denendiği bir yapıdan bahsediyorsunuz. Mimarı Seyyid Abdülhalim Efendi olan bu yapı, neobarok tarzıyla dikkat çeker. Dış duvarları iri sütunlar ve içbükey detaylarla süslenmiş, merkezi bir kubbe ile köşe kuleleri bu yapıyı özel kılan özellikler arasındadır. Ayrıca, iç mekânda renkli, hayali mimari bezemeler ve dönemin karakteristik özelliklerini yansıtan bir renkli taş minber bulunmaktadır. İzmir Salepçioğlu Camii (Haci Ahmed Said Salepçioğlu Camii) (1897-1907) Salepçizade Hacı Ahmed Ağa'nın vasiyeti üzerine, 1897- 1905 yılları arasında İzmir'in Konak ilçesinde inşa edilen bu cami, dönemin başkenti dışındaki önemli mimari örneklerden biridir. Barok tarzdaki özellikleriyle dikkat çeken caminin dış cephesi, kıvrımlı merdivenleri, mihrap, minber ve vaaz kürsüsündeki mermer kabartmalar öne çıkar. Yapı, alt katında medrese ve üst katında cami olacak şekilde tasarlanmıştır. Son cemaat yeri dikdörtgen planlıdır ve üst katı kadınlar mahfili olarak düzenlenmiş, üç kubbe ile örtülmüştür.
Geç Osmanlı Dönemi Mimarisinde Diğer Yapı Örnekleri
Lale Devri ile başlayan Avrupa etkisinin Geç Osmanlı mimarisine yansıması, kentsel gelişimde yeni bir dönemi işaret etmiştir. Bu dönemde, özellikle İstanbul'da meydan çeşmeleri ve sebil yapımı yaygınlaşmış, Sultan III. Ahmed Çeşmesi gibi yapılar bu yenilikçi akımın öncülerinden olmuştur. İstanbul'da yer alan Köprülü Mehmed Paşa, Amcazade Hüseyin Paşa ve Nevşehir Damad İbrahim Paşa külliyeleri, klasik külliye geleneğinin devamı niteliğindeki yapı gruplarıdır. Bu dönemde, medrese yapılarına kütüphane birimlerinin eklenmesi gibi önemli değişiklikler görülmüştür; örneğin, Topkapı Sarayı Sultan III. Ahmed Kütüphanesi dönemin önemli kütüphane yapılarından biridir. Boğaziçi'nde konumlanmış köşkler, yalılar ve saraylar, geç dönemin diğer önemli özelliklerindendir. Bu dönemin en görkemli yapılarından biri, Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayı'dır. Avrupa saraylarını örnek alarak inşa edilen Dolmabahçe, Abdülhalim Bey, Karabet Balyan, Ohannes Serveryan, Nikoğos Balyan, Gaspare Fossati, James William Smith gibi birçok mimarın katkısıyla şekillenmiştir. Saray, 1848-1856 yılları arasında deniz kıyısında, yüksek duvarlarla çevrili bir alanda inşa edilmiş, barok özellikler taşıyan ana kapısı ve saat kulesi gibi ek yapılarla zenginleştirilmiştir. Mabeyin-i Hümayun, Muayede Salonu ve Hususi Daire gibi ana bölümlerle detaylandırılmıştır. Sultan Abdülhamid döneminde (1876-1909), hükümet merkezi olarak Yıldız Sarayı inşa edilmiş, bu kompleks içerisinde köşkler, müze, tiyatro, çeşitli atölyeler, kütüphane, cami, çeşme, porselen fabrikası gibi birçok yapı yer almıştır. Bu dönemin yapıları, eklektik unsurların öne çıktığı örnekler arasında değerlendirilir, dönemin mimari ve kültürel zenginliğini yansıtır.
Geç Osmanlı Dönemi Çini ve Seramik Sanatı
Osmanlı çini sanatı, özellikle İznik ve Kütahya olmak üzere iki önemli merkezde gelişmiştir. 17. yüzyılda İznik'te çini üretimi neredeyse dururken, kalitesi İznik'e göre daha düşük olan Kütahya üretimi günümüze kadar devam etmiştir. Kütahya çinileri, mimari eserlerde ve kullanım eşyalarında İstanbul ve Anadolu'nun dört bir yanında karşımıza çıkar. Damad İbrahim Paşa'nın 1725'te İstanbul'daki Bizans dönemine ait Tekfur Sarayı'nda kurduğu çini atölyesi, saray için üretim yapmıştır; fakat bu eserler, 16. yüzyıl İznik üretimlerinin kalitesinden uzaktır. Tekfur Sarayı çinilerinde, lekeler, bulanıklıklar, yeşilimsi şeffaf sır ve Batı etkisindeki Barok desenler görülür. Kütahya ve Tekfur Sarayı çinileri genellikle soluk renkler, bulanık sır kalitesi ve kaba hamurla karakterizedir. Bu döneme ait dikkat çekici eserler arasında, Kâbe ve Medine tasvirleri gibi Kütahya'ya özgü tasarımlar, çiçekli madalyonlar ve sıra sıra serviler yer alır, bu da dönemin desen anlayışındaki değişimi yansıtır. 18. yüzyılda, Çanakkale bir başka önemli üretim merkezi olarak öne çıkmıştır. Günlük kullanım seramikleri açısından önemli olan Çanakkale'de, aşırı süslü, hayvan figürlü, naif ve halk sanatı çerçevesinde gelişen üretimler dikkat çeker. Çanakkale seramikleri, kırmızı hamur üzerine akışkan şeffaf sır kullanılarak yapılan, kahve, küf yeşili, sarı gibi renk tonlarıyla süslenmiş yelkenli kalyon ve hayvan betimlemeleriyle karakteristik örnekler sunar.
Geç Osmanlı Döneminde Diğer Sanatlar
Geç Osmanlı döneminde resim sanatında önemli bir gelişme yaşanmış ve bu dönemde, özellikle el yazması ve albüm üretimleri ön plana çıkmıştır. Bu alanda iki önemli Osmanlı sanatçısı, Levnî ve Abdullah Buharî öne çıkar. Levnî, gerçek adıyla Abdülcelil Çelebi, Sultan III. Ahmed’in oğullarının 1720’deki sünnet ve geçit törenlerini resimlediği Surname-i Vehbi isimli eseriyle tanınır. Levnî ayrıca albüm resimleri, padişah portreleri ve tek yaprak figür çalışmaları yapmıştır. Abdullah Buharî ise tek figürlerin yanı sıra çiçek ve manzara resimleriyle bilinir. Her iki sanatçının eserlerinde hacim ve ritim duygusu vurgulanmıştır. Levnî’nin kadın portrelerindeki kıvrak vücutlar ve uyumlu renk kullanımı dönemin özelliklerini yansıtır. Gayrimüslim Osmanlı sanatçıları ise özellikle padişah portreleriyle dikkat çeker. Batılılaşma sürecinde mimaride ve iç dekorasyonda duvar resimleri önem kazanmış, Anadolu camileri ve İstanbul camilerinde Kâbe ve İstanbul tasvirleri popüler kompozisyonlar arasında yer almıştır. Başkent yapılarında natüralist çiçek demetleri, perde ve püskül motifleri gibi temalar kullanılmış, bu da kıvrımlı renk tonlamalarıyla hacim kazandırılmış kompozisyonların uygulanmasına yol açmıştır. Dolmabahçe Sarayı, altın varaklı Barok süslemeleriyle dönemin mimari karakterini yansıtan örneklerden biridir. Topkapı Sarayı Harem Dairesi, 18. yüzyıl duvar resimlerinin ve rokoko süslemelerinin önemli örneklerini barındırır. Duvar resimleri ve iç mekan bezemeleri, Batı etkisindeki değişimleri gösterir. 1835 yılında, eğitim amaçlı mühendislik okullarındaki haritacılık ve teknik çizim eğitimleri, çağdaş Türk resminin öncülerinin yetişmesinde önemli bir role sahip olmuştur. İngiltere ve diğer Avrupa merkezlerine gönderilen askeri okul öğrencileri arasından Ferik İbrahim Paşa, Süleyman Seyyid Bey, Hoca Ali Rıza, Şeker Ahmed Paşa gibi önemli ressamlar yetişmiştir. Yağlıboya tuval resmi, Türk resim tarihindeki yerini almış ve Sanayii Nefise Mektebi’nin açılmasıyla resim eğitiminde çağdaş bir dönem başlamıştır. Maden sanatında ise geç dönemde tunç işleri azalırken, gümüş ve altın gibi malzemelerden üretilen eserler, teknik ve model açısından zenginlik göstermiştir. Geleneksel maden eser üretimi, Sivas, Gaziantep, Erzurum, Diyarbakır gibi şehirlerde devam etmiş, gümüş ve altın eserlerde, kakma yöntemiyle işlenmiş değerli taşlarla süslenme yöntemi 18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul’da kalitesini korumuştur. Özellikle “tombak” olarak bilinen özel üretim tekniğiyle yapılmış eserler çeşitlilik arz etmiştir.