ARK104U-ORTAÇAĞDAN GÜNÜMÜZE ANADOLU UYGARLIKLARI
Ünite 8: Cumhuriyet Dönemi
Giriş
Osmanlı İmparatorluğu'nun ardından Anadolu'da kurulan Türkiye Cumhuriyeti, zengin bir tarih ve kültürel mirasa sahiptir. Türkiye'nin toprakları, Anadolu yarımadası ve Trakya'da bulunur. Cumhuriyet sanatının temelini Osmanlı kültürü, Batılılaşma ve Anadolu'nun köklü gelenekleri oluşturur. Osmanlı'nın yenilgisi ve Kurtuluş Savaşı ile doğan Türkiye, Osmanlı'dan devraldığı sanat ve kültür mirasıyla modernleşmeyi hedeflemiştir. Batılılaşma, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde devlet politikası olarak benimsenmiş, ulus inşasını ve kültürel dönüşümü teşvik etmiştir. Anadolu kültürü, antik dönemlerden beri birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olup, Türk ve Selçuklu etkileriyle zenginleşmiştir. Bu tarih ve kültür birikimi, Türkiye'nin modern dönemdeki kültürel politikalarının ve ulus kavramının oluşumunda önemli bir yer tutar.
Tarihçe
Cumhuriyet Dönemi Sanatını anlamak için, Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişin tarihsel sürecini bilmek şarttır. Osmanlı'nın 1699 Karlofça Anlaşması ile başlayan gerilemesi, Batı karşısında bir var oluş mücadelesine dönüşmüştür. 19. yüzyılda ulus devlet anlayışının yükselmesiyle, Osmanlı çeşitli Batılı yenilikler almaya ve modernleşme çabalarına girişmiştir. Tanzimat Fermanı ile yönetim merkezileşmiş, farklı dinsel ve etnik gruplar Osmanlı Milleti olarak kabul edilmiştir. II. Abdülhamid döneminde İslamcılık ve Osmanlıcılık yanında, Jön Türklerin etkisiyle II. Meşrutiyet ilan edilmiş, Türkçülük ideolojisi öne çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası, Osmanlı'nın yenilgisi ve işgali sonucu Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı başlamış, Lozan Antlaşması ile son bulmuştur. Cumhuriyetin ilanıyla, Türkiye modern bir devlet yapısına kavuşmak için çeşitli reformlar gerçekleştirmiş, eğitim ve sağlık alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Bu süreç, Cumhuriyet'in temellerinin anlaşılması ve pekiştirilmesi için önemlidir.
Cumhuriyet Dönemi Mimarisi
Osmanlı'da Batılılaşma hareketi, özellikle sanat ve mimarlık alanında belirgin etkiler yaratmıştır. Askeri ve eğitim alanlarındaki yeniliklerle birlikte Avrupa'dan alınan örneklerle yeni bir yapı ihtiyacı doğmuş, saraylar ve kışlalar başta olmak üzere neo-klasik üslup yaygınlaşmıştır. İstanbul'da neo-barok, neo-gotik ve art nouveau gibi çeşitli Batı üsluplarının kullanılmasıyla mimaride bir çoğulculuk oluşmuştur. Osmanlı Hassa Mimarlar Ocağı'nın yerini Avrupalı mimarlar ve askeri mühendisler almış, Balyan ailesi gibi Ermeni kökenli mimarlar Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları ile önemli eserler vermiştir. Batılılaşma sürecinde teknik ve akademik kurumlar Batı örnekleriyle açılmış, 1882'de Ecole Nationale des Beaux Arts model alınarak kurulan Sanâyi-i Nefise Mektebi ile modern mimarlık eğitimi başlamıştır. Bu okul, ilk Türk mimarların yetişmesinde kilit bir rol oynamıştır. Sanâyi-i Nefise Mektebi: Osman Hamdi Bey tarafından 1882 yılında kurulan ve Batılı anlayışta sanat eğitimini verildiği kurumdur. Okul 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi adını almıştır. Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak eğitim vermeye devam etmektedir. Neo-klasik: 18. Yüzyıldan başlayarak sanatın her alanında etkili olmuş, Antik Yunan ve Roma sanatının özelliklerinin yeniden canlandırıldığı sanat anlayışıdır. Art Nouveau: Kökeni İngiltere’deki Art and Crafts hareketi olan, 19. Yüzyıl sonu ve 20 yüzyıl başlarında görülen, dekoratif bitkisel süslemelerin kullanıldığı bir sanat akımıdır. Almanya, Viyana, İspanya ve İstanbul başta olmak üzere pek çok ülkede etkili olan bu sanat anlayışı, Yeni Sanat, Modern Style, Jugendstil, Secession Stil gibi farklı adlarla karşımıza çıkmaktadır.
Birinci Ulusal Mimarlik Dönemi
1908'den 1930'lara kadar Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş dönemi, "Birinci Ulusal Mimarlık" olarak adlandırılır ve Türk Ulusçuluğu'nun kültürel politikada etkili olduğu bir dönemdir. Bu dönemde, milli mimari üslubu ve Osmanlı canlandırmacılığı gibi akımlar öne çıkar. Mimar Vedat Tek ve Mimar Kemalettin Bey bu dönemin öncüleri arasında yer alır, yapı cephelerinde Klasik Osmanlı Mimarisi öğeleri kullanılır. Yapıların girişleri genellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine özgü taç kapılarıyla benzerdir ve süslemeler ağırlıklı olarak ön cephelerde yoğunlaşır. İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, ve Eskişehir gibi pek çok kentte bu mimari üslubun örnekleri görülür. Ankara'nın başkent olarak yeniden yapılandırılmasında Birinci Ulusal Mimarlık üslubu belirleyici olmuştur, kentte İttihat ve Terakki Cemiyeti için yapılan ilk bina ve İkinci TBMM Binası gibi yapılar dönemin mimari özelliklerini taşır. Bu döneme ait binalar günümüzde çeşitli müzeler olarak hizmet vermektedir. Birinci Ulusal Mimarlık, batılı modernleşme ile geleneksel Osmanlı ve Selçuklu mimari öğelerinin birleştirilmesiyle Türkiye'nin kentsel ve kültürel kimliğinin yeniden tanımlanmasında önemli bir rol oynamıştır Mimar Vedat Bey (Tek): 1873 yılında doğan sanatçı formal eğitim almış ilk Türk mimardır. 1888’de Paris’e giderek Ecole Monge’u bitirmiş ardından Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu sınavını kazanarak mimarlık eğitimine başlamıştır. Vedat Bey 1900 yılında Sanâyi-i Nefise Mektebi’nde mimarlık tarihi öğretmenliği, 1905’te Posta Telgraf Nezareti Mimarlığı ve 1908’de Saray Baş Mimarlığı görevlerinde bulunmuştur. Hendese-i Mülkiye Mektebi: 1883 yılında Hendese-i Mülkiye Mektebi adıyla kurulan Mühendislik okulunun adı 1909 yılında Mühendislik Mektebi olarak değiştirilmiştir. Günümüzdeki İstanbul Teknik Üniversitesinin çekirdeğini bu okul oluşturmuştur. Mimar Kemalettin Bey: 1887 yılında Hendese-i Mülkiye Mektebine başlayan sanatçı burayı bitirince Hocası Jachmund’un desteği ile 1895 yılında Berlin’deki Charlottenburg Teknische Hochschule’ye devam etmiştir. 1908’de Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti adıyla bu meslek dallarının Türkiye’deki ilk meslek odasını kurmuştur.
1929-1939 Arasındaki İşlevsel Mimarlık Dönemi
Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi'ne Avrupa, özellikle Almanya'dan gelen eleştiriler, Türkiye'de ulusal ve uluslararası mimarlık üslubu tartışmalarını tetiklemiştir. Bu dönemde modern mimarlığa yönelmenin, modernleşme ve Batı kültürüne geçişin en iyi yolu olduğu görüşü hakim olmuş ve Osmanlı yeniden canlandırmacılığından uzaklaşılmıştır. 1927'de Teşvik-i Sanayi Kanunu ile yabancı mimar ve planlamacıların Türkiye'de çalışması kolaylaştırılmış, 1927-1940 arasında birçok Avrupa modern mimarı Türkiye'ye davet edilmiştir. Bu dönemin önemli projeleri arasında Ankara'daki Sağlık Bakanlığı Binası ve Clemens Holzmeister tarafından tasarlanan hükümet binaları bulunmaktadır. Holzmeister'in çalışmaları, dönemin rasyonel ve anıtsal mimari anlayışını yansıtan önemli eserler olarak kabul edilmektedir. Özellikle III. TBMM binası, Türkiye Cumhuriyeti'nin yirminci yüzyıl mimari özelliklerine uygun bir anıt olarak tasarlanmış ve Holzmeister'in projesiyle hayata geçirilmiştir. Bu dönem, Türkiye'de modern mimarlığın benimsenmesi ve uygulanmasında dönüm noktası olmuştur. Ernest Egli, 1927-1940 yılları arasında Türkiye'de eğitimci, mimar, ve danışman olarak görev yaparak Ankara'da modern üslupta önemli yapılar tasarlamıştır. Bruno Taut'un Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi binası gibi, Türkiye'ye gelen yabancı mimarların eserleri, Türk mimarlarının mesleki birlik oluşturmalarına yol açmıştır. 1931'de "Mimar" adlı ilk mesleki derginin yayımlanması ve sonrasında "Arkitekt" dergisi, modern mimarlığın tanıtılmasında önemli rol oynamıştır. Celal Esad Arseven'in "Yeni Mimari" kitabı Türkiye'de modern mimarlık hakkında yayınlanan ilk eser olup, Corbusier gibi isimleri tanıtmıştır. Bu dönemde Türk mimarlar modern mimarlığı benimseyerek, Sırrı Arif Bey'in tasarladığı Bekir Bey Evi gibi eserler üretmişlerdir. Modern mimarlık dönemi, Şevki Balmumcu'nun Sergi Evi projesi gibi başarılı çalışmalarla tanınmış, ancak dönemin sonlarında yabancı mimarların çalışmalarına tepkiler artmıştır. Paul Bonatz'ın Sergi Evi'ni bir opera binasına dönüştürmesi, İkinci Ulusal Mimarlık Akımı üslubuna geçişte önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur. Bu dönüşüm, Türk mimarlık tarihinde tartışmalara ve bazı mimarların mesleğinden uzaklaşmasına neden olmuştur. 1930 ve 40'lı yılların baskın modern mimarlık dönemi, Seyfi Arkan'ın eserleriyle son bulmuş, yabancı mimarlara verilen işlerin protesto edilmesiyle yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Clemens Holzmeister: Holzmeister 1886-1983 yılları arasında yaşamış, Viyana Teknik Üniversitesi'nde 1906- 1913 yılları arasında mimarlık eğitimi almış bir Avusturyalı mimardır. 1919-1924 yılları arasında İnnsbruck'ta Devlet Yapı Sanat Okulu'nda çalışmış ve 1924 yılında Viyana Krematoryumu'nun tasarımı ile tanınmıştır. Ayrıca, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi ve Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir. Türkiye mimarlık tarihinde önemli bir yere sahip olan Holzmeister, özellikle Ankara'da hükümet kartelinin biçimlenmesinde etkili bir isim olarak bilinir. Seyfi Arkan: Seyfi Arkan, 1930'larda aktif bir mimar ve şehircilik uzmanıydı. Galatasaray Lisesi ardından Sanayi Nefise Mektebi'nde eğitim aldı ve 1928'de Vedat Tek Atölyesi'nden mezun oldu. 1930-1933 yılları arasında Berlin'de Hans Poelzig ile çalışarak Orta Avrupa'nın modern mimarlık gelişiminden etkilendi.
İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi
İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve yapı malzemelerinin dış alımının kesilmesi, mimaride yerel yapı gereçlerine dönüşü ve Bölgesellik ile Ulusalcılık anlayışlarının güçlenmesine yol açmıştır. Özellikle, Sedat Hakkı Eldem'in 1934'te açtığı "Milli Mimari Semineri", İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi'nin temellerini atmıştır. Eldem'in geleneksel mimarlık üzerine çalışmaları ve "Milli Mimari olmalıdır" görüşü, yeni kuşak mimarları derinden etkilemiştir. II. Ulusal Mimarlık Akımı, geleneksel Türk sivil mimarisine odaklanarak, I. Ulusal Mimarlık Akımının dini mimarlık odaklı biçimcilikten ayrılarak çağdaş gelişmelere açıklığıyla öne çıkmıştır. Sedad Hakkı Eldem'in "Yeni Mimariye Doğru" yazısı, dönemin başlangıcı olarak kabul edilir ve mimarlığın yerel ve bölgesel unsurlarla uyumlu olması gerektiğini vurgular. Bu dönemde, M. Emin Onat gibi mimarlar geleneksel Türk Mimarlığından esinlenerek önemli eserler üretmişlerdir. Sedad Hakkı Eldem, 1930'larda fonksiyonel modernizmi benimseyerek Maçka Firdevs Hanım Evi ve Yalova Termal Oteli gibi önemli eserler tasarlamıştır. İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi, Ankara Devlet Demir Yolları Genel Müdürlüğü ve Ankara Saraçoğlu Memur Evleri gibi büyük projelerle kendini göstermiştir. Sedat Hakkı Eldem: Türkiye'nin saygın mimarlarından biri olarak tanınır. 1924-1928 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi'nde mimarlık eğitimi almış, Auguste Perret ve Hans Poelzig gibi Avrupalı mimarlarla çalışmış ve Le Corbusier gibi önemli isimlerle tanışma fırsatı bulmuştur. 19. yüzyıl Türk Evi üzerine yaptığı çalışmaları temel alarak özgün bir mimari yaklaşım geliştiren Eldem, 1986 yılında prestijli Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazanmıştır. Anıtkabir İkinci Ulusal Mimarlık döneminin en önemli yapısının Ankara’da bulunan, Atatürk’ün ölümünün ardından naaşının saklanması için yapılan Anıtkabir olduğu söylenebilir. 1941 yılında bu yapı için açılan uluslararası yarışmayı, katılan çok sayıda proje arasından Emin Onat ve Orhan Arda tarafından hazırlanan tasarım kazanarak uygulamaya değer bulunmuştur. Anıtkabir’in inşaatı 9 Ekim 1944’de temel atma töreni ile başlamıştır. 9 yıllık bir inşaat süresinin ardından, yapı 1953 yılında açılmıştır. Anıtkabir, çağdaş olduğu kadar, geleneksel mimarlıktan da izler taşıyan bir projedir (Resim 8.10). Yapıda Türk türbe geleneği ile Anadolu anıt gömüt geleneği yeni ve çağdaş bir yorumla birleştirilmeye çalışılmıştır. Geleneksel süslemelerin yanı sıra heykel ve kabartmaların kullanıldığı yapı, anıtsal olmasına karşılık duyarlı oranları, yetkin ayrıntılarıyla geometrik bir yalınlığa sahiptir. Biçimiyle Selçuklu Osmanlı türbe ya da kümbetlerini düşündürmekte ama aynı zamanda da, kendi mimarlık dilini oluşturmak amacıyla Anadolu kültürlerinin daha erken dönemlerine gönderme yaparak, denenmemiş bir evrensellik oluşturmaya çalışmaktadır. Anıt kompleksinde Zühtü Müridoğlu, Hüseyin Özkan, İlhan Koman’ın heykel ve rölyefleri, taş malzeme arasında turkuaz çiniler, tavanlarda geleneksel halı ve kilim desenlerinden uygulanmış süslemeler gibi detaylar dikkati çekmektedir (Resim 8.11). Yapı mozolenin etrafında yer alan çok sayıda müze ve belgesel gösteri alanları ile Kurtuluş Savaşının yaşatılan belleği olarak sadece Ankara için değil tüm Türkiye için önemli bir örnek olarak öne çıkmaktadır. Mimarlıkta ulusalcılıkla ilgili düşünceler II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerilemeye başlamıştır. Savaşın sona ermesinin ardından Türkiye uzun ve zorunlu bir dışa kapalılığın ardından, yeniden dünyaya açılmaya başlayacak, mimarlık düşünceleri de bundan payını alacaktır.
Uluslararası Üslup
1950'lerde Türkiye mimarlığı, yerel yapı gereçlerine yönelik Bölgesellik ve Ulusalcılık anlayışlarının yükselişiyle daha dinamik bir döneme girmiştir. Dönem, Rasyonalist Pürist, Brütalist, Bağımsız biçim arayışları ve geleneksel değerlerin yeniden yorumlanması gibi çeşitli tutumları içerir. Uluslararası Üslup, bu dönemin temel geometrik biçimlere, çelik ve cam kullanımına dayanan evrensel kimlik arayışını belirler. Sedad Hakkı Eldem'in İstanbul Hilton Otel tasarımı, Uluslararası Üslubun Türkiye'deki önemli örneklerindendir. Bu dönemde, Uluslararası Üslubun eğitim sistemi içinde derinden benimsenmesiyle, Türkiye mimarlığı Batı ile daha bütünleşmiş bir hal almıştır. 1949'da İstanbul Adalet Sarayı yarışmasının kazanılması, Uluslararası Üslubun yerleştiğinin bir göstergesidir. Enver Tokay ve İlhan Tayman'ın Ankara'daki Emek Binası Türkiye'nin ilk ticari ofis gökdelenidir. Tuğrul Devres ve Vedat Özsan'ın Etibank Genel Müdürlüğü, M. Saugey'in Büyük Ankara Oteli gibi yapılar dönemin mimari eğilimlerini yansıtır. ODTÜ kampüsü, Altuğ ve Behruz Çinici tarafından tasarlanmış, brüt beton tekniğinin kullanıldığı ve dönemin tüm eğilimlerini temsil eden bir projedir. Küreselleşme, mimarlıkta yeni anlayışlar ve malzemeleri dünya ile eş zamanlı öğrenip kullanmayı mümkün kılmıştır. 2000'lerden itibaren, globalleşme büyük ölçülü iş kuleleri ve ticaret yapılarını (AVM) kentlerde anıtsal yapılar olarak öne çıkarmıştır. Ayrıca, artan kent nüfusunun ihtiyaçlarına cevap verecek konutlar, özellikle TOKİ aracılığıyla Türkiye'nin birçok kentinde inşa edilmekte, imar faaliyetleri ile büyüyen mahallelerde modern cami tartışmalarını da gündeme getirmiştir. Çağdaş mimaride Batı'dan gelen yeni anlayışlarla birlikte, yerellik ve geleneksellik çizgisinde muhafazakâr bir mimarlık dili de benimsenmiştir. Bu dilin önemli bir örneği, 2014'te açılan Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi olup, Osmanlı ve Selçuklu mimari detaylarının modern malzemelerle kullanıldığı anıtsal yapıları içerir. Günümüzde, adliye binaları ve okullar gibi yeni uygulamalarda bu tarzın tercih edilmesi, Türkiye'ye özgü bir dönem mimarisi geliştirilmesine işaret etmektedir.
Cumhuriyet Dönemi Resim Sanatı
Osmanlı sanatında Batı anlayışındaki resimler, Fatih Sultan Mehmed zamanında başlamıştır. Bu dönemde Matteo de Pasti ve Costanza da Ferrara tarafından yapılan, Fatih'in portresini içeren madalyonlar ve Venedik'ten gelen Gentile Bellini'nin ünlü Fatih Sultan Mehmed portresi önemli örneklerdir. 18. yüzyıla kadar minyatürde yetkin bir usta olarak görülen Sinan Bey ve sonrasında Levni ve Buhari gibi sanatçılar, insan figürlerini daha hacimsel olarak tasvir eden bir resim anlayışı geliştirmişlerdir. Son Halife Abdülmecid Efendi döneminde saray ve sanat ilişkisi güçlenmiş, Abdülmecid Efendi yağlı boya resimdeki ustalığını “Haremde Beethoven, Sisi, Haremde Goethe” gibi eserlerle göstermiştir. Tanzimat'tan sonra Osmanlı resim sanatı, minyatürden Batı anlayışındaki yağlı boya eserlere doğru hızla evrilmiş, 19. yüzyılda açılan askeri okullar çok sayıda ressamın yetişmesine katkı sağlamıştır. III. Selim döneminde, Kapıdağlı Konstantin gibi Rum asıllı Osmanlı ressamı, batılı anlayıştaki portre geleneğinin Osmanlı'da yeniden canlanmasını sağlamıştır. Sanatçının Topkapı Sarayı'nda bulunan III. Selim portresi, en ünlü eserlerinden biridir. Oryantalizmin etkisiyle İstanbul ve sultan portreleri sanatçılar için ilgi çekici konular olmuş, "Boğaziçi Ressamları" olarak bilinen A. De Favray, J.B. Hilair, Melling, Amade van Loo, Castellan, Van Mour gibi batılı sanatçılar İstanbul'un çeşitli bölgelerini resmetmişlerdir. Türk ressamlarının Batılı anlamda resim eğitimi alması Mühendishane-i Berr-i Hümayun ve Harbiye Mektebi'nde başlamış, bu okullardan mezun olan ve Avrupa'ya gönderilen Ferik İbrahim Paşa ve Süleyman Seyyid gibi asker kökenli ressamlar, Batı etkisindeki Türk resminin öncüleri olmuştur.
Primitifler
Osmanlı resim sanatında, Askeri okul mezunu ve öğretmenlik yaparak sanatçı kimliklerini geliştiren bir grup ressam, Batı etkisindeki resim sanatında "Primitifler" olarak adlandırılmıştır. Bu sanatçılar, Türkiye'de henüz yaygın olmayan açık hava ressamlığı yerine, doğadan alınan fotoğrafları model alarak eserler üretmişlerdir. Abdullah Biraderlerin çektiği İstanbul fotoğrafları, Primitifler döneminin önemli kaynaklarından biridir. 1874'te Pera'da açılan ilk özel resim akademisi ve Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kurulmasıyla Osmanlı ressamlarının sayısı artmıştır. Abdülaziz döneminde saray, yerli ve yabancı ressamlara büyük önem vermiş, Ayvazovski gibi sanatçılar saraya davet edilmiştir. Avrupa'dan dönen Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid gibi asker kökenli sanatçılar, Türk resim sanatında klasik manzara geleneğini yerleştirmişlerdir. Hoca Ali Rıza, İstanbul'un kıyı semtlerini kendine özgü bir tarzla yansıtmış, Osman Hamdi Bey ise oryantalist üslubuyla ve “Kaplumbağa Terbiyecisi” gibi eserlerle Osmanlı insanını ve kültürünü Batı için ilginç konularda ele almıştır. Şeker Ahmed Paşa, Paris'te aldığı eğitimle doğayı batılı ressamlar gibi çizerken, Osmanlı kimliğine ve resim diline de sahip çıkmış, “Orman'da Oduncu” gibi eserlerle doğuya özgü nakış üslubuyla batı resminin doğacı tekniğini kaynaştırmıştır. John Berger, bu eseri doğanın yansıtılış biçimiyle bir başyapıt olarak değerlendirmiştir. Bu dönem, Osmanlı resim sanatında Batı teknik ve anlayışının benimsenmesiyle yeni bir evre başlatmıştır. Osmanlı'da resim sanatı alanında önemli adımlar 19. ve 20. yüzyılda atılmıştır. İlk resim sergisi, 1873'te Şeker Ahmed Paşa'nın öncülüğünde düzenlenmiş, sanatçının ilk kişisel sergisi ise 1900 yılında Pera Palas'ta açılmıştır. 1908'de kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, 1911-1914 arasında 18 sayı dergi yayımlayarak "Galatasaray Sergileri"ni başlatmış ve İstanbul'da sanat konularının tartışılabileceği bir ortam oluşturmuştur. Sadece erkek öğrencilerin eğitim aldığı Sanâyi-i Nefise Mektebi'ne alternatif olarak, 1914'te Ressam Mihri Müşfik Hanım'ın girişimleriyle kurulan İnâs (Kız) Sanayi-i Mektebi, 1926'da bu mekteple birleştirilerek kapanmıştır. Şeker Ahmed Paşa: Asıl Adı Ahmed Ali olan sanatçı, Harbiye’de aldığı resim derslerindeki yeteneği fark edilince Sultan Abdülaziz tarafından Paris’e resim eğitimi almak için gönderilmiştir. Batı anlayışında resim sanatımızın başyapıtlarından biri olan Ormanda Oduncu tablosunda Şeker Ahmed Paşa Batı sanatını kavramış bir Osmanlı aydınının gözüyle bakabilen sanatçı imajını yansıtır. Osman Hamdi Bey: Ressam, Arkeolog ve Kadıköy’ün ilk belediye başkanı olan Osman Hamdi Bey, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Sanâyi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin kurucusudur. Türk resminde figür üzerine köklü bir geleneğin başlatılmasını sağlayan sanatçı Oryantalist tarzı ile dikkat çeker.
Türk İzlenimcileri
1914 kuşağı olarak bilinen Türk İzlenimcileri, I. Dünya Savaşı'nın yaklaşmasıyla Avrupa'dan dönerek Türkiye'de yeni bir resim anlayışının öncüleri olmuşlardır. Bu sanatçılar, izlenimci duyarlılık ve gelenekçi doğacılıktan simgeciliğe uzanan bir yelpazede eserler üretmişlerdir. İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Namık İsmail, Feyhaman Duran, Avni Lifij gibi isimlerden oluşan ve Çallı Kuşağı olarak da adlandırılan bu grup, peyzajdan figüre, portreden çıplak figüre kadar geniş bir konu repertuarı ile Türk resim sanatına yenilikler getirmiştir. Özellikle İbrahim Çallı ve Namık İsmail, Türk resmine özgün renk ve ışık anlayışı katmışlardır. 1914 izlenimcileri, 1916'dan itibaren grup sergileri açarak sanat anlayışlarını yaymış ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında çağdaş akımları Türkiye'ye taşıyarak Atatürk'ün çağdaşlaşma politikalarına destek vermişlerdir. Şeker Ahmed Paşa, Paris'te aldığı eğitimle Batı sanatını kavrayıp Osmanlı aydınının gözünden eserler üretirken; Osman Hamdi Bey, Türk resminde oryantalist bir tarzı benimsemiş ve figüratif bir geleneğin temellerini atmıştır. Avni Lifij ise, yaşam ve ölüm arasındaki gizemli ilişkiyi, doğa karşısındaki derin düşünceleri sembolik bir dil ile resmederek döneminin öne çıkan sanatçılarından biri olmuştur. Bu dönem sanatçıları, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde sanatın gelişiminde önemli roller oynamış, Türk resim sanatında çeşitliliği ve zenginliği artırmışlardır. İbrahim Çallı: 1906 yılında Sanayi-i Nefise Mektebine giren sanatçı, 1910 yılında Maarif Vekâlet’inin açmış olduğu sınavı kazanarak, 1910 ile 1914 yılları arası Paris’te Fernand Cormon’un atölyesinde öğrenimini sürdürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda dönerek Sanayi-i Nefise Mektebinde Vallaury’nin yardımcılığını yapmıştır. “Şişli Atölyesi” etkinlikleri kapsamında ürettiği çalışmalarını Viyana ve İstanbul sergilerinde sunan Çallı, 1917 yılında altı eseriyle katıldığı İstanbul sergisinde “Sanayi-i Nefise Madalyası” kazanmıştır. Ali Avni Çelebi: Sanatçı 1918 yılında girdiği Sanayi Nefise Mektebinde Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi olmuştur. 1922 yılında Münih’te Hans Hoffman’ın yanında çalışmış, 1927 yılında Türkiye’ye döndüğünde Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliğini kurmuştur. 1932 ve 1938 seneleri arasında Güzel Sanatlar Akademisi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde eğitim görevlisi olarak çalışan sanatçı Leopald Levy’nin de asistanlığını yapmıştır. Zeki Kocamemi: 1916 yılında Sanayi-i Nefise Mektebine girerek Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi olan sanatçı, 2. Galatasaray sergisine katılmıştır. 1922 yılında mezun olarak, Türk Ocağının verdiği bursla Münih’e giderek burada Heinemann’dan resim dersleri almıştır. Hans Hofman’ın özel resim derslerine katılmış olan Kocamemi, kübist ve dışa vurumcu anlayışta eserler üretmiştir.
Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği
1933 yılı, Türk sanatında ulusalcılık anlayışının yükselişiyle önemli bir dönüm noktası olmuştur. Namık İsmail'in Sanâyi-i Nefise müdürlüğüne atanması ve "inkılap" sergisi gibi etkinliklerle Türk ressamlarının Anadolu'nun doğası, kültürü ve yaşamını sanatlarına entegre etmeleri bu dönemin karakteristiklerindendir. Müstakiller grubu, Anadolu'ya yapılan gezilerle toplum ile sanat arasında ilişki kurmayı hedeflerken, Avrupa'dan dönen sanatçılar Ali Avni Çelebi ve Zeki Kocamemi gibi isimler yeni biçim anlayışları getirmişlerdir. 1914 kuşağının izlenimci anlayışından farklı olarak, Müstakillerin eserlerinde realizm, ekspresyonizm, kübizm, konstrüktivizm gibi çeşitli akımların etkileri görülür. Bu dönemde, sanatçıların çizgisel yapısı ve hacim kuruluşuna önem verdikleri, Müstakillerin kadın ressamların öncüsü Hale Asaf ve Muhittin Sebati gibi önemli sanatçıların kaybıyla sarsıldıkları ve devletin ve özel sektörün ilgisizliği nedeniyle zamanla dağıldıkları anlatılır. Bu süreçte, Türk sanatında çok yönlü bir zenginleşme ve yeni sanat anlayışlarının benimsenmesi yaşanmıştır.
“d” Grubu
1933 yılı, Türk sanatında çağdaşlaşma hedefiyle önemli bir döneme işaret eder. "d" Grubu, bu dönemde ortaya çıkan dördüncü sanatçı birliği olarak, Türkiye'de yeni bir resim anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Grup, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino, Zühtü Müridoğlu gibi sanatçıları bünyesinde barındırırken, sonrasında Turgut Zaim, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi isimlerle genişlemiştir. "d" Grubu, 1933-1947 arasında 15 sergi açarak, Türkiye'de sanat kamuoyunun oluşmasına katkıda bulunmuştur. Grup, akademik kuralcılığa karşı çıkarak "yaşayan sanat" anlayışını benimsemiş, doğayla ve Anadolu insanıyla kurduğu ilişkide özgürlük ve yaratıcılığı öne çıkarmıştır. Bu dönemde, Nurullah Berk gibi sanatçılar Anadolu insanını güçlü ve kübist bir dille resmederken, Zeki Faik İzer'in "İnkılap Yolunda" eseri gibi çalışmalar, cumhuriyet modernizminin ideolojisine uygun olarak dönemin ruhunu yansıtmıştır. "d" Grubu, Cumhuriyet dönemi sanatında çeşitliliği ve çok sesliliği artırarak, Türk görsel sanatlarında etkili bir rol oynamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu: 1927 yılında girdiği Güzel Sanatlar Akademisinden 1931’de birincilikle mezun olan sanatçı, Fransa’da Andre Lhote’nin atölyesinde çalıştı. 1933 yılında İstanbul’a dönerek Güzel Sanatlar Akademisi’nde kendi adıyla anılan atölyesini yönetti. Basma- çoğaltma yöntemiyle serigrafi, litografi, gravür çalışmaları yaptı. 1958 Brüksel sergisinde, Türk pavyonu için yaptığı mozaik panosuyla altın madalya, San Paulo Bienali’nde şeref madalyası aldı. Eyüboğlu Paris’teki NATO binasında yer alan mozaik panosuyla uluslararası ün kazanmıştır. Nurullah Berk: Sanatçı Sanayi-i Nefise Mektebinde, Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’nın atölyesinde çalışmıştır. Ardından Paris’te Ecole Nationale Des Arts Devlet Akademisi’nde Ernest Laurent atölyesine girer. Berk, Suut Kemal Yetkin ile UNESCO’ya bağlı “Milletlerarası Sanat Eleştirmeleri” Türkiye Komitesini kurmuş, yurt dışında Türk plastik sanatlarını tanıtmak için büyük çaba göstermiştir.
“Yeniler” ya da “Liman Resamları” Grubu
1940'lı yıllarda, "d" Grubu sanatçılarının Batı üsluplarına yönelik yaklaşımlarına tepki olarak, bazı sanatçılar yöresel ve yerel bir sanat akımı oluşturmayı amaçladılar. Yeniler grubu, "d" Grubundan ayrılan Abidin Dino, Nuri İyem gibi isimlerin öncülüğünde kurulmuş ve Türk resminde toplumcu gerçekçi bir görüş etrafında birleşmişlerdir. Bu grup, toplumsal içerikli sergiler düzenleyerek, İstanbul'un yoksul liman işçilerinin yaşamını ve kadın konusunu işlemiştir. Grubun edebiyatçılar ve bilim insanlarından büyük destek aldığı ve Hilmi Ziya Ülken'in önemli bir destekçisi olduğu belirtilmektedir. Ülken, gerçek sanatın toplumun içinden gelmesi gerektiğini vurgulamıştır. Yeniler grubu, 1945'e kadar etkin çalışmalar yapmış ve 1952'de dağılmaya başlamıştır. Grubun üyeleri, 1950'lerden itibaren soyut sanata yönelmişlerdir. Nuri İyem, Anadolu kadınını eserlerinin merkezine alırken; Ferruh Başağa, kübist dilden soyut sanata geçiş yaparak kendine özgü bir resim dilini geliştirmiştir. Bu dönem, Türk sanatında toplumcu gerçeklik ve yerellik anlayışının ön plana çıktığı, sanatın toplumla iç içe bir ilişki kurduğu bir dönem olarak değerlendirilmektedir. Nuri İyem: Yeniler grubunun önde gelen ressamı ve sözcüsü olan sanatçı Nazmi Ziya, Hikmet Onat ve İbrahim Çallı ve Leopold Levy gibi önemli sanatçılarla çalışmıştır. İkonik kadın figürleri eserlerinin en dikkat çeken yönüdür.
“On”lar Grubu
"On"lar grubu, akademinin yemekhanesinde açtıkları ilk sergiyle sanat sahnesine çıkmış ve afişlerinde bir kilim motifi ile El Greco'nun bir figürünü kullanarak dikkat çekmişlerdir. Bu grup, Bedri Rahmi Eyüpoğlu atölyesi öğrencileri ve sonradan katılan diğer sanatçılarla birlikte, Doğu'nun süsleme sanatları ve Batı'nın yağlı boya tekniğini bir araya getirerek yeni bir üslup yaratmayı hedeflemiştir. Grubun kuruluş amacı, Doğu-Batı sentezini Türk resminde yaşatmak ve yeni mezun sanatçıların tanıtımına zemin hazırlamaktır. "Halk Sanatı Kaynaklarına Eğilmek" ve "Renkçi ve Lekeci" teknikleri grubun ortak nitelikleri arasındadır. Grup, 1955'e kadar etkin olmuş ve "Türk resminin kaynaklarının Torosların eteğinde aranmalıdır" sloganıyla yerel kültüre vurgu yapmıştır. Mustafa Esirkuş gibi sanatçılar, Anadolu'nun gerçek yaşamını yalınlıkla yansıtırken, Nedim Günsür sosyal içerikli ve figüratif eserler üretmiştir. "On"lar grubu, 1960'lara kadar etkili olmuş ve sonrasında yeni kuşak sanatçıların bağımsız çalışmalarıyla işlevini tamamlamıştır.
Çağdaş Türk Resmindeki Diğer Gruplar
Türk resim sanatı, 1970'lerden sonra 1940'lar ve 1950'lerdeki özgür ve bireysel çıkışlara dayanarak gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde sanatçı kişilikleri ve farklı anlayışların yarattığı yeni sentezler daha belirginleşmiş, Türk resmi kendi dinamiklerini ve yaratma kapasitesini sorgulayarak yeni biçimler denemiş ve geliştirmiştir. Günümüzde Türk resminde farklı görüşler ve anlayışlar bir arada gelişmekte, soyut sanattan figürative, dışavurumculuktan gerçeküstücülüğe kadar geniş bir yelpazede eserler üretilmektedir. Batı'daki yeni anlayış ve tekniklerin Türkiye'ye aktarılmasıyla batı ile eş zamanlı üretim yapılmaktadır. Çağdaş Türk sanatında kullanılan yeni malzemeler ve teknikler sanatçılara yeni yollar açmış, sanat eserinin tanımı ve teknoloji ile olan ilişkisi üzerine tartışmaları beraberinde getirmiştir. Teknolojideki gelişmelerle birlikte, sanal dünya ve NFT gibi yeni kavramlar sanat ortamına dahil olmuş, sanatın geleceği ve tanımı üzerine yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Yenidal Grubu 1950'lere kadar Türk resminde, sanatçıların grup anlayışı ile hareket edip güçlü etkiler oluşturduğu görülürken, 1950'lerden sonra ortaya çıkan gruplar, geçmişteki kadar güçlü ve kalıcı olmamıştır. Yeni Dal Grubu, bu dönemin en erken tarihlisi olup, Avni Memedoğlu, Kemal İncesu ve diğer sanatçılar tarafından 1959'da kurulmuştur. İlk sergisi Beyoğlu Şehir Galerisi'nde açılan grup, ikinci sergisinin savcılıkça kapatılması ve sanatçıların tutuklanması gibi zorluklarla karşılaşmıştır. Bu süreçten sonra grup dağılmış, ancak grup üyeleri kendi sanat anlayışlarını sürdürmüştür. Avni Memedoğlu, sosyalist gerçekçi bir yaklaşımla, işçi sınıfı ve ideolojisini ulusal ve yöresel temalardan uzak bir şekilde resmetmiş, toplumcu gerçekçi sanatçılar arasında öne çıkmıştır. Siyah Kalem Grubu 1961'de sekiz ressamın birleşmesiyle oluşturulan Siyah Kalem Grubu, İsmail Altınok, Selma Arel, Cemal Bingöl, Lütfü Günay, İhsan Cemal Karaburçak, Asuman Kılıç, Ayşe Sılay ve Solmaz Tugaç gibi üyeleri bünyesinde barındırmıştır. Grup adını, geleneksel Türk resim sanatında önemli bir yere sahip olan ve "Kar-ı Üstad Mehmet Siyah Kalem" olarak bilinen sanatçıya saygı amacıyla almıştır. Siyah Kalem Grubu, Türk resminde güçlü bir adı olan Yeniler grubunun sanat anlayışının bir devamı niteliğinde görülebilir. Üyelerin Avusturyalı ressam Franz Luby ile iletişimde oldukları ve Avusturya'da düzenledikleri sergi ile basından olumlu eleştiriler aldıkları kaydedilmiştir. Ancak grup, 1965 yılında açtıkları serginin ardından dağılmıştır, bu da grubun uzun soluklu bir yapı olmadığını gösterir. Akatünvel Grubu Akatünvel Sanat Topluluğu, çağdaş insan varlığını merkeze alan bir dünya görüşüyle yeni bir estetik anlayışı inşa etmeyi amaçlayan bir grup olarak, 1967 yılında psikiyatrist ve ressam Süleyman Velioğlu ile ressam Tangül Akakıncı tarafından kurulmuştur. Topluluk, adını kurucu sanatçıların isim ve soy isimlerinden alır ve Tamer Akakıncı, Nafi Çil gibi diğer sanatçıları bünyesinde barındırır. Grup, bireyselleşme eğilimlerinin yoğun olduğu bir dönemde, düşünsel ve felsefi dayanakları olan bir sanat topluluğu olarak ortaya çıkmıştır. Nurullah Berk ve Adnan Turani, topluluğun eserlerini lirik soyutlamacılar kategorisinde değerlendirmişlerdir. Akatünvel, taş dokusu, nötr renk, dinginlik ve sadelikten oluşan bir estetik anlayışla, insanoğlunun sanata primitif bir açıdan yeniden bakmasını ve kaybedilen değerleri keşfetmesini teşvik eder. Bu anlayış, grup sanatçılarının bireyselliklerinden ziyade, paylaşılan estetik değerlerin ortak özelliklerini vurgulamayı amaçlamaktadır. Hafriyat Sanat Grubu Hafriyat Sanat Grubu, 1996 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi mezunları Hakan Gürsoytrak, Mustafa Pancar ve Antonio Cosentino tarafından kurulmuş, Türkiye sanat ortamındaki eleştirilerle dikkat çekmiştir. Grup, akademik eğitimin sınırlarını aşma ve sanatçıların seslerini daha geniş bir platformda duyurabilme amacıyla oluşturulmuş, Türkiye sanat ortamındaki sıkıntılara karşı bir araya gelmişlerdir. Hafriyat, kendi adını Mustafa Pancar’ın "Hafriyat" isimli eserinden alarak, Akademi’nin dar çerçevesinin ötesine geçmeyi amaçlamıştır. Grup, ilk sergilerini 1996'da Kare Sanat Galerisi'nde açmış, ardından "Hafriyat 2" ve "Hafriyat 3" sergileri gibi etkinliklerle sanatçı topluluğuna yeni isimler katılmış ve grup dinamiklerini zenginleştirmiştir. Hafriyat, Türkiye'de güncel sanatın ötesinde tarihsel bir değer taşıyan ilk sanat inisiyatifi olarak kabul edilmekte, 15 yıl boyunca düzenlediği sergilerle uzun soluklu bir varlık göstermiştir. Bu süreçte grup, Türk sanatında önemli bir yere sahip olmuş ve akademik sınırların ötesine geçerek kendi sanatsal ifadelerini geliştirmeye yönelmişlerdir .
Cumhuriyet Dönemi Heykel Sanatı
Osmanlı Sanatında Batılılaşma dönemine kadar heykel ve anıtlar pek üretilmezken, Orta Asya Türk heykelleri ve Selçuklu Sanatı'nda figürlü eserler, mezar taşları gibi örneklerle bu sanat dalının köklü bir geçmişi olduğu görülmektedir. Ancak Osmanlı döneminde heykelin putla eş değer tutulması sebebiyle bu sanat dalı gelişmemiştir. Batı'dan heykellerin getirilmesi ve Sultan Abdülaziz’in heykel siparişi vermesi gibi olaylar, heykel sanatının Osmanlı'da nasıl algılandığının dönüşümünü gösterir. Cumhuriyet Dönemi'nde, anma amacıyla kamusal alana yapılan anıt heykellerle bu iki kavram birlikte ele alınmıştır. İstanbul ve Ankara gibi şehirlerde, Kurtuluş Savaşı'na dair anıt heykeller yapılması ve yabancı sanatçılara sipariş edilen ilk anıt heykellerin ortaya çıkışı, Türkiye'de anıt heykel sanatının kabul gördüğünü ve yaygınlaştığını işaret eder. Sanayi-i Nefise Mektebi'nde heykel eğitiminin başlaması ve ilk Türk heykeltıraşların yetişmesi, bu sanat dalının gelişiminde önemli bir adımdır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yabancı sanatçılara sipariş edilen anıt heykellerden sonra, Kurtuluş Savaşı'nda şehit olan askerler ve önemli kişiliklerin anısına yapılan heykeller, Türk heykel sanatının gelişiminde önemli bir yer tutar. Dumlupınar Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı gibi eserler, Türkiye'de anıt heykel sanatının nasıl bir evrim geçirdiğini gösterir. Bu dönemde heykel ve anıt yapımı, Türk sanatının modernleşme sürecinde önemli bir rol oynamıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Türkiye'de heykel eğitimi, Alman sanatçı Rudolf Belling öncülüğünde Akademide başlamıştır. Bu dönemde, Avrupa'ya sanat eğitimi almak üzere gönderilen heykel sanatçıları arasında Ratip Aşir Acudoğlu Paris'te eğitim aldıktan sonra 1928'de yurda dönen ilk isim olmuştur. Anıt heykel alanında etkili olan ilk Türk heykeltıraş ise Nijad Sirel'dir. Ali Hadi Bara, Zühtü Müritoğlu ve Nusret Suman gibi sanatçılar devlet bursuyla Paris'e eğitime gönderilmiş, bu sanatçılar Türk heykel sanatının gelişiminde önemli rol oynamışlardır. Kenan Yontuç ise, Almanya, İtalya ve Fransa'da çalışmalar yapmış ve birçok kentte anıt heykeller yaratmıştır. Ankara'nın hükümet karteli planlamasında yer alan Holzmeister tarafından tasarlanan Güvenpark Anıtı (Güvenlik Anıtı - Emniyet Abidesi), Türk ulusunun emniyet güçlerine olan güven ve teşekkürünü temsil eder. 1931-1936 yılları arasında inşa edilen anıtın heykelleri Anton Hanak ve Jozef Thorak tarafından yapılmış, bronz heykeller Avusturya'da Viyana'daki Erdberg dökümhanesinde üretilmiştir. Anıt, Mamak taşından yapılmış kaidede emniyet güçlerini ve Türk halkının çeşitli kesimlerini temsil eden kabartmalara sahiptir. Atatürk'ün sivil giysiler içinde ve devlet adamı kimliğiyle ön plana çıkarıldığı bir heykel de anıtta yer almaktadır. Bu eserler, Cumhuriyet dönemi Türk heykel sanatının önemli örnekleri arasında değerlendirilmektedir. 1940'lı yıllardan itibaren Türkiye'de heykel sanatı, Cumhuriyet Dönemi'nde önemli bir gelişim göstermiş ve birçok yetenekli sanatçı yetiştirilmiştir. Sanatçılar Mahir Tomruk ve Sabiha Bengütaş gibi isimler, düzenledikleri sergilerle heykel sanatını Türk toplumuna tanıtma ve sevdirmeyi hedeflemiştir. Bu dönemin öne çıkan eserleri arasında Zühtü Müridoğlu ve Hadi Bara'nın İstanbul Barbaros Anıtı ile Hüseyin Anka'nın Ankara'daki Mimar Sinan Heykeli bulunmaktadır. Rudolf Belling'in etkisi altında yetişen İlhan Koman, Kamil Sonad, Şadi Çalık gibi sanatçılar, hem çeşitli anıt heykeller yaratmış hem de çağdaş heykel akımlarından esinlenerek figüratif ya da soyut özgün eserler üretmişlerdir. 1950'lerde Anıtkabir için Zühtü Müridoğlu ve Hüseyin Anka Özkan tarafından yapılan heykeller ile İlhan Koman, Nusret Suman, Hakkı Atamulu'nun kabartmaları dikkat çeker. Ayrıca Milliyet gazetesi öncülüğünde, halkın bağışlarıyla pek çok ile Atatürk heykelleri dikilmiştir. 1960'lar ve sonrasında Türk heykeli, eğitim kurumlarının çoğalması ve toplumsal ilginin artmasıyla yeni bir döneme girmiştir. Şadi Çalık'ın ODTÜ'deki, Hüseyin Gezer'in çeşitli üniversite ve mekanlardaki anıtları, Kuzgun Acar'ın soyut heykelleri bu ilginin artışını göstermektedir. Figüratif eserleriyle Gürdal Duyar, soyut çalışmalarıyla Füsun Onur, anıt heykel alanında Tamer Başoğlu ve diğer önemli isimler, Türk heykel sanatının zenginliğini ve çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Şadi Çalık atölyesi çıkışlı Koray Ariş'in deri işçiliği kullanarak yarattığı soyutlamalar, Saim Bugay'ın ağaç ve metal kullanarak oluşturduğu heykeller, Aytaç Katı'nın ahşap, bronz ve mermerden figüratif çalışmaları, Mehmet Aksoy'un büyük boyutlu mermer yontuları gibi eserler, günümüz Türk heykel sanatının özetlenmesinde önemli örneklerdir. Bu dönem, sanatçıların bireysel ifade biçimlerinin çeşitliliği ve zenginliği ile dikkat çekmektedir.
Devlet Mezarlığı Heykel Grubu
Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği içinde yer alan Devlet Mezarlığı, Türkiye'deki Cumhuriyet Dönemi Heykel Sanatı'nın en büyük çağdaş uygulama örneklerinden biridir. 1982'de Milli Savunma Bakanlığı tarafından açılan yarışmayı kazanan Mimar Özgür Ecevit ve Ziraat Mühendisi Ekrem Gürenli'nin projesi, İslam kültürüne uygun, gösterişsiz ve hüzün yaratmayan bir anlayışla tasarlanmıştır. 1988'de devlet töreniyle açılan mezarlık, Heykeltıraş Rahmi Aksungur başta olmak üzere bir ekibin çalışmalarını içeren üç heykel grubundan oluşur. "Cumhuriyet Tarih Yolu" adı verilen bu alanda, Cumhuriyetin kuruluşuna kadar olan önemli tarihi olaylar heykel ve simgelerle anlatılmaktadır. Bu proje, Türkiye'deki ilk büyük kapsamlı heykel düzenlemesi olarak öne çıkar ve Atatürk'ün Samsun'a çıkışından, Kongrelerin ve Meclis'in kuruluşuna, Kurtuluş Savaşı'ndan Lozan Anlaşması'na kadar önemli dönemeçleri sembolize eder.