ARK104U-ORTAÇAĞDAN GÜNÜMÜZE ANADOLU UYGARLIKLARI
Ünite 4: Selçuklu Dönemi
Giriş
Çağrı Bey liderliğinde 1015-21 arasında Doğu Anadolu bölgesine bilinen ilk keşif akınlarını yapan Büyük Selçukluları, 1048’de İbrahim Yınal ve Kutalmış Bey komutasındaki kuvvetlerle Erzurum Hasankale’de Bizans ordusunu yendiler. Tuğrul Bey, 1054’de Van Gölü yakınlarındaki Muradiye (Bargiri) ve Erciş’i fethetti. Abbasi Halife’si 1064’de Ani Kalesi’ni fetheden Sultan Alp Arslan’a Ebü’l-feth unvanını verdi. 1057’de Malatya, 1059’da Sivas, 1064’de Kars, 1067’de Kayseri, Niksar ve Konya, 1068’de Afyonkarahisar Emirdağ ilçesinin 12 km doğusundaki Ammuriye (Amorion), 1069’da Denizli Honaz ilçesi fethedildi. Ancak bu fetihler kalıcı olamadı. Selçuklu akınlarına karşı 1068 ve 1069 tarihlerinde iki sefer düzenleyen Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes, 26 Ağustos 1071’de Malazgirt yakınlarındaki Rahve Ovası’nda yapılan meydan savaşında Sultan Alp Arslan’a yenilerek esir düştü. Bu sırada Bizans tahtını ele geçiren Mikhail Dukas, Sultan Alp Arslan’ın anlaşma yaparak serbest bıraktığı IV.Romanos Diogenes’i dönüş yolunda yakalatarak öldürttü ve yaptığı anlaşmayı tanımadı. Bizans, söz konusu anlaşmayı tanımayınca Sultan Alp Arslan, Artuk Bey komutasına verdiği Büyük Selçuklu ordusunu Anadolu Yarımadası’nın fethiyle görevlendirdi. Ayrıca, bey komutanlarına fethedecekleri toprakların kendilerine ve oğullarına bırakılacağını bildirerek Anadolu’da kurulacak Türk devletlerinin önünü açtı .
Tarihçe
Adlarını Oğuz Yabgu Devleti’nin ordu komutanı Selçuk Bey’den alan Selçuklular, Oğuz Türklerinin Üçok kolunun Kınık boyundandır. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey’den (1040-63) sonra devletin başına kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan (1063-72) geçmiş, Büyük Selçuklu Devleti Sultan Sencer’in (öl.1157) vefatından sonra yıkılarak tarihe karışmıştır. Çağrı Bey’in oğlu Kavurd’un 1048’de İran’ın Kirman bölgesinde kurduğu Kirman Selçuklu; Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’tan olan torunu I. Rükneddin Süleymanşah’ın 1078’de Anadolu Yarımadası’nda kurduğu Türkiye Selçuklu; Alp Arslan’ın oğlu Tutuş’un (Melikşah’ın kardeşi) 1079’de Suriye’de kurduğu Suriye Selçuklu; Alp Arslan’ın oğlu Melikşah’ın Muhammed Tapar’dan olan torunu Sultan Mahmut’un 1119’da Irak’ta kurduğu Irak Selçuklu Devletlerinin hepsinin öncülü olarak 1040 tarihinde kurulan ilk Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu Devleti olarak adlandırılmaktadır. Malazgirt Zaferi’nin ardından Oğuz Türk boyları fethettikleri topraklarda liderlerinin soy isimleriyle anılan devletlerini kurdular. Türkiye Selçukluları, Danişmendliler, Artuklular, Sökmenliler Dilmaçoğulları I. ve II. Haçlı Seferleri’nde birlikte hareket ederek ülkelerini savundular ve Küçük Asya’nın adını Türkiye’ye dönüştürdüler. Artuklular ve Dilmaçoğulları hariç II. Kılıç Arslan döneminden itibaren Beylikleri birer birer ortadan kaldıran Selçuklular, 1240’de Babai isyanıyla sarsıldılar, 1243’de Moğollara yenildiler. 1245’de Moğol hegemonyası ve tabiyeti altına girerek bağımsızlıklarını yitirdiler. 1256’da İlhanlı-Moğol Devleti’nin kurulmasından sonra giderek şiddetlenen Moğol hegemonyası ve işgali altında çöküşe geçtiler. Moğollar, Memlûk Sultanı Baybars 1277’da Moğol- Selçuklu ordusunu Elbistan Ovası’nda bozguna uğratınca Türklere karşı büyük katliamda bulundular. Selçuklu hazinesinin tükendiği, yoksulluğun dayanılmaz boyutlara ulaştığı, katliamların yaşandığı, Moğolların Selçuklu hanedanından istediklerini sultan atayıp, istediklerini azlettikleri, hatta öldürdükleri bu dönemde Karamanoğulları, Moğollara idareleri altındaki Selçuklu sultan ve devlet adamlarına karşı şiddetle karşı koyarak yılmadan savaştılar. Türkiye Selçuklu Devleti, Sultan V. Kılıç Arslan’ın 1318’deki vefatıyla birlikte geride çok sayıda Türk devleti bırakarak yıkılarak tarih sahnesinden silindi.
Kültürel Ortam
Silah ve yiyeceklerini kendileri temin eden, ganimetten aldıkları paydan başka gelirleri olmayan Oğuz süvarileriyle Anadolu Yarımadası’nı fetheden Oğuz Türk boyları, Orta Asya coğrafyasının İslamiyet öncesinin yaradılış efsanelerini, söylence destanlarını hafızalarında taşıyarak geldikleri Anadolu’da eski adet ve geleneklerini koruyarak İslam şemsiyesi altında toplanan yeni kültürel ve toplumsal ortamlar oluşturdular. Sözlü edebiyatın en güzel örneklerini vererek Battalnâme, Danişmendnâme, Saltuknâme gibi yeni kahramanlık destanları yarattılar. Anadolu’da yaratılarak yazıya geçirilmiş, ilk Türk destanı Battalnâme, Emevilerin Bizans’a karşı açtıkları savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarla ünlenen 730 ya da 740’lı yıllarda Seyitgazi İlçesi yakınlarında şehit düştüğü kabul edilen bir Arap komutanın menkıbelerini içerir. Cihad ve gaza ruhunun hakim olduğu, Battalnâme’nin ilk yazıya geçirildiği tarih bilinmemektedir. Eski Türk inançlarından ve İran masallarından motiflerin bulunduğu destanda 8. yüzyıldaki Arap-Bizans mücadelelerinden Anadolu’daki Türk fetihlerinin sürdüğü dönemlere uzanan toplum hafızasında yer edinmiş olaylar anlatılmaktadır. Anadolu’da yaratılmış ve yazıya geçirilmiş ikinci Türk destanı Danişmendnâme’nin kahramanı 1080’de Sivas’ı fethederek Danişmendli Beyliği’ni kuran Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi’dir. Destanın ilk kez, Sultan II.İzzeddin Keykavus’un emriyle 1245 yılında gaziler arasında dolaşan menkıbelerden derlenerek Mevlânâ İbn Alâ tarafından kaleme alındığı kabul edilmektedir. I. Murad döneminde (1360-61) Tokat kalesi dizdarı Arif Ali bu ilk yazılı nüshayı elden geçirerek ikinci kez kaleme almıştır. Anadolu’da yaratılmış ve yazıya geçirilmiş üçüncü Türk destanı Saktuknâme’nin kahramanı 13. yüzyılın ikinci yarısının alperenlerden Sarı Saltuk’tur. Dilden dile dolaşan destanı, Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Şehzade Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l Hayr-ı Rûmî tarafından 1473-80 arasında Saltuknâme adıyla yazıya geçirilmiştir. Tarihi olaylarla rivayetlerin, zamanla mekânın karıştığı Türk gâza ve yiğitlik ruhunu yansıtan Saltuknâme’ye göre Sinop’ta doğan, çocukluğunu Kastamonu’da geçiren Sarı Saltuk, Kastamonu Sinop çevrelerinin lideri konumundadır. Selçuklu sultanları ve idarecileri yazı dili olarak Arapça ve Farsça’yı kullanmışlardır. Türkçe halk arasında, sözlü gelenek içinde yerini bulduğundan Selçuklu döneminde çok az Türkçe eser yazılmıştır. Bugünkü bilgilerimize göre Oğuz Türkçesi’yle eser veren ilk şairlerden Evhadüddin Kirmânî’nin yazdığı Olısar adlı redifli gazel, Anadolu’da yazılan ilk Türkçe şiirdir. Evhaüddin-i Kirmanî’nin müridi ve İslam hukukçusu Ahmed Fakih, Çarhnâme adlı bir Türkçe kaside yazmıştır. Gençlik çağı, Mevlâna Celâleddin Rûmî (öl.1273) ve Hacı Bektaş Velî’nin (öl.1271) yaşlılık dönemlerinde denk düşen Yunus Emre (1240-1320), Türk divan edebiyatının dini ve tasavvufi şiirler yazan ilk şairlerindendir. Farsça’dan ve Türkçe’ye geçiş devrinin şairi olan Yunus Emre’nin şiirlerinden oluşan bir Divânı ve Risâletü-n Nushiyye adlı nasihatler kitabı bulunmaktadır. Kayseri şehri nazırı İbnü’l Kemal’in Farsça yazdığı Keşfu’l-Akabe, Danişmed Gümüştekin Ahmet Gazi adına Anadolu’da yazıldığı bilinen günümüze gelebilmiş ilk eserdir. Malatya’nın fethi (1101) ile Danişmend Gazi’nin vefatı (1104) arasında yazılan bu eserin günümüze gelen tek nüshası, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Öte yandan, Selçuklu saraylarında kabul gören, İşraki felsefesini temellendiren İslâm dünyasının büyük düşünürlerinden maktûl Suhreverdi (1153-1191), Harput Artuklu hükümdarı Kara Arslan oğlu İmâdeddin (1185-1203) adına Elvâh ul- İmâdiye, Selçuklu Sultanı II.Kılıç Arslan’ın oğlu Niksar Meliki Berkyarukşâh adına Pertevnâme adlı birer eser yazmıştır. Diyarbakır Artuklu hükümdarı Nâsiruddîn Mahmud’un isteğiyle mühendis ve mucit olan El- Cezeri’nin, 1206’da yazdığı altı kısım, elli bölümden oluşan geometri ve teknik aletleri konu alan, kısaca otomata adıyla bilinen Arapça Kitab fi Ma’rifet el-hiyel el-Hendesesiyye adlı minyatürlü kitap Topkapı Sarayı Müzesi III.Ahmet Kitaplığı’nda bulunmaktadır. I. İzzeddin Keykavus (1211-1220) devrinde Sadreddin Konevî’nin babası Şeyh Mecdüddin İshak, tasavvufi şiirler kaleme almıştır. I.Alâeddin Keykubad döneminin ünlü tarihçisi İbni Bibi, el-Evamirü’lAla’iye Fi’l-Umuri’l- Ala’iye adlı Farsça tarih kitabı yazmıştır. Büyük Selçuklu başkenti Rey’de doğan mutasavvıf Necmeddin Râzî Dâye (doğ.1177, öl.1256), Moğol istilasından kaçarak 1221’de geldiği Kayseri’de yazmaya başladığı, 1223’de Sivas’ta tamamladığı Farsça Mirsâdü’l-İbâd adlı tasavvufî eserini 1223’de Sultan I. Alâeddin Keykubad’a sunmuştur. Çok okunan ve Arapça’ya çevrilen siyasetnâme özelliği taşıyan Mirsâdü’l-İbâd, Osmanlı Padişahı II. Murad’ın teşvikiyle 1421-1422’de Türkçe’ye çevrilmiştir. Necmeddin Râzî Dâye, 1224’de gittiği Erzincan’da Mengücekli hükümdarı Davud Şah adına Mermûzât-ı Esedî adlı bir eser yazmıştır. 1164’de İspanya’da doğan ve birçok İslam ülkesini dolaştıktan sonra geldiği Konya’da 1223 yılına kadar kalarak tüm kesimleri etkileyen, vahdet- i vücud anlayışını en yüksek seviyesine ulaştıran Muhyiddin Arabi’nin (öl.1241) fikirleri, Selçuklu saray çevresinde yayılmıştır. Mutasavvıf, bilgin ve üst düzey devlet yöneticilerinden Mecdüddin İshak’ın oğlu Konyalı mutasavvıf Sadreddin Konevi (öl.1274), Muhyiddin Arabi’nin evlatlığı ve halifesi olmuş ve yazdığı şerhlerle Muhyiddin Arabi’nin eserlerini anlaşılır kılmıştır. Moğol istilalarının başlattığı kitlesel göçlerle Anadolu’ya gelen Horasan ve Irak gibi iki büyük kültür çevresinde yetişen çeşitli tasavvuf akımlarına ve tarikatlara mensup şeyh ve dervişlerin bir kısmı büyük kültür merkezlerinde doğan önemli eserler yazan yüksek kültürlü kimselerden, bir kısmı da halk arasında öne çıkan tasavvuf ehli kişilerden oluşmaktaydı. Horasan tasavvuf okuluna ve Necmeddin Kübrâ tarikatına mensup Sultanu’l-ulema Bahâeddin Veled ile çocuk yaşta Anadolu’ya gelen oğlu Mevlânâ Celâleddin Rumî, Anadolu’nun tasavvuf ve kültür hayatını büyük ölçüde etkilediler. Mevlânâ Celâleddin Rumî, Horasani ile Irâki okullarının tasavvuf anlayışlarının sentezini yaparak Farsça Mesnevi, Divan-ı Kebir, Fihi mâ Fîh ve Rubaiyat adlı eserler yazdı. Kırsal kesimde doğarak bu yerlerde kabul görmüş Yesevilik, Vefailik, Kalenderilik, Haydarilik gibi tasavvuf tarikatlarına mensup olanlardan Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş-ı Velî gibi sufiler, Anadolu’nun yerel gelenekleri ve Hıristiyanlık anlayışıyla uyuşan hikaye ve rivayetlerin ağırlık kazandığı evliya hikayelerine ve efsanelere dayanan bir çeşit halk İslâm’ı oluşturdular. Azerbaycan’ın Hoy kasabasında doğan Ahi Evran, hocası Evhadü’d-din ile birlikte geldiği Kayseri’de Ahi, eşi Fatma Hatun da Selçukluların ilk kadın dayanışma örgütü olan Anadolu Bacıları teşkilatını kurdu. Ahi teşkilatı, I.İzzeddin Kaykavus ve I. Alâeddin Keykubad’ın destekleriyle büyük bir uygarlık ve kültür projesine dönüşerek tüm Anadolu’ya yayılarak sosyal, siyasi, ekonomik, bilim, sanat ve ülke savunmasında büyük rol oynadı. 13. yüzyılın çağdaş iki büyük sufîsi olan Mevlâna Celâleddin Rûmî (öl.1273) ile Hacı Bektaş Velî’nin (öl.1271) sağlıklarında Mevlevîlik ve Bektaşilik şekillenmeye başladı. Karamanoğlu Mehmed Bey’in 1277’de çıkarttığı Türkçe’nin resmi dil ilan edildiği ferman, Beylikler döneminin dil ve edebiyatında büyük değişim yarattı.
Mimari Sanatı
Erken dönem Türk beyliklerinden Çakalılar Tanrıbermişlilerin yapı inşa ettirip ettirmedikleri bilinmemektedir. Ahlatşahlardan günümüze bazıları kitabeli sandukalarla yüksek kaideli birkaç mezar taşı gelebilmiştir. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın, Türk kültürüne dayanan bir altyapı üzerinden devlet yönetimine bağlanan siyasi ve askeri içerikli bildirimlerde bulunduğu 1088-1090 tarihleri arasında Diyarbakır Suru’na inşa ettirdiği Selçuklu, Melikşah (Nur) ve Fındık Burcu, Malazgirt Zaferi’nin ardından ilk 20 yıl içinde inşa edilen Anadolu Türk mimarisinin bilinen en erken tarihli yapılarındandırlar.
Erken Dönem Türk Beyliklerinde ve Türkiye Selçuklularında Cami ve Mescitler
Selçuklu döneminde genellikle mihraba dik ve mihraba paralel sahınlı, mihrap önleri kubbeli çok ayaklı kârgir camiler inşa edilmiştir. Karahanlı ve Büyük Selçukluların cami mimarisine getirdikleri bazı yenilikler Anadolu’ya taşınmış ve farklı mekân arayışlarına girişilmiştir. Saltuklu Camileri: Erzurum Kale, Erzurum Ulu ve Tercan Mama Hatun Camii ile temsil edilirler. Mengücekli Camileri: Divriği Kale ve Divriği Ulu Camii ile temsil edilirler. Danişmendli Camileri: Tokat Garipler, Niksar Ulu, Kayseri Ulu, Kayseri Kölük Camii ile temsil edilirler. Dilmaçoğullarının Camileri: 1150 tarihli kitabesine göre Dilmaçoğulları Beyi Fahreddin Devlet Şah döneminde tümüyle taştan inşa Bitlis Ulu Camii ile temsil edilir. İnaloğulları Nisanoğullarının Camileri: Hepsi Diyarbakır’da bulunan Şafiler Camii (1140-41), Ömer Şeddad/Hz. Ömer Camii (1145-55) ve Kale Camii (1160- 63) ile temsil edilirler. Artuklu Camileri: Tümüyle taştan inşa edilen Silvan Ulu (1152-57), Harput Ulu (1156-57), Mardin Ulu (1176), ve Kızıltepe Ulu Camii (1204) ile temsil edilirler. Artuklu Camileri: Tümüyle taştan inşa edilen Silvan Ulu (1152-57), Harput Ulu (1156-57), Mardin Ulu (1176), ve Kızıltepe Ulu Camii (1204) ile temsil edilirler. Ahşap Direkli Selçuklu Camileri: En tanınmışlarını Konya Sahip Ata Camii (1258), Sivrihisar Ulu (1274) Camii (Şekil 4.6), Afyon Ulu Camii (13.yy ikinci yarısı) ve 1290’da yenilenen Ankara Arslanhane/Ahi Şerafeddin Camii gibi büyük boyutlu yapılar oluşturmaktadır.
Medrese ve Şifahaneler
Belli bir alanda eğitim veren medrese yapıları avlularına göre kapalı açık avlulu olarak iki grupta sınıflandırılırlar. Sayıları değişmekle birlikte hemen hepsinde, genellikle yapıların giriş ve yan akslarının uçlarında bulunan eyvanlar yer alır. En erken tarihli açık avlulu medreseleri Artuklular, en erken tarihli kapalı avlulu medreseleri Danişmendliler inşa ettirmişlerdir. Açık Avlulu Medreseler: Artuklu medreselerinin en tanınmışlarını Mardin Eminüddin (1108), Mardin Necmeddin Gazi (1122), Mardin Hatuniye (1185 öncesi), Diyarbakır Zinciriye (1198-1199), Diyarbakır Mesudiye (1198-1223), Mardin Şehidiye (13. yy başı), Mardin Marufiye (13. yy başı) ve Mardin Sultan İsa (1385) Medreseleri oluşturur. Kapalı Avlulu Medreseler: Kapalı avlulu medreselerinin en erken tarihli örneklerini Danişmendli hükümdarı Nizameddin Yağıbasan’ın 1151-52’de Tokat’ta, 1157- 58’de Niksar’da inşa ettirdiği kabul edilen iki medrese oluşturur. Şifahaneler: Dönemin en erken tarihli iki şifahanesinden ilkini Artuklu hükümdarı Necmeddin İlgazi’nin, 1108-09 yılında Mardin’de yaptırdığı Emineddin Külliyesi’nin yıkılan şifahanesi, diğerini Selçukluların Kayseri Gevher Nesibe Şifahanesi (1205-06) oluşturur. Dönemin diğer şifahanelerini Sivas I. İzzeddin Keykavus Şifahanesi (1217-18), Mengüceklilerin Divriği Şifahanesi (1228-29), Çankırı Atabey Cemaleddin Ferruh (1235), Kastamonu Pervaneoğlu Ali (1272) ve 1277 öncesine tarihlenen Tokat Gök Medrese’nin şifahanesi oluşturur.
Kervansaray/Hanlar
Bilinen en erken tarihli han yapısı II. Kılıç Arslan döneminde (1155-92) inşa edilmiş, ilk ticari amaçlı anlaşmayı ikinci saltanatı sırasında I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-11) yapmıştır. Han yapıları belirleyici öğelerini oluşturan avlularına göre; 1-Sadece avludan oluşanlar, 2-Sadece kapalı bir binadan oluşanlar, 3-Hem avlulu hem kapalı bölümü bulunan karma/klasik tipliler ve 4-Eş odaklı ya da münferit tipliler olmak üzere başlıca dört grupta toplanarak incelenmektedir.
Hamam, Köprü, Saray, Köşk ve Kasırlar
Hamamlar: Soyunmalık, ılıklık, sıcaklık, su deposu ve içinde ocak bulunan külhân bölümlerine sahiptir. Soyunmalık bölümlerinden küçük bir ara mekânla ılıklığa, buradan da kurnaların bulunduğu sıcaklığa geçilir. Köprüler: Saltukluların Tercan Kargın arasında Fırat’ın kolu Karasu üzerindeki Kötür Köprüsü (1191-1201), Mengüceklilerin Divriği Mirçinge Köprüsü, Danişmendlilerin İltekin Gazi/Çağlayan (1076), Tokat Talazan ve Amasya Hundi Hatun (1145) Köprüleri, Artukluların Hasankeyf Dicle (1116-17), Cizre (1164), Çermik Haburman (1179), Diyarbakır Devegeçidi (1218), Silvan Malabadi (12.yy), Mardin Kızıltepe (13.yy) ve Şırnak Cizre Akabin (13.yy) Köprüleri, Selçukluların Afyon Altıgöz (1210), Ankara Ak (1222), Ankara Kızılırmak (13.yy), Antalya Köprüçay (1219-36), Kayseri Tekgöz (1202), Kırıkkale Çeşnigir (13. yy), Konya Meram (13.yy) ve Malatya Eski Kozluk Köprüsü (13.yy) dönemin en bilinen köprüleridir. Saray, Köşk ve Kasırlar: Kaynaklarda bahsi geçen Artuklu sarayları günümüze gelememiştir. Kutbeddin İl-gazi’nin Kızıltepe’de yaptırdığı Kasr ul-Kutbî’nin, hükümdarlarının dinlenme yeri olduğu, duvarlarının yazı ve resimlerle süslendiği, ağaç ve çiçeklerle donatılmış bir bahçesinin bulunduğu, Mardin Artuklularının Silvan’da yabancı misafirler ve elçiler için, Dar ül-Acemiye adlı bir saray yaptırdıkları bilinmektedir.
Tarikat Yapıları
Bu yapıların inzivaya çekilenlerin konaklama ve barınma işlevini yerine getiren küçük ölçeklilerine hanikâh, tasavvuf ehlinin konakladığı han benzeri korunaklı büyük ölçeklilerine rıbat, şeyh ve müridler için inşa edilmiş konaklama, mescit ve toplantı mekanına sahip olanlarına zaviye, zaviyelerin yanına şeyhin türbesinin de yapıldığı, eğitimin belli usullere bağlı olarak tarikatleştiği daha büyük kuruluşlara genel olarak tekke denilmektedir.
Türbeler
Erken dönem Türk Beylikleri ve Selçuklularda genellikle iki katlı türbeler inşa edilmiştir. Kare, sekizgen, çokgen tabanlı prizmatik gövdeli ve daire tabanlı silindirik gövdeli ya da eyvan tarzında olabilen bu türbelerin alt katlarında cesedin gömüldüğü mumyalık/cenezalik mekânı, üst katlarında temsili bir sandukanın ve mihrap nişinin bulunduğu mescit mekânı yer alır.
Mimari Malzeme ve Bezeme
Selçuklu döneminin ana inşa ve bezeme malzemesi taştır. Taç kapılar, mihraplar, minberler ve özen gösterilen taş yüzeyler bitkisel, geometrik, yazılı figürlü kabartmalarla bezenmiştir. Değişik biçimlerde istiflenebilen tuğla, hem inşa hem bezeme malzemesi olarak taştan sonra en çok kullanılan malzemedir. Bağlayıcı nitelikte bir malzeme olarak alçıya, temel inşaat malzemesi olarak hemen her yerde tek başına ya da diğer malzemelerle birlikte yer verilmiştir. Heykel ve Kabartma: Selçuklu döneminde çok az sayıda heykel yapılmıştır. Sinop, Kayseri, Divriği Kalelerinin aslan heykelleri ile binaların aslan ve ejder başlı çörtenleri, arkalarından duvarla bağlantılı Diyarbakır Selçuklu ve Melikşah Burçlarının tüm gövde kanat ve baş kısmıyla duvardan fırlayan kartal, Denizli Çardak Han’ın kapalı bölümünün taç kapısının iki yanından gövdelerinin ön yarısıyla dışarıya fırlayan aslan heykelleri bir çırpıda sayılabilen örneklerdir. Tuğla, Sırlı Tuğla ve Çini: Genellikle kemer, tonoz, kubbe ve minare gövdelerinde kullanılan tuğla, taştan sonra en çok kullanılan inşa malzemesidir. Değişik biçimlerde istiflenebilen ve duvar örgüsü sırasında duvarın deseninin de verilmesini sağlayan tuğla, bu özelliği nedeniyle minare gövdeleri ile kubbelerin gözde inşa ve bezeme malzemesi olmuştur. Tuğlanın sırlı tuğlayla birlikte kullanılmasıyla değişik renkli ve geometrik biçimli bezeme kompozisyonları elde edilmiştir. Hava koşullarına karşı sırlı tuğlaya göre daha dayanıksız olan çini malzemeye ise yapıların iç duvar kaplamalarında yer verilmiştir. Farklı tekniklerde üretilebilen çini, dönemin en sevilen duvar kaplama malzemesidir. Alçı Sanatı: Alçı, Harput Ulu Camii ve Konya Sakahane Mescidi’nin mihraplarında tek başına kullanılmış, Saray kazıları alçının dekoratif amaçlarla tek başına kullanıldığını göstermiştir.
El Sanatları
Selçuklu dönemi el yazmalarında başta sülüs yazı olmak üzere pek çok yazı türü kullanılmış, mimaride kufî ve nesih yazı türüne yer verilmiştir. Kur’an sayfaları altın yaldızla çerçevelenmiş, ilk birkaç sayfa ile hatime denilen son sayfaları, metin başları, sure ve fasıl başları, satır araları, sayfa kenar ve köşeleri çeşitli renklerde bitkisel ve geometrik bezemelerle tezhiplenmiştir. Minyatür ve Resim: İlk İslâm minyatür okulunu Büyük Selçuklular Bağdat’ta kurmuşlardır. Sanatçılarını Uygurlu Türklerin oluşturduğu bu ilk minyatür okulunda gelişen minyatür sanatı, Büyük Selçuklulardan Anadolu’ya geçmiştir. Dokuma Sanatı: Selçukluların halı dokuma merkezleri Konya, Kayseri, Kırşehir ve Aksaray; kumaş dokuma merkezleri Konya, Kayseri, Sivas, Erzincan, Malatya ve Ankara’dır. Günümüze gelebilen 23 Selçuklu halısından sekizi Konya Alâeddin Camii’nde, yedisi Fustat’ta, üçü Beyşehir Eşrefoğlu Süleyman Bey Camii’nde, beşi Tibet’te bulunmuştur. Türk düğümü tekniğinde yün malzemeyle dokunan, geometrik desenli ve stilize hayvan figürlü bu halıların kenarlarında geometrik geçme ve kufi yazıyı andıran desenler bulunmaktadır. Çini-Seramik Sanatı: Selçuklu yerleşimlerinde gerçekleştirilen yüzey araştırmaları ve kazı çalışmalarında sgraffito, derin oyma, slip, sır atlı ya da lüster tekniğinde imâl edilmiş turkuaz, sarı, yeşil ya da kahverengi tek renk sırlı çok sayıda seramik parçası ile sırsız seramik parçaları ele geçmiştir (Resim 4.27-28). Konya, Kubadabad ve Alanya Sarayı kazılarında kumlu-gri ve beyaz hamurlu, turkuaz sırlı pek çok seramik bulunmuştur. Ahşap Sanatı: Başlıca ahşap tekniklerini kündekâri, oyma, kazıma, ajur ve kafes tekniği oluşturur. Oyma tekniğinin düz satıhlı derin oyma, yuvarlak satıhlı derin oyma, eğri kesim, çift katlı oyma gibi çeşitleri bulunmaktadır. Maden Sanatı: Selçuklulara ve diğer beyliklere göre Artuklular maden sanatında daha fazla eser vermiş, kap kacak, ayna, havan, mangal, kapı tokmakları gibi gündelik kullanım eşyalarıyla taht süsleri ve tören davulları üretmişlerdir. maden sanatında Suriye, Mezopotamya, İran ve Anadolu etkileri görülür.