TAR313U-TÜRK ASKERÎ TEŞKİLAT TARİHİ
Ünite 1: İslam Öncesi Türklerde Ordu ve Savaş
Giriş
Türk toplulukları, tarihte en çok savaşçılıkları ve teşkilatçılıklarıyla bilinmektedirler. Bunun nedeni, Türklerin ortaya çıktıkları Orta Asya coğrafyasının sert iklim koşullarıdır. Türklerin anayurdunun ve ilk çıkış noktasının genellikle Güney Sibirya bölgesi olduğu kabul edilmektedir, ancak bu konuda başka görüşler de bulunmaktadır. Tarih boyunca Türk toplulukları Asya, Avrupa ve Afrika’da çok geniş bölgelere yayılmışlar, birbirinden farklı iklim koşullarında yaşamak durumunda kalmışlardır. Çeşitli Türk topluluklarının bozkırlarda, ormanlarda, dağlarda ve çöllerde yaşadıkları, bulundukları konumlara göre yaşam biçimlerini şekillendirdikleri görülmektedir.
Teknolojik Gelişmeler, Eğitim ve Disiplin
Eski Türklerin yaşam tarzları, kültürleri ve askerî yapıları büyük ölçüde Avrasya bozkırlarının çetin doğa koşullarına uygun bir şekilde biçimlenmiştir. Türk kültür ve teşkilatını tam olarak anlayabilmek için, onların üzerinde büyük etkisi olan coğrafyayı da iyi bilmek gerekmektedir.
Coğrafya
Özellikle doğuda bugünkü Moğolistan, Güney Sibirya, Kazakistan ile Kuzey Çin gibi coğrafyalardaki bozkırlarda kış ayları oldukça uzun ve yaz ayları ise nispeten kısa geçer. Ayrıca gece ve gündüz arasındaki ısı farkı çok, su kaynakları az olduğu için tarım da oldukça kısıtlı bir şekilde yapılır. Ancak bozkırların kapladığı geniş alanlar ve sahip olduğu zengin otlaklar, buralarda hayvancılığın rahat bir biçimde yapılmasını sağlamıştır. Bundan dolayı Avrasya bozkırlarında yaşayan topluluklar, bu iklim koşullarına uygun olarak daha ziyade hayvancılıkla uğraşmışlar ve günlük yaşamlarında hayvanlar ile hayvansal ürünlere büyük yer ayırmışlardır. Türkler ile diğer bozkır topluluk- ları, bu coğrafyada en çok koyun ve at beslemişlerdir ki özellikle at, iletişim ve muharebe alanlarında onlar için hayatî bir rol oynamıştır. Yine yaşadıkları bu coğrafya, Türkleri dağınık boylar (kabileler) ve oymaklar (aşiretler) şeklinde yaşamaya sevk etmiş, söz konusu göçebe gruplar bazı zamanlarda bir araya gelerek boy birlikleri ile konfederasyonlar yani bozkır imparatorlukları kurmuşlardır. Bu devletler, boyların gönüllü olarak veya kılıç zoruyla birleşmelerinden meydana gelmişlerdir ve bu yüzden yerleşik devletlere oranla çok hızlı bir şekilde kuruldukları gibi aynı zamanda çok hızlı bir şekilde dağılıp yıkılabilmişlerdir. Tarihte çok sayıda Türk devletine rastlanmasının bir nedeni de budur.
Teknolojik Gelişmeler
Avrasya bozkırlarındaki atlı göçebeliğin ve bununla bağlantılı olarak göçebe savaş yöntemlerinin gelişimi uzun sürerek birkaç binyıla yayılmıştır. Orta Asya’da avcı- toplayıcılığın baskın olduğu Taş Çağı yaklaşık MÖ 3300 dolaylarında bakırın işlenmeye başlamasıyla sona ermiş ve Bakır Çağı başlamış, MÖ 4 bin ila 3 bin yıllarında çoban göçebelik ortaya çıkmıştır. Orta Asya’da tarımın ilk kez Güney Sibirya’daki Afanasyevo Kültürü’nde (yaklaşık MÖ
3300-2500) yapılmaya başlandığı görülmektedir. Bakır Çağı, Orta Asya’da MÖ 2500 dolaylarında Tunç Çağı’nın başlamasına kadar sürmüştür. Atın ne zaman evcilleştirildiği konusunda ise farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre, Ukrayna’daki Sredni Stog Kültürü’nde (yaklaşık MÖ 4500-3500) atın evcilleştirilmesinin ilk muh- temel izlerine rastlanmış olabilir. Ancak bugünkü bilgilerimiz, atın evcilleştirilmesinin ilk kesin izlerinin Kazakistan’daki Botay Kültürü’nde (yaklaşık MÖ 3500- 3000) bulunduğunu göstermektedir. At, bu dönemde evcilleştirilmesine rağmen onun savaşlarda kullanılmaya başlaması yaklaşık bin yıl sonra olmuştur. Güney Rusya’daki Sintaşta Kültürü’nde (yaklaşık MÖ 2100-1800) ilk kez atların çektikleri savaş arabaları ortaya çıkmıştır. Bu yeni silah, askerî alanda tam bir devrim yaratmış ve savaşçı göçebe halklar tarafından sonradan tüm Avrasya’ya yayılmıştır.
İslam Öncesi Türk Ordularının Özellikleri, Askerî Eğitim ve Disiplin
Eski Türkler, ordu ile askerî kuvvet terimleri için Sü ve Çerig kelimelerini kullanmışlardır. Asker için Türklerin kullandıkları terimler ise yine bu iki kelimenin yanı sıra Er’dir. Eski Türkçede Ordu kelimesi mevcut olsa da bu dönemde yalnızca “hükümdarın oturduğu yer” ile “devlet merkezi” anlamlarını taşımıştır ve henüz “silahlı kuvvet” anlamına sahip değildir. Ordu kelimesinin bu anlamı kazanması sonraki yüzyıllarda olmuştur.
İslam öncesi dönemde Türk ordularının taşıdıkları özellikler şu şekilde sıralanmıştır:
1. Türk orduları ücretli değildir. 2. Türk orduları daimîdir. 3. Türk orduları temelde atlılardan (süvariler) kuruludur.
Bu özellikler, İslam öncesi Türk ordularını yerleşik komşularının silahlı kuvvetlerinden ayıran en önemli farklardır. Orta Asya’nın ve bozkırların çetin doğa koşullarında hayatta kalma mücadelesi veren Türkler, hem doğayla hem de düşmanlarıyla başa çıkabilmek için küçük yaşlardan başlayarak silah kullanıp ata binmeyi öğrenmişler ve askerî bir disiplinle yetişen bireyler olmuşlardır.
Bozkır göçebeleri barış zamanlarında günlük yaşamlarında bile güreş, ok atma ve at yarışı gibi çeşitli spor dallarını uygulayarak profesyonel askerler gibi talim yapmayı sürdürmüşler, sürekli çarpışmaya hazır bir durumda olmuşlardır. Türk ordularının daimî olmaları meselesi de Türklerin bu şekilde her zaman savaşmaya hazır ve mecbur olmalarıyla ilgilidir. Esasında Türk devletlerinde kağanları koruyan muhafız birlikleri dışında modern anlamda daimî ordular yoktu. Ancak herkes ata binip silah kullanmayı bildiği için, barış dönemlerinde çobanlık gibi günlük işlerle uğraşan insanlar savaş durumunda ordulara asker olarak katılırlardı.
Türk Ordularını Oluşturan Unsurlar, Ordu Büyüklükleri, Asker Sayıları, Teşkilat, Komuta Kademesi ve Rütbeler
Eski Türk devletlerinde ve özellikle bozkır imparatorluklarında orduları iki ana unsurun oluşturduğu görülmektedir. Bunlardan birincisi, devleti kuran çekirdek boylardır ki ordunun temelini bunlar meydana getirmişlerdir. Onun dışında, devlete bağlı diğer boylar ve halklardan toplanan askerler diğer önemli unsuru oluşturmuşlardır. Bu topluluklardan toplanan askerler, bozkır imparatorluklarının askerî kuvvetlerinin çoğunluk kısmını teşkil etmişlerdir. Boylar devlete bağlandıkları zaman, savaş dönemlerinde bir vergi çeşidi ve bağlılık göstergesi olarak orduya asker sağlamak zorundaydılar.
Eski Türk ordularında çeşitli askerî sınıflar görev yapmışlardır. Her ne kadar modern anlamda daimî bir ordu mevcut olmasa da hükümdarları koruyan muhafız birliklerinin sürekli görev başında olduğu görülmektedir. Göktürkler kağanlarını koruyan muhafızlara “Kurt” anlamında Böri demişlerdir; Uygurlarda Turgak olarak adlandırılan muhafızlar görev yapmışlardır. Muhafızların dışında, Türklerde Avrupa’daki Comitatus kurumunun karşılığı olarak hükümdarların yakın askerî maiyetleri de vardı ve bu kişilere Türkler Alp derlerdi. Alplar, hükümdarlar veya beylerle doğrudan kişisel bağlara sahiplerdi ve devamlı olarak onların yanında kalıp hizmet ederlerdi.
Eski Türk ordularında süvarilerin yanı sıra piyadelerin yani yayaların bazı dönemlerde kullanıldıkları bilinmektedir. Ancak bunların sayısı daima sınırlı kalmış ve orduların ezici çoğunluğu süvarilerden oluşmuştur. Tonyukuk Yazıtları’nda, İkinci Göktürk Kağanlığı’nın kurulduğu yıllarda Göktürk ordusunun üçte ikisinin atlı, üçte birinin yaya olduğu anlatılmıştır. Güney Sibirya’daki kaya resimlerinde özellikle okçu olarak savaşan piyade betimle- melerine rastlanılmaktadır.
Avrasya bozkırlarındaki göçebe halkların nüfusları, çoğu zaman yerleşik komşularına oranla az olmuştur. Ancak hemen herkesin bu toplumlarda savaşçı olarak yetişmeleri sayesinde savaş durumlarında nüfusun önemli bir bölümü silahaltına alınabilmekteydi. Yerleşik toplumlarda ise nüfusun çoğu tarımla uğraşan çiftçilerden ve çeşitli mesleklere mensup bireylerden oluştuğu için savaş hâllerinde nüfusun yalnızca küçük bir bölümü askere alınabiliyordu. Zorunlu askerlik durumlarında kısa bir eğitimden geçen yerleşikler, muharebe alanlarında kendilerinden beklenen performansı pek gösterememekte ve savaşçı göçebelere karşı fazla başarı sağlayamamaktaydılar. Yerleşik ordulardaki profesyonel ve paralı askerler ise bazı durumlarda sayı olarak göçebe komşularının silahlı kuvvetlerine göre yetersiz kalabilmekteydiler.
Türkler, ordu teşkilatını oldukça yalın ama bir o kadar kullanışlı olan onluk sisteme göre düzenlemişlerdir. Bu sistem, şimdiki bilgilerimize göre ilk kez Çin’deki Zhou
Hanedanı (MÖ 1045-256) tarafından kullanılmıştır. Ancak bu hanedanın Türk asıllı olduğu veya en azından uzun bir süre boyunca Türk etkisinde kaldığı, onluk sistemi bozkırlardan aldığı tahmin edilmektedir. Perslerin de kullandıkları görülen onluk sistem, Asya Hunlarından itibaren neredeyse bütün bozkır halklarında kesintisiz bir biçimde uygulanmıştır. Bu sisteme göre en küçük askerî birim olan Onluk, on askerden oluşmaktaydı. On tane onluktan bir Yüzlük, on tane yüzlükten bir Binlik, on tane binlikten ise bir Tümen meydana getirilmekteydi; Tümen, Eski Türkçede on bin sayısına denk gelen bir terimdi. Tümenlerin birleşmesiyle de devletin ordusu oluştu- rulmaktaydı. Ayrıca bazı durumlarda elli veya beş yüz askerlik birlikler de kurulabilmekteydi. Söz konusu bu birliklerin komutanları olan subaylar, yönettikleri birliklere göre On Başı, Elli Başı, Yüz Başı, Beş Yüz Başı, Bin Başı ve Tümen Başı şeklinde adlandırılmaktaydılar.
Türklerde ordunun başkomutanı, devletin başındaki hükümdardı. Hükümdarlar savaş açma ve sefer yürütüp birlikleri sevk etme kararlarını verirler, ordularının başına geçip sefere çıkarlardı. Ancak Türk devletlerinde bazı dönemlerde hükümdardan ayrı olarak askerî işlerle ilgilenen hanedan üyeleri ve beyler de olmuştur. Göktürk döneminden itibaren, askerî işlere bakan hanedan üyelerine, beylere ve ordu komutanlarına Sü Başı denilmiştir. Bu unvan sonradan Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de kullanılmaya devam etmiştir. Göktürklerde ayrıca askerî işlerden sorumlu olan kişilere Apa Tarkan unvanının verildiği görülmektedir. Oğuzlarda ise askerî işlere bakan kişi Köl İrkin unvanını taşımaktaydı. Türkler, doğaları gereği savaşçı oldukları için devlet yönetim kademelerinde de sivil ve askerî bürokrasi ayrımı çok keskin hatlara sahip olmamıştır.
Atçılık, Lojistik ve Donanım
İslam öncesi dönemde Türklerin ve diğer bozkır halklarının askerî yapıları, lojistik sorunlara karşı getirdikleri çözümler ile donanımları yani teçhizatları büyük oranda atçılık etrafında biçimlenmiştir.
Atçılık
At, bozkır orduları için hayatî öneme sahip bir hayvandır ve MÖ 1. binyıldan itibaren göçebe ordular süvari ağırlıklı olacak şekilde meydana getirilmeye başlanmışlardır. Bu durum, Dîvânu Lugâti’t-Türk başlıklı ünlü Türkçe-Arapça sözlüğü hazırlayan Kâşgarlı Mahmud’un aktardığı “At, Türk’ün kanadıdır.” şeklindeki Türk atasözüne de yansımıştır. Nitekim Türkçenin çeşitli tarihî dönemlerdeki lehçelerinde atlarla ve atçılıkla ilgili çok sayıda terime rastlanılmakta, bu da atın Türkler için önemini yan- sıtmaktadır. Tarih boyunca Türkler ve diğer bozkır göçebeleri, farklı at cinsleri kullanmışlardır.
Lojistik
Daha önce vurguladığımız üzere, Türkler hem atlar hem yetiştirilme tarzları sayesinde önemli lojistik sorunların üstesinden gelmeyi başarmışlardı. Erzak taşınmasında yük arabalarına gereksinim duyan yerleşik ordular, büyük
mesafeleri ve özellikle çöller ile bozkırlar gibi arazi şekillerini aşmakta oldukça zorlanmaktaydılar. Göçebeler ise hızlı hareket eden süvari kolları sayesinde bu doğal engelleri hızlıca ve kolayca aşmayı başarmaktaydılar. Yanlarında çok sayıda yedek at taşıdıkları için harekât sırasında atları fazla yorulmamaktaydı ve muharebelere dinç bir şekilde girebilmekteydi. Bozkır atları insan müdahalesine gerek kalmadan kendi kendine besle- nebildiğinden onlar için ayrıca yem ve su taşımaya gerek kalmamaktaydı. Göçebeler de ağırlıklı olarak hayvansal gıdalarla beslenmekteydiler.
Donanım
İslam öncesi Türkler ve diğer bozkır halkları, savaşlarda çeşitli silahlar kullanmışlardır. Bunları menzilli silahlar, yakın dövüş silahları ve savunma silahları şeklinde üç ana sınıfa ayırmak mümkündür. Çin kaynakları, çeşitli Türk toplulukları hakkında bilgi verirken genel olarak onların askerî donanımlarından da söz etmişlerdir.
Menzilli Silahlar
Eski Türklerin ve diğer bozkır halklarının kullandıkları menzilli silahlar arasında ok, yay ve cirit sayılabilir. Menzilli silahların amacı, çarpışma sırasında düşmanla yakın temas kurmadan onu etkisiz hâle getirmek veya yıpratmaktır. Avrasya bozkırlarında insan kaynakları kısıtlı ve bu bölgelerde yaşayan boyların nüfusları az olduğu için, Türkler ve diğer göçebe halklar muharebelerde en çok menzilli silahları kullanmaya önem vermişlerdir.
Bozkır göçebelerinin binyıllar boyunca kullandıkları ve onlarla özdeşleşen yay türü, Bileşik Yay’dır (İngilizcesi Composite Bow). Birden fazla malzemenin birleştirilmesi nedeniyle böyle adlandırılan bu yay çeşidi, aynı zamanda şeklinden ötürü Refleks Yay (Reflex Bow) olarak da bilinmektedir.
Türkler ok uçlarına Temren derlerdi. Temrenler genellikle demirden, bazen diğer madenlerden yapılırdı. Arkeolojik buluntulara göre bozkır halkları çok farklı çeşitlerde temrenler kullanmışlardı. Bunlar temrenin kullanım amacına göre biçim değiştirmekteydi.
Yakın Dövüş Silahları
İslam öncesi Türkler okçu savaşçılar olarak ün yapmış olmalarına karşılık çeşitli yakın dövüş silahları da kullanmışlardır. Bunların arasında kılıç, kargı, mızrak, hançer, bıçak, balta, gürz ve kement sayılabilir. Göçebeler için bunlar, genellikle ok ve yaydan sonra ikinci planda kalan silahlardı.
Türkler için birinci sırada gelen yakın dövüş silahı, aynı zamanda kendisine kutsallık atfedilen ve kesici bir silah olan kılıçtı. İskitler, Sarmatlar, Asya Hunları ve Avrupa Hunları gibi bozkır halklarında Savaş Tanrısının simgesi kabul edilen kutsal kılıçlarla ilgili bir kült mevcuttu. Avarlar ve diğer Türk toplulukları kılıç üzerine yemin ederlerdi ki bu uygulama Avarlar aracılığıyla sonradan Avrupa’ya da geçmiştir.
Kılıçtan sonra Eski Türklerin en çok tercih ettikleri yakın dövüş silahı kargıydı. Kargı aslında bir mızrak çeşididir, ancak kargılar ve mızraklar çoğu zaman birbiriyle karıştırılmaktadır. Mızraklar daha ziyade piyadeler tarafından kullanılırken kargılar özel olarak süvarilerin kullanmaları için tasarlanmıştı ve genellikle piyade mızraklarına göre daha uzun oluyordu. Kargıların ve mızrakların özelliği, yakın dövüş silahları olmalarına rağmen onları kullananla düşman arasında belirli bir mesafe kalmasını sağlamasıydı, böylece düşmanın birebir temasa gerek kalmadan etkisiz hâle getirilmesine yarıyordu.
Görüldüğü üzere, Eski Türkler yakın dövüşlerde ana muharebe silahı olarak kılıç ve kargıyı tercih etmişlerdir. Ancak bunların dışında çeşitli yardımcı silahlar da kullanılmıştır. Bu silahların amacı, ana muharebe silahlarının kullanılamaz hâle gelmesi veya kaybedilmesi durumunda savaşçıların kendilerini korumalarını sağlamaktı; bundan dolayı göçebelerin yardımcı silahları günümüzdeki tabancalara benzetilebilir. Söz konusu silahların belki de en yaygın olanları bıçaklar ve hançerlerdi.
Savunma Silahları
Eski Türkler tarafından kullanılan savunma silahları arasında zırhlar, miğferler, kalkanlar ve at zırhları ön plana çıkmaktadır. Savaşçılar, bedenlerini darbelerden koruyabilmek için zırh giyerlerdi. Zırh için Eski Türklerin kullandıkları kelimeler Yarık ile Kedim’dir; Kedim kelimesi, bugünkü Giyim kelimesinin Eski Türkçe biçimidir. Tarih boyunca Türklerin ve diğer bozkır göçebelerinin üç farklı zırh tipi kullandıkları görülmektedir. Bunlar Pul Zırh (İngilizce Scale Armor), Lamellar Zırh (Lamellar Armor) ve Zincir Örme Zırh’tır (Chain Mail Armor). Malzeme olarak ise deri, tunç, demir ve çelik yaygın şekilde kullanılmıştır.
Türklerin Yaşuk ile Tolga dedikleri ve işlevi başı darbelerden korumak olan miğfer, bozkır savaşçılarının kullandıkları önemli savunma silahlarından biriydi. Yapımı daha kolay ve ucuz olduğu için, zırh takımlarına oranla miğferlerin kullanılması daha yaygındı. Bozkır halklarının kullandıkları miğferler yekpare bir metal parçadan imal edilebileceği gibi, tıpkı lamellar zırhlarda olduğu gibi birden fazla metal parçanın birbirine perçinlenmesiyle de üretilebiliyordu.
Eski Türklerin ve diğer bozkır halklarının çarpışmalar sırasında kullandıkları bir diğer savunma silahı kalkandı. İskitler-Sakalar, hasırdan veya ahşaptan yapılmış dikdörtgen, yuvarlak ve yarım ay şeklinde kalkanlar kullanırlardı. Türk kalkanları genellikle yuvarlak olur, bazen sırtta taşınır bazen kollardan birine takılırdı.
At Koşum Takımları
Avrasya bozkırlarının atçılıkla uğraşan savaşçı halkları, ata rahat binebilmek ve at sırtında dengelerini sağlayabilmek için İskit/Saka döneminden itibaren at koşum takımları içerisinde çeşitli aletler kullanmaya başlamışlardır. Ata binerken dengeyi sağlamak için ilk icat edilen nesne eyerdi.
Ancak hayvanın sırtının tahriş olmasının önlenmesi amacıyla eyerin altına Türklerin Şabrak dedikleri bir örtü serilirdi. İskit/Saka ve Asya Hun dönemi eyerleri kısa boylu ve yatay olarak genişti, ancak Hun döneminin sonlarına doğru ata binmeyi kolaylaştırmak için eyerlerin ön ve arka kısımlarının boyu yükseltilmeye başlanmıştı. Nitekim Hunlar aracılığıyla bu yüksek eyer tipi Avrupa’ya gitmiş ve burada da yaygınlaşmıştır. Ne var ki eyer, at sürüşünü tek başına kolaylaştırmıyordu. Bunun için bir süre sonra Üzengi denilen yeni bir alet geliştirilmiştir.
Eyer, şabrak ve üzenginin dışında at koşum takımlarının başka parçaları da vardı. Atların ağzına takılan gemler, onları kontrol edebilmek için gerekliydi. Yular, hayvanı çekmek veya bağlamak için başına takılan ipten dizgin iken Dizgin, gemin uçlarına bağlanarak hayvanı idare etmeye yarayan kayıştı.
Tuğlar, Sancaklar ve Davullar
İslam öncesi Türkler ve diğer bozkır göçebeleri, silahların dışında çeşitli nesneleri askerî envanterlerinde bulundurmuşlardır. Bunlardan biri, aynı zamanda bir hükümdarlık simgesi olan ve bir çeşit sancak işlevi gören Tuğ’dur.
Tuğların dışında, günümüzdeki sancak biçimine benzer sancaklar da Türkler tarafından kullanılmıştır. Bayrak ve Sancak kelimeleri Türkçe olup esasında Eski Türkçe döneminde kargıların ucuna takılan bez süslemeleri betimlemekteydi.
Türkler için tıpkı tuğlar, bayraklar ve sancaklar gibi hem hükümdarlık simgesi hem askerî donanımın bir parçası olan bir başka nesne ise davullardı. Türk hükümdarlarının otağlarının kapısında büyük davullar durur ve bunlar hükümdarlık alâmeti olarak çalınırdı.
Strateji, Taktikler ve Askerî Gelenekler
İslam öncesi Türklerde temel strateji, coğrafî koşullar nedeniyle kısıtlı olan insan kaynaklarını olabildiğince az yıpratarak düşmana yapılabilecek en büyük zararı vermekti. Gerek seferlerin planlanması gerek de muharebelerde kullanılan taktikler çoğu zaman bu stratejinin bir parçası olarak yürütülmekteydi.
Seferler düzenlenirken ordular yekpare bir büyük kitle olarak hareket edebilirdi, ancak bu her zaman tercih edilen bir yöntem değildi. Çoğu zaman ordunun birden fazla kola bölünerek harekât düzenlendiği görülmekteydi. Bunun nedenlerinden biri, özellikle bozkır ve çöl gibi kurak bölgelerdeki kısıtlı su imkânlarından daha verimli yararlanmaktı. Diğer nedeni ise, tıpkı muharebelerde yapıldığı gibi düşmanı şaşırtmak, ona beklemediği yerler- den vurmak ve farklı yönlere doğru hareket ederek düşmanın kalabalık ordularının bölünmesine yol açmaktı.
Türklerin ve diğer bozkır halklarının hem seferlerde hem de muharebelerde en çok uyguladıkları yöntem yıpratma savaşıydı. Yıpratma savaşının üç ana hedefi vardı. Bunlardan birincisi, düşmanın ikmal yol ve merkezlerinin imhasıydı. İkinci hedef, çarpışmadan önce düşmanın
rahatsız edilmesi ve yorgun düşürülmesiydi. Üçüncü hedef ise düşmanı çarpışmada yıpratmaktı. Eski Türkler ve diğer bozkır göçebeleri, muharebelerde düşmanlarını yıpratmak için çeşitli taktikler kullanırlardı:
İngilizce literatürde Caracole olarak bilinen yarım çark hareketi binicilikte atlı okçular düşmana yaylarının etkili menzili olan yaklaşık 40-50 metre kadar yaklaşırlar, oklarını atıp geriye doğru çark ederlerdi. Çok hızlı atıcılar oldukları ve oklarını ellerinde de taşıyabildikleri için geriye doğru giderken bile düşmana ok atmayı sürdürebilirlerdi.
Batı literatüründe Kartacalı Hannibal’e karşı savaşan Romalı komutan Fabius’tan mülhem, Fabius Taktiği olarak bilinen bu terimi Yıpratma Taktiği veya Yıpratma Manevrası olarak çevirebiliriz, ancak diğer taktikler de zaten düşmanın yıpratılması üzerinedir. Söz konusu taktikte düşman kuvvetleri yekpare ve güçlü bir kitle olarak duruyorsa göçebe birlikler muharebe alanında dağılarak düşman kuvvetlerinin yoğunluğunun azalmasını sağlarlar, ardından hızlı hareket edip bir araya gelerek düşmanlarına taarruz ederlerdi.
Türkçe literatürde Turan Taktiği ve Kurt Kapanı Taktiği olarak adlandırılan sahte geri çekilme, Türkler ile diğer bozkır halklarının hem sefer düzenlerken hem de muharebelerde çarpışırken uyguladıkları en yaygın yöntemdi. Bu taktiğe göre öncü bir birlik düşmana doğru gönderilirken ordunun esas gövdesi geride bırakılır ve bazı birlikler tuzak kurulması için uzaklara gönderilirdi. Öncü birlik düşmana yaklaşınca oklarla onu taciz eder, düşman karşı taarruza geçtiğinde bozguna uğrayıp kaçıyormuş gibi yapardı.
Göçebe orduların muharebelerde yaygın olarak kullandıkları taktiklerden bir diğeri ise çevirip kuşatma ve bir açıklık bırakmaktı. Düşman ordusu kalabalık bir kuvvetse göçebe birlikler yayılarak düşmanı çevirip kuşatırlar, onları yoğun bir ok yağmuruna tutarak kendilerine yaklaşmalarını önlerlerdi. Aralıksız ok yağ- murundan yıpranan ve bunalan düşman, bir süre sonra kaçmak isterdi. Düşmanın bu psikolojisini bilen göçebeler ise kuşatmanın bir yerini çözerek onlara kaçmaları için fırsat verirlerdi. Kurtulduklarını sanan düşman askerleri dağınık ve düzensiz bir şekilde buradan kaçmaya çalışırlarken de ok yağmuruna tutularak veya yakın muharebeye girilerek etkisiz hâle getirilirlerdi.
Eski Türklerin muharebe düzenleri merkez, sağ kanat ve sol kanat şeklinde üçlü bir sistemdi. Hükümdarlar ve komu- tanlar genellikle merkezde bulunurlardı. Özellikle sahte geri çekilme manevraları için öncü birlikler de bulundurulur, muharebeye ilk bunlar girerlerdi.
İslam öncesi Türkler, çeşitli askerî geleneklere sahip olmuşlardır. Bu gelenekler sefer öncesinde, muharebe öncesinde, muharebe sırasında ve çarpışma bitince uygulanmıştır. İslamî dönemde çok daha ayrıntılı olarak bildiğimiz bu gelenekler arasında ayin düzenlemek, teslim çağrısında bulunmak ve düello yapmak gibi uygulamalar sayılabilir.