AÖF Soru Bankası
TAR202U · Ünite 8

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Döneminde Türkiye (2002-2018)

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II dersi, ünite 8 özeti

TAR202U-ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ II

Ünite 8: Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Döneminde Türkiye (2002-2018)

AK Parti Dönemi İç Politika Gelişmeleri (2002- 2018)

Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 14 Ağustos 2001’de kurulan AK Parti demokrat ve muhafazakâr siyaset geleneğinin devamı olduğu yönünde mesajlar veren siyasal bir partidir. Kurulduğu dönemde iktidarda DSP- MHP-ANAP Koalisyon Hükûmeti vardır. Ancak hükümet ortaklarından MHP özellikle ekonomiye yönelik uygulamalarından rahatsızlık duymuş ve erken genel seçim yapılmasını istemiştir. Seçimler 3 Kasım 2002’de yapılmış, oyların %34.2’sini alarak TBMM’de 363 milletvekili kazanan AK Parti’nin neredeyse tek başına anayasayı değiştirebilecek çoğunluğu elde etmiştir. AK Parti’nin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan milletvekili olmadığından AK Parti Hükûmeti Abdullah Gül tarafından 18 Kasım 2002’de kurulmuştur. Bu süreçte Türkiye’nin iç politikada en fazla tartışılan konusu “1 Mart Tezkeresi” olmuştur. Tezkere 25 Şubat 2003’te TBMM Genel Kurulu’na sunulmuş, Mart 2003’te 533 milletvekilinin katıldığı oylamada 250 red, 264 kabul, 19 çekimser oy kullanılmıştır. Bu durum Abdullah Gül’ün liderliği konusunda AK Parti içerisinde tartışmalar yaşanmasına neden olunca parti Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’de bulunmaması sorununu çözmeye odaklanmıştır. Deniz Baykal liderliğindeki CHP’nin, Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin önünde engel oluşturan Anayasa değişikliğine destek vermesiyle de, 9 Mart 2003’te seçimler yapılmış ve Erdoğan Siirt’ten milletvekili seçilerek TBMM’ye girmiştir. Ardından Abdullah Gül’ün istifa etmiş ve R. Tayyip Erdoğan 14 Mart 2003’te yeni hükümeti kurarak Başbakan olmuştur. AK Parti iktidarı, o güne değin yolsuzluklarla yaptığı mücadelenin, özellikle AB’ye uyum konularında yapılan nitelikli reformların, ekonomide daha önce yapılan yapısal reformların ortaya çıkardığı gelişmelerin ürününü 28 Mart 2004’te yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimlerinde elde ettiği büyük başarı ile almış ve Türk siyasi hayatındaki konumunu güçlendirmiştir. Bu sürece bir de görev süresi 2007’de dolacak olan cumhurbaşkanının yerine seçilecek adayın kim olacağı tartışması eklenince laik-antilaik tartışmaları Türkiye’nin gündemine oturmuş, bu gündem Cumhuriyet Mitingleri’nin düzenlenmesine neden olmuştur. Bu mitinglerin etkisi ile iktidardaki AK Parti’nin “laiklik karşıtı ve Atatürk devrimlerine tehdit” olarak görülmesi ve bunun iç politikada sürekli dillendirilmesi Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçiminin bir krize dönüşmesine neden olmuştur. AK Parti, Cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ü belirleyince bu kez de gündeme “367 yorumu” oturmuştur. Bu yorumda AK Parti’nin sandalye sayısının yeni Cumhurbaşkanını seçmek için yeterli olamayacağı, seçimin ilk turunda mecliste seçilme yeter sayısı olan 2/3 çoğunluğun altında bir sayı olursa, TBMM’nin bu işleminin Anayasa’ya aykırı olacağı ifade edilerek, “TBMM’deki oylamaya 367 milletvekili katılmazsa seçim iptal olur denilmiştir. Kanadoğlu’nun bu yorumu muhalefetten de destek görmüştür. TBMM,

Cumhurbaşkanı seçimi için 27 Nisan 2007’de toplandığında CHP, ANAP ve DYP meclise girmeme kararı almışlardır. İlk tur oylama sonrasında Abdullah Gül 357 oy almış, CHP, bu oylamanın Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle ve iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvururken Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde “birtakım çevrelerin, laiklik karşıtı çabaların içinde bulunması” gerekçe gösterilerek Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve dijital çağın ilk e-Muhtırası 27 Nisan 2007’de yayınlanmıştır. Bu e-Muhtıraya “ilk resmî Hükûmet tepkisi” Hükûmet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ten gelmiş, hükümetin geri adım atmayacağı vurgulanmıştır.

e-Muhtıranın yayınlanmasının ardından, Türkiye’deki gergin siyasal ortam daha da gerginleşmiştir. Bunda Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararla Cumhurbaşkanının seçimi için TBMM’nin toplantı yeter sayısının 367 olmasını şart koşması, yürütmeyi durdurması ve yapılan birinci tur oylamasını iptal etmesi de etkili olmuştur. 6 Mayıs 2007’de yapılan ikinci ve üçüncü tur oylamasında da 367 kişilik katılım sağlanamayınca, AK Parti TBMM’nin 24 Haziran 2007’de toplanmasını sağlamış, erken genel seçimin 22 Temmuz 2007’de yapılması kararlaştırılmıştır. ANAP’ın katılmadığı ve Demokrat Parti’nin ülke seçim barajını aşamadığı seçim sonucunda AK Parti oyların % 46.5’ini alarak 341 milletvekili çıkararak halk desteğinin sürdüğünü göstermiş, önceki dönemde baraj altında kalan MHP de 70 milletvekili ile meclisteki yerini almıştır. 4 Ağustos 2007’de toplanan yeni TBMM Meclis Başkanlığına Ak Parti milletvekili Köksal Toptan’ı seçerken parti yaptığı açıklama ile Cumhurbaşkanı adayını değiştirmeyeceğini de vurgulamıştır. CHP Cumhurbaşkanlığı seçimi oturumlarına katılmayacağını açıklarken, MHP meclise gireceğini ve kendi adayını destekleyeceğini söyleyerek 367 krizinin aşılması adına önemli bir adım atmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu 20 Ağustos 2007’de yapılmış, Abdullah Gül ilk iki turda gerekli oyu alamamış, Anayasa gereği üçüncü tura gidilmiş, üçüncü turda en çok oyu alan aday Cumhurbaşkanı olacağından bu oylamada 339 oy alan Abdullah Gül Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olmuştur. Bu gelişmenin ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 29 Ağustos 2007’de yeni Hükûmeti Cumhurbaşkanına sunarak 60. Hükümeti kurmuş, ardından geçmiş dönemde yarım kalan konuları çözmeye yönelmiştir. Bu çerçevede referanduma gitmesi gereken Anayasa değişiklik paketinin 21 Ekim 2007’de halkın oyuna sunulması kararlaştırılmıştır. Kararlaştırılan Anayasa değişiklik paketinde, Cumhurbaşkanının halk oylaması ile seçilmesi, seçilecek cumhurbaşkanının nitelikleri, görev süresi, kaç kez seçilebileceği, aday gösterilme yöntemi gibi değişik değişiklikler yer almıştır. Referandum oylaması 21 Ekim 2007’de gerçekleştirilmiş, katılım oranı % 67.51 olmuş, katılanların % 68.95’u anayasa değişikliğine evet demiştir. Bu sonuçların ardından Türkiye yeni terör saldırıları ile yüz yüze kalmış, PKK’nın Dağlıca’da 12 askeri şehit


etmesi tüm yurtta kınanmıştır. AK Parti’nin bu dönemde iki iç soruna daha çözüm üretmiştir. Bunlardan ilki kamuda çalışan memurların başörtüsü kullanımı ve üniversite öğrencilerinin başörtüsü ile eğitim-öğretim sürecine devam edememeleri nedeniyle ortaya çıkan başörtüsü yasağının kaldırılması çalışmasıdır. Bir diğeri ise AK Parti’ye karşı açılan kapatma davasıdır. AK Parti MHP’nin de desteği ile Anayasa’nın ilgili maddelerinde yapılan değişikliklerle başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakan yasa 9 Şubat 2008’de TBMM’de kabul edilmiştir. Kısa bir süre sonra 14 Mart 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından AK Parti’ye kapatılma davası açılmış, Anayasa Mahkemesi’nin 30 Temmuz 2008’de aldığı karar sonucunda AK Parti kapatılmamış, ancak hazine yardımlarının yarısını alması kararlaştırılmıştır. Bu kararın ardından hükümet devlet ve toplum hayatında birtakım değişiklikler ve düzenlemelere yönelmiş, Müslüman olmayan azınlık vakıfların mallarına ilişkin düzenlemeler, Türk Ceza Hukuku’nun daha demokratik hale getirilmesi, devlet televizyonlarında Kürtçe yayınların başlatılması, Alevilerle ilgili çalıştaylar bunların başında gelmiştir. 29 Mart 2009’da yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimlerinde AK Parti oyların %38.3’nü alarak yine birinci parti çıkmıştır. Seçimlerin ardından en önemli değişiklik CHP’de yaşanmış, Kemal Kılıçdaroğlu 10 Mayıs 2010 parti kurultayında Genel Başkan seçilmiştir. CHP’de bu değişim yaşanırken, AK Parti Hükûmeti tarafından hazırlanmış olan yeni Anayasa değişiklik paketi 7 Mayıs 2010’da TBMM’de kabul edilmiştir ardından Cumhurbaşkanı tarafından 12 Eylül 2010’da referanduma götürülmesi kararlaştırılmıştır. Referanduma giderken AK Parti, Meclis dışındaki BBP ve Saadet Partisi halk oylamasında “EVET”, MHP ve CHP ise “HAYIR” oyu kullanacaklarını belirterek kampanya yürütmüşlerdir. MHP’nin böyle bir karar almasında Oslo görüşmeleri” gibi basına sızan bölücü terör örgütü PKK ile temasların başlaması, “çözüm süreci” veya “barış süreci” olarak adlandırılan süreçler etkili olmuştur. 12 Eylül 2010 Halkoylaması sonrasında % 57.88 EVET, % 42.12 HAYIR oyunun kullanıldığı görülmüştür. AK Parti’nin ikinci döneminde dikkatleri çeken konulardan biri de askerî müdahale veya darbe tartışmaları olmuştur. Soruşturmalar hızla tutuklamaları beraberinde getirmiş, “Ergenekon Terör Örgütü” adı verilen bir örgütün üyesi olduğu gerekçesiyle üst düzey rütbeli birçok subayın da aralarında olduğu askerler tutuklanmıştır. “Balyoz Davası” olarak bilinen davanın soruşturmasına ise 20 Ocak 2010’da başlanmıştır. AK Parti’nin bu döneminde sivil- asker ilişkileri kapsamında ön plana çıkan bir diğer gelişme ise 2011 Yüksek Askerî Şura (YAŞ) kararları sürecidir.

AK Parti’nin üçüncü dönemi, TBMM’nin 24. Dönem üyelerinin seçilmesi için 12 Haziran 2011’de yapılan milletvekilliği genel seçimler sonrasında başlamıştır. Seçimlerde; AK Parti % 49.8’lik oy oranı ile 327 milletvekilliği, CHP % 25.9’lik oy oranıyla 135

milletvekilliği, MHP % 13’lük oy oranıyla 53 milletvekilliği, BDP destekli bağımsızlar % 6.5’lik oy oranıyla 35 milletvekilliği kazanmıştır. AK Parti Hükûmeti bu dönemde de birtakım siyasi krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu krizlere neden olan olayların başında, Gezi Parkı eylemleri, PKK terörü sorunu, Çözüm süreci, KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) Operasyonları, 7 Şubat MİT kumpası, Balyoz ve Ergenekon Davaları, 17-25 Aralık operasyonlarıdır. Türkiye’de özellikle Ergenekon Davası’nın sonuçlanması ve Silivri’deki tutukluların tahliye edilmesinin ardından, “devlet içinde devlet” ve iktidar olma gayreti içerisindeki Fethullahçı Terör Örgütü’ne mensup polis ve yargıdaki örgüt üyelerinin tasfiyesine girişilmiştir. İktidardaki AK Parti Hükûmeti bir taraftan da ordu içerisindeki “orduya kumpas” kuranları temizleme yoluna gitmiştir. Bu nedenle, devlet içinde yapılanmasını gerçekleştirmiş, daha sonraki darbe sürecinde Fethullahçı Terör Örgütü’ne mensup oldukları ortaya konulmuş olan hukukçuların talimatıyla 17 Aralık 2013’te birçok kişinin gözaltına alındığı Hükûmete karşı büyük bir operasyon başlatılmıştır. Bu eylemlerin, operasyonların, davaların siyasi krizlerin ardından AK Parti Hükûmeti’nin üçüncü döneminin sonlarında yaşanan iç politika gündemini belirleyen siyasî gelişme 30 Mart 2014’te yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimleridir. Seçim sonucunda seçmenin AK Parti’yi % 43.1’lik oy ile çok güçlü bir şekilde desteklediği anlaşılmıştır.

AK Parti’nin dördüncü dönemine Türkiye Cumhuriyeti tarihinde cumhurbaşkanının ilk defa halkoyu ile seçilmiştir. 10 Ağustos 2014’te yapılan seçimlerde CHP ile MHP birlikte hareket etmiş ve Ekmeleddin İhsanoğlu adaylık yarışına girmiştir. BDP/HDP ise Selahattin Demirtaş’ı, AK Parti ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı adayı olarak belirlemiştir. Seçim sonucunda Recep Tayyip Erdoğan % 51.7 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilmiştir. 27 Ağustos 2014’te yapılan parti kongresinde Ahmet Davutoğlu AK Parti Genel Başkanlığına seçilmiştir. 29 Ağustos’ta hükümeti kuran Davutoğlu, yeni dönemde önceliklerinin “Paralel yapı ile mücadele, çözüm süreci ve yeni anayasa” olduğunu dile getirmiştir. Bu dönemde iç politika gündeminde öne çıkan gelişmelerden biri “6-7 Ekim Olayları” olmuştur. Terör örgütü PKK ve şehir yapılanması KCK yandaşları Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki iller başta olmak üzere pek çok kentte barikatlar kurulup yol keserek şiddet eylemleri yapmış, 35 kişi hayatını kaybetmiştir. Erdoğan ve Davutoğlu arasında iç ve dış politika konularında beklenen uyum tam anlamıyla sağlanamadığı bu dönemde Türkiye genel seçimlere gitmiştir. 7 Haziran 2015’te yapılan seçimlerde AK Parti ilk kez tek partili Hükûmet çoğunluğunu kaybetmiştir. Ahmet Davutoğlu, en çok oyu alan partinin başkanı olarak Cumhurbaşkanından aldığı hükûmeti kurma yetkisiyle MHP ve CHP ile koalisyon arayışlarına girmişse de başarı sağlanamamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimlerin yenilenmesi kararını vermiş, YSK da 1 Kasım 2015’te yapılacağını ilan


etmiştir. Türk siyasi tarihinde ilk defa kurulacak seçim Hükûmeti için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve TBMM Başkanı İsmet Yılmaz Meclise giren partilerin vekil sayılarına göre bakanlık dağılımını belirlemiştir. Bağımsız olması gereken 3 bakan dışında AK Parti’ye 11, CHP’ye 5, MHP ve HDP’ye 3’er bakanlık düşmüş, “ilk geçici seçim Hükûmeti” 28 Ağustos 2015’te kurulmuştur. Bu iki seçim arası dönemde, Türkiye tam anlamıyla bir terör kuşatmasına ve saldırılarına sahne olmuş, sonuçta çözüm süreci rafa kaldırılmıştır. Bunun üzerine Türkiye’ye karşı eş zamanlı olarak hem DEAŞ hem de PKK tarafından terör saldırıları başlatılmıştır. PKK’nın, 6 Eylül’de Dağlıca’da 16 askeri, 8 Eylül’de de Iğdır’da mayınlı saldırı sonucu 13 polisi şehit etmesi akıllara kazınmıştır. 10 Ekim 2015 Cumartesi günü yapılması planlanan “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” öncesi toplanma yeri olarak belirlenen Ankara Garı önünde 102 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırısı ise Türkiye tarihine en kanlı saldırı olarak geçmiştir. Türkiye bu ortamda seçim yapmıştır. Seçimlerde, AK Parti % 49.5, CHP % 25.3, MHP % 11.9, HDP % 10.7 oy almıştır. Davutoğlu da 24 Kasım 2015’te 64. Hükûmeti kurmuştur. Ancak Cumhurbaşkanı ile yaşadığı anlaşmazlıklar bu dönemde de sürmüş, Davutoğlu 5 Mayıs 2016’da AK Parti Genel Başkanlığından istifa etmiş, Binali Yıldırım AK Parti Genel Başkanlığına seçilmiştir. Binali Yıldırım’ın başbakanlık yaptığı dönemde ilk ve en önemli gelişme 15 Temmuz Darbe Girişimi olmuştur. Darbe Girişimini gerçekleştiren FETÖ/PDY’nin elebaşılığını Amerika’nın Pensilvanya eyaletindeki Fethullah Gülen yapmıştır. Uzun süreden beri Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde örgütlenmiş, kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak tanımlayan FETÖ/PDY’ye üye olan kişiler dış ülkelerden almış oldukları destek ile harekete geçmiştir. Cumhurbaşkanı ve Hükûmeti yasadışı bir yöntem kullanarak sistem dışına itmeyi amaçlayan 10 binden fazla FETÖ/PDY mensubu asker ve sivil, 35 askerî uçak, 74 tank, 246 zırhlı araç, 3 askerî gemi, 3 bin 992 silah ve 37 askerî helikopterle darbe yapmaya kalkışmıştır. Darbe girişimi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Başbakan Binali Yıldırım’ın darbe girişimi karşısındaki direnişçi tavrı ve Türk milletini darbecilere karşı koymaya çağırması ile başarısız olmuştur. TSK içindeki darbeci yapının, uyguladığı şiddet sonucunda, 251 kişi şehit olmuş, 2 bin 194 kişi de gazi olmuştur. Darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016’da üç ay süreyle Olağanüstü Hâl (OHAL) ilan edilmiş, ayrıca demokrasi dışı girişimlerinin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla bir takım yapısal değişikliklere gidilmiştir. Bu değişikliklerin en önemlisi Türkiye’de parlamenter sistemden “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”ne geçiştir. Ağustos 2016’da İstanbul Yenikapı Miting Alanı’nda düzenlenen “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”nin ardından “Yenikapı Ruhu” çerçevesinde Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli’nin siyasi yakınlaşması dikkat çekmiştir. Bu yakınlaşma kısa zamanda “Cumhur İttifakı” adını almıştır. AK Parti ve MHP’nin birlikte son şeklini verdiği 18 maddelik Anayasa değişikliği teklifi 10 Aralık 2016’da

TBMM’ye sunulmuş21 Ocak 2017’de AK Parti ve MHP’nin 339 kabul oyuyla mecliste kabul edilmiştir. “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” değişikliği için 16 Nisan 2017’de anayasa referandumu gerçekleştirilmiştir. Yapılan referandumda yeni sisteme % 51.2 EVET, % 48.8 HAYIR ile halktan onay çıkmıştır. Bu anayasa değişikliği Cumhurbaşkanının partili olabilmesine de imkân tanıdığından AK Parti Genel Başkanlığı’nda değişim yaşanmış, Binali Yıldırım genel başkanlıktan ayrılmış, Recep Tayyip Erdoğan 21 Mayıs 2017’de gerçekleştirilen AK Parti Olağanüstü Büyük Kongresi’nde genel başkanlığına yeniden seçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nde ilk Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimlerinin 24 Haziran 2018’de yapılması TBMM tarafından kararlaştırılmıştır. AK Parti- MHP yakınlaşması Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde 20 Şubat 2018’de “Cumhur İttifakı”na dönüşmüştür. Bu ittifaka sonradan BBP de katılmıştır. Bu oluşuma karşılık muhalefet partileri ise 3 Mayıs 2018’e gelindiğinde “Millet İttifakı”nı oluşturmuşlardır. Bu ittifak içerisinde; CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti yer almıştır. 24 Haziran 2018’de yapılan ilk Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında Recep Tayyip Erdoğan ilk turda % 52.6 oy alarak yeniden Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Seçimlerde CHP’nin adayı Muharrem İnce % 30.6 oy almıştır. Bu seçim sonuçlarıyla Türkiye’de Cumhuriyetin ilanın ardından hayata geçirilen Hükûmet sistemi veya parlamenter sistem sona ermiş, yürütme gücünün cumhurbaşkanında olduğu Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçilmiştir. Milletvekilliği Genel Seçimleri sonucunda Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ve MHP’nin önemli bir başarı elde ettikleri görülmüştür. AK Parti (% 42.6) ve MHP’nin (% 11.1) oylarının toplamının %53.8’e ulaştığı anlaşılmıştır. 9 Temmuz 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan TBMM’de yemin etmiştir. Böylece Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi resmen yürürlüğe girmiştir.

AK Parti Dönemi Dış Politika Gelişmeleri (2002- 2018)

AK Parti’nin dış politikasında vurguladığı temel ilkeler; komşularla sıfır sorun, çok boyutlu proaktif dış politika ve yumuşak güç şeklinde sıralanabilir. Sıfır sorun ilkesi ile Türkiye’nin komşu ülkelerle olan sorunlu ilişkilerin tamamının ortadan kaldırılmasından daha çok sorunların kurulacak çok boyutlu ilişkiler aracılığıyla en aza indirilmesi hedeflenmiştir. AK Parti, 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından Türkiye-AB ilişkilerine önem vermiştir. 12-13 Aralık 2002’de geçekleşen Kopenhag Zirvesi’ne özel bir önem vermiş, toplantı sonrasında AB, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşılaması şartıyla müzakereleri başlatabileceği kararlaştırılmıştır. Bu nedenle Recep Tayyip Erdoğan Hükûmeti AB’ye tam üyelik için önemli uyum paketlerine ve çalışmalara imza atmıştır. Türkiye’nin tam üyelik isteğine karşın, AB Türkiye’ye ilk defa 2004’te ne olduğu tam olarak tanımlanmamış “imtiyazlı ortaklık” önermiştir. 16-17


Aralık 2004’te Brüksel’de gerçekleştirilen AB Zirvesi’nde alınan karar doğrultusunda Türkiye ile müzakereler 3 Ekim 2005’te başlamıştır. 20 Ekim’de de tarama süreci hayata geçirilmiştir. Türkiye her ne kadar tam üyelik yolunda büyük bir çaba harcamasına karşın, Avrupa’da yükselen İslamofobi ve Türk düşmanlığı Türkiye’nin ilgisini Avrupa’dan uzaklaştırmıştır. Bunun yanı sıra Kıbrıs sorunu çözülmeden, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’nin üye olamadığı AB’ye üye yapılması, Türkiye-AB ilişkilerinde sürecin tıkanmasına, Türkiye üyelik sürecindeki heyecanını kaybetmesine neden olmuştur. 2007 yılındaki seçimlerle birlikte iktidarını güçlendiren AK Parti, AB’ye eskisi kadar ihtiyaç duymamaya başlamıştır. 2010 yılında ise bir çok AB ülkesi Türkiye’nin AB’ne üye olmaması gerektiği yönünde açıklamalar yapmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti de AB üyeliği için gerekli çalışmalardan uzak durmamış 2011’de Avrupa Birliği Bakanlığını kurmuştur. Bu süreçte Suriye’de çıkan iç savaş nedeniyle ortaya çıkan “mülteci krizi” AB için Türkiye’yi kilit ülke konumuna getirmiştir. AB ülkelerine geçen mültecilerle ilgili olarak 13 Aralık 2013’te AB ve Türkiye arasında yapılan Geri Kabul Anlaşması ve 18 Mart 2016’da hazırlanan Ortak Eylem Planı imzalanmıştır. Geri Kabul Antlaşması bağlamında gündeme gelen “vize serbestisi” AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeniden canlanması ve güçlenmesi için bir fırsat olmuştur. Ancak AB bu konuda Türkiye’nin kriterleri yerine getirmediğini gerekçe göstererek vize serbestisi konusunda ipe un sermiş, bunu Türkiye’ye karşı bir siyasi koz olarak kullanmıştır. 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında AB’nin tepkisi gecikmeli de darbe girişimi kınanmıştır. Ancak, başta Yunanistan olmak üzere, Almanya ve önde gelen AB üyesi ülkeler Türkiye aleyhine başka ülke ve kurumlarla işbirliği yapan FETÖ/PDY, PKK, DHKP-C gibi terör örgütlerine destek vermiş, koruma ve kollama faaliyeti içerisinde olmuşlardır.

AK Parti dış politikada ABD ile de kimi krizler yaşamıştır. İktidara gelmesinin hemen ardından, Türkiye- ABD ilişkilerinde karşılaşılan en önemli sorun ise “1 Mart Tezkeresi”nin TBMM’de reddedilmesi olmuş, Türk- Amerikan ilişkilerinde Sovyet tehdidi karşısında kurulmuş olan “stratejik ortaklık” anlayışında çatlak meydana getirmiştir. Tezkere TBMM’de kabul edilmemesine karşın, Türkiye NATO’da beraber olduğu ve her şeye rağmen stratejik ortak konumunda olduğu için Irak Savaşı süresince Türk hava sahasının ve Türkiye’deki üslerinin kullanımına izin vermekten geri durmamıştır. Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getiren bir diğer önemli sorun Türk kamuoyunda “çuval olayı” olarak bilinen Türk askerlerine karşı Irak’ın kuzeyinde yapılan müttefiklik ile bağdaşmayan uygulamadır. Irak’ın Süleymaniye kentinde 4 Temmuz 2003’te 11 asker ve Türkmen yardımcı personel Irak’ı işgal eden Amerikan askerleri tarafından başlarına çuval geçirilerek alıkonulması Türk kamuoyunda var olan “anti- amerikancılık” daha da artmıştır. 2007 yılına gelindiğinde Türkiye ve ABD arasında PKK’ya

karşı istihbarat paylaşımı konusunda işbirliğine karar verilmiştir. Bu tarihten itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde hızlı bir ilerleme sağlanmış, Türkiye, ABD ve Irak ortak kararlar alarak PKK’nın Irak’ın kuzeyinde temizlenmesi için üçlü mekanizma kurulmuştur. Başkan Obama’nın 5 Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaretinde Türkiye’nin “model ortak” olarak tanımlanması ikili ilişkileri daha eşit bir düzleme çekmiştir. 2010 yılında BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye’nin, İran’a uygulanacak yaptırıma karşı çıkması ve Mısır’da ilk defa seçimle iş başına gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin askerî darbe ile devrilmesine ve sonrasında yaşanan gelişmelere karşı tavır takınması Türk-Amerikan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Suriye’de 15 Mart 2011’de barışçıl gösterilerle başlayan iç savaşta Türkiye ile ABD anti- demokratik tutum içinde olan Beşar Esad’ın görevden uzaklaştırılması noktasında aynı politikayı savunmuştur. Ancak ABD kısa bir süre sonra politika değişikliğine gitmiş ve Türkiye’yi Suriye konusunda yalnız bırakmıştır. PKK’nın Suriye uzantısı YPG, PYD’yi ve türevlerini, DAEŞ’i desteklemesi, Türkiye tarafından da PKK’nın Suriye uzantısı olarak görülen YPG’ye destek vermesi, Mayıs 2016’da Suriye’de bulunan ABD özel kuvvetlerinin YPG armasını kullanmaya başlaması NATO üyesi olan iki ülke arasında “güven krizi” yaratmıştır. Türk-Amerikan ilişkilerinde gerginliğin zirve yapması 15 Temmuz Darbe Girişimi ve sonrasındaki gelişmelerle olmuştur. ABD’nin darbe girişimine hemen net karşı durmaması, girişimin başarısız olacağının anlaşılması üzerine görüş beyan etmesi, hatta sonrasında darbecilere destek vermesi ve FETÖ/PDY mensuplarını ülkesinde barındırması, FETÖ/PDY elebaşısı Fethullah Gülen’in kendisine verilmesini delillerle isteyen Türkiye’nin girişimlerini karşılıksız bırakması, Türk-Amerikan ilişkilerinin bir anlamda kopma noktasına gelmesine neden olmuştur. ABD’nin Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullanarak yaptığı Fırat Kalkanı Operasyonundan kaygı duyulduğu açıklanması, Türkiye’nin Suriye topraklarında DAEŞ ile mücadele etmesinden memnunluk duyduklarını, ancak DAEŞ ile mücadelede birlikte hareket ettikleri PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’ye karşı operasyon yapmasını istemediklerini dile getirmesi, zaman zaman Türkiye’yi terör örgütleri ile eşitlemeye çalışması, enerji-petrol politikası nedeniyle, PKK’nın Suriye’deki uzantılarını koruması ilişkilerde büyük bir fay hattı veya çatlak oluşmasına neden olmuştur. Bu çatlak Rahip Andrew Craig Brunson krizi ile daha da büyümüştür. FETÖ/PDY ve PKK bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklan rahip ile ABD Başkanı Trump özel olarak ilgilenmiş, sonuçta davanın 12 Ekim 2018’deki dördüncü duruşmasında tanıklar ifadelerini değiştirmiş, serbest kalan rahip Türkiye’den ayrılınca kriz ortadan kalkmıştır. Ancak bu kez de iki ülke ilişkilerinde S-400 krizi patlak vermiştir. Türkiye Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın almak için Rusya ile 2017’de anlaşınca ABD sert tepkiler göstermiş ve Türkiye’nin üretiminde ortak olduğu F-35 savaş uçaklarını vermemekle tehdit etmiş, ABD Kongresi de Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını istemiştir. Bu


kapsamda Türkiye’ye yönelik siyasi ve ekonomik yaptırımlar uygulanmıştır. Ancak Türkiye, Rusya gibi diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek, dış politikasını dengelemeye ve kendi milli güvenliğini garanti altına almaya çalışmıştır.

1 Mart tezkeresinin TBMM’den geçmemesi Türk- Amerikan ilişkilerini zayıflatırken, Türkiye-Rusya ilişkilerini geliştirmiştir. Özellikle ekonomik ve ticari alandaki iyi ilişkiler Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olmasının ardından giderek hızlanmış, Türkiye’nin en fazla ticaret gerçekleştirmiş olduğu ikinci ülke durumuna yükselmiştir. Ancak iyi gelişen Türk-Rus ilişkileri Abhazya ve Güney Osetya, Kosova sorunları nedeniyle sıkıntıya düşmüştür. 18 Aralık 2010 yılında Tunus’ta başlayan Arap Baharı sonrasında Suriye üzerinde iki ülke çıkarlarının ayrışmasıyla ilişkilerde gerilim dönemi yaşanmaya başlamıştır. Türkiye Suriye’de başından itibaren Suriye’deki iç savaşın nedeni olarak gördüğü Beşar Esad yönetiminin iktidardan uzaklaştırılmasını, tüm Suriye halkını içine alan daha demokratik bir yönetimin kurulmasını savunmuştur. Rusya ise mevcut Esad yönetiminin arkasında durmuş ve destek vermiş, PKK ve PYD, YPG gibi PKK’nın Suriye’deki uzantılarıyla birlikte hareket etmekten geri de kalmamıştır. AK Parti dönemi Türkiye-Rusya ilişkilerinin en büyük krizi 24 Kasım 2015’te yaşanmıştır. Bu tarihte Suriye’de bulunan Rus Hava Kuvvetlerinin SU-24 savaş uçağı Türk hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülmüştür. 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında Türk silahlı kuvvetlerinden FETÖ/PDY üyesi olduğu için atılan iki pilot tarafından uçağın düşürülmesi, Türk-Rus ilişkilerinde büyük bir kriz yaratmıştır. İki ülke ilişkilerinin düzelmesi için ilk adım Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ın Rusya Millî Günü nedeniyle 12 Haziran 2016’da yayımladıkları mesajlarıyla atılmıştır. Atılan bu adıma Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov’dan olumlu bir cevap gelmiştir. Bu dönemde Türkiye tarafından ilişkileri yumuşatmaya dönük en önemli adım Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vilademir Putin’e bir mektup göndermesi ile atılmış ve böylece Türkiye ile Rusya arasındaki buzlar erimiştir. Türkiye’de 15 Temmuz Darbe Girişimi gerçekleşince Putin bu girişimi desteklememiş, darbe girişimine karşı seçilmiş yönetimin yanında yer almıştır. Darbe girişiminden sonra Türk-ABD ilişkileri zayıflarken, Türk-Rus ilişkileri yeniden gelişmeye başlamıştır. İki ülke arasında buzların eridiği sırada Ankara’da hem Türk hem de Rus kamuoyunu üzen bir gelişme yaşanmıştır. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov 19 Aralık 2016’da uğradığı bir silahlı saldırı sonrasında öldürülmüştür. FETÖ/PDY mensubu olduğu daha sonra anlaşılan bir polis memuru tarafından Türk-Rus yakınlaşmasını engellemek amacıyla gerçekleştirilen bu olaydan sonra Türk-Rus ilişkileri zayıflamamış, aksine güçlenmiştir. Bu bağlamda Rusya ve Türkiye’nin Suriye politikalarına İran da eklenmiş 20 Aralık 2016’da Moskova’da “Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne” saygı duyduklarına

ilişkin bildirge imzalanmıştır. Bu süreçte iki ülke arasında dünyanın bazı yerlerinde işbirliği, bazı yerlerinde ise çatışma hali devam etmiş ve etmektedir.

AK Parti’nin Orta Doğu politikası; bölgede barış ve istikrarın, refah artışının, ekonomik kalkınmanın sağlanması şeklinde özetlenebilir. Bunları hayata geçirebilmek için “komşularla sıfır problem, sınırsız ticaret” anlayışı ile hareket edilmiştir. Bölgeye yönelik aktif bir dış politika takip etmiş, bölge ülkelerine “model” olmuştur. Türkiye-Suriye ilişkileri AK Parti’nin Orta Doğu’ya yönelik dış politikasının en önemli unsurlarından biridir. Türkiye’nin Suriye politikasını sadece ABD destekli PKK’nın PYD, YPG gibi Suriye uzantıları etkilememiş, aynı zamanda DAEŞ terör örgütü de belirleyici olmuştur. AK Parti yaptığı çeşitli harekâtlarla Türkiye’nin varlığına tehdit olarak görülen ve terör örgütü olarak tanımlanan PKK, KCK, PYD-YPG ve DAEŞ’i bölgeden uzaklaştırmak, sınır hattının ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak amacını gütmüştür. Türkiye-Irak ilişkileri; AK Parti döneminde ön plana çıkan ve hareketliliğin yaşandığı yakın komşu ilişkilerinden biri olmuştur. Türkiye, bu dönemde Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve topraklarının terör örgütlerinden temizlenmesi politikasını takip etmiştir. Türkiye Irak’ın yeniden yapılanması için ülke genelinde Şii ve Sünni Araplar, Türkmenler, Kürt gruplarla ilişkilerini güçlü tutmaya Çalışmıştır. 7-8 Ocak 2017 tarihlerinde iki ülke arasında kurulan “Yüksek Düzeyli Strateji İşbirliği Konseyi” toplantısı sonrasında yayınlanan ortak bildiride, taraflar birbirinin toprak bütünlüğüne ve egemenliklerine saygı duyduklarını yinelemiş, ikili ilişkilerin her alanda geliştirilmesi ve terörle mücadelede işbirliğini sürdürme hususlarında mutabık kalmışlardır.

AK Parti döneminde Türk-İran ilişkileri ilk olarak 2004 yılında başlamıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran-Türkiye 18. Karma Ekonomik Komisyonu toplantısı için Tahran’ı ziyaret etmiştir. ABD’nin yaptırım kararları karşısında AK Parti Hükûmeti için denge politikası uygulamak başlıca hedef hâline gelmiştir. İran, Batı’yla yaşadığı nükleer krizde Türkiye’nin soyunacağı muhtemel bir arabuluculuk rolüne temkinli yaklaşmışsa da buna ilişkin en önemli gelişme Mayıs 2010’da gerçekleşmiştir. İki ülke arasında bu dönemde yaşanan en büyük sorun ise NATO’nun Türkiye topraklarına, Malatya Kürecik’e füze savunma radarı kurması olmuştur. Mezhepsel çatışmaların provoke edilmeye çalışıldığı bir dönemde İran-Türkiye ilişkileri geliştirilmiş, 2014 yılında kurulan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi mekanizması çerçevesinde kurumsal bir çerçeveye oturmuştur. Aralık 2018 tarihleri arasında Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Ruhani’nin himayelerinde Ankara ve Tahran’da yapılan toplantılarda ise Orta Doğu’yu ve Dünya’yı ilgilendiren siyasi, ekonomik, ticari, sağlık vb. pek çok alandaki konularda görüş alış verişinde bulunulmuş, ortak bildiriler yayımlanmıştır.


AK Parti dönemindeki Balkan politikası “bölgesel sahiplenme” ve “kapsayıcılık” ilkeleri gözetilerek şekillendirilmiştir. Balkan politikasının dört ana eksenini; üst düzeyli siyasi diyalog, herkes için güvenlik, azami ekonomik entegrasyon ve bölgedeki çok etnikli, kültürlü, dinli toplumsal yapıların korunması oluşturmuştur. Bu dönemde; Türkiye, Balkanlarda dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmek için en önemli dış politika aracı olarak “yumuşak güç” ilkesini ve unsurlarını kullanmıştır.

Türkiye-Azerbaycan arasında günümüzde de var olan stratejik ortaklığın, dostluğun ve kardeşliğin temeli, Azerbaycan Kurucu Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in 1994 Ankara ziyareti sırasında söylemiş olduğu “BİZ TEK MİLLET, İKİ DEVLETİZ” anlayışıyla atılmıştır. AK Parti’nin ilk dönemlerinde Türkiye, Azerbaycan ile gelişen iyi ilişkilerini daha da ileri götürmek için çaba sarf etmiştir. Bu bağlamda Azerbaycan’ın dünyada tanınırlığını artırmak ve bölgede etkin rol oynamasını sağlamak için Türkiye, dünya genelinde büyük bir etkiye sahip olan ABD ve NATO ile iyi ilişkiler kurmasına yardımcı olmuştur. AK Parti Hükûmeti’nin 2008-2009 döneminde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik girişimleri nedeniyle Türkiye- Azerbaycan ilişkilerinde bir kırılma yaşanmıştır. Azerbaycan ilk defa resmî olarak Türkiye’ye tepki göstermiştir. 16 Ağustos 2010’da Türkiye-Azerbaycan Stratejik İşbirliği Antlaşması’nın imzalanmasından sonra ikili ilişkilerde yeni ve daha canlı bir döneme girilmiştir. Azerbaycan, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe girişimi sonrasında Türkiye’ye, ilk desteği veren ülkelerden biri olmuştur. Türkiye, 16 Aralık 1991 tarihinde Özbekistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olmuştur. AK Parti’nin iktidara gelmesinin ardından, 18- 19 Aralık 2003’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bozuk ilişkileri onarmak amacıyla Özbekistan’ı ziyaret etmişse de olumlu bir sonuç alınamamıştır. İlişkilerin tekrar istenilen düzeye çıkması amacıyla 2008 yılında Fransa’da iki ülke bakanlarının bir araya gelmesiyle normalleşme süreci başlamıştır. Başbakan Erdoğan, Özbekistan’la ilişkileri iyileştirmek amacıyla 2014’te yeni bir adım atmış, Özbek lider İslam Kerimov’la bir araya gelmiş, Türkiye Taşkent’e yeniden büyükelçi atamış ve ilişkiler normalleşmiştir. Özbekistan, 17 Şubat 1999’da İslam Kerimov suikastı nedeniyle FETÖ/PDY yapılanmasını, Rusya’dan sonra, ilk fark eden ülkedir. Bu nedenle Özbekistan, FETÖ/PDY ve uzantıları tarafından gerçekleştirilen 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne ilk karşı çıkan ve Türkiye’ye destek veren ülkelerdendir. AK Parti döneminde Türkiye-Kazakistan ilişkileri daha önce başlamış olan iyi ilişkilerin bozulmadan devam ettirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Kazakistan, 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında darbe girişimini kınamış, AK Parti Hükûmeti’ne destek vermiştir. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye-Kırgızistan ilişkilerinde yeni bir döneme girilmiştir. Bu dönemde Ankara-Bişkek arasındaki ilişkiler en üst seviyede gerçekleşmiş ve çok olumlu bir havada 2010 yılına kadar devam etmiştir. O yıl

iki ülke arasındaki ilişkilerde bir sarsıntı yaşanmışsa da ertesi yıl “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmiştir. Türkiye ile Kırgızistan arasındaki stratejik ortaklık seviyesindeki ilişkiler başta siyasi, ekonomik/ticari, askerî, kültür/eğitim, sağlık, ulaştırma alanlarında olmak üzere çok boyutlu sürdürülmüştür. 15 Temmuz 2016’da FETÖ/PDY’nin askerî darbe girişimi sonrasında Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in açıklaması nedeniyle Türkiye-Kırgızistan ilişkileri göreceli bir şekilde bozulmuştur. 2017’de Sooronbay Ceenbekov’un Cumhurbaşkanı olması ile ilişkiler yeniden rayına oturmuştur. AK Parti öncesinde Türkmenistan ile olan ilişkiler ise Azerbaycan örneğinde olduğu gibi, “Bir Millet, İki Devlet” temelinde dengeli, karşılıklı saygı ve işbirliğine dayanmıştır.

AK Parti’nin iktidara gelmesinin ardından Türk dış politikasında en köklü değişiklik 15 Kasım 1983’te bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) politikasında yaşanmıştır. AK Parti Hükûmetleri GKRY’nin tek taraflı olarak AB’ye alınmasına kadar daha önceki Hükûmetlerin ve KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın “Çözümsüzlük çözümdür” ilkesinin aksine “Çözümsüzlük çözüm değildir” ilkesinden hareket etmiştir. Bu çerçevede Annan Planı’nı desteklemiştir. Yapılan referandumda KKTC plana “Evet” oyu verirken Rumlar “Hayır” demiştir. Referandumun hemen ardından AB yanlısı Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri Mehmet Ali Talat desteklenmiş, 20 Nisan 2005’te yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı Denktaş yarışı kaybetmiş, Talat resmen KKTC’nin ikinci Cumhurbaşkanı olmuştur. Ne var ki GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında Türkleri yok sayılarak AB’ne tam üye yapılması KKTC’nin ve Türkiye’nin aleyhine bir durum yaratmıştır. Türkiye, AB nezdinde yürütmüş olduğu müzakerelerde KKTC’ye yönelik izolasyonların kaldırılmasını sağlayamamış, üstelik Türkiye’nin tam üyeliği GKRY tarafından veto edilmiştir. 2010 yılında Rauf Denktaş çizgisindeki Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanı seçilmesi, AK Parti’nin giderek AB’den uzaklaşmaya başlaması, Doğu Akdeniz’de güvenlik kaygılarının ön plana çıkması, “Arap Baharı”nın Başlaması gibi gelişmeler Türkiye’nin Kıbrıs politikasını ve Türkiye-KKTC ilişkilerini doğrudan etkilemiştir. KKTC’de 19 Nisan 2015’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Ankara’yı karşısına alıp Türkiye’yi sorunun bir parçası gibi gören ve gösteren Mustafa Akıncı kazanmıştır. Türkiye’nin garantör ülke gibi davranmamasını, anavatan-yavru vatan ilişkisinin bitmesini istemesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Türk milletinin tepkisini çekmiştir. AK Parti Hükûmeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, KKTC-Türkiye ilişkilerinde Mustafa Akıncı’nın en önemli sorun olduğunu değerlendirdiğinden, KKTC ile ilişkiler Başbakan Ersin Tatar üzerinden yürütülmüştür.

Ünite 8 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç