AÖF Soru Bankası
TAR118U · Ünite 8

21. Yüzyılda Dünya (2001-2021)

Siyasi Tarih dersi, ünite 8 özeti

TAR118U-SİYASİ TARİH

Ünite 8: 21. Yüzyılda Dünya (2001-2021)

Giriş

11 Eylül 2001 tarihinde New York kentindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine, yolcu uçakları kullanılarak yapılan saldırılar ve bu saldırılar sonrasında dönüşen uluslararası ilişkiler yeni bir dönemi başlatmıştır. Hemen aşağıda inceleneceği gibi, yeni başlayan dönem, bir yandan teknolojinin takibi güç bir biçimde gelişerek günlük yaşamımızı dönüştürdüğü, öte yandan, ekonomik kalkınmanın yavaşladığı ve özellikle gelir dağılımı bakımından eşi benzeri görülmemiş bir uçurumun ortaya çıkarak milyarlarca insan için yaşam koşullarının zorlaştığı bir dönem oldu.

Dönemi Şekillendiren Faktörler ve Gelişmeler

11 Eylül’den Yeni Soğuk Savaş’a

11 Eylül saldırılarından sonra ABD dış politikasında önemli bir dönüşüm yaşandı. “Terörle savaş” söylemi öne çıkarılarak terörist örgütler ve bunlara destek olan ülkeler karşısında ABD’nin harekete geçeceği açıklandı. Bush Doktrini: 11 Eylül saldırıları sonrasında George W. Bush yönetimi giderek daha sert bir tutum almaya başladı. Eylül 2002’de Bush Doktrini’nin esaslarını ortaya koyan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi açıklandı. Bu belgede haydut devletlere ve teröristlere karşı önalıcı müdahalede bulunulacağı, ABD çıkarları tehdit ediliyorsa tek taraflı olarak müdahale edileceği ve ABD’nin gücünü özgür ve açık toplumları güçlendirmek için kullanacağı ilan edildi.

Ekonomik Kriz ve Sonuçları

1990’larda büyüyen ekonomi, 2000’lerde krizlerle sarsıldı ve küreselleşmeye ilişkin önemli soru işaretleri ortaya çıktı. Bu krizlerden, etkisi ve sonuçları bakımından 1929’da patlak veren Büyük Bunalım ile karşılaştırılan Büyük Durgunluk, 2007 sonlarında ABD’de başladı ve küreselleşmenin güçlendirdiği karşılıklı bağımlılık neticesinde 2008 yılı itibarıyla küresel bir ekonomik kriz görünümü kazandı. Bu krizin de etkisiyle, fakat diğer faktörlerin de sonucunda, Avrupa Birliği’nde de 2009 yılı sonlarında “Avrupa Borç Krizi” (ya da “Avro bölgesi krizi”) ortaya çıktı. ABD ve Avrupa Birliği’nde yüz milyarlarca dolar harcanarak son derece maliyetli “kurtarma” operasyonları yapıldı. Ekonomi konusunda belirtilmesi gereken bir diğer konu, artan gelir dağılımı sorunlarıdır. İncelenen dönemde neoliberal ekonominin bir sonucu olarak gelir adaletsizliği gerek ulusal gerekse küresel ölçekte daha da derinleşti. Bu dönemde ekonomi alanında dikkat çeken bir diğer önemli gelişme de ABD ile Çin arasındaki rekabetin giderek artmasıdır. Özellikle Donald Trump’ın başkanlığı sırasında yürürlüğe koyduğu ithalat vergileri, bir ticaret savaşının başlaması olarak yorumlandı. Bu, yukarıda bahsedilen yükselen milliyetçiliğin ekonomi alanındaki bir yansımasıydı.

Teknolojik Gelişmeler ve Etkileri

Söz konusu teknolojik yenilikler ekonomik, siyasal ve toplumsal yapıda çarpıcı sonuçlar yarattılar. Büyük ölçüde ABD’deki “Silikon Vadisi” olarak adlandırılan bölgede

yoğunlaşan teknoloji şirketlerinin çalışmalarıyla ortaya çıkan bu uygulamalar, “akıllı” olarak nitelenen elektronik aygıtların (telefon, tablet, TV, vb.) icadı ve internet kullanımının da giderek artmasıyla birlikte dünyaya yayıldı ve yüz milyonlarca insanın günlük yaşamının bir parçası hâline geldi. Söz konusu uygulamalar, bu ölçekte tarihte örneğine ilk kez rastlanan, belli bir kurumsal kaynağa bağlı olmayan ve devletlerin denetimini aşan bir haber akışı yarattı. Öte yandan, bu kaynaklardan yayılan haberlerin teyit edilmesi gereği de ortaya çıktı. Bir taraftan, bağımsız haber kaynaklarının çeşitlenmesi ile kamuoyunun bilgiye ulaşma imkanları ve kişiler arası iletişimde büyük bir gelişme yaşanırken, diğer taraftan devletlerin istihbarat ve denetim yetenekleri de muazzam şekilde arttı. Sınırları günden güne genişleyen siber dünyaya ilişkin olarak devletler yeni ve kapsamlı izleme sistemleri geliştirmeye başladılar.

Demografi, Sağlık ve Çevre Sorunları

Sanayi Devrimi’nden itibaren hızla artmaya başlayan insan nüfusu, 2001’de 6 milyarı aştı, 2021 sonu itibarıyla ise 7,8 milyarı buldu. Mevcut demografik veriler ışığında, 21. yüzyılda dünyadaki kaynakların adil kullanımı ve gezegenin geleceğine ilişkin olarak ciddi endişeler ortaya çıktı. Bu kadar çok sayıda insanın ihtiyaçlarının karşılanması, özellikle gelişmiş ekonomilere sahip ülkelerin tüketim miktarı ve niteliği dikkate alındığında, küresel ısınmanın durdurulması konusunda önemli adımlar atılması gerekliliğini doğurdu. Özellikle fosil yakıtların terk edilerek temiz (yeşil) enerji kullanımının yaygınlaştırılması ile küresel ısınmanın durdurulması, bu sayede dünyanın mevcut ekosisteminin korunması, ayrıca su seviyesinin yükselmesinin engellenerek milyonlarca insanın göç etmek zorunda kalmasının önüne geçilmesi gibi amaçlarla 2015 yılında BM üyelerinin neredeyse tamamı tarafından imzalanan Paris İklim Anlaşması, böyle bir siyasi işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıktı. 21. yüzyılın ilk yirmi yılında ortaya çıkan salgın hastalıklar da insan hayatını etkileyen en tehlikeli sorunlar arasında yerini aldı. SARS (2003), H5N1 (Kuş Gribi-2004), H1N1 (Domuz Gribi-2009) ve MERS (2012) salgınlarında onlarca ülkede çok sayıda insan enfekte oldu ve birçok insan hayatını kaybetti. Öte yandan bu salgınların toplam etkisi, Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde başlayıp 2021 sonu itibarıyla hala sürmekte olan COVID-19 pandemisi ile karşılaştırıldığında çok sınırlı kalmaktadır. COVID-19 nedeniyle 2021 sonu itibariyle dünya genelinde hayatını kaybeden insan sayısı 5 milyonu geçti. Hastalıkla mücadele kapsamında farklı aşılar geliştirilse de özellikle azgelişmiş ülkelerin aşı tedariki çok sınırlı kaldı ve küresel eşitsizliğin yeni bir görünümü olarak dikkat çekti.

ABD ve Latin Amerika Ülkeleri

ABD’deki Gelişmeler ve Amerikan Dış Politikası

11 Eylül saldırılarının yarattığı depremle başlayıp büyük bir ekonomik krizle devam eden ve sonrasında da Çin ve Rusya’nın yükselmesiyle rekabetin keskinleştiği bu dönemde, “Amerikan gücünü” yeniden tesis etmek ve


ABD’nin dünya siyasetindeki birincil pozisyonunu sürdürmek Amerikan yönetimlerinin başlıca uğraşı oldu.

George W. Bush Dönemi

Kasım 2000’deki seçimleri tartışmalı bir biçimde kıl payı kazanarak başkan olan George W. Bush (1989-1993 döneminde görev yapan 41. ABD Başkanı Bush’un oğlu), 11 Eylül saldırılarından sonra ABD dış politikasında önemli bir değişikliğe imza attı. Saldırılara yanıt vermek üzere tek taraflı ve sert askeri yaptırımlar uygulamayı kararlaştıran Bush yönetimi, El-Kaide kamplarının kapatılması ve örgütün lideri Usame bin Ladin de dâhil olmak üzere örgüt üyelerinin ABD’ye teslim edilmesi yönünde Taliban rejimine verdiği ültimatoma olumsuz yanıt alması üzerine Afganistan’a karşı harekete geçti. Bush Ocak 2002’de, İran, Irak ve Kuzey Kore’yi “şer ekseni” olarak tanımladı ve ABD’nin bu ülkelerden gelen tehdide seyirci, kalmayacağını söyledi. “Bush Doktrini” olarak da adlandırılan yeni ABD ulusal güvenlik stratejisinde, olası bir tehdidi bertaraf etmek üzere, gerekirse “önalıcı” (pre-emptive) müdahale yapılması öngörüldü. Böylece Irak meselesi hem ABD dış politikasında hem de uluslararası politikanın gündeminde yeniden öne çıktı. Bush döneminde ABD, askeri işgallerin dışında da genel olarak tek taraflılığa dayanan bir siyaset izledi. ABD, 2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargılama yetkisini ve küresel ısınmayla mücadele için 1997’de yapılan ve Başkan Clinton’un imzaladığı Kyoto Protokolü’nü reddetti ve 1972 tarihli Anti-Balistik Füze Anlaşması’ndan 2002’de çekildi. Bu değişim, ABD’nin 1990’lar boyunca uluslararası alanda iyileşen imajını önemli ölçüde zedeledi.

Barack Obama Dönemi

İki dönem başkanlık yapan Bush’un ardından Demokrat Parti adayı Barack Hussein Obama Kasım 2008’deki seçimleri kazanarak 44. ABD Başkanı oldu. Dünya ekonomisi içinde ağır sonuçlar doğuran krizle mücadele edebilmek için yaklaşık 800 milyar dolarlık teşvik programı uygulandı. Bu politikayla kriz büyük ölçüde atlatıldı, istihdam artırıldı. ABD tarihi bakımından bir diğer önemli adım, Obamacare olarak anılan ve cumhuriyetçilerin şiddetle karşı çıktığı 2010 tarihli Hesaplı Sağlık Hizmetleri Yasası ile milyonlarca Amerikan vatandaşının sağlık sigortasına kavuşmasıydı. Obama, genel olarak ABD’nin Bush döneminde uyguladığı terörle mücadele yöntemlerini sürdürdü. Bu arada, Usame bin Ladin, ABD özel kuvvetlerinin yaptığı bir operasyonla Mayıs 2011’e Pakistan’da saklandığı evde öldürüldü fakat Afganistan’da sorun devam ettiği için buradaki ABD askerlerinin sayısını artırıldı. Afganistan dışında da Obama’nın Orta Doğu politikası son derece başarısız oldu. Seçilmeden önce söz verdiği gibi Irak’tan ABD askerlerini tümüyle çekti (2011) fakat sonrasında Irak’ta istikrar sağlanamadı.

Donald Trump ve Joe Biden Dönemleri

Kasım 2016’da yapılan seçimlerde Trump kampanya sırasındaki ilginç ve sansasyonel söylemi ve vaatleri ile dikkat çekti. Sonuçta mevcut iktisadi durumdan ve siyasi

kadrolardan hoşnut olmayan, alternatif siyasi arayış içindeki kesimlerin oylarıyla seçimleri kazanan Trump ABD’nin yeni başkanı oldu. Yönetimi sırasında sergilediği tutumla Trump, dünyada yükselen popülizmin simgelerinden biri oldu. Seçimler sırasında vadettiği göçmen karşıtı politikalarını yürürlüğe soktu. Bir yandan İslamofobiyi, bir yandan ırkçılığı körükleyen bir tutumla toplumda kutuplaşmayı keskinleştirdi ve yaygın protestolara neden oldu. Uyguladığı vergi indirimi alt sınıflardan çok şirketlere yarayan Trump, korumacı politikalara yönelerek Çin’le âdeta bir ticaret savaşı başlattı. Ayrıca Avrupalı ve Kuzey Amerikalı diğer dış ticaret partnerleriyle de ilişkileri gerildi. Trump’ın dış politika alanında yaptıkları da yine ülke içinde sergilediği popülist söylemi yansıttı. İsrail’le ilişkileri geliştirdi, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. Orta Doğu ve Almanya’daki asker sayısını azalttı, Obama döneminde yapılan İran’la nükleer anlaşmadan çekildi, yine Obama’nın büyük rol oynadığı Paris İklim Anlaşması’ndan ABD ekonomisine zarar vererek işsizlik yarattığı iddiasıyla çekildi. Resmen 21 Ocak 2021’de başkan olan Joe Biden ise, özellikle COVID-19 pandemisi nedeniyle zorlu günler geçirmekte olan bir ülke devraldı. Trump’ın pandemiyi adeta ciddiye almayan tutumu nedeniyle ABD COVID- 19’dan en fazla insanın hayatını kaybettiği ülke olmuştu. Ayrıca yine pandemi nedeniyle ekonomik bir daralma yaşanmış ve işsizlik artmıştı. Biden, Trump’ın kullandığı kutuplaştırıcı dili terk ederek ABD’yi yeniden normalleştirme çabasının yanı sıra sağlık ve ekonomide de önemli adımlar atmak istedi. Aşı tedarikini iyileştirdi, yardım ve altyapı paketlerini Kongre’den geçirdi, istihdamı artırdı. Belki hepsinden önemlisi, ABD’nin Paris İklim Anlaşması’na bağlılığını teyit etti.

Latin Amerika Ülkelerindeki Gelişmeler

Brezilya, 2000’li yıllarda yine önemli toplumsal ve siyasal sorunlarla çalkalandı. Gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden biri durumundaki Brezilya’da yolsuzluk da bir o kadar yaygın bir sorun haline geldi. 2002’de Lula da Silva’nın başkanlığı kazanmasıyla başlayan İşçi Partisi yönetimi, 2016’da dönemin başkanı Dilma Rousseff’in yolsuzluk nedeniyle azledilmesi sonucu ciddi bir puan kaybı yaşadı. 2018 seçimlerinde ise sağ popülizmin bir diğer temsilcisi, eski asker Jair Bolsonaro galip gelerek başkan oldu. Bolsonaro, özellikle büyük şehirlerde artan asayiş sorunlarına sert ve hukuk dışı sayılabilecek çözümler önerdi, küresel ısınmayla ilgili iddiaları ciddiye almadı ve Amazon bölgesinin tarım ve sanayi için kullanımını teşvik ederek dünya için çok önemli yağmur ormanlarının yok edilmesine göz yumdu

Bir diğer önemli Latin Amerika ülkesi olan Venezuela’da Hugo Chavez 1998’de başkanlığa geldi. Chavez’in özellikle petrol endüstrisini devlet denetimine almaya yönelik çalışmaları ABD ile ilişkilerin bozulmasına yol açtı. 2013’te, Chavez’in ölümünün ardından başkan olan, onun takipçisi Nicolas Maduro zamanında hem petrol uluslararası alanda petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle Venezuela’da ekonominin kötüleşmesi hem de muhalefetin


artan yoğunluğu ile ülkede ekonomik ve siyasi bir kriz başladı. Maduro, ABD’yi suçladığı bu kriz sürecinde, yeni bir anayasa yaptırıp muhalefeti etkisizleştirerek ve 2018’de yapılan tartışmalı seçimler sonucunda cumhurbaşkanı olarak konumunu sağlamlaştırdı.

Sadece Latin Amerika’nın değil, dünyanın en şahsına münhasır ülkelerinden biri olan Küba’da da bu dönemde önemli değişiklikler yaşandı. Devrimden beri ABD ambargosu altında yaşayan Küba, özellikle turizm gelirleriyle ayakta kalan, tıp alanında önemli çalışmaların yürütüldüğü mütevazı bir ülke görünümündeydi. Lider Fidel Castro devlet başkanlığı görevini 2008’de kardeşi Raul Castro’ya devretti, 2016’da da öldü. Bu süreçte hem Küba’nın içsel süreçleri hem de ABD’deki Obama yönetiminin tercihleri doğrultusunda iki ülke arasındaki ilişkilerde kısmi bir gelişme kaydedildi. Ambargonun hafifletilmesi süreci ise Trump dönemiyle birlikte tersine döndü. Pandemide turizm gelirleri azalan Küba ise ekonomik kriz içine girdi ve mevcut hükümete ve sosyalist politikalarına karşı giderek yükselen bir muhalefet ortaya çıktı.

Avrupa Birliği ve Balkanlar

Avrupa Birliği’ndeki Gelişmeler ve Sorunlar

AB’nin Derinleşmesi ve Genişlemesi

Avrupa Birliği 2000’li yıllara, bir önceki on yılda yapılan olağanüstü atılımın sağladığı kurumsal ilerlemelerle başlamıştı. Ekonomik birlik bakımından en önemli konu olan ortak para birimi Avro (Euro), katılmak isteyen ve Maastricht Antlaşması’nda belirtilen finansal ve ekonomik performans kriterlerini sağlayan 12 üyenin süreci tamamlamasıyla 2002’de tedavüle girdi. Böylece örgüt, ortak parası ve ortak merkez bankası bulunan bir yapıya kavuştu. 2000’li yıllarda AB üyelerinin sayısı 15’ten 28’e çıktı ki bu son derece hızlı bir büyüme süreci oldu. Bu hızlı gelişen süreç, aşağıda inceleneceği gibi, ekonomik krizin de etkisiyle AB içinde çeşitli kesimlerden tepki almaya başladı. AB’nin bu dönemde derinleşme ile ilgili en önemli çalışması bir Avrupa Anayasası’nın oluşturulmasıdır. Süreç, 2000’lerin başında belirlenen başlıca reform alanlarının görüşüleceği bir Konvansiyon’un toplanmasıyla başladı. Üyeler kadar aday ülkelerin ve hatta sivil toplum örgütlerinin de katıldığı, halka açık şekilde toplantılar yapan Konvansiyon çalışmalarına Şubat 2002’de başladı. Sürecin sonunda hazırlanan ve en son da üyeler arasında müzakere edilerek sonlandırılan Anayasa metni (Avrupa Anayasası Antlaşması) Ekim 2004’te, Roma’da, 1957 tarihli kurucu antlaşma olan Roma Antlaşması’nın imzalandığı salonda imzalandı.

AB Bünyesinde Ortaya Çıkan Başlıca Sorunlar

2000’li yıllarda, derinleşme ve genişleme adımları bir yana, AB adeta varoluşsal krizlerle karşı karşıya kaldı. Bu krizlerin en önemli başlangıç noktası, ABD’de başlayıp Avrupa’yı da etkilemeye başlayan Büyük Durgunluktu. Ekonomik krizin etkilerini atlatmaya çalışan AB’nin bir sonraki krizi, özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika

ülkelerinden gelen göçmenlerle ilgili olarak 2015 yılında patlak verdi. Yüzbinlerce insan, yasadışı yollarla, Ege ve Akdeniz üzerinden, derme çatma teknelerle AB topraklarına ulaşmaya çalıştı, bu teknelerin bazılarının batmasıyla binlercesi hayatını kaybetti. r. 11 Eylül sonrasında El-Kaide’nin Avrupa ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığı terör eylemleri nedeniyle Orta Doğulu insanlara karşı artan ırkçı ve İslamofobik söylemler daha da yaygınlaşmaya başladı. Ayrıca, AB, temel değerlerinden olduğu iddia edilen dayanışma konusunda da son derece kötü bir sınav verdi. Gerek ekonomik krizin yıkıcı etkileri gerekse Orta Doğu’da patlak veren insani krizler nedeniyle ortaya çıkan göç dalgası, AB karşıtlığı denilen harekete daha da güç kazandırdı. Bu dönemde AB’nin belki de en büyük sorunu örgütün en önemli üyelerinden biri olan İngiltere’nin üyelikten çıkmasıdır. Brexit adıyla anılan bu gelişme, Avrupa bütünleşmesi tarihinde de bir ilk oldu. 23 Haziran 2016’da yapılan referandumda İngiltere’nin AB’den ayrılmasını isteyenlerin oranı %52 çıktı. Referandumdan sonra yeni Başbakan Theresa May, İngiltere ile AB arasında yapılacak antlaşmayla ilgili yoğun müzakereler yaptı. May’in halefi Boris Johnson döneminde İngiltere önce AB’den ayrıldı (31 Ocak 2020) ve 30 Aralık 2020’de iki taraf arasındaki ticaret ve işbirliği anlaşması imzalandı. Böylece İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci resmen tamamlanmış oldu.

Balkan Ülkelerindeki Gelişmeler

2000’li yıllar Balkan ülkeleri için yeni bir dönem olarak başladı. Batı ile bütünleşmenin ana politika hâline geldiği Balkan ülkeleri NATO ve AB ile ilişkilerini güçlendirerek üyelik elde etmek üzere çaba gösterdiler. 2003 yılında AB’nin Selanik Zirvesi’nde bölge ülkelerine AB’ye üyelik perspektifi sunuldu. Öte yandan, bu ülkelerin üye olabilmek için yerine getirmeleri gereken yükümlülükler daha geniş tutuldu. Yugoslavya’nın dağılması sonucunda ortaya çıkan sorunlar tamamen çözülememişti ve bu sorunlar 2000’lerde de gündem oluşturmaya devam etti. Örneğin 17 Şubat 2008’de Kosova Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan ederken, bu bağımsızlığı AB’nin bazı üyeleri tanımadılar. Eski Yugoslavya’nın parçalanması sonrasında ortaya çıkan sorunlardan biri de Makedonya ile Yunanistan arasında çıkan isim sorunuydu. Haziran 2018’de taraflar anlaştılar. Anlaşmaya göre Makedonya’nın adının Kuzey Makedonya olarak değiştirilmesi kabul edildi. Bu uzlaşı, Makedonya’nın Yunan vetosunu aşarak AB üyelik sürecinde ilerlemesine katkı yaptı. Halihazırda Kuzey Makedonya ile birlikte Arnavutluk, Sırbistan ve Karadağ (ayrıca Türkiye) AB’ye aday ülke statüsünde olup Kuzey Makedonya Mart 2020’de NATO’ya resmen üyelik elde etti.

Rusya, Orta Asya ve Kafkasya

Putin ve Rusya’nın Yükselişi

Vladimir Putin, Mart 2000’de yapılan seçimleri kazanarak Rusya devlet başkanı oldu. Boris Yeltsin dönemindeki zayıf ve istikrarsız görünümü tersine çevirecek güçlü bir profil ortaya koyan eski KGB mensubu Putin, bu


görüntüsüyle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra adeta travma yaşayan Rus halkı için yeni bir kurtarıcı olarak selamlandı ve giderek daha büyük bir destek buldu. Rusya’yı yeniden bir süper güç konumuna yükseltme amacıyla hareket eden Putin, özellikle ülkenin sahip olduğu enerji kaynaklarını stratejik bir unsur gibi kullandı. Rusya ve Batı arasında, enerji konusundaki bu ilişkinin bir benzerinin siyasi alanda da olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun nedeni, Rusya’nın, Soğuk Savaş’ın ardından genişleme siyaseti izleyen NATO ve AB’nin niyetlerinden şüphe duyması ve Batı ve Batının müttefikleri tarafından kuşatılma olasılığına karşı, Rusya çevresinde (fiilen eski Sovyet coğrafyasında) Batı etkisini en az düzeyde tutma arayışıdır. Söz konusu politika, Rusya’nın Batılı ülkelerle ilişkilerinde önemli bir gerginlik unsuru haline geldi. Rusya’nın çevresindeki ülkelerde Batı etkisini önlemek ya da azaltmak için eyleme geçtiği asıl örnek Ukrayna oldu. . Nitekim Rusya, 24 Şubat 2022’de büyük bir askeri operasyonla Ukrayna topraklarını işgal etmeye başladı. Bu dönemde Rusya ile Batı arasındaki “Yeni Soğuk Savaş” siber dünyada da etkisini gösterdi. Rusya’nın dolaylı yollardan Batılı seçmenlerin tercihlerini yönlendirecek siber saldırılar düzenlediği iddiaları gündeme geldi. Rusya’nın müdahil olduğu seçimler arasında özellikle Trump’ın seçildiği ABD başkanlık seçimleri ile İngiltere’deki Brexit referandumu sayılabilir. Amacın Batı sistemini, somut olarak ifade edilirse NATO ve AB’yi zayıflatıcı hareketleri desteklemek olduğu düşünülen bu politika kapsamında, Avrupa Birliği ülkelerindeki özellikle aşırı sağcı parti ve gruplarla Rusya’nın irtibat kurduğu ve bunlara doğrudan ya da dolaylı destekte bulunduğu iddia edilmektedir.

Orta Asya ve Kafkasya’daki Gelişmeler

Rusya için tarihsel açıdan adeta bir arka bahçe olarak tanımlanan Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetleri olan Türki devletler, büyük ölçüde Rusya’nın denetlediği bir çerçevede hareket etmektedir. Rusya, 2002’de kurduğu Kolektif Güvenlik Örgütü aracılığıyla bölgede güçlü konumda bulunmaktadır. Bölgede, Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde ortaya çıkıp sonrasında da çözülemeyen en önemli sorunlardan biri de Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorunuydu. Eylül 2020’de Azerbaycan ile Ermenistan arasında başlayan sınır çatışmaları kısa sürede kapsamlı bir savaşa döndü. Türkiye’nin de SİHA’larla (Silahlı İnsansız Hava Aracı) etkin bir destek verdiği savaş yaklaşık bir buçuk ay sürdü. Savaşın sonunda galip gelen Azerbaycan 1991’den beri Ermenistan’ın işgali altında bulunan Dağlık Karabağ bölgesini yeniden topraklarına kattı.

Orta Doğu ve Afrika

Orta Doğu ve Kuzey Afrika Ülkelerindeki Gelişmeler

Arap-İsrail Sorunu

2000’ler Arap-İsrail Sorunu bakımından krizle başladı. 28 Eylül’de İsrail’deki sağcı Likud Partisi’nin lideri Ariel Şaron, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya tahrik edici bir ziyarette bulununca Filistin’de İkinci İntifada başladı. Bu

süreçte artan şiddet ve intihar saldırıları nedeniyle çok sayıda insan hayatını kaybederken İsrail de 2002 itibariyle terörle mücadele gerekçesiyle Batı Şeria’yı yeniden tümüyle işgal etti. Filistin’de 2006 yılında yapılan milletvekili seçimlerini Hamas kazandı ve ElFetih ile birlikte bir koalisyon kuruldu. Diğer yanda, 2005’te Gazze’den çekilmesine rağmen bu bölgeyi abluka altında tutan İsrail, önemli bir insani krize de neden oldu. Özellikle 2008-2009 yıllarında İsrail’in Gazze’den İsrail’e atılan roketlere misilleme yaptığı iddiasıyla düzenlediği Dökme Kurşun (Operation Cast Lead) harekâtında çok sayıda Filistinli hayatını kaybetti. İsrail benzer gerekçelerle sonraki yıllarda da Filistin topraklarına saldırarak çok sayıda sivil insanın ölümüne neden oldu. Donald Trump, Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınacağını duyurdu. Bu önemli karar, ABD’nin İsrail’in Kudüs’ü işgaline destek vermek anlamına geldiği gibi, uluslararası hukuk ve BM Şartının da ihlaliydi. 14 Mayıs 2018’de Kudüs’te ABD büyükelçiliğinin Kudüs’te açılmasının ardından Honduras, Paraguay, Guatemala, Kosova gibi ülkeler elçiliklerini Kudüs’e taşırken, örneğin Brezilya gibi başka bazı ülkeler de bu taşımaya karar verdiklerini ilan ettiler.

İşgal Sonrasında Afganistan ve Irak

Sürekli Özgürlük Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen işgalin ardından BM Güvenlik Konseyi’nin Aralık 2001’de aldığı kararla, Afganistan’daki devlet yapılanmasını ve güvenlik güçlerinin eğitim ve örgütlenmesini sağlamak amacıyla NATO’ya bağlı bir Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü (ISAF) adlı askeri bir misyon kuruldu. Yetiştirilen yerel Afgan güvenlik birimlerine sorumluluk bırakılarak ABD askerlerinin büyük kısmı ülkeden ayrıldı. Başkan Trump ise, uzayıp giden bu savaşı sona erdirme iddiasıyla ülkedeki varlığı ve ağırlığı engellenemeyen Taliban ile barış müzakereleri başlattı. Mayıs 2021 itibarıyla yabancı güçlerin Afganistan’dan çekilmesi üzerine bina edilen bu barış müzakereleri sırasında Taliban, verilen taahhütlerin yerine getirilmediği gerekçesiyle yeniden çatışmayı başlattı. Taliban’ı yenecek gücü olduğunu iddia eden hükümet, Afgan ordusundaki çözülmeyi hesap edemedi ve Taliban güçleri 2021’in bahar ve yaz aylarında hızla ilerleyerek ülkenin önemli bir kısmını ele geçirdi. En son, Ağustos ayında da Taliban’ın başkent Kabil’i ele geçirmesi, binlerce Afganlının büyük bir panikle ülkeden kaçmak istemesine yol açtı. Böylece 2001 Ekim’de başlayan işgal yaklaşık 20 yıl sonra on binlerce insan kaybı ve milyarlarca dolarlık maliyetle sonuçlandı.

Afganistan’dan sonra, Mart 2003’te işgal edilen Irak’ta da ABD politikaları istikrar sağlamadı. Kasım 2011’de Başkan Obama’nın kararıyla ABD birlikleri Irak’tan çekildi. Bu, ülkede kısa süre sonra başlayacak kaos ve şiddet için önemli bir zemin teşkil etti. Çünkü, aşağıda bahsedilecek olan Suriye İç Savaşı sırasında ortaya çıkan IŞİD (DEAŞ ya da DAEŞ olarak da adlandırılmaktadır) Irak’a gelerek aralarında Musul’un da bulunduğu bazı bölgeleri 2014’te ele geçirdi. ABD yerel güçlerle ortak operasyonlar düzenleyerek Musul’u IŞİD unsurlarından


2017’de temizledi. 2021 itibarıyla ABD Irak birliklerinin eğitimiyle görevli personel dışındaki birliklerini Irak’tan çekti. Sonuçta Irak da Afganistan gibi, on binlerce insanın hayatına mal olan bir savaşta büyük zarar gördü.

Arap Baharı ve Sonrası

Bu dönemde Orta Doğu’da ortaya çıkan en önemli gelişme, Arap Baharı olarak adlandırılan kitlesel isyanlardır. Aralık 2010’da polisin darp ederek tartısına el koyduğu 27 yaşındaki seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin, maruz kaldığı şiddeti protesto etmek için belediye binası önünde kendini yaktığı Tunus’ta başlayan gösteriler kısa zamanda bölgedeki diğer Arap ülkelerine de sıçrayan bir isyan hareketine dönüştü. Çıkan olaylar neticesinde, Tunus’u 24 yıldır yöneten Zeynel Abidin bin Ali, 14 Ocak 2011’de ailesiyle birlikte Suudi Arabistan’a kaçtı. Özellikle sosyal medyanın da yardımıyla hızla yayılan haberler Tunus’un ardından Mısır’da da benzer bir toplumsal patlamaya yol açtı. Ocak ayı sonlarında, Mısır’da 30 yıldır iktidardaki Hüsnü Mübarek yönetimine karşı başlayan protestolar, yaklaşık 3 hafta içinde Mübarek’in iktidarı bırakmasıyla sonuçlandı. Yine Ocak ayı sonlarında Yemen’de başlayan isyan da yirmi yılı aşkın zamandır ülkeyi yöneten Ali Abdullah Salih’in yönetiminin sona ermesini sağladı. Tunus ve Mısır’da iktidarları deviren protestolar, Bahreyn’de ise başarısız oldu. Haftalarca süren gösteriler, en sonunda Mart ayında askerî müdahaleyle sert biçimde bastırıldı. Bu örneklerin görece kısa sürelerde ortaya çıkıp sonuçlanmasına karşın, Libya ve Suriye’de süreç farklı bir şekilde gelişti. Her iki ülkede de Şubat-Mart aylarında başlayan gösterilere Muammer Kaddafi ve Beşar Esad yönetimleri sert şekilde müdahale etti. Bunun üzerine olaylar giderek bir iç savaş görünümü aldı ve bu süreçte bir takım yabancı devletler de çatışmanın bir parçası haline geldi. NATO’nun da hava harekâtı düzenleyerek dahil olduğu Libya’daki iç savaşta, 42 yıllık diktatör Kaddafi Ekim 2011’de öldürülürken ülke şiddetin tırmandığı bir kaos ortamına sürüklendi. Suriye’de ise Esad ile rejim karşıtı çeşitli grupların çatışmaları süreç içinde yüzbinlerce insanın ölümüne ve yaşadıkları yerleri terk ederek başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere sığınmak zorunda kalmalarına yol açtı. Bu dönemde Suriye ve Irak’ın büyük kesimini ele geçiren IŞİD’in estirdiği terör büyük infiale yol açtı. Özellikle Avrupa ülkeleri ve Türkiye’de kanlı eylemler yapan IŞİD, kesin olarak ortadan kalkmasa da zamanla eski gücünü yitirdi.

Şii-Sünni Rekabetinde İki Kutup: İran ve Suudi Arabistan

İran’daki 1979 devriminden sonra bozulan İran-Suudi Arabistan ilişkileri Orta Doğu’da yeni bir çatışma ekseni ortaya çıkardı. Bu çatışma Orta Doğu’daki durumu, bir bakıma Arap-İsrail sorunu kadar etkiledi. Barındırdığı Şii nüfus nedeniyle İran’ın devrim ihracı siyasetinden çekinen başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri İran’ın bölgedeki etkinliğinin sınırlamaya yönelik bir siyaset izlediler. İran’ın Batı ile bozuk olan ilişkisine karşılık Suudi Arabistan ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden birisi oldu. Her iki taraf da bölgede diğerinin düşman

gördüğü hareketleri destekledi, bu anlamda İran-Suudi Arabistan çekişmesi bir vekalet savaşı görünümü aldı. 1979’daki İslam Devrimi’nden beri ABD ve müttefikleri için bir tehdit kaynağı olarak görülen İran’daki gelişmeler yakından takip edilmektedir. Uygulanan sıkı ambargonun neden olduğu güçlüklerin İran toplumunda bir değişim isteği yaratacağı beklentisi, geçen kırk yıllık sürede gerçekleşmedi ve rejim varlığını sürdürdü. Obama yönetimi ile birlikte ABD politikası İran’la bir uzlaşmaya varılarak sorunun çözülmesi anlayışına yaklaştı. Bu çerçevede, İran ile P5+1 olarak adlandırılan ülkelerin (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi ve Almanya) katılımıyla müzakereler başladı (2013). Uzun süren müzakerelerin ardından 2015’te bir anlaşma yapıldı. Anlaşmayla, İran zenginleştirilmiş uranyum üretimi ve saklama kapasitesine sınır getirmeyi ve nükleer tesislerinin denetlenmesine izin vermeyi kabul etti. Bunun karşılığında da ambargo sona erdirildi. Ne var ki, Trump, başkan olduktan sonra, Mayıs 2018’de ABD anlaşmadan çekildi. Suudi Arabistan da bu dönemde dikkat çekici bir reform sürecine girdi. Kral Abdullah’ın 2015’teki ölümünün ardından, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın 2017’de fiilen yönetimi ele geçirmesiyle ülkede giderek belirginleşen bir reform süreci başladı. Düşen petrol fiyatları ve artan güvenlik ve silah harcamaları nedeniyle ekonomisi ciddi açıklar vermeye başlayan Suudi Arabistan’da bir yandan kemer sıkma önlemleri ve KDV gibi uygulamalar başlatılırken diğer yandan da yürürlüğe giren bazı siyasi reformlarla liberalleşme teşvik edilmeye başladı.

Sahra Altı Afrika Ülkelerindeki Gelişmeler

Sahra-altı Afrika olarak anılan bölge, 21. yüzyılda da dünyanın en zorlu ve dezavantajlı bölgelerinden biri olmaya devam etti. Soğuk Savaş döneminde vekalet savaşlarına sahne olan Afrika kıtası, Soğuk Savaş’ın ardından da istikrara kavuşamadı. Azgelişmişlik ve devlet yapılarındaki yetersizliklerin de etkisiyle ekonomik ve siyasi sorunlar derinleşti. Dünyadaki azgelişmiş ülkelerin neredeyse yarısı Afrika kıtasında bulunmaktadır. Yolsuzluk ve kurumsal sorunların da etkilediği Afrika ekonomileri için işsizlik bir diğer önemli sorun. Siyasi açıdan ise devlet inşa süreçlerindeki başarısızlık ve sömürgecilik döneminden miras kalan sorunlar, özellikle etnik ve dinsel çatışmaların sıkça yaşanmasına yol açtı. Bu ise Afrika’yı zorla yerinden edilen insan sayısı bakımından diğer kıtaların arasında açık ara birinci sıraya çıkarmaktadır. Boko Haram, ile EşŞebap’ın yürüttüğü terör eylemleri çok sayıda insanın yaşamını etkilerken, özellikle Somali açıklarında yapılan deniz haydutluğu eylemleri de bölgeyi güvensizleştirmiştir. Siyasi ve ekonomik sorunlarla boğuşan Sahra-altı Afrika’nın bir diğer büyük sorunu da küresel ısınmadan kaynaklanmaktadır. Küresel ısınmadan en fazla etkilenecek bölgenin SahraAltı Afrika olduğu değerlendirilmektedir.


Doğu Asya ve Hindistan Hindular arasındaki çatışma. 1990’lardan itibaren çeşitli Çin, Kore ve Japonya köktenci 11 Eylül Çin, 21. yüzyıla, küresel ekonomi içinde çok önemli bir Müslümanlara üretici güç olarak başladı. Dünya piyasalarıyla gittikçe yükselmesine yol açtı. Özellikle son yıllarda, birbiri ardına artan ilişkilere binaen, Çin uluslararası platformlarda Batı yapılan çeşitli yasal düzenlemeler Müsl ile önemli çatışmalardan kaçındı. 2008’de ABD’de daraltırken başlayan kriz tüm Batılı kapitalist ekonomileri derinden derinleştirmektedir. sarsarken Çin ise etkin bir devlet müdahalesiyle kriz koşullarında bile büyüme hedefini gerçekleştirdi. Bu ekonomik başarı, Çin’in dış politikada daha agresif davranmasının önünü açtı. Çin’in yeni ve kapsamlı vizyonu, Çin Komünist Partisi’nin 2013’te lideri olan Jinping’in yönetimiyle birlikte önemli sonuçlar doğurdu. Çin uluslararası ilişkilerde daha aktif, uluslararası örgütler bünyesindeki, özellikle de BM ve bağlı kuruluşlardaki görev ve pozisyonlara talip, BRICS gibi yeni oluşumlarda yer alan, bölgesinde düzenleyici birtakım politikalar hayata geçiren bir büyük devlet görünümü almaya başladı. 2010’larla birlikte Çin’in kapsamlı bir dış politika hamlesi olarak Kuşak ve Yol Projesi dikkat çekmektedir. Sonuç olarak Çin ABD ve Batılı ülkelerle kıyaslandığında güçlenmektedir ve güçlenen Çin Halk Cumhuriyeti karşısında özellikle Tayvan her geçen gün biraz daha köşeye sıkışmaktadır. Kore yarımadasındaki bölünme bu dönemde de sürdü. Kore kalkınması sürerken Kuzey Kore, dışa kapalı bir rejim olarak varlığını sürdürdü. 2006’dan itibaren nükleer bir güç haline gelen Kuzey Kore, 2011’de iktidara gelen Kim Yong-Un (Kuzey Kore’nin ilk lideri Kim Il Sung’un torunu) döneminde istikrarsız bir seyir izledi. Dönem dönem kitlesel açlık haberleriyle anılan Kuzey Kore, başta Kore ve Japonya olmak üzere bölgedeki devletler için büyük bir endişe kaynağı oldu.Özellikle Çin’in ve doğu Asya’daki diğer yükselen ekonomilerin (özellikle Endonezya, Malezya, Singapur) başarılı performansları nedeniyle dünya ekonomisindeki payı önceki dönemlere göre azalan Japonya, tehdit algıladığı Çin ve Kuzey Kore’ye karşı silahlanma programı başlattı.

Hindistan

Yüzölçümü ve nüfusu bakımından sahip olduğu büyüklük nedeniyle “alt kıta” olarak anılan Hindistan da Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde yükselen ekonomiler arasında yer aldı. 1990’larda yapılan kapsamlı reformlar sonucunda ülke ekonomisi istikrarlı şekilde büyümeye devam etti. Özellikle bilişim sektörüne yaptığı yatırımlar sayesinde milli gelir içinde giderek büyüyen bir kısmı yazılım ve enformasyon teknolojileri oluşturmaya başladı. Soğuk Savaş döneminde Bağlantısızlık siyaseti izleyen ve Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kuran Hindistan, Soğuk Savaş’ın ardından ABD ile ilişkilerini geliştirmeye başladı. Gelişen ilişkiler, Hindistan’ın nükleer silah teknolojisi geliştirmesinin önünü açtı. Bu durum, kendisi de yine bir nükleer güç olan Pakistan’la arasındaki gerginliği tehlikeli bir noktaya getirdi. Keşmir sorunu nedeniyle sorun yaşayan iki ülke 2003’te imzaladıkları ateşkesin ardından bu dönemde de çeşitli tarihlerde sınırlı çatışmalara girdiler. Hindistan’ın yeni dönemdeki en önemli iç sorunlarından birisi ülke nüfusunun yaklaşık %15’ini oluşturan Müslümanlarla

örgütlerin kanlı saldırılarıyla artan gerilim, sonrasındaki atmosferin de etkisiyle, yönelik ırkçı ve ayrımcı hareketlerin

ümanların haklarını Hint toplumu içinde de kutuplaşmayı

Ünite 8 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç