TAR118U-SİYASİ TARİH
Ünite 7: Tek Kutuplu Yeni Dünya Düzeni (1989-2001)
Giriş
Reformlarıyla SSCB’nin dağılma sürecine girmesine neden olan Gorbaçov, 1991 yılında Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulmasının ardından SSCB’nin çözülüşünü kabullenmiş ve istifa etmiştir. Böylece 40 yıldan uzun süren Komünizm-Kapitalizm savaşı sona ermiş, ABD ideolojisi rakipsiz kalmıştır. Dahası 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD daha agresif bir dış politika izlemeye başlamış, Avrupa’da ise 1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği kurulmuştur. Öte yandan Ortadoğu’da aktörler arası rekabet kızışmaya devam etmiştir. Saddam önderliğinde Irak Kuveyt’i işgal etmiş, ABD öncülüğündeki BM koalisyonu Irak’a yönelik operasyonu sonrasında Kuveyt’i kurtarmıştır. Filistin-İsrail mücadelesinde barış süreci başlamış, Oslo-I ve Oslo-II anlaşmalarıyla barışa çok yaklaşılmış, ancak Hamas ve radikal Yahudilerin sabote etme çabaları nedeniyle barış sağlanamamıştır. 11 Eylül sonrasında ise ABD Afganistan’a girmiş, 20 yıl boyunca Taliban’a karşı savaşmıştır. Asya ekonomileri ise 1997 ekonomik kriziyle başa çıkmak zorunda kalmış, söz konusu krizden Çin büyüyerek çıkmıştır. Afganistan ise Soğuk Savaş sonrasında da kriz ve iç savaşlarla çalkalanmıştır. BM’nin Somali ve Ruanda örneklerinde gözlemlenen krizlere çözüm üretememesi Afrikalı aktörlerin efektif bir birlik arayışına girmelerine neden olmuştur. Latin Amerika’da neoliberalleşme çabaları boşa çıkmış, 1994 Meksika Peso Krizi kıtayı olumsuz etkilemiştir. Şili ve Venezuela gibi ülkelerde sosyalist iktidarlar oluşmuştur.
Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistemin Yeni Dinamikleri
1970’lerde çokuluslu şirketlerin doğması ve yaygınlaşmasıyla başlayan küreselleşme, Sovyetler’in dağılmasıyla ideolojik rekabeti de geride bırakmıştır. Küreselleşmenin ve karşılıklı bağımlılığın bu denli artması, uluslararası şirketlerin yaygınlaşması ve doğrudan yabancı yatırım imkanlarının bolluğu, ekonomi temelli uluslararası örgütlerin doğmasına yol açmış; neo-liberal dünya düzeni pekişmiştir. Öte yandan bölgesel aktörler de Soğuk Savaş sonrası sistemde daha fazla hareket alanı bulmuş, iki süper gücün rekabeti altında ezilmekten kurtulan devletler, kendi bölgesel güçlerini pekiştirme gayesi içinde olmuşlardır. Sovyetler’in dağılma sürecinde ve sonrasında insan hakları, uluslararası kamuoyunun yeni manşeti olmuş; ayrımcılık, kişisel hürriyet ve azınlık haklarıyla ilgili birçok NGO (Devlet Dışı Örgütler) kurulmuştur.
Eski SSCB nüfusunun yanı sıra zengin petrol ve doğalgaz rezervlerini miras alan Rusya, bölgede kısa sürede toparlanabilme ve güçlenebilme imkânına sahipti. Bölgesel liderliğini sağlamlaştırdıktan sonra ABD’yle yeni bir rekabete girebileceği sinyallerini veriyordu. Öte yandan SSCB’nin dağılması ve küresel çapta bir rekabetin ortadan kalkması, diğer aktörlere özerk bir alan yaratmış, SSCB gibi ülkelerden ayrılan asker ve güvenlik uzmanlarının, dünyanın çeşitli bölgelerinde askerî şirketler ya da paralı ordular kurmalarına neden olmuştur. Uluslararası sistemde
devletler arası savaşlar azalırken asimetrik savaşlar artmıştır.
Uluslararası sistemin tek kutuplu bir hâle bürünmesiyle birlikte ABD, çeşitli bölgelerde çok daha rahat hareket edebilme imkanına sahip oldu. Yeni dünya düzeni, ABD tarafından korunması ve gerekirse silah zoruyla dayatılması gereken bir kült haline geldi. Öte yandan ideolojik temelli rekabetin sona ermesi, istikrarın sağlanması anlamına gelmeyecekti. Etnik ve dinsel ayrılıklar, katı milliyetçi akımlar, başta üçüncü dünya ülkeleri olmak üzere tüm bölgeleri etkileyecek; bölgesel ve uluslararası terör artacaktır.
Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA)
1990 Paris Zirvesinde bir araya gelen AGİK üyeleri, Paris Yasası’nın yanında AKKA’yı da imzalamıştır. Amerika’dan Asya’ya, oldukça geniş bir coğrafyayı bağlayan ve o zamana kadarki en geniş kapsamlı silahsızlanma anlaşması olan AKKA kapsamında elden çıkarılan silahlardan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler faydalanmıştır.
SSCB’nin Dağılması ve Rusya Federasyonu
Gorbaçov döneminin getirdiği gevşek blok siyaseti, SSCB’nin çözülmesine ve Doğu Bloku ülkelerinin liberalleşmesine zemin hazırlamıştı. Önce Estonya’nın egemenlik ilanının ardından sırasıyla Litvanya, Letonya, Azerbaycan ve Gürcistan egemenlik kararı aldılar. Ardından Rusya Federasyonu egemenlik ilan etmiş, seçimleri Boris Yeltsin kazanmış ve federasyonun yeni devlet başkanı olmuştur. Ardından sırasıyla Ermenistan, Ukrayna, Belarus ve Moldova bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Türki cumhuriyetler de (Azerbaycan, Özbekistan, Kırgısizstan, Türkmenistan, Kazakistan) bağımsızlıklarını ilan ettiler ve Türkiye bu cumhuriyetleri ivedilikle tanıdı. Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyetten 11’inin katılmasıyla Kazakistan’ın başkenti Almata’da düzenlenen konferans sonucu 21 Aralık 1991 tarihinde Bağımsız Devletler Topluluğu kurulmuştur. RF’nin, BM Güvenlik Konseyi’nde SSCB’nin yerini alması kararlaştırılırken üye ülkeler arasında işbirliği kurumsallaştırılmıştır.
SSCB’nin dağılma sürecinde zaten ekonomik durumu iyi olmayan Doğu Bloku ülkeleri de hızlı bir şekilde liberalleşme adımları atmışlar, komünist çizgiden ayrılarak yeni dünya düzenine adapte olmaya çalışmışlardır. Komünist ekolü tek parti yönetimiyle katı bir şekilde sürdüren tek ülke, Kuzey Kore olmuştur. Komünist ülkeleri ekonomik işbirliği zemininde birbirine bağlayan COMECON, üye devletlerin Budapeşte’de 1991 yılında yaptıkları konferans sonrasında feshedilmiş, aynı yıl, NATO’nun bir numaralı rakibi Varşova Paktı da, üye devletlerin inisiyatifi doğrultusunda feshedilmiştir.
Rusya kaos dolu iki yıllık bir süreç yaşamıştır. Katı devletçi politikaların uygulandığı komünist anlayıştan serbest piyasa ekonomisine geçiş süreci, Yeltsin önderliğinde tamamlanmıştır. Kamu mülkiyeti olan birçok tesis
özelleştirilerek yeni bir burjuvazinin doğuşu sağlanmıştır. SSCB’nin yaşadığı şekilde ayrılıkçı hareketlere teslim olmamak için özellikle 1993 sonrasında sert bir tutum sergilenmiştir. Rusya’nın bu yılda ilan ettiği “Yakın Çevre Doktrini”, kendi bölgesini kendi liderliği altında tutmaya ve yabancı güçlerin bölge dışında bırakılmasına dayanıyordu. Bu dönemde Rusya karşıtı liderlerin Moskova eliyle iktidardan düşürüldüğü örnekler de yaşandı.
Rusya’nın Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanımaması ve akabinde 1994 yılında Grozni’yi işgal etmesi sonrasında asimetrik bir savaş yaşanmış, gerilla savaşı sırasında Rusya büyük kayıplar yaşamış, 1997 yılında Moskova Barış Antlaşması ile Rusya, Çeçenistan’dan çekilmiştir. 1999 yılında Çeçenistan Dağıstan’a saldırınca Rusya bölgeye yeniden girmiş, Putin’in başarıları 2000 yılında başkanlığı Yeltsin’den devralmasının da önünü açmıştır. Putin Rusyası dış politikada daha bağımsız ve daha proaktif bir görünüm sergilemiş, ABD ile hayalci bir ittifaktan ziyade karşılıklı ulusal çıkarların beslenebildiği işbirliklerine sıcak bakılmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrasında Putin, ABD’nin yaşadığı uluslararası terör problemini Çeçenistan meselesiyle özdeşleştirerek kamuoyunda imaj düzeltmeye çalışacaktır.
ABD’de Durum
ABD Başkanı Bush, Sovyetlerin dağılmasının ardından Rusya’nın bölgede istikrar sağlayıcı bir güç olarak kalmasını desteklemiş, Batı için tehdit yaratmayacak, serbest piyasaya yeterince adapte olmuş bir Rusya’yı uluslararası sistem açısından faydalı görmüştür. Clinton dönemi (1993-2001) ABD, uluslararası sistemdeki başat konumunu korumaktaydı. ABD hegemonyasına yönelik olası muhalefetlere karşın caydırma ve tecrit politikaları benimsendi. Söz konusu dönemde birincil tehdit algılaması, haydut devletler olarak değerlendirilen İran, Irak, Libya ve Kuzey Kore’ye yönelikti. Öte yandan Clinton, dış politikada yumuşak güç unsurlarını sıklıkla kullanmış, başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere farklı bölgelerdeki demokratikleşme çabalarını teşvik etmiştir. 2000 yılında yapılan seçimleri kazanan George W. Bush dönemiyle birlikte ABD dış politikasının yönlendiricisi, neo-concular (Yeni Muhafazakarlık) olacaktır. ABD, başta Ortadoğu bölgesine yönelik olmak üzere uluslararası sistemde kendi ideolojisini benimsemeyen ve hegemonyasına yönelik tehdit unsuru olan aktörlere karşı sert güç unsurlarına fazlasıyla başvuracak, Amerikan değerlerini empoze etme çabası içinde olacaktır. Pearl Harbour baskınından sonra ilk kez ABD’nin kendi topraklarında vurulması şeklinde gerçekleşen 11 Eylül saldırıları, ABD’nin agresif dış politikasının hazırlayıcısı olmuştur. Şöyle ki uluslararası terör, hegemon devleti vurmuş oldu. Meşruiyet zemininde hareket etmek, artık ABD için zorunlu bir seçenek olmaktan çıkmış; diplomatik kanallarla barışçıl çözümler yerine sert güç unsurları da kullanılmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrasında Başkan Bush, “Ya bizimlesiniz ya da teröristlerin yanındasınız.” açıklamasıyla uluslararası terörizme karşı savaş açtığını ifade etmiş ve sistemdeki bütün aktörlere ültimatom vermiştir.
Avrupa’da Durum
Avrupa SSCB’nin dağılması sonrasında Kuzey’den gelen büyük tehditten kurtulmuştur. Doğu Avrupa ülkelerinin liberalleşme çabaları desteklenmiş, entegrasyon süreci hız kazanmış, 1992 Maastricht Antlaşması ile Avrupa Toplulukları, yerini Avrupa Birliği’ne (AB) bırakmıştır. Öte yandan antlaşma, tüm üye ülke vatandaşlarına Avrupa Birliği vatandaşlığı veriyordu. Doğu Avrupa ülkelerinin birliğe olan yoğun ilgisi nedeniyle çeşitli önlemler çerçevesinde genişleme kararları alındı. 1993 yılında yapılan Kopenhag Zirvesi’yle birlikte birliğe üye olmak isteyen devletler için bazı kriterler belirlendi. Özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye entegre olması ve bu entegrasyon sırasında Batı değerlerini benimsemeleri açısından bu kriterler; serbest piyasa ekonomisine ve demokratik bir siyasi sisteme sahip olmak üzerinden şekillenmiş, insan ve azınlık haklarına yönelik unsurları da bünyesinde barındırmıştır. 1995 yılında AB, üçüncü genişlemesini yaşamış; Avusturya, Finlandiya ve İsveç, AB’nin yeni üyeleri olmuştur.
Bu dönemde NATO’nun Avrupa güvenliğini sağlama işlevi, ABD açısından da bir yük teşkil etmekteydi. Avrupa Birliği, ortak bir savunma politikası ve güvenlik anlayışı çerçevesinde NATO’ya olan bağımlılığını azaltmaya ve kendi ordusuna sahip olmaya çalışmıştır. Ancak Bosna ve Kosova krizlerinde görüldüğü gibi, AB ülkeleri NATO’dan bağımsız askerî bir örgüt olmaktan uzaktı. Bu nedenle ortak savunma anlayışı rafa kalkacaktır.
Soğuk Savaş sonrasında Balkan ülkeleri de liberalleşme adımları attı. Bulgaristan, Arnavutluk ve Romanya’da da uzun yıllar iktidarda kalan liderler değişti. Balkanlar’da en büyük kriz Yugoslavya’da yaşandı. SSCB’nin aksine Yugoslavya Federasyonu, savaş yoluyla kurtarılmaya çalışıldı. 25 Haziran 1991 tarihinde önce Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan ederek dağılma sürecini başlatacak, daha sonrasında ise Makedonya ve Bosna- Hersek de bu kararı izleyerek bağımsız olacaklardı. Böylece Yugoslavya, sadece Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan zayıf bir federasyon olarak kaldı.
Bosna Savaşı ve özellikle Srebrenitsa katliamı BM barış koruma operasyonları açısından kara bir leke olarak tarihe geçmiştir. Sırp Ortodoks rahiplerinin Bosna Savaşı’nı İslamiyet’in bölgede tekrar yayılma ihtimaline karşın Hıristiyan mücadelesi olarak tanımlaması Medeniyetler Çatışması tezinin doğrulandığı inancı yaratmış; ABD’nin Bosnalı Müslümanların safında yer alması söz konusu tezi çürütmüştür. ABD’nin NATO çerçevesinde hava operasyonlarıyla destek verdiği Bosnalılar, Sırp birliklerini püskürtmeyi başarmıştır. Dayton Anlaşması, 14 Aralık 1995 tarihinde Paris’te imzalanarak Bosna Savaşı’nı bitiren anlaşma olmuştur.
Tito’nun ölümü sonrasında başlayan milliyetçilik akımları ve Miloseviç’in federasyondaki Sırp ağırlığını artırma çabaları sonrasında Kosova’nın özerkliği kaldırılmış, Kosova Arnavutları ve Sırplar arasında kopuş ve çatışmalar yaşanmıştır. 1992’de bağımsızlık ilan etmelerine rağmen
Dayton Anlaşması’nda kendilerine yönelik bir düzenleme göremeyen Kosovalı Arnavutlar 1993 yılında Kosova Kurtuluş Ordusunu kurmuş, 1997 yılından itibaren Belgrad yönetimine karşı silahlı mücadelelere başlamıştır. Rusya ve Çin vetoları nedeniyle BM’nin çatışmalara müdahale kararı alamamasının ardından ABD öncülüğünde NATO 1999’da Belgrad yönetimine karşı hava operasyonlarına başlamış, bu durum Yugoslavya’nın uzlaşmayı kabul etmesi ve Kosova’nın egemenliğinin tanınması ile sonuçlanmıştır.
Kıbrıs Sorunu ise bu süreçte farklı çabalara rağmen çözüme kavuşturulamamıştır. Turgut Özal’ın 1991 yılında önerdiği Dörtlü Konferans (Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Türk tarafı ve Kıbrıs Rum Kesimi) fikrine karşın Yunanistan’ın BM Güvenlik Konseyi daim üyelerini de katan Dokuzlu Konferans önerisi arasında uzlaşma sağlanamamıştır. BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın taksimi ve enosisi reddeden ve Kıbrıs’ın bir bütün olarak bağımsız olması gerektiğini savunan raporu, BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenmiş; ancak yeni genel sekreter Butros Gali’nin Türk tarafında %28,2’lik bir alan bırakan haritası üzerinde uzlaşma sağlanamadığı için Gali, Türk tarafını çözümsüzlüğün sorumlusu olarak göstermiştir. Türkiye- AB ilişkilerinin çoğu zaman düğüm olmasına neden olmuş da olan bir karar olarak 1994 Korfu Zirvesi’nde Güney Kıbrıs Rum Kesimi, adanın tamamını temsilen AB genişleme planlarına dahil edilmiştir. Ardından Rum kesimi AB üyeliği kesinleşene kadar sorunun etrafında oyalanma stratejisini benimsemiş, Denktaş’ın Klerides ile görüşme çabaları sonuçsuz kalmış, Rum kesimi gerginliğin arttığı dönemlerde adaya s-300 füzelerini konuşlandırmaya kadar sorunu tırmandırmıştır. Türkiye’nin de güvenliğine yönelik bu tehdide sessiz kalmaması üzerine s-300’ler Girit Adası’na transfer edilmiştir. 1997 yılında yeni Genel Sekreter Kofi Annan’ın çabaları sonrasında Denktaş ve Klerides arasında toplumlararası görüşmeler tekrar başlamıştır. Ancak aynı yıl düzenlenen Lüksemburg Zirvesi’nde Rum Kesimi’yle AB tam üyeliği doğrultusunda müzakerelerin başlanması kararı alınması üzerine Denktaş, görüşmelerden çekilmiştir. 1999 yılında New York’ta gerçekleşen yakınlaşma görüşmelerinde de Türk tarafının iki toplumun siyasi eşitliğine dayalı konfederasyon tezine karşılık Klerides’in merkezi hükümetin güçlü olduğu bir federasyon fikri arasında uzlaşma sağlanamamıştır.
Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Dünyanın Diğer Bölgeleri
Soğuk Savaş sonrası dönemde dünya, iki kutuplu sistemden tek kutuplu sisteme doğru yol alırken bölgesel aktörler daha fazla hareket alanına sahip olabildiler. Bu durum, dünyanın diğer bölgelerinde güçlü liderler doğurdu. Irak’ta Saddam, Filistin’de Arafat ve Libya’da Kaddafi gibi isimler bu liderlere örnek gösterilebilir. Güçlü ve revizyonist liderler militarizmi, militarizm ise bölgesel çatışmaları beslemiştir. Asya kıtasını bir istisna olarak dışarıda bırakırsak, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın diğer bölgelerinde devletler arası çatışmalar ve iç savaşlar yaşanmıştır.
Ortadoğu’da Durum
Ortadoğu Bölgesi, 1990’lı yıllarda da çatışmaların ve krizlerin etkisi altında kalmıştır. 1987 yılında başlayan Filistin ayaklanması I. İntifada’nın Oslo barış süreciyle tamamlanması; Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ve ABD’nin bölgeye müdahil olması; bu dönemde yaşanan en önemli gelişmeler oldu. 11 Eylül saldırıları sonrasında ise ABD, bölgeye bütün gücüyle yüklenecektir.
Irak lideri Saddam’ın bölgedeki güç boşluğunu doldurma amacıyla ABD ve İsrail’e yönelik saldırgan söylemleri, Filistin meselesini katı biçimde savunması ve İsrail’e karşı Arap devletlerinin yanında olması bölgede prestijini artırıyordu. Öte yandan İran ile girdiği savaştan ağır hasarla çıkan ve yüklü borcu olan Saddam Kuveyt’i OPEC kararlarına uymamakla suçlayarak önce borçlarının silinmesini talep etti, talebin reddedilmesinin ardından da Kuveyt’i işgal etti. Bölge petrollerinin Saddam kontrolüne geçmesini istemeyen ve Suudi Arabistan’ı olası bir Saddam saldırısından korumak isteyen ABD, Çöl Kalkanı Operasyonu ile Suudi Arabistan’a asker konuşlandırdı. Körfez petrollerinden kaynaklı refahın Batı’ya değil Arap devletlerine sunulması çağrısında bulunan Saddam’ın etkisiz hale getirilebilmesi için Çöl Kalkanı Operasyonu Kuveyt’i kurtarmaya yönelik Çöl Fırtınası Operasyonu’na dönüştü. BM’nin Irak’a Kuveyt’ten çekilmesi için verdiği son tarihte de Saddam birliklerini bölgeden çekmeyince Irak, koalisyon güçleri tarafından 42 gün boyunca hava bombardımanına tutuldu. Koalisyon güçleri Kuveyt’e girerek beş gün içerisinde Irak ordusunun çekilmesini sağladı. Ateşkesin ardından tüm kimyasal ve biyolojik silahların imhasının yanı sıra Uluslararası Atom Enerjisi’nin Irak’ın kitle imha silahlarını denetlemesini içeren şartlar sunuldu. Irak bu şartları kabul etti. Bu şartların yanında BM, Irak’ta yaşayan Kürtlerin ve Şiilerin rejim tarafından cezalandırılmasını engellemeye yönelik olarak Irak’ın 36. Paralelin kuzeyinde ve 32. Paralelin güneyinde uçuş yapması yasaklandı. Körfez Savaşı yoğun can kaybının yanı sıra Irak altyapısının bütünüyle çökmesine neden oldu. Ekonomik ambargo ve petrol gelirlerinin BM kontrolünde olması Irak halkının zor günler yaşamasına neden oldu. Irak BM şartlarına uymadığı gerekçesiyle 1993, 96, 98 ve 2001 yıllarında tekrar bombalandı. Saddam Hüseyin, ABD karşıtı söylemlerine devam edince ve 1998 yılında BM denetçilerini ülkeden çıkarınca Çöl Tilkisi Operasyonu ile ABD tarafından Saddam’ın devrilmesi hedeflendi. Clinton’la devam eden bu hedef, Oğul Bush tarafından 2003 yılında gerçekleştirildi.
Körfez Savaşı’nın sebep olduğu kaotik atmosfer ve Filistin intifadasının kamuoyunda yarattığı etki, ABD’nin Arap devletlerini, Filistinlileri ve İsrail’i uzlaştırma çabası içine girmesini sağladı. SSCB’nin de destek verdiği barış görüşmeleri, 30 Ekim 1991 tarihinde Madrid’de başladı. Konferansa İsrail, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin delegasyonu katılım sağladı. Öte yandan Baba Bush liderliğinde ABD, İsrail’e karşı sert bir tutum sergilemeye başladı. İsrail’in İntifada ve Körfez Savaşı sırasında, işgal
edilmiş topraklar üzerinde o güne kadarki en geniş kapsamlı yerleşim programını yürütmesi ve bu programa, kamuoyu tepkilerine rağmen, Madrid Konferansı sırasında da devam etmesi, Bush’un İsrail’e yönelik mâli desteğini keseceğini açıklamasıyla bir krize dönüştü. ABD ve İsrail, tarihlerindeki en büyük anlaşmazlığı yaşadılar.
Madrid Konferansı’ndan sonra Arap ve İsrail delegasyonları, 1993 yılında Washington’da bir araya geldiler. Toplantıdan çok büyük bir beklenti olmamasına rağmen FKÖ ile İsrail arasında karşılıklı tanımayı ve Batı Şeria ile Gazze’de Filistin özerkliğini içeren gizli bir anlaşmaya varıldığının ortaya çıkması, kamuoyunda büyük şaşkınlık yarattı. FKÖ ile İsrail arasındaki gizli görüşmeler, Norveç’in başkenti Oslo’da, ilkbahar ve yaz mevsimleri boyunca sürmüştü. Oslo’da bir araya gelen taraflar, iki adet anlaşma yapmışlardı. Birinci anlaşmada İsrail, FKÖ’yü Filistin’in meşru temsilcisi olarak; FKÖ ise İsrail’in yaşam hakkını tanımıştır. Filistin Özerkliği Üzerine İlkeler Deklarasyonu isimli, Oslo-I olarak bilinen ikinci anlaşmada ise işgal altındaki topraklarda Filistin özerkliğini öngören beş yıllık bir plan oluşturulmaktaydı. Umut yeşerten Oslo- I anlaşmasının imzalandığı 1993 yılından Oslo-II anlaşmasının imzalandığı 1995 yılına kadar Rabin, yerleşim politikasına devam etmiş, Filistinlilerin 20 bin dönüm toprağına el koymuştur. 1995 yılında bir diğer ara anlaşma olarak imzalanan Oslo-II, Batı Şeria’yı üçe bölerek bu üç bölgedeki FKÖ ve İsrail yönetimini düzenlemiştir. Öte yandan gerek Filistin’in kurtuluşu için İslami bir çizgide kurulmuş olan Hamas’ın Oslo görüşmelerine temelden karşı olması, gerekse İsrail’de çeşitli Yahudi dini sözcülerin olası bir anlaşmayı vaat edilmiş topraklara ihanet olarak görmesi nedeniyle iki tarafın da şiddete başvurduğu örnekler yaşanmıştır. Rabin’in İsrailli bir köktendinci tarafından öldürülmesi sonrasında seçimleri kazanan Netanyahu’nun barış görüşmelerini yavaşlatma sözü ve yerleşim politikasını sertleştirerek devam ettirmesi sonrasında bir sonraki seçimleri Ehud Barak kazanmış ve barış görüşmeleri yeniden canlanmıştır; ancak iktidardan kısa sürede düşürülmesi üzerine barış görüşmeleri sonuçsuz kalmıştır. 2000 seçimlerini kazanan Ariel Sharon ise bir güvenlik ordusuyla Harem-üş Şerif’e girerek iki toplum arasındaki çatışmaları körükledi. Filistin protestolarına İsrail güçlerinin sert müdahalesi ile ikinci intifada başladı.
11 Eylül saldırıları sonrasında hedef tahtasına konulan El- Kaide lideri Usame Bin Ladin’in Taliban rejimi tarafından Afganistan’da saklandığı istihbaratı üzerine ABD, 20 Eylül 2001 tarihinde Taliban’dan El-Kaide’ye ait bütün eğitim kamplarını kapatması ve Bin Ladin’i ABD’ye teslim etmesini talep etti. Taliban Bin Ladin’i sakladığını kabul etti ancak 11 Eylül saldırılarıyla ilişkisine ilişkin kesin delil olmaması gerekçesiyle korumaya devam etti. Bunun üzerine ABD Afganistan’a yönelik Sürekli Özgürlük Operasyonu’na başladı. Söz konusu operasyon için BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkartılması teklifine sıcak bakmayan ABD, kendi başına operasyonu yönetmek istedi ve bir ay içinde Taliban rejimini devirerek Batı’ya yakın Hamid Karzai liderliğinde yeni bir hükümet kuruldu. ABD,
Taliban devrildikten sonra bölgede istikrarın sağlanması amacıyla BM’den destek talep etti ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu BM Barış Gücü ISAF Aralık 2001’de bölgeye intikal etti. Öte yandan Taliban ve El Kaide tarafından ABD’ye yönelik gerilla savaşı başlatıldı. ABD, daha önce Vietnam’da, SSCB’nin ise yine Afganistan’da yaşadığı senaryoya benzer bir senaryoyu yaşayacak ve bölgede maliyeti yüksek, yıpratıcı bir savaşa girecekti.
Asya’da Durum
Asya’daki ekonomik kalkınma trendi Japonya, Çin ve Asya Kaplanları önderliğinde bir süre devam etti. Ucuz iş gücü potansiyeli ile yabancı yatırımlar çekildi. Ancak finans sektörünün yeterince kurumsallaşmamış olması ve bazı Doğu Asya ülkelerindeki şeffaflık eksikliği 1997 yılında Asya Krizi’nin doğmasına neden oldu. Yabancı sermayenin 1997’de Tayland’dan aniden çekilmesi ile başlayan kriz kıtanın büyük bölümüne yayıldı. Ancak Japonya ve Çin istikrarlı kalkınma oranlarını koruyabildi. Çin uzun yıllar istikrarlı bir büyüme yakaladı. Yer altı kaynakları ve devasa nüfusuyla ekonomik bir dev haline geldi. Hatta tek kutuplu dünyaya rakip olması söz konusu oldu.
Afrika’da Durum
Fakat Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte süper güç desteğinden mahrum kalan Afrikalı liderler, iktidarlarını, hatta hayatlarını koruyabilmek amacıyla Afrika içinde güçlü bir birlik kurma arzusu taşıyacak, çeşitli demokratikleşme adımları atılacaktır. Libya lideri Kaddafi, Nijerya lideri Obasanjo ve Güney Afrika devlet başkanı Mbeki lokomotifliğinde ilerleyen Afrika, Afrika Birliği’nin kurulması yönünde adımlara sahne olmuştur. Kıta, bu yıllarda da çeşitli iç savaşların ve katliamların yaşam sahası hâline gelmiştir. Somali, Kongo, Sudan, Liberya ve daha birçok ülkede iç savaşlar yaşanmış; özellikle Ruanda’da yaşanan çatışmalar ve soykırımın etkileri oldukça büyük olmuştur. BM’nin kıtadaki savaşları engelleyememesi, yaşananlara seyirci kalmakla suçlanması Afrika Birliği çalışmalarını daha da güçlendirmiştir.
Latin Amerika’da Durum
Soğuk Savaş’tan yüksek enflasyon oranları ve istikrarsızlıkla çıkan Latin Amerika ülkeleri, serbest piyasa ekonomisine entegre edilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede IMF ve Dünya Bankası tarafından verilen kredilerin yanında doğrudan yabancı yatırımın da bölgeye giriş yapmasına yönelik politikalar uygulanmıştır. Bu durum devletlerin ekonomi üzerindeki kontrollerini kısıtlamış, üretim yerine likidite akışı üzerinden şekillenen ekonomi işsizliği artırarak ekonomiyi kırılgan bir hale getirmiştir. Asya krizi benzeri bir kriz bölgede meydana gelmiş, Peru’dan başlayarak domino etkisiyle farklı ülkelere sıçramış, halk hareketleri meydana gelmiş, neo-liberal politikalara yönelik yoğun bir muhalefet dalgası başlamıştır.