SOS214U-GÖÇ SOSYOLOJİSİ
Ünite 8: Beyin Göçü ve Sonuçları
Beyin Göçünün Sosyolojik Dinamikleri
Son yirmi yılda, bilginin, inovasyonun ve insan sermayesinin ekonomik kalkınma üzerindeki rolünün geniş bir şekilde etkili olduğunu görmekteyiz. Bunu sağlamada en önemli faktörlerden biri olarak algılanan yüksek eğitimli bireylere, merkezî bir rol atfedilmiştir (Labrianidis, 2014: 315). Eğitimli ve yüksek vasıflı kişilerin çalışmak ve yaşamak amacıyla kendi ülkesinin dışında bir ülkeye gitmesi süreci beyin göçü olarak adlandırılmaktadır.
Beyin göçünün gelişmiş ülkeler açısından çok sayıda yararı olup yüksek becerili iş gücünde var olan açıkların kapatılmasına, AR-GE faaliyetlerinin ve ekonominin motoru olan sektörlerde üretimin artmasına katkı sağlar, teknoloji ihracatı için fırsat yaratır. Ayrıca gelişmiş ülkeler paralı yüksek öğretim programları yoluyla önemli bir gelir kaynağına kavuşur ve üniversitelerinden mezun olan yabancılar arasından en iyilerini seçme imkânını bulur. Buna karşılık beyin göçü gelişmekte olan ülkeler açısından önemli kayıplara yol açan çok ciddi bir sorundur (Toksöz, 2006: 226).
Kişilerin göçe karar vermelerinde Toksöz’e (2006: 226) göre itici etkenler temelde dört grupta toplanabilir:
1. Ücret yetersizliğinden kaynaklanan mali sorunlar ve ekonomik istikrarsızlıklar. 2. Gelişmekte olan ülkelerde bilim ve teknolojiye gereken önemin verilmemesi sonucu mesleki alanda çalışma koşullarının yetersizliği. 3. Yetişmiş iş gücünün sahip olduğu mesleklere ilişkin istihdam yetersizlikleri ve işsizlik. 4. Gelişmekte olan ülkede yaşanan siyasi istikrarsızlıklar, çatışmalı ortamlar, etnik köken, din vb. temelli ayrımcı uygulamalar.
Yüksek vasıflı beyin göçünün ana itici gücünün, genellikle ücret kazançları, iş fırsatları ve hedef ülkelerdeki güvenlik açısından mevcut olan daha iyi bir yaşam arzusu olduğu kabul edilmektedir.
Göç ve yönetişim arasındaki bağlantı göz önünde bulundurularak çok az araştırma yapılmıştır. Hiskey ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada (2014) zorlayıcı kişisel veya ulusal ekonomik koşulların, kötü performanslı ve tartışmalı bir demokratik siyasal sistemin bu göç eğilimlerini beslemek konusunda payı olabileceğinin altını çizmektedir. Onlar kötü hizmet sunumu ile tekrarlanan deneyimlerin ve devletin vatandaş ile zayıf iletişim biçiminin bir kişinin göç kararını kalmak veya terk etmek yolunda etkileyeceğini savunuyorlar. Örneğin; bir birey hırsızlar tarafından soyulduğunda kurumların desteğini görmezse ve kurumlar hakkında korku duyar ve şüpheci hâle gelirse, içinde yaşadığı toplum ve sistem için çok az umut sahibi olacaktır (Cohn-Lois, 2019: 5). Hiskey ve arkadaşları (2014) bütün koşullar eşit olsa bile, eğer bir kişi kendisini yaşadığı yerde güvensiz hissediyorsa, o
kişinin göç etme isteğinin daha yüksek olacağını öne sürmektedir.
Lowell ve arkadaşları (2004) ve Özden (2005) fiziksel güvenliğin, yüksek vasıflıların geri dönme isteksizliğini sağlayan başlıca faktörler arasında olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca, göçmenlerin ve diasporaların kalkınmayı teşvik etme becerilerini araştıran OECD raporuna (2012) göre, birçok göçmenin gidilen hedef ülkelerdeki taahhütler nedeniyle süresiz olarak geri dönmeye isteksiz olabileceğine dikkat çekiyor.
Buna ek olarak, pek çok göçmen, beceri ve eğitim seviyeleriyle orantılı olarak ülkelerinde iş bulamayacağına inandığında gittiği ülkeden geri dönemez. Örneğin, Dünya Bankası (2018) politika araştırma raporu Refah için Hareketli: Küresel Göç ve Emek Piyasaları adlı raporunda göçmenlerin gelirleri daha yüksek ülkelere taşındıklarında üç ila altı kat artabildiğine dikkat çekiyor. Bu argüman aynı zamanda Gibson & McKenzie (2010) tarafından yürütülen çalışmada yüksek vasıflı göçmenlerin Gana, Mikronezya, Yeni Zelanda, Togo ve Papua Yeni Gine’den göç ederek yılda 40.000-75.000 dolara kadar kazanç elde ettiğini tahmin eden bir maliyet fayda analizi ile de desteklenmiştir.
Geleneksel Perspektif: Beyin Göçünün Olumsuz Sonuçları
1970’lerde Jagdish Bhagwati önderliğindeki bir grup akademisyen, göç veren ülkedeki iş gücü piyasalarında ortaya çıkan daralmalar, bilgi eksiklikleri, mali ve diğer cari açık meselelerinin geride kalanlar için beyin göçünün olumsuz sonuçlarını vurgulamışlardır. Bhagwati’nin bu yaklaşımında, yüksek beceri göçü, zengin ülkelerin, yoksul ülkelerin daha da yoksullaşması pahasına daha zengin hâle gelmesiyle, uluslararası düzeyde eşitsizliğin artmasına katkıda bulunmak olarak görülüyordu (Docquier ve Rapoport, 2012: 683).
Gelişmekte olan bir ülkede gerçekleşen vasıflı insanların göçünün olumsuz sonuçlarından bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1. Yüksek vasıflı insanlar hükûmet bütçesine net katkıda bulunmaktadır ve ülkeyi terk ettiklerinde, geri kalan nüfus üzerinde bunun mali yükü ortaya çıkar; 2. Vasıflı işgücü ve vasıfsız işgücü birbirini tamamlar, bu nedenle gelişmekte olan bir ülkede vasıflı işgücü kıtlığı ve bol vasıfsız iş gücü olduğunda, bu verimlilik üzerinde doğrudan olumsuz etkiye sahiptir; 3. İnsan sermayesinin kaybedilmesi bir ülkenin büyüme beklentilerini olumsuz etkilemektedir; 4. Doğrudan yabancı yatırımı çekmek ve araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) üzerinde çalışmak için yüksek vasıflı insanlara ihtiyaç olmaktadır.
Beyin göçü ile ilgili 1960’lı ve 1970’li yıllardaki literatür, kaybedilen beyinlerin vergilendirilmesini (alıcı ülkeden
alınan ve gönderen ülkeye aktarılan bir vergi) veya yüksek vasıflıların hareketliliğine kısıtlamalar getirilmesini önermiştir. Ancak, bu mesele çok fazla karmaşık olduğu için alıcı ülkelerin kalifiye göçmenlerin ülkesine vergi ödemesi söz konusu olamadı.
Beyin göçü, kaynak ülke tarafından entelektüel ve teknik insan kapasitesinin tükenmesi veya kaybına yol açmaktadır. Göç eden yüksek vasıflı bireyler, eğitim ve öğretimini büyük ölçüde tamamlamış olanlardır. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde bir tıp öğrencisi yetiştirmenin maliyeti yaklaşık 100.000 dolardır. Gelişmekte olan ülkelerin eğittikleri sağlık çalışanlarının göçü nedeniyle kaybettikleri toplam parasal kaybın yılda 500 milyon ABD dolarına eşit olduğu tahmin edilmektedir (Jagganath, 2014: 219).
Schiff (2006: 203) gibi bazı yazarlar verilere dayanarak, beyin göçünün kazancının büyüklüğü ve refah ve büyüme üzerindeki olumlu etkisinin yeni beyin göçü literatüründe ileri sürülenden önemli ölçüde daha az olduğunu ve hatta negatif olabileceğini de göstermiştir.
Yeni Perspektifler: Refah ve Kalkınma Aracı Olarak Beyin Göçü
Beyin göçüyle ilgili geleneksel literatür, göçün bir ülkeyi insan sermayesinden mahrum bıraktığını savunurken, Oded Stark ve Edward Mountford gibi bilim insanları, yüksek vasıflı göçmenlerin ayrılmasının, menşe ülkedeki insan sermayesi düzeyinde artışa yol açabileceğini ileri süren beyin kazancına odaklanırlar. “Beyin kazancı” ifadesi, bir menşe ülkenin yüksek vasıflı işçilerin göçünden yararlanabileceği çeşitli kanalları vurgular. Oded Stark ve Edward Mountford bu süreci destekleyebilecek potansiyel mekanizmaları açıklayan modeller inşa etti. Stark, Helmenstein ve Prskawetz (1997) bu mekanizmaları ülkeler arasındaki ücret farklılıklarını ve ev sahibi ülkedeki göçmenler ve işverenler arasındaki bilgi asimetrisini kullanarak açıklarlar.
Küreselleşmenin beyin göçü tarafı, gelişmekte olan ülkeler arasında kazananlar ve kaybedenler yaratır. Yönetim, teknolojik mesafe ve demografik boyut, kazanma ve kaybetmeyi belirleyen önemli faktörlerdir. Bir ülkenin göç bağlamında insan sermayesinden faydalanması göç sürecini ve eğitimli diasporayı çekme ve yönetme politikaları ile ilişkilidir. Örneğin, Hindistan’ın Bilişim Teknolojisi sektörünün gelişiminde Hint diasporasının rolü vaka çalışmaları ile gösterilmiştir.
Yakın zamandaki çalışmalarda, göç umutlarının beşerî sermayenin gelişimi üzerindeki etkileri, bu tür umutların aslında insan sermayesi oluşumunu ve gönderen ülkelerde büyümeyi teşvik edebileceğini öne süren çeşitli çalışmaların odak noktası olmuştur. Yurt dışında eğitime geri dönüşün yurt içinde olduğundan daha yüksek olması hâlinde, göç olasılığının insan sermayesinin beklenen getirisini artırdığı ve böylelikle eğitime yurt içi kayıtları artırdığı ileri sürülmektedir. Bu bağlamda düşünüldüğünde beyin göçüyle başlayan süreç göç veren ülkede büyüme ve
ekonomik performansa olumlu katkıda bulunabilir. Beyin göçü, göç veren ülkedeki bireylerin motivasyonlarını arttırarak eğitim almayı teşvik etmenin yanı sıra, gönderen ülkenin ekonomisini olumlu yönde etkileyebilecek diğer kanalları da açabilmektedir. Bu olumlu kanallar arasında işçi dövizleri, yurt dışında ek bilgi ve beceriler edinildikten sonra geri dönüş göçü ve iş ve ticaret ağlarının oluşturulması gibi çeşitli “geri bildirim etkileri” bulunmaktadır (Docquier ve Marfouk, 2006: 151-152).
Beyin göçünün göç veren ülke açısından bir kazanç olduğunu öne sürenler, yüksek vasıflı profesyonel göçmenlerin geniş ailelere işçi dövizleri göndermesini gönderen ülke için faydalar üreten; ülkeler arasında ekonomik ve sosyal bağlar oluşturan; ve daha iyi vasıflı profesyonellerin ülkeye dönüşü ile olumlu diaspora etkileri oluşturan bir süreç olarak görmektedir. Bunların yanı sıra, göç veren ve alan ülkeler arasında teknoloji ve bilgi aktarımı, kurumlar arasında işbirliği, iş ve ticaret ağlarının oluşturulması, ticaret yaratılması, kaynakların aktarımı ve yabancı yatırımı da beyin göçünün olumlu sayılabilecek gelişmeleri olarak kabul edilmektedir.
Schiff (2006: 201); yeni beyin göçü literatürünün beyin göçüyle ilgili şu tür olumlu hususların altını çizdiğini belirtmektedir:
• Beyin göçü, beklenen eğitim geri dönüşünü yükseltir; • Bu eğitim (bir beyin kazancı) ek yatırıma neden olur; • Bu yararlı bir beyin göçü veya net beyin kazancına neden olabilir. • Net beyin göçü, refah ve büyümeyi arttırır.
Miyagiwa (1991), gönderen ülkedeki vatandaşların refahının ancak vasıflı göçün sayıca az olması hâlinde etkilenmeyeceğini savunmaktadır. Schiff (2006) “beyin kazancının büyüklüğü ve etkisinin abartılı olduğu” yönünde uyarılarda bulunmuştur.
Küreselleşme ve Beyin Göçü
Bazı teorisyenler küreselleşmeyi, iş gücünü de içerecek şekilde, malların, sermayenin ve bilginin coğrafi, politik ve ekonomik sınırları aşan bir küresel akış içinde yayılması olarak tarif etmektedir (Castells, 1998). Eleştirel sosyal teorisyenler küreselleşmeyi küresel kapitalizmin olumsuz yönlerini yoğunlaştırdığı için eleştirmiştir. Bu düşünürler, göçün, küresel kuzeyin küresel kapitalist pazardaki elitinin kâr hedeflerine hizmet etmek için küresel güneyden emek ithal etmek için kullandığı bir araç hâline geldiğini savunurlar. Kellner (2002),
Küreselleşme süreçleri, eğitimin uluslararasılaşması, üretimdeki ve dünya ticaretinin genişlemesi ve çok uluslu şirketlerin yaygınlaşması sadece kalifiye işgücü talebini daha da arttırmakla kalmamış, aynı zamanda, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde iyi eğitimli ve yüksek vasıflı olan insanlar göç trafiğinde en hareketli kitle olma eğilimindedir.
Çalışmalar, OECD ülkelerinde ikamet eden göçmen sayısının 1990 ve 2000 yılları arasında on yıl içinde yüzde 50 arttığını ve vasıflı göçmen sayısındaki artışın vasıfsız göçmenlerin 2,5 katına eşit olduğunu göstermektedir. Özellikle Asya ve Orta Doğu’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne gelen göçmenler gönderen ülkedeki ortalama kişiden daha eğitimli olma eğilimindedirler.
Gelişmiş ülkeler arasında vasıflı ve eğitimli göçmenleri ülkeye çekme konusunda ciddi bir rekabet olduğunu söylemek mümkündür. Amerika yetenekli göçmenleri seçme ve çekmek konusunda hâlâ bir numara görünmektedir. Almanya, Fransa, İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Doğu Asya ülkeleri gibi diğer ülkeler son zamanlarda daha kalifiye iş gücü çekmek ve işgücü piyasalarına katılımlarını ve paylarını artırmak için belirli programlar oluşturmuştur. Örneğin, Fransa’da, Avrupa dışı ülkelerden gelen bilim adamlarının ülkeye girmesine izin vermek için özel bir vize getirilmiştir. Almanya’da Bilişim Teknolojisi uzmanları için “yeşil kartlar” uygulamaya konmaktadır.
Kabaca 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında başlayan beyin göçü küreselleşmenin yeni aşaması ile gelişen oldukça yeni bir olgudur. Bu yeni aşamanın temel özelliği, malların ve hizmetlerin, sermayenin, bilgi ve becerilerin ve insanların serbest akışını kolaylaştırmak için ulusları ve insanları siyasi sınırlar ötesine entegre etme eğilimidir (Stiglitz, 2002, s. 9-10). Küreselleşmenin bu yeni evresinin ilk kuramsal analizleri sırasıyla Walllerstein (1974) ve Frank (1980) tarafından formüle edilen neo- Marksist dünya sistemleri ve bağımlılık teorilerini içeriyordu.
Wallerstein ulus devletlere odaklanmak yerine, kapitalist bir dünya sistemi için “makro düzeyde” bir model sağladı ve böylece uluslararası bir iş bölümü, her biri kendi üretim, tüketim ve emek koşullarına sahip, dünyanın çeşitli bölgelerinden oluşan bir hiyerarşinin ortaya çıkmasına yol açtı. Buna göre, bu iş bölümü, dünyayı üç ülke kategorisine ayırmıştır; yani merkez; çevre; ve yarı çevre.
David Harvey, “post-Fordist esnek birikim” sürecini parçalı üretim, taşeronluk ve dış kaynak kullanımına dayanan ve merkezî olmayan bir küresel üretim süreci olarak tarif etmektedir. Bunun yanı sıra, post-fordist üretim süreci, son derece mobil vasıfsız ve vasıflı, minimum veya hiç pazarlık gücü olmayan, çok görevli işçilerin ve enformel sektörün büyüdüğü küresel işgücü piyasası yaratmıştır. Küreselleşmenin bu yeni evresi, küresel kapitalist ekonominin taleplerini karşılamak için ulusal politik sınırların ötesine taşınabilen ve kullanılabilen yüksek vasıflı ve eğitimli göçmen popülasyonlarının yeteneğiyle geliştikçe, bu durum beyin göçünü de motive etmiştir.
Beyin Göçü ve Toplumsal Cinsiyet
Göç sürecinin giderek kadınlaşması, uluslararası göç sürecinde son zamanlarda büyük dikkat çeken iki ana
eğilimden birisidir. Dumont ve arkadaşları (2007: 1) OECD ülkelerine kadın göçlerinin son yıllarda önemli ölçüde arttığını göstermektedir. Kadın göçmenlerin artışı son derece yetenekli göçmenler için de geçerlidir. Kadınların hâlâ az gelişmiş birçok ülkede yüksek öğrenime eşit olmayan bir erişimle karşı karşıya olduğu göz önünde bulundurulduğunda, kadınların beyin göçünde aşırı temsil edildiği bile söylenebilir. Ekonomik tahminler de daha yoksul ülkelerden vasıflı kadınların göçünün daha yüksek olduğu bilgisini desteklemektedir.
Göç eğilimlerinin cinsiyet boyutuna ilişkin verileri gözden geçirildiğinde iki olgu vurgulanmalıdır. Birincisi, OECD ülkeleri arasında ortalama bakıldığında, artık gelişmiş ülkelere gidişlerde kaba bir cinsiyet dengesi söz konusudur, İkinci olarak, son gelişmeler göçmenlerin çoğunun erkek olduğu tarihsel eğilimlerden bir kopuş olup, aile birleşiminin artması, sanayi sonrası ekonomilere geçişle ekonomik yapıların değişmesi ve menşe ülkelerdeki kadınların eğitim düzeyinin artması gibi bir dizi faktörü yansıtmaktadır.
Ekonomik tahminler, yüksek vasıflı kadınların göçünün göç veren ülkedeki üç temel eğitim ve sağlık göstergesi üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu rapor etmektedir: Bebek ölümleri, 5 yaş altı ölüm oranı ve cinsiyete göre ortaöğretime kayıt oranı.
Beyin göçünün cinsiyet boyutu, özellikle göç politikaları ve yardım politikaları yoluyla, kalkınma için politika tutarlılığını iyileştirmeye yönelik devam eden çabaların merkezinde yer almalıdır (Dumont vd., 2007: 21).
Kadın göçmenlerin ortalama olarak erkeklerden daha az eğitimli olduğuna dair kanıtlar olmakla birlikte, göç etme konusunda en büyük motivasyona sahip kadınların eğitimli kadınlar olduğuna dair kanıtlar da vardır. Eğitime erişimdeki önyargıların, kadın ve erkek yüksek vasıflı göç oranı arasındaki uçurumun önemli bir bölümünü açıkladığını görüyoruz. Kadınlara eğitim açısından fırsatlara daha fazla erişim sağlayan ve doğurganlık oranları daha düşük olan ülkelerde, kadın beyin göçü oranlarının daha düşük olduğunu gözlenmektedir.
Maryam Naghsh Nejad (2013: 3) bir ülkedeki kadın hakları düzeyinin kadın beyin göçü için önemli bir belirleyici olduğunu göstermektedir. Kurumsallaşmış cinsiyet eşitsizliğinin söz konusu olduğu ülkelerden vasıflı kadın göçü erkek göç oranlarının üzerine çıkarmaktadır. Cinsiyet eşitsizliği, kadınların kendi ülkelerinde sahip oldukları beşerî sermayelerinden aldıkları faydaları düşürür. Bu arada, kurumsallaşmış cinsiyet eşitsizliğinin olduğu ülkelerde göçün ortaya çıkaracağı maliyetler artmaktadır.
Beyin göçünün toplumsal cinsiyet yönü, özellikle cinsiyet ve eğitime özgü göç verilerinin yetersizliğinden kaynaklanan bir olumsuzluktan dolayı çok güçlü bir biçimde analiz edilememiştir. Cinsiyet eşitsizliğini yüksek vasıflı kadınların göçüyle ilişkilendiren çalışmalar,
cinsiyet eşitsizliğinin kalkınmaya zarar verdiğini öne sürmektedir.
Dumont, Martin ve Spielvogel (2007), 109 ülkeden (25 OECD ve 79 OECD dışı) göçmenler için OECD nüfus sayımı veri tabanlarını kullanarak cinsiyet açısından beyin göçüyle ilgili özel veriler sağlamaktadır. Bunlar, yüksek vasıflı kadınların hemen hemen tüm kıtalarda erkeklere göre göç etme olasılığının daha yüksek olduğunu gösteriyor, ancak Avrupa’dan göç eden insanların beyin göçü oranında neredeyse hiç cinsiyet farkı yokken, beyin göçü oranlarındaki cinsiyet farkı Afrika ülkelerinde en yüksek orana ulaşmaktadır.
Türkiye’nin Beyin Göçü Deneyimi ve Sonuçları
Yüksek vasıflı bireylerin sadece dörtte biri Avrupa’ya göç ederken, üçte ikisi Kuzey Amerika’yı, özellikle de ABD’yi tercih ediyor. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’den beyin göçü için önemli bir varış ülkesi olarak ön plana çıkmaktadır. Yüksek vasıflı göçmenlerin tercih ettikleri ülkeler arasında ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya toplamda yüzde 70’lik bir orana sahipken, sadece Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’den giden vasıflı göçün yüzde 41’ine sahip olmuştur.
1960’larda Türkiye, düşük vasıflı işçilere olan talepleri karşılamak için başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa işgücü piyasalarına gönderen bir ülkeydi. Bu göçün genel özellikleri geleneksel itme ve çekme faktörleri ile açıklanabilir ve göçmen işçilerin baskın özelliği düşük beceri düzeyleridir.
Docquier ve arkadaşlarına göre (2007: 18) ilk 30 göçmen gönderen ülke arasında Türkiye 2000 yılında beşinci, vasıflı göçmenler oranında ise dördüncü sırada yer aldı. Vasıflı göçmenler Türkiye’deki toplam göçmenlerin yalnızca yüzde 9’undan oluşurken, bunların sadece yüzde 36,5’i kadındı ve bu oran 30 ülkenin en düşük oranıydı. Türkiye, 2000 yılında Almanya’daki Türk göçmenlerin sadece yüzde 6,3’ünün yüksek vasıflı olması ve bunların yüzde 45,8’inin kadın olmasıyla, menşe ve varış ülkeleri açısından göç hareketleri açısından da cinsiyet açısından en kötü rakamlara sahip ülke oldu. Uluslararası Eğitim Enstitüsü’nün raporuna göre, 2015/16 akademik yılında ABD’ye 10.691 Türk öğrenci gelirken, Türkiye en büyük on üçüncü kaynak ülke haline gelmiş, geçici vize alan 469 Türk öğrenci 2015 yılında doktora derecesi almıştır (387’si bilim ve mühendislik-yüzde 92). 2005 yılında Çin, Hindistan, Güney Kore ve Tayvan’dan sonra Türkiye altıncı sırada yer almıştır.
Ampirik araştırmalar özellikle eğitim amacıyla yurt dışına gidenlerin eğitimlerini tamamladıktan sonra kalma eğilimlerinin yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye’de değişik dönemlerde beyin göçü üzerine yapılan araştırmalarda ortaya çıkan ortak sonuçlardan biri, yüksek nitelikli elemanların göç etmelerinde öncelikli faktörlerin mesleki alanda duyulan kaygılar olması ve
bunu ekonomik nedenlerden kaynaklanan sorunların izlemesidir.
Elveren ve Toksöz’ün araştırması, geri dönmeme kararlarında Türkiye’deki siyasi istikrarsızlığın önemli bir faktör olduğunu ve geri dönmeme niyeti ile yurtdışında geçirilen zaman arasında olumlu ilişkiler olduğunu tespit etmektedir. Öğrencilerin yurt dışında kalma kararındaki en önemli çekici faktör yurt dışındaki sistemli ve düzenli yaşam tarzı olmuştur.
Ampirik çalışmalar Türkiye’deki beyin göçünün ayrıntılı bir resmini sağlamaktadır. 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında yapılan ilk çalışmalar, dünyada vasıflı göçmenlerin göç etme ya da yurt dışında kalma niyetinin temel nedeninin düşük ücretler olduğunu göstermektedir. Ancak araştırmalar, Türkiye’den göç eden vasıflı göçmenlerin bu unsurlara ek olarak daha fazla uzmanlaşma fırsatları, hiyerarşik ve otoriter toplum yapısı ve siyasi baskılardan söz ettiğini ortaya koymuştur (Dirican vd. 1968; Kösemen 1968; Oğuzkan 1971; Türk Mühendis ve Mimar Odaları 1972; Uysal 1972).
Türkiye’de beyin göçünün cinsiyet perspektifinin altını çizen Elveren ve Toksöz (2017: 2), Türk kadınlarının erkeklere göre göç etme ve yurt dışında kalma eğiliminin daha yüksek olduğunu ve bunun çekme faktörlerinden çok itme faktörlerinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Bu yüksek vasıflı kadınların göç kararlarında özellikle önemli bir itici faktör, eğitim ve işgücü piyasalarında kadınları dezavantajlı hale getiren Türkiye’deki cinsiyet eşitsizliğinin yüksek seviyesidir. Güngör ve Tansel’in (2008: 3069).
Son karşılaştırmalı veriler, 2000 yılına kadar OECD üyesi ülkelerde yaşayan 20 milyon yüksek vasıflı göçmenin (örneğin, yüksek öğrenim gören yabancı uyruklu işçiler) olduğunu, vasıfsız göçmenler için sadece %14,4’lük bir artışa karşı on yıl içinde yüksek vasıflı göçmenlerde %63,7’lik bir artış olduğunu ortaya koymaktadır (Docquier ve Marfouk, 2006).
Türkiye’de beyin göçünün olası nedenleri, artan yaşam koşullarının zorluğu, uzun saatler çalışma, bürokrasi, güvenlik eksikliği, düzenleme eksikliği, her türlü kurala saygısızlık ve başkalarının günlük yaşamdaki haklarının yaygın olarak ihlali olarak özetlenebilir.
Beyin göçünün kaynak ülkeler açısından olumsuz etkilerini azaltmak veya beyin göçünü yavaşlatmak için Gülay Toksöz’e (2006: 239-240) göre aşağıdaki politikalar önerilebilir:
1. Eğitim politikaları ile göçü engelleme 2. Ekonomik ve sosyal gelişme ile nitelikli işgücünü elde tutma 3. Dönüş ve dolaşım programlarının desteklenmesi 4. Uzman ağları oluşturma.