AÖF Soru Bankası
SOS203U · Ünite 8

Küreselleşme ve Kültür Bileşkesinden Türkiye’de Sosyal Antropolojiye

Sosyal Antropoloji dersi, ünite 8 özeti

SOS203U-SOSYAL ANTROPOLOJİ

Ünite 8: Küreselleşme ve Kültür Bileşkesinden Türkiye’de Sosyal Antropolojiye

Giriş

Küreselleşmenin en genel tanımının dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde kurulu hayatların giderek benzer bir hâl alışları olduğu artık biliniyor. İlk olarak 1960’larda kullanılmaya başlanan küreselleşme kavramı, 1990’larla birlikte devletlerin ekonomik gelişmeler ve teknoloji ile birlikte birbirlerine olan ihtiyaç ve bağımlılıkları, neoliberalizm tartışmaları ile alevlenmiştir.

Toplumsal sınıflar arasındaki farklılıkların artması, yoksulluk, eşitsizlik, yeni toplumsal hareketler, nihayet 2020 ile birlikte bir ideoloji olarak dijitalizm ve salgınlar tarihine giriş yaklaşımları ile birlikte yepyeni bir boyut kazanmıştır. Giderek “aynılaştığı” düşünülen ve dünya kültürünün doğuşundan bahsedilen bir çağ içerisinde, yerellik kavramının öne çıkması sosyal bilimcilerin merakını cezbetmektedir. Özellikle sosyologlar, sosyal antropologlar ve etnologlar kimlik, kültürel çeşitlilik ve farklı yaşamlara duyulan ilgiyi, teorik ve uygulamalı disiplinlerarası çalışmaları ile gündeme getirmektedirler.

Küreselleşme, Kültür ve Sosyal Antropoloji

Küreselleşme, çok uzun ve bir dizi tarihsel dönemeç içerdiği gibi dünyadaki hızlı toplumsal değişmeleri de ifade etmektedir. Devletlerin, şirketlerin, sosyal grupların, bilgi ve teknolojinin de yaygınlaşması ile birlikte, politik, sosyal, kültürel ve ekonomik bir süreç olarak anlatılmaktadır. Küreselleşmenin tek başına ekonomiye bağlı bir gelişme olduğu şeklindeki algı bir yanılgıdır. Ekonomik küreselleşme, küresel mal ve para hareketlerini, uluslararası şirketlerin piyasada birer büyük güç hâline gelişleri, bilgi ve hizmete dayalı iktisadi işlerliğin yükselişi ile ilgili bir süreçtir. Oysa siyasal küreselleşme ve kültürel küreselleşme de son derece önemlidir. Siyasal küreselleşme, uluslararası platformda eşitlik, hak ve özgürlük, insan hakları gibi konulara dair küresel hareketlerdeki yenileşmeyi ifade etmektedir. Burada Anthony Smith’in (2004: 278) “küresel kültür” kavramına karşı çıktığını bilmekte fayda var. Smith “kültür” kavramının zaten çoğul bir içeriğe sahip olduğunu dolayısıyla “küresel kültür” diye bir şeyden bahsedilemeyeceğini vurgular.

Kültürel Akışlar ve Sosyal Antropolojik İzleri

II. Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde, Avrupa ülkelerinin sömürgelerini oluşturan ülkeler birer birer bağımsızlıklarına kavuştular. Dünya üzerinde sosyal, kültürel, siyasi değişiklikler ve otoriter anlayışlara, yönetimlere eleştiriler baş gösterdi. Amerika Birleşik Devletleri’nde de sivil haklar için mücadeleler başlamıştı. Birbirinden farklı kültürel sistemler antropologların giderek daha çok dikkatini çekiyordu. Bu dönemlerde antropologların tartıştıkları konulardan biri; kültürün sınırlarının var olup olmadığıydı.

Orhan Hançerlioğlu’nun hazırlamış olduğu Toplumbilim Sözlüğünde (1986) şöyle bir tartışma yer almaktadır: W. F. Ogburn, 1950’lerde yayınladığı Kültür açısından Sosyal

Değişim ve Gerçek Doğa (Social Change with respect to Culture and Original Nature) adlı eserinde, kültürel gecikme kuramı kapsamında bir değerlendirme yapmaktadır. Ona göre, kültürel gelişme, teknik gelişmelere bir türlü ayak uyduramadığından toplumsal çözülme meydana gelmektedir.

Hançerlioğlu’nun Ogburn’un etkisinde kaldığını düşündüğü İbrahim Yasa’ya göre, toplumsal değişme ve kültürel değişme aynı anlamdadırlar. Kültürel değişme herhangi bir toplumun kültürüne katılan yeni maddi ve tinsel değerlerden ortaya çıkan icatlardan dolayı gerçekleşir. İcatlar bir kültürde varlığını sürdüren unsurlara yeni bileşkelerin eklenmesidir.

Stuart Hall`a göre kültürel küreselleşme tam olarak Amerikan yaşam tarzı ve kültürünün yaygınlaşması anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle küreselleşme altındaki dünya, Amerika odaklı bir merkezîleşme göstermektedir. Emre Kongar için ise (Kongar, 1997) kültürel küreselleşme, örnek bir küresel tüketim kültürü hedefi doğrultusunda dünyada tüm toplumların giyecek ve içecekte aynı markalarla yüz yüze gelip tüketmeleri ilkesine dayanmaktadır.

Bugün ulusal toplumlar dediğimiz toplumlar da aslında birden fazla kültürü içlerinde barındırmaktadırlar. Robertson’a göre, kültürel küreselleşme kültürler arası etkileşimle birlikte Batı uygarlığının, uluslararası bir sürecin dünya toplumlarını homojenleştirici gücünü ifade etmektedir. Dünya âdeta küçülmüş ve aynılaşmıştır. Tek bir dünya varmış gibi tasvir edilmektedir.

Kültürel homojenleşme de denilen bu gidişat, Amerikanlaşma, emperyalizm ve hegemonya şeklinde de tanımlanmaktadır. Ulf Hannerz, kültürün bir küresel türdeşleşme sürecini merkez-çevre ilişkisi doğrultusunda yaşadığını iddia etmektedir. Peter L. Berger`e göre kültürel küreselleşme temel kaynağı ve yarattığı koşullar yüzünden dünya toplumlarının karşısında bir Amerikan tehdidi olarak durmaktadır. Immanuel Wallerstein (1989, 1995) ise Dünya Sistemi yaklaşımı ile gelişme arasında bağ kurmaktadır. Gelişme içsel ya da dışsal etkilerin tartışıldığı bir münazaranın konusu olamaz; 16. yy. dan çağımıza kadar genişleyen, yayılan Avrupa menşeli kapitalist üretim tarzı, küresel bir gerçekliktir. O hâlde bir gerçeklik de ulusların gelişiminden bahsedilmemesi gereğidir. Çünkü gelişen şey kapitalizmdir.

Kültür endüstrisi geldiğimiz bu noktada önemli bir kuramdır. Frankfurt Okulunun üyeleri Adorno ve Horkeimer’ın görüşlerine göre, bireysellik ve bireyin yaşamı hemen her alanındaki eylemlerinde, bilhassa sanat ve eğlence zamanlarında keskin bir tüketiciye dönüşmesini hedefleyen kitle kültürü tarafından esir alınmaktadır. Medyanın en önemli araç olduğu böylesi bir endüstrinin işleyişinde birey, kitle kültürü yaratmayı hedefleyen ideallerle kuşatılmıştır.

Siyasal küreselleşme ve kültür arasındaki ilişkiye gelince; siyasal küreselleşme ulus-devletlerin siyasal, ekonomik,


sosyal ve kültürel olarak ilke ve sembollerini küresel dünyaya açmasıdır. Böylece ulus-devlet, uluslararası kuruluşların ve mevzuların değerlendirme ve destek ortağı hâline gelmekte, uluslararası ilişkilerde söz sahibi olabilmektedir.

Toplumsal yaşamın değişmesi, kültürlerde var olan değerlerin, geleneklerin, yeme içme alışkanlıklarının, tüketimin, giyim kuşamın, eğlence anlayışlarının değişmesi ve giderek genel yaşam tarzının farklılaşması anlamına gelmektedir. Bu tür bir değişim sürecine de sosyo-kültürel küreselleşme denilmektedir.

Kültürün, ekonomi, siyaset ve teknoloji kadar küreselleşmenin önemli bir boyutu olduğunu kavramak önemlidir. Küreselleşmenin kültürel analizi, onun çok- boyutluluğu üzerine yine kapsamlı düşünmekten geçmektedir. John Tomlinson, ‘Küreselleşme ve Kültür’ adlı kitabında küreselleşmenin modern yaşamı karakterize eden, hızla değişen ve giderek yoğunlaşan karşılıklı bağlar ve bağımlılıklar ağına işaret etme özelliğine “karmaşık bağıntılık” adını vermiştir. Hatta McGrew’un karşılıklı küresel bağlanmışlığın yoğunlaşması şeklindeki basit tanımına da işaret etmiştir.

Clifford Geertz’in antropoloji yazınında insan çok katmanlı bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Bu “stratigrafik” (Jeoloji kolu olan Katmanbilime özgü) bakışla, insanın hayatında biyolojik, psikolojik, toplumsal ve kültürel belirleyicileri katmanlı olarak üzerinde taşıdığını anlatmaktadır. Geertz’e göre eğer ortada böyle bir köy varsa ortak değer, gelenek, dayanışma gibi bütünlüklerin eksik kalması yüzünden bu köy, sadece fakir ve zayıf bir köydür. Geertz’in yaklaşımı içinde McLuhan’ın küresel Batılılaşma demeyip de küresel köy imgesini kullanarak ünlü olmayı başardığı noktada ulus devletlerin kültürel sistemleri ve egemen devletlerin kültürel sistemleri arasındaki varoluşsal çelişkileri dikkate alması gereği vurgulanmaktadır.

Modernlik, Postmodernizm ve Sosyal Antropoloji

Küreselleşme, karmaşık ortaya çıkış biçimleri, stratejileri, ideolojileri ile karma ve çözümlemesi zor bir kültürleşme ortamı yaratmakla birlikte dünya toplumlarını farklı yönlere doğru çekmektedir. Küreselleşmenin getirdiği kültürleşme, Batılı demokrasiler, diğer ülkelerin değerlerini, normlarını, geleneklerini, fikirlerini, ideolojilerini yavaş yavaş, ürkütmeden içine alan bir akıntı gibidir. ‘Modernleşme Kuramı’, modernleşmeyi, geleneksel toplumları modern toplumlar olmaları için değişime götüren küresel bir sürece işaret etmektedir.

Küreselleşmenin ana basamağı olan modernleşme, geleneği sorgulayarak geçmişin sahip çıktığı geleneği şimdiki zamana aktarıp yeniden işleyerek geleceği tasarlama çabasını barındırmaktadır. Modernleşme, toplumlarda geçmişe ve geleneklere bağlılık ya da Durkheim’ın ‘cemaat’ dediği henüz ‘biz’ duygusu sönmemiş toplumlarda tarihe, atalara, geleneklere,

kurulmuş sosyal yapı ve ilişkilere bağlılık nedeniyle dirençle de karşılaşabilir.

Giddens bu düşünceyi kültürel bağlantılılığın oluşuyla hem küresel hem modern olan bir yaşamın “düşünümselliği” (reflexivity) fikrine kadar götürmektedir: toplumsal hareketler kendilerini tekrar ederler. Yani sosyal varlık olarak insan bir eylemde bulunurken, bulunduğu eyleme dair bir farkındalık içindedir ve kendi üzerinde de etkili olur.

Modernlik, küreselleşmenin gerçek anlamda tarihsel arka planıdır. Kimi sosyal bilim insanlarına göre karmaşık bağlantılılık doğrudan doğruya modern dönemle ilgilidir. Modernizm adı verilen süreç genel olarak, insanların bireysel yaşamları, aileleri ve çocukları için düşündükleri fazlasıyla belirleyici olan eski geleneklerden, fikirlerden, kurallardan özgürleşme arzuları ve bunlara tutunmaktan tamamen vazgeçmelerine dayalı bir süreç olarak tanımlanmıştır.

Postmodernizm, modernizme bir tepki olarak doğmuştur. Modernizmin dayandığı ilerlemeci, nesnel ve gerçekçi özelliklerini içine alan aydınlamacı anlayışın eleştirisidir. Postmodernite keskin tanımlara ve ilkelere sahip bir dönem tanımı değildir. Jean-François Lyotard (1990:12) ünlü eseri Postmodern Durum’da “Aşırı olanı basitleştirmek amacıyla, postmoderni meta[büyük]- anlatılara yönelik kuşkuculuk olarak tanımlayacağım. Bu kuşkuculuk elbette bilimlerdeki ilerlemenin bir ürünüdür” demektedir.

Sosyal antropoloji ve küreselleşme kapsamında özellikle sermayeler, mallar, imgeler, simgeler, fikirler ve insanlar birer düzlem olarak ele alınmaktadır. Demografik ve coğrafi olarak incelendiğinde dünya üzerinde artık çoğu insanın dünyaya geldiği yerde yaşamadığı anlaşılmaktadır. 1950’lerden bugüne kadar az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere göç, kırdan kente göç, zorunlu göç yoksulluk, küresel iklim krizi, siyasal çatışmalar gibi birçok riski de beraberinde getirerek gerçekleşmektedir. Bu durumda antropolojik olarak yerel diye tabir edilebilecek yerler de değişime uğramaktadır.

Yerellik, iletişim teknolojileri ve yersiz yurtsuzlaştırma arasında nasıl bir bağ kurulmaktadır? Bu soru, sosyal antropologlar tarafından elzem bulunan bir tartışma konusu ortaya atmaktadır. Uydu ya da kablolu televizyon, cep telefonları, çağrı cihazları, faks makineleri, bilgisayarlar, laptoplar, tabletler, modemleri e-posta alıp göndermeler hepsi artık olağanmış gibi insan hayatının içindeler. İnsanların evleri bilgiye “açık” hâldeler. Alınacak haberler, yalnızca ulusal kanallardan değil, CNN gibi uluslararası haberlerde çok ileri gitmiş kanallar ve hatta internet üzerinden dil problemi de aşağı yukarı çözülmüş olarak alınabilirler.

Arjun Appadurai, günümüzde küreselleşme ve kültür üzerinden yapılan tartışmalara, küresel kültürel akış bağlamında katkıda bulunan çok önemli bir isimdir. Hindistan asıllı Amerikalı antropologdur.


Küreselleşme, modernite ve ulus-devletler arasındaki önemli ilişkiye odaklanmış olan bu ünlü antropoloğa göre kültürel akışkanlığı beş işlevsel boyutla belirlenen bir çerçeve içine yerleştirmek mümkündür:

• Etno-alan: Etno-alan adını verdiği boyutta Appadurai, içinde yaşanılan ve âdeta kaygan zemine sahip olan bu dünyada, insanların şahit oldukları görünüme değinmektedir. • Tekno-alan: Küresel olarak yapılandırma işlevi ile teknolojinin kültürel akışı şekillendirişinden ve mütemadiyen tanık olunacak bir dağıtıma sahip oluşundan bahsetmektedir. • Finansal-alan: Dünya üzerinde giderek coğrafyadan, sınırlardan bağımsız hâle gelen sermaye akışını ifade eden boyuttur. • İdeo-alan: İdeolojik mesajlarla ilgili boyuttur. • Medya-alan: Kitle iletişim alanının yaratımlarını açıklayan boyuttur.

Küreselleşme ve Kültür Bağlamında Türkiye’de Antropoloji

Ekonomik kalkınma çalışmalarına odaklanmış iktisatçılar ve modernleşmeye kafa yoran bilim insanları az gelişmiş, gelişmekte ve çok gelişmiş ülke sınıflamaları yaparlar. Ayrıca modern-geleneksel ülkeleri ve toplumlarını Batı’nın ideal bir model olarak sunulduğu bir şema üzerinden açıklamaya çalışırlar.

Disiplin olarak antropolojinin doğuşu ve incelemeleri, mesela Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” çalışması, insana dair varoluşsal dürtüleri ve üretme kabiliyeti üzerinden Batı’nın üstün ve özgün özellikleri şeklinde yaklaşımları ortaya koymaktadır.

Ekonomik küreselleşme açısından bakıldığında, 1980’lerden itibaren dünyada sermaye akışına getirilen sınırlardan vazgeçilmesi ile birlikte finansal küreselleşme gelişmiş devletlerin makro dengelerinde meydana gelen değişmelerin etkilerini kısa sürede diğer dünya ülkelerinde yansıtmaktadır.

Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde bu etki daha büyük olabilmektedir. Türkiye açısından da küresel ekonomideki gelişmeler oldukça önemlidir. Siyasal küreselleşme noktasında bir ulus-devlet olarak Türkiye, küresel siyasi beklentilerin daima stratejik öneme sahip bir noktasında durmasıyla birlikte, küresel göç ve kültür hareketlerinin de kayda değer uğraklarından biri olmuştur. Baykan Sezer’e göre (1991), 20. yüzyılda ana sorun, Batılı dünya egemenliğine direnç gösteren Doğu ülkelerinin Batı tarafından kontrol altında tutulmaları sorunu olmuştur. Bu noktada Korkut Tuna’nın (1998) vurgusu da önemlidir: Batı’nın egemen dünya düzeni ve küreselleşme arasındaki ilişki üzerinden kurguladığı dünya düzeni içerisinde Türkiye’den beklentisi Batı egemenlik unsurlarından birini seçerek kontrolleri altındaki dünya ilişkilerine dâhil olmasıdır.

Günümüzde bilim ve teknolojinin hızla ilerlediği ve özellikle tüketim alışkanlıkların çeşitlenerek arttığı küresel kültür, yeni âdet ve alışkanlıkların ortaya çıkışı için bir kaynak olarak görülmektedir.

Kanadalı düşünür Marshall McLuhan’ın (1994) ileri teknolojik ilerleme ve bir nevi kuşatma şeklinde yayılan iletişim araçları üzerinden kurguladığı küresel köy için ilk aşama, homojen toplumsal yapılara sahip millî kültürleri çözmeye çalışarak bir anlamda melezleştirmenin yolunu bulmaktır. Devam eden süreçte melezleşme özelliği gösterenlerin, bir anlamda Batı tarafından ileri teknolojik ve diğer sunumları “uygun bulma” ile ortaya çıkmış kültürlerin, giderek küresel köye katılmaları ile homojenleştirme idealinin hakikate bürünmesi güçlenmektedir.

Dil konusunu unutmamak gerekir, çünkü bahsi geçen homojenleştirme hedefinin içindeki diğer bir nokta olarak çok önemli bir kültürel değer kabul edilir. Dil bir kültür taşıyıcısıdır. Dünya literatüründe bakıldığında “1984” adlı eserinde George Orwell “biz kelimeleri yok ediyoruz. Her gün sürü ile yüzlercesini. Dili iskelet haline getirinceye kadar kesip biçiyoruz” diyerek dildeki tahribatın niteliğini haber vermiştir.

Türk bilim insanı, Oktay Sinanoğlu (2007:2) “en yakın tarih ve bugünkü dünya sahnesi de gösteriyor ki, iktisadi olsun, siyasi olsun, kültürel olsun, bağımsızlıklarını, dünyadaki şerefli yerlerini, ancak kendi benliklerine sahip, kendilerini aşağı görmeyen kendilerine güvenen milletler koruyabiliyor, yapıcı ilerleyici ruha sahip olabiliyorlar” diyerek millî dil üzerine odaklanma gereğini vurgulamıştır. Aynı metinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün de dili, milliyetin en açık özelliği kabul ettiği ve millî hissiyatın yitirilmemesi için önemini kesin olarak kabul ettiği vurgulanmaktadır. Anlaşılacağı üzere, ulus-devlet ve antropoloji arasındaki ilişkiyi çizen aslında tarihsel süreçler ve dönemlerdir. Çünkü bir ülke tarihi ve kültürü arasındaki ilişkide aynı zamanda bir kimlik ve varlık mücadelesi ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme karşısında bir ulus-devletin kültürel değerleri ve kabulleri üzerinden sürdürdüğü bir varlık mücadelesinin içeriği, bir ülkenin kuruluş tarihi, siyasi tarihi, kapitalizmle tarihi ve deneyimlediği toplumsal değişimlerin karşılıklı analizine dayanmaktadır. Nitekim Türkiye’nin bir ulus-devlet olma deneyiminde Afet İnan’ın da önemsediği bilim dalı önce tarihtir fakat hemen yanı başında antropoloji bulunmalıdır.

Türkiye’de Sosyal Antropolojinin Gelişimi

On dokuzuncu yüzyılda sosyal antropoloji evrim kavramının hayli yürürlükte olduğu bir alan olarak işliyordu. Sosyal antropologlar bu kavramın etkisi altında toplum kavramını anlamaya ve evrimini açıklamaya çalışıyorlardı. Böyle olunca da birçok sosyal bilimcinin yaklaşımı gibi insan toplumun bir organizma olduğu varsayımı üzerinden düzenlenmiş kurallara toplumun da uyduğunu kanıtlama yolunda çabalıyorlardı. Türkiye’de antropolojinin hekimlerin çalışma alanı olarak doğduğunu söyleyen Zafer Toprak’ın (2019:75) yanı sıra Sibel


Özbudun da (2012:223) genel olarak Türkiye’de antropolojinin ilk adımlarının I. Meşrutiyet Dönemi’nde (1876-1878) yurt dışına giden tıp öğrencilerinin evrimcilik yaklaşımından etkilenmiş olarak dönmelerinde gözlendiğini söylemiştir. Toprak’a göre (2019), Darwin’in görüşlerinin öğrenilmesiyle birlikte beşerî ve sosyal bilimlerde “uhrevi” olandan “dünyevi” olana doğru bir bakış açısı değişimi açık bir şekilde gözlenmişti. Osmanlı’da da bu şekilde bir dönüşüm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Mecmua-i Fünun Batı’da feyz alarak insanın evriminden bahsedişiyle kendini göstermişti. Dinsel nedenlerle titiz ve özenli bir biçimde Beşir Fuad, Şemseddin Sami ve Ebuzziya Tevfik tarafından yazılan eserler dikkate değerdi. Özellikle Kitabhane-i Meşahir dizisinden çıkan Buffon adlı eser antropoloji açısından önemliydi ve Ebuzziya Tevfik tarafından yazılmış Comte de Buffon’u anlatan bir çalışmaydı. Ayrıca Şemseddin Sami’nin “İnsan” ve “Yine İnsan” (1880) adlı eserleri vardı.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, 1923’te, fizik antropoloji çalışmaları kapsamında, yayımlanan “İnsanın Irksal Tarihi” (The Racial History of Man) adlı eseriyle antropolog Roland R. Dixon insan nüfuslarını kafatası yapılarına göre kategorileştirme tekniği içinde Türk tipini brakisefal (yuvarlak kafatası yapısına sahip) kategoriye koymuştu. İsviçreli antropolog Eugeene Pittard da aynı ölçüm ile Türklerin brakisefalliğini ilan etmişti ve Türkçü çevrelerden fazlasıyla ilgi görmüştü. Dahası Türk Tarih Tezi önemli oranda Pittard’ın kavramlarına dayalı olarak oluşturulacaktı.

İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nde Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi kuruldu, akabinde “Türk Antropoloji Mecmuası”nı yayınladı. Nurettin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Süreyya Ali, İsmail Hakkı ve Dr. Mouchet bu araştırma ve eğitim merkezinin kurucu üyeleriydi. Merkezin amacı, tüm insanlık karşısında Türk ırkının gerçek yerinin belirlenmesi için çalışmaktı.

Türk antropolojisindeki yerleri nedeniyle tarih ve antropoloji bileşkesinde çalışan Afet İnan, antropolojinin disiplin olarak kurumsallaşmasında ve yaygınlaşmasında rol oynayan Şevket Aziz Kansu, onunla çalışan ilk araştırma görevlisi ve sonra bölüm başkanı olan Seniha Tunakan, Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Antropoloji Bilimleri’nde çalışan Muzaffer Süleyman Şenyürek ve ilk etnoloji doçenti Nermin Erdentuğ antropolojinin Türkiye’de yol alışında önemli isimlerdir. Fizik antropolojinin ilk adımlarının yanına sosyal antropolojinin ilk adımlarını da ekleyen etken Nermin Erdentuğ’un en önemli girişimi etnoloji kürsüsünü kurmak olmuştur. 1950’lerde tarıma dayalı ekonomi ve aile kurumundaki değişim, artan nüfus, kentleşme ve iç göç ile birlikte ve 1960’lardaki planlı ekonomiye geçiş köy sosyolojisi alanı altında halkbilim, sosyoloji ve sosyal antropoloji iç içe geçmiştir. O dönemde sosyal antropoloji “ilkel toplulukların bilimi” ya da “kültüre odaklı bilim” olarak tanınsa da özellikle Ankara Üniversitesi Dil Tarih

Coğrafya Fakültesi çıkışlı antropologların halk bilime özgü motiflerle de beslenmiş etnografik çalışmaları akademik literatüre oldukça katkıda bulunmuştur. Sosyal antropolojinin ve etnolojinin gereği olan saha araştırmasını da antropoloji ders programına başlı başına bir ders olarak yerleştirmiştir (Münüsoğlu, 2010:2-5). Erdentuğ’un 1956’da Hal Köyünün Tetkiki, 1959’da Sün Köyünün Tetkiki, 1966’da Ankara İli ve Köylerinde Sosyal Hizmetler ve Sosyal Antropoloji Bakımından Bir Araştırma, 1977’de Sosyal Âdet ve Gelenekler, 1981’de Türkiye’de Çağdaşlaşma, Eğitim ve Kültür Münasebetleri çalışmaları yayımlanmış, hem etnografik hem de sosyal ve kültürel antropoloji çalışmalarına öncülük etmişlerdir.

Bozkurt Güvenç, hem mimar hem de antropologdur. 1997’de Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyesi seçildi. Antropoloji tutkunu olduğu kadar eğitim ve öğretimdeki değişmeyen idealist tavrı, öğretmenliğe atfettiği üstün değer ile de tanınmış bir bilim insanıdır. “Kültürün değişen bir varlık alanı olduğu” gerçeğini, Columbia Üniversitesindeki insanbilim derslerinde (1962-63) öğrendiğini her fırsatta anlatmıştır.

Nephan Saran, Akile Gürsoy, Belkıs Kümbetoğlu, Sibel Özbudun, Serpil Altuntek, Suavi Aydın ve Kudret Emiroğlu gibi önemli bilim insanları bu alanda eserler vermiştir.

Sonuç olarak; Türk antropolojisi 1980’lerin sonlarına kadar ağırlık olarak, ulus-devlet olma koşulları bağlamında, kültür ve milliyetçilik arasındaki ilişkiye bağlı eğilimlerle yapılan çalışmalarla kendisini göstermiştir. 1990’lardan sonra “kültürel kimlik” konuları üzerine çalışmaların arttığı görülmektedir. 2000’li yıllara gelindiğinde yeni nesil antropologların genellikle Anadolu coğrafyası içinde çeşitli kültür grupları, inanç sistemleri, göç, kentsel ve gecekondu yaşamı sorunları gibi konulara ilgi duydukları anlaşılmaktadır. Bugün yeterli bir sayı olmamakla birlikte Türkiye’de 10 üniversitede antropoloji bölümü bulunmaktadır.

Ünite 8 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç