SOS203U-SOSYAL ANTROPOLOJİ
Ünite 7: Dil Antropolojisi
Giriş
Antropoloji nedir?; sorusuna genel ve kısaca verdiğimiz tanım, “İnsan bilimi” dir. Ancak “İnsan nedir?” sorusu zor ve çetin bir sorudur. Dil, sanat, din, bilim vd. insana özgü özelliklerin ortaya çıkmasını sağlayan simgesel bir davranıştır. İnsan dili ve konuşması bir tesadüf sonucu oluşmamıştır; milyonlarca senelik bir genetik gelişmenin ürünüdür.
Dil Bilim ve Temel Bilimler
Dil bilim, dil olgusu ve dillerin temel ögelerini bilimsel olarak inceleyen bir bilimdir. Dil bilgisinin temel birimleri ses bilim (phonology), biçim bilim (morphology) ve söz dizimidir (syntax).
Ses bilim (fonoloji); dil seslerini inceleyen genel bir terimdir. Ses bilimin; ses bilgisi (phonetics) ve ses birim bilgisi (phonemics) olmak üzere iki farklı inceleme alanı vardır.
Ses bilgisi (fonetik); bir dilin tüm seslerini betimlemektir.
Ses birim bilgisi (fonem); bir dilde iki sözcüğün anlamını birbirlerinden ayıran en ufak ses parçasına ses birim denir. 1870 yılında Baudouin de Courtnay, fonem için ‘ses’in psikolojik karşılığı ve fonetik birliklerin zihni hayalleri diyebiliriz” demiştir. Courtenay, fonetiği, ‘fizyo-fonetik’ ve ‘psiko-fonetik’ olmak üzere iki ayrı şekilde analiz etmiştir.
Biçim bilim (morfoloji); bir dildeki sözcük oluşumuyla (fiil çekimleri, çoğul ekleri ve birleşik sözcükler vb.) ilgili kalıplar ve kuralları inceler.
Biçim birim (morfem); bir dilde anlam taşıyan en küçük ses birimleridir. Biçim birimler, ses birimlerinden farklıdır çünkü kendi başına bir anlamları olmasa da eklendikleri sözcüklerin anlamını değiştirirler.
Modern dil bilim, insan dilinin aktarmak istediği anlam yerine, daha çok bu anlamı aktaran biçim üzerinde durmuştur. Örneğin ‘güzel’ kelimesi, /g.ü.z.e.l/ şeklinde beş tane sese sahiptir. Bu sesler bu kelimenin sadece ‘biçim’idir. Bu biçimin ‘anlam’ı ise bu kelimeyi duyanların kendi zihinlerine göre bundan anladıkları şeydir.
Söz dizimi (sentaks); bir dildeki cümle yapısını, inceleyen bilim dalıdır. Sözcük ve sözcük öbeklerinin yapısı ile bu öbeklerin cümle içinde nasıl kullanıldığını belirleyen dil bilgisi kurallarını araştırır.
Dil antropologları, kültürü çözümlerken, dilbilgisel örüntülerle ilgilenen tipolojik dil bilimcilerin kullandıklarına benzer yöntemleri de uygulamaktadırlar. Bu yöntemler sosyo-dilbilim, söylem analizi ve konuşma analizi gibi alanlarda geliştirilen yeni betimleme, çözümleme teknikleriyle birleşmiştir.
Dil ve Kültür İlişkisi
Dil antropolojisi, antropolojinin bir alt disiplinidir. Antropolojinin dört geleneksel dalından (arkeoloji, biyolojik veya fizik antropoloji, sosyo-kültürel antropoloji) biri olarak görülmektedir. Antropologlar, dili, kültürü oluşturan ve aktaran bir araç olarak incelerken; konuşmayı ise kültür içindeki işlevselliği ve insanlar arası iletişim örüntülerini oluşturan bir pratik olarak ele alır.
Dil ve Kültür İlişkisi: Kültür Yumağı Modeli
Dili insan olmanın temel olgusu olarak ele alan dil antropolojisi, insan dillerini inceler. Dili içinde bulunduğu toplumsal ortamda inceleyerek insanların kendilerini ve dış dünyayı nasıl algıladıkları olgusu üzerinden anlamaya çalışır. Ders kitabında sayfa 214’te yer alan Resim 7.1’de Bozkurt Güvenç, Tylor’ın yapmış olduğu klasik kültür tanımının temel ögelerini, “Kültür Yumağı Modeli”nde analitik bir şekilde analiz ederek biçimlendirmiştir. Ancak bu modelin önemli bir vurgusu kültürü oluşturan ögeleri ve onları birbirine bağlayan “dil”in, bu modelin tam merkezinde yer almasıdır. Güvenç, Tylor’ın kültür tanımının tam merkezine “dil”i yerleştirmiştir. Böylece “karmaşık bir bütünün” fonksiyonel olarak nasıl birbirine bağlandığını göstermek istemiştir. Güvenç, Tylor’ın kültür tanımında eksikliği hissedilen bir boşluğu “dil” vurgusunu yerleştirerek doldurmuştur.
Dil Antropolojisinin Tarihçesi: Öncüler
19. yüzyılda dil konusunda yapılan ilk antropolojik çalışmalar, dilin kökeni ve evrimi üzerinde şekillenmiştir. Kültürel evrimci paradigmanın etkisiyle geliştirilen “ding- dong” “yansılama (bowwow)” gibi yankı sözcük kuramları geliştirilmiştir. Dil antropolojisinin resmî tarihi denildiği zaman, aklımıza iki önemli isim gelmektedir. Amerikan Antropolojisi Okulu kurucusu Franz Boas (1858-1942) ve ondan sonra bu ekolü geliştirerek devam ettirecek olan öğrencilerinden Edward Sapir (1884- 1939)dir. Boas okulunu Edward Sapir’den Dell Hymes’e kadar uzanan tarihsel bir sürece sahiptir.
Franz Boas
Antropolojik dil bilimi çalışmalarında Franz Boas’ın büyük etkisi olmuştur. Alman asıllı olan Franz Boas “evrimci” geleneğin karşısında durmuştur. Yayılmacı (difüzyonizm) ve ‘kültürel görecelik’ kuramının kurucu babasıdır. Her kültürün bir başka kültürle karşılaştırılamayacak kadar kendine özgü olduğu fikrini kuvvetle savunmuştur. Boas, dil, kültür ve toplum arasındaki ilişkinin önemini kabul ettirmeyi başarmış ve dil antropolojisini, antropolojinin dört alt alanından biri olarak kabul ettirmiştir. Coğrafya tanımlarını derinlemesine incelemenin, kültür ile dil arasındaki ilişkiyi anlamada son derece öğretici bir yöntem olduğunu vurgulamıştır. Franz Boas doktora tezini, insanların renk algısını açıklamak için suyun rengi üzerine yazmıştır.
Edward Sapir
Dil antropolojisi tarihinin önemli isimlerden biri Edward Sapir’dir. Klasik filoloji öğrenimi almış ve Germence konusunda uzmanlaşmıştır. Hint-Avrupa dilleriyle yakından ilgilenmiştir. F. Boas’ın öğrencisi olmuş ve onun etkisiyle Amerika yerli dillerinin betimlenmesine yönelmiştir. Amerikan yerli dilleri ile ilgili yaptığı çalışmalarla devrim yapan dahi bir dil bilimci ve antropolog olarak anılmaktadır. Eserleri şimdiye kadar yaklaşık 7.000 sayfadan oluşan dokuz ciltlik bir koleksiyonda toplanmıştır. Sapir’in en ufuk açıcı kitabı olarak nitelendirilen “Dil ve Konuşmanın İncelenmesi Üzerine Bir Giriş” (Language , Language. An Introduction to the Study o f Speech, 1921) başlıklı çalışması, popüler bir dinleyici kitlesi için yazılmış ilk dil bilim kitaplarından biridir ve bugün hâlâ basılmaktadır. Sapir, antropoloji, dil bilim ve psikoloji alanlarında, kendi döneminin bilim insanları arasında en etkili olanlardan biri olarak anılmaktadır. Öğrencisi Benjamin Lee Whorf (1897-1941) ile birlikte geliştirmiş oldukları dil ve düşünce yapısı ile ilgili kuramları, ‘Sapir-Wholf Hipotezi’ olarak dil antropolojisinde önemli bir yere sahiptir.
Dil Antropolojisinde Temel Paradigma, Yöntem ve Yaklaşımlar
Etnobilim (Etnoloji/Etnosemantik): Emik ve Etik Yaklaşım Dil antropologları, insan ilişkilerinin birbirleriyle etkileşimi sonucu oluşan karmaşık bir bütün olan kültür örüntülerini, doğru anlayabilmek ve aktarabilmek için çeşitli yöntem ile yaklaşımlar geliştirmeye çalışmışlardır. Modern antropolojinin kurucuları Boas ve Bronislaw Malinowski, kültürü derinlemesine analiz etmenin yöntem ve metotlarını geliştirmeye çalışan ve uygulayan ilk kişilerdir. Boas ve Malinowski ile başlayan antropolojideki bu yaklaşımlar, 1950’li yılların ortalarından itibaren alan araştırmaları için yeni metodolojik yaklaşımlar geliştirmenin yollarını açmıştır. Bu yöntem ve yaklaşımlar, Etnobilim, etnolinguistik, psikolinguistik ya da yeni etnografi adlarıyla anılmaktadır.
Etnobilim, var olan bir kültüre ait bilgi sisteminin kayıtlarının emik bakış açısıyla tutulduğu etnografik bir yöntemdir. Etnobilim, var olan bir kültüre ait bilgi sisteminin kayıtlarının emik bakış açısıyla tutulduğu etnografik bir yöntemdir. Emik yaklaşım, yerlilerin davranışının kendi bakış açıları ve kendi tanımları çerçevesinde anlaşılması gereğini vurgulayan bir yaklaşımdır.
Etnografyanın öncülerinden ve başarılı uygulayıcılarından biri olarak görülen Malinowski, Argonauts of the Western Pasific çalışmasının “Konu, yöntem ve kapsam” kısmında emik yaklaşımının önemi üzerinde durmaktadır ve etnografın amacının, yerlinin içinde yaşadığı kültürü kendi bakış açısıyla nasıl ele aldığını anlamaya çalışmak ve yansıtmak olarak dile getirmiştir. “Malinowski’nin alan çalışmasından seçilmiş emik gözleme ve etik yoruma verdiği örnekler şu şekildedir:
Emik gözlem: ‘Bahçe ve bostan tarımını etkileyen ve düzenleyen inançlar ve kuvvetler arasında belki de en önemlisi sihirdir.’
Etik yorum: ‘Belki de en anlamsız ve gereksiz bir uygulama da kamkokola denilen çubuklardan yapılmış dört köşe bağlantılardır.
Sapir-Whorf Hipotezi: Dil Bilimsel Görecelik
Sapir’in öğrencisi olan Benjamin Lee Whorf (1897-1941) aslında bir kimya mühendisidir. Yirmi iki yıl boyunca Hartford Yangın Sigorta Şirketinde yangın önleme mühendisi olarak çalışmış ve arta kalan zamanlarında ise dil bilim ile ilgili çalışmalarda bulunmuştur.
Sapir, dili şu şekilde tanımlamıştır: “Dil; düşünce, duygu ve isteklerin aktarılması için üretilen semboller sistemidir; tamamen insana özgü ve içgüdüsel olmayan bir iletişim yöntemidir.
Whorf, Sapir’in, farklı diller konuşan kültürlerin, farklı dünya görüşlerine sahip olmasıyla ilgili düşüncelerinden etkilenir ve dil araştırmaları, bu düşünce üzerinden temellendirerek, geliştirmeye çalışır. Whorf, bu düşünceye “dil bilimsel görecelik ilkesi” adını vermiştir. Dil bilimsel görecelik ilkesi; farklı dilleri konuşanlar, farklı düşünce yapılarına sahiptir; aynı dünya görüşünü yansıtacak kadar birbirine benzeyen iki dil yoktur.
Whorf, çalışmalarında kültürlerin dil ile dünya görüşleri arasındaki ilişkisine bakmaktadır. Hopi dilini, bu konu bağlamında zaman ve mekân kavramları üzerinden incelemiştir. Whorf, bir Hopinin zaman ve mekân kavramlarıyla, içgüdüsel ve evrensel olarak kabul edilen zaman-mekân kavramlarının aynı olmadığını düşünmektedir.
Dilin düşünceyi belirlediği görüşü, Sapir ve Whorf ’dan önce ilk dile getiren, Alman diplomat ve dil bilimci Wilhelm von Humboldt (1767-1818)’dur. Humboldt, her dilin ait olduğu insanlar tarafından bir çember çizdiğini ve bu çemberi terk etmenin tek yolunun, aynı anda başka birilerinin çemberine girmek olduğunu belirtmektedir. Bir yabancı dili öğrenmek, bireyin içinde olduğu evrensel olan tutumunda, yeni bir bakış açısı açtığını vurgulamıştır. Humboldt’a göre dil, yine de tam anlamıyla belli bir dereceye kadar öğrenilir.
Amerikalı edebiyat eleştirmeni ve teorisyeni Fredric Jameson (1934-), “Dil Hapishanesi” başlıklı kitabında, 20. Yüzyıla damgasını vurmuş İsviçreli dil bilimci Ferdinand de Saussure’ün (1857-1913), Antoine Meillet’e 4 Ocak 1894 yılında, yazdığı bir mektupta söylemiş olduklarını, dil hapishanesine örnek olarak sunar. Dil hapishanesi, farklı dildeki söylemi, kendi dilinden bir başka dile ya da tam tersi; derin anlamıyla ifade edememenin yaşattığı özgürlük sorunudur.
Sapir-Whorf Hipotezine Karşı Evrenselci Görüş
Dilsel görecelik kuramının karşısında evrenselciler olarak adlandırılan Brent Berlin ve Paul Kay ile Steven Pinker’ın
yapmış olduğu çalışmalar yer almaktadır. Bu çalışmalarda, dilsel görecelik kuramıyla ilgili sert eleştiriler yer almaktadır. Dilsel görecelik kuramını en sert eleştiren çalışma Berlin ve Kay’ın, 1969 yılında yazmış oldukları Temel Renk Terimleri (Basic Color Terms) kitabıdır. Bu çalışmada, temel renk terimi kavramına odaklanarak, kültürlerarası renk kavramı teorisi geliştirmişlerdir. Renklerin göreli değil; evrensel bir dil kategorisini temsil ettiğini savunmuşlardır.
Berlin ve Kay’a göre, temel renk ulamları algıları, beynin sinir sistemiyle ilgilidir. Renk algılarımızın, doğuştan gelen biyolojik etkenler tarafından kesin olarak belirlendiğini savunmaktadırlar. Dolayısıyla renk algısı kültürel olduğu kadar genetik yapıyla ilgilidir.
Sapir-Whorf hipotezini eleştiren diğer isim bilişsel dil bilimci Steven Pinker’dır. Ona göre dil bir içgüdüdür. Primatlar ve bebeklerle yapılan deneylerde, dili kullanmamalarına rağmen birtakım kavramsal sınıflandırmalara sahip olduğu belirten Pinker; dilin düşünceden bağımsız olduğunu vurgulamıştır.
Yapısal Antropoloji ve Dil Bilim
Yapısal antropoloji, 1926’da kurulan Prag yapısalcı dil bilim okulunun etkisi altında kalmıştır (Emiroğlu ve Aydın, 2020: 1126). Bu okul, Vilem Mathesius (1882-1945) tarafından kurulan Prag Dil Bilim Çevresi ile yola çıkmıştır. Daha sonraları, dil bilimci Ronald Jakobson (1896-1982) ve Nikolai Troubetzkoy (1890-1938) önderliğinde tanınmış ve Ferdinand Saussure tarafından geliştirilmiştir. Günümüzde ise Noam Chomsky (1928 -) ile anılmaktadır.
Fransız antropolog Claude Levi-Strauss (1908-2009), yapısal antropolojinin kurucusudur. Antropoloji alanında geliştirmiş olduğu çeşitli araştırma ve çözümleme yöntemlerinin birçoğunu, Prag Dil Bilim Çevresi’nin ortaya attığı ses bilim yöntemlerinden yararlanarak almıştır. Levi- Strauss’un, Akrabalığın Temel Yapıları (Les Structures élémentaires de la parenté, 1949) ile Yapısal Antropoloji (Anthropologie structurale’ 1958) ilk önemli yapıtları arasındadır. Strauss, akrabalık sistemlerinin incelenmesi bağlamında, dil bilimin araçlarını bir yöntem olarak kullanmıştır. Kültürlerin akrabalık terimlerini, tıpkı dilin fonemleri gibi görmektedir. Akrabalık sistemlerinin dildeki fonemleri çalışır gibi analiz edilmesi gerektiğini dile getirir.
Ferdinand de Saussure (1857-1913), yirminci yüzyıl dil biliminin günümüzdeki aşamaya gelmesini sağlayacak şekilde geliştiren, çağdaş dil bilimin kurucusu ve yapısal dil bilimin öncüsü olarak görülmektedir. Saussure, tanıdığı biçimiyle dil bilimden memnun değildir çünkü kendisinden öncekilerin, yaptıkları iş üstünde duyarlı ve ciddi şekilde kafa yormadıklarını düşünmektedir. Ona göre, ‘dil bilim’ incelediği konunun öz niteliğini sorgulaması gerekliliği üzerinde durmamıştır ve bunu yapmayan bir bilim kendine özgü bir metot geliştiremez. Saussure, ‘dil’(langue) ile ‘söz’ü (parole) birbirinden ayırır. Langue bir dilin biçimler dizgesi olarak ‘dil’i temsil eder. Parole ise gerçek konuşma, dilin olanak verdiği söz
edimleridir. Langue, bireyin dili öğrenirken zaman içinde içselleştirmiş olduğu bir dizgedir. Saussure için dil, bir göstergeler dizgisidir. Gösterge; gösteren ve gösterilen olarak iki kavramın birleşimidir. Gösteren, sayfa üzerine yazılı işaretler ya da konuşurken ağızdan çıkan seslerdir. Gösterilen ise bu yazılı işaretlerin, ağızdan çıkan seslerin ya da soyut bir kavramın, maddeye dönüştürülmüş somut bir biçimdir.
Günümüz yapısal dil bilimcilerinin önde gelen isimlerinden biri Noam Chomsky (1928- )’dir. En çok bilinen kitabı Sentaktik Yapılar (Syntactic Structures, 1957)’dır. Ardından Dönüşümsel Gramer (Tranformational Grammar) ile yapısal dil bilim alanında yine ses getiren bir çalışma yayımlamıştır. Chomsky’e göre, bir dil, ses, sözcükler ve sözcük düzeni vb. gibi yüzeysel olaylardan daha fazlasını kapsamaktadır. Chomsky’nin diğer bir kavramı ise derin yapı’dır. Chomsky bunu sınırsız sayıdaki sözlü ifade şekillerinin yani görünen yapının, aslında o dili konuşan topluluğun üyelerince bilinçsiz bir şekilde kuşaktan kuşağa aktarılan sınırlı sayıdaki dönüşüm kurallarına yani derin yapıya dayandığını ileri sürmektedir.
Toplum Dil Bilim (Sosyo-Dil Bilim)
Toplum dil bilim, dil bilim ve toplum arasındaki etkileşimi ve bu etkileşimin yarattığı birey-toplum-zihin örüntüsünü, birbirinin içinde yeniden ve yeniden nasıl ürettiğini anlamaya ve çözümlemeye çalışan bir alandır diyebiliriz.
Bu yaklaşım, 1960 ve 1970’lerde, iki önemli dil bilimsel antropolog olan Dell Hymes ve John Gumperz’in geniş çapta yapmış oldukları çalışmalar sayesinde ortaya çıkmıştır. Bazen iletişim etnografisi veya konuşma etnografisi olarak da adlandırılan bu yaklaşım, Chomsky’nin kullanımdaki dili büyük ölçüde göz ardı eden, üretici evrensel gramerine önemli bir alternatif olarak görülmüştür.
Chomsky, Sözdizimi Kuramı Görünüşü (1965) çalışmasında yeterlilik ile performans arasında ayrım yapmıştır. Yeterlilik, içselleştirdiğimiz, doğuştan gelen, bilinçsiz olarak kullandığımız dil bilgisi kurallarıdır. Konuşmacının kendi dilini düşünmeden, bilişsel, otomatik dil bilgisini kullanma kapasitesidir. Performans ise, bu doğuştan sahip olduğumuz dil bilgisini kullanma eylemidir yani konuşma eyleminin uygulanmasıdır.
Hymes ve Gumperz dilin, Boas ve Chomsky’ci dilden çok farklı şekillerde çalışılması gerektiğini söylemiştir. Dil, sosyal bir bağlam içinde çalışılmalı ve dil bilgisi çalışmalarının ötesine geçmelidir. Etnograflar, konuşma topluluğundaki (speech community), sözlü “konuşma eylemi”nin (speech activity) örüntülerini, incelemesi ve betimlemesi gerekmektedir.
Sosyal Etkileşim Kuramı’nın kurucusu Georg Herbert Mead (1863-1931)dir. Sembolik etkileşimin kökenleri, John Dewey ve William James gibi yirminci yüzyılın başındaki pragmatistlerin düşüncelerine dayanır. Gerçekliğin dinamik olduğunu ve anlamın insanlar arasındaki etkileşim yoluyla yaratıldığını savunmuşlardır.
Mead ve öğrencisi Herbert Blumer, Chicago Üniversitesinde, insan etkileşimi çalışmasının pozitivist bilimsel yöntemler kullanılarak yapılamayacağını savunmuştur. Örnek olay incelemeleri, geçmiş ve yönlendirici olmayan görüşmeler aracılığıyla etkileşim davranışını inceleyebileceklerine inanmışlardır.
Erving Goffman, 1960’lı ve 1970’li yılların en etkili mikro sosyoloğudur. 1940’lı yıllarda, Chicago’da öğrenimini gördüğü sırada sembolik etkileşimcilerden özellikle de -sosyal antropolojinin- düşüncelerinden etkilenmiştir. Önemli eserlerinden biri Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu (Presentation of Self in Everyday Life, 1959)dur. Goffman’ın bu alanda yapmış olduğu diğer önemli araştırmalar Karşılaşmalar (Encounters, 1961), Toplum İçinde Davranmak (Behavior in Public Places, 1963), Kamusal Alanda İlişkiler (Relations in Public, 1971)dir. Goffman bu çalışmalarında, yaşamın bir tiyatro sahnesine benzetme metaforu olan dramaturjik analiz üzerinden, yüz yüze etkileşimin küçük ayrıntılarını anlamayı kolaylaştırmak üzere, yeni sosyolojik kavramları kapsayan bir sözlük yazmıştır.
Toplum dil bilim alanı içinde sayılan bir diğer yaklaşım ise etnometodolojidir. Etnometodoloji, Harold Garfinkel’in 1960’lı yıllarda yapmış olduğu çalışmalara dayanmaktadır. Başka kaynaklarla birlikte Alfred Schutz’un çalışmalarından beslenen sosyolojik bir yaklaşım ve yöntemdir. Etnometodoloji, insanların içinde yaşadıkları toplumsal gerçeklikleri anlamakta ve diğerleriyle ilişkilerinde düzenliliği sağlamakta kullandıkları ‘metot’ları anlatır.
Garfinkel’in en önemli yapıtlarından biri Etnometodolojide Araştırmalar (Studies in Ethnomethodology, 1957)dır. Etnometodolojinin odağı gündelik hayattır. Garfinkel, gündelik yaşamın içinde önemsiz, sıradan, tekrar eden ve değersiz görünen pratiklerin, bireylerin yaşamında ne anlam ifade ettiğini, anlamı nasıl ürettiklerini, nasıl bildiklerini, paylaştıklarını ve nasıl etkileşim kurduklarını inceler.
Tarihsel Dil Bilim
Tarihsel dil bilim, dillerin doğuşuyla ilgilenir. Dilin kökenlerinin ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığının, hem biyolojik hem de kültürel evriminin izlerini sürer. Dillerin zaman içinde ses bilgisinin, dil bilgisinin ve anlam bilgisinin nasıl bir değişime uğradığını araştırır. İnsan dilinin doğuşu ve gelişimine yönelik kanıtlar sunarken tarih, antropoloji, folklor ve arkeoloji gibi disiplinlerle çalışır.
Tarihsel dil bilim, hem yaşayan dillerin tarihçesini hem de ölü dillerin tarihçesini ve aralarındaki ilişkiyi inceleyen bir alandır.
Sözlü insan dilinin, elde edilen kültürel kanıtlar ışığında dört milyon yıl öncesinde evrimleşmeye başladığı tahmin edilmektedir (Bates, 2009: 65). Eldeki verilere baktığımızda, ilk yazılı belgeler, MÖ 3000 yıllarında belirmeye başlamıştır. Bu belgelere göre, MÖ 3000
yıllarında, dünyada insan dili çeşitlenmekle kalmamış, ayrıca bir milyon yıllık bir zaman evresinden geçmiştir. Dolayısıyla dil ile ilgili elimizde bulunan bilgileri dakika üzerinden benzetme yaparak açıklarsak; üç buçuk saatten fazla süren bir devrenin ancak son bir tek dakikası hakkında bilgimiz olduğudur.
Tarihsel dil bilimde, bütün doğal dillerin daha eski olanlardan türediği ve bir dilden başka akraba dillerinin türeyebileceği varsayımına proto-dil denilmektedir. Dillerin birbirinden kopuş zamanlarını, tespit edebilmek için kullanılan yöntemlerden biri glotto kronolojidir.
Dil tabakalarının derinliklerinde fosiller gibi günümüze kadar gelen ipuçlarından en önemlisi ‘yazı’dır (Wells, 1972: 142). Tarihsel dil bilimciler, dille ile ilgili uzun dönemdeki değişim sürecine odaklanırken yazılı kayıtlara ihtiyaç duyarlar. Yazı, sözün görsel biçimini aktaran ve konuşmayı simgeleyen işaretler sistemidir.
Dili bütünüyle yazıya aktarmayan ancak işaretlerden oluşan yapılara piktogram denilmektedir. Piktogramlar, bir hikâyedeki olayların gerçeğe yakın bir şekilde resmedilen; gerçek yazının ilk kalıntılarıdır. Bu resimler, savaş veya avdaki olayları temsil edebilir. Piktogramlar, genel olarak sadece olayları anlatan temsili somut çizimlerdir. Eski Mısır, Fenike, Girit, Merkezî Afrika, Kuzey Amerika, Sibirya ve başka yörenin insanları tarafından yapılmıştır.
İdeogramlar, piktogramların bir sonraki evresidir. Objelerin krokileri olmakla beraber, o eşyaya ilişkin fikirlerin sembolüdür. Resimle betimlemiş oldukları objelerin soyut çağrışımlarını sağlamak amacı gütmektedirler. Piktogram ve ideogramları okumak için yazıldıkları dili bilmek gerekmez. Elini ağzına götürmüş bir adam şeklindeki Mısır hiyeroglifi, dünyanın herhangi bir yerinde yemek ya da açlık düşüncesini akıllara getirecektir.
Piktogram ve ideogramlardan sonraki aşama ise fonetik yazıya geçiştir. Anlam yerine sesleri ifade eden yazı sistemidir. Dili temsil eden bu yazı sistemleri, Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Mezopotamya yazıları, piktogramlardan çok ticari işlemler için kullanılan simgesel işaretlerdir. Arkeologlar, yazının insanların ekin ekmeye, hayvan yetiştirmeye, şehirler ve ticari ağlar oluşturmaya başladıkları zaman bir güç gösterisi olarak ortaya çıktığını belirtmişlerdir.
Mısır hiyeroglifleri ve çivi yazısı, 5000 yıl önce ortaya çıkmış olan ilk yazı sistemleridir. İlk olarak farklı sesleri belirtmek için tek sembol kullanmayı düşünenler Mısırlılardır. Daha sonra bu sistem, Sami ve Fenike yazılarına geçmiş, zaman içinde değişip; hızlı bir şekilde yayılmıştır. Günümüzde yazılan bütün dillerde, bu ilk yazılardan türemiş alfabelerin kullanılmış olduğu söylenmektedir.
Bütün diller zaman içinde değişmekte ve diğer dillerden sözcük almaktadır. Her geçen gün hızla gelişen yeni teknolojiler ile birlikte yaşanan toplumsal değişim ve dönüşümler, yeni sözcüklerin türemesini sağlamıştır.