SOS115U-NÜFUS VE TOPLUM
Ünite 1: Toplumsal Açıdan Nüfus ve Demografi
Nüfusbilim: Temel Kavramlar ve Araştırma Alanları
Nüfus, genel olarak belli bir zaman diliminde ve belli bir mekânda yaşayan insanların sayısı olarak tanımlanabilir. Demografi ise nüfus bilimi anlamına gelmektedir ve sınırları belli bir coğrafyada bulunan nüfusun yapısını, özelliklerini ve değişimlerini analiz eden bir disiplindir.
Nüfusun dinamikleri tüm dünyadaki sosyal ve teknolojik değişimlerin temel kaynağıdır. Nüfusun yapısı, büyüklüğü ve kompozisyonu değiştiğinde, nüfus arttığında veya düştüğünde insanlar buna uyum sağlar ve bu yeni uyum sürecinden sayısız çeşitlilikte dönüşüm biçimlerini toplumlar hayata geçirir.
Nüfusbilim ve Temel Kavramlar
Nüfus bilimi; nüfusun temel hareketlilik dinamikleri olan doğum, ölüm, evlilik ve göçleri zaman içindeki dağılım ve değişkenlikleri açısından analiz eder. Nüfus yapısının ve değişimlerinin temelini oluşturan üç ana değişken doğurganlık, ölümlülük ve göçtür. Ayrıca nüfusun yapısını tanımlarken demografinin ilgilendiği nüfusun birçok niteliği söz konusudur ancak bunlardan en önemlisi yaş ve cinsiyettir.
Tekeli’ye göre bir alanda yaşamakta olan nüfusun doğum ve ölüm oranı ortalamaları o mekânın niteliği ve yapısı hakkında fikir vermektedir. Nüfus biliminin doğum ve ölümün dışında üçüncü önemli parametresi olan göçün yerleşme sisteminin temsiliyle ilişkisi daha karmaşıktır. Hem genel olarak sosyal bilimlerde hem de özel olarak nüfusbilim alanında düşünürler göçün nüfus ve toplum üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri konusunda farklı fikirler geliştirmişlerdir. Bazı araştırmacılar göçü ve göçmenleri toplumsal değişmenin katalizörü olarak kabul eder ve esas olarak göçün olumlu işlevlerine odaklanır.
Nüfusun doğumlar, ölümler ve göç hareketleriyle yenilenmesi ve varlığını sürdürmesine yaşamsal süreç adı verilir. Nüfusun yalnızca sayısını değil yapısını da etkileyen bu olaylara yaşamsal olaylar denir.
Bir toplumun nüfus büyüklüğü doğum, ölüm ve göçlerden doğrudan doğruya etkilenir. Nüfus bilimciler doğurganlığı kaba doğum oranını, ölüm oranını ölçmek için ise kaba ölüm oranını kullanırlar. Nüfusun büyüklüğü ölüm oranını yansıtır. Kullanılan, üçüncü ölçü, bebek ölüm oranıdır. Yaşam istatistikleri ise bir ülke içinde demografinin asıl temelini sağlayan doğum, ölüm ve evlilik istatistikleridir. Yaşamın dönüm noktalarını oluşturan bu tür olayları toplam nüfuslarla ilişkilendiren kaba oranlar ve doğurganlık, evlilikler ve ölümlülükle ilgili daha ayrıntılı ölçüler yer almaktadır.
Nüfusun eğitim durumu da önemli sosyo-ekonomik göstergelerden birisidir ve ülkelerin nüfus politikalarının belirlenmesinde etkilidir. Medeni durum da ülkelerin nüfus politikalarının belirlenmesinde önemli bir sosyal kıstastır. Evlenme, boşanma ve çocuk sahibi olma gibi medeni durum hâllerini ilgilendiren olaylar bu konuda
belirleyici faktörlerdendir. Kontrol altına alınmayan nüfus artışı kişi başına düşen ulusal geliri düşürmektedir. Aşırı nüfusla birlikte tüketim hız kazanırken, ekonomik kalkınma hızı düşebilmektedir.
Demografik süreçlerden biri olan yaş ve cinsiyet özellikleri, popülasyonların nasıl oluştuğu konusunda yani nüfus yapıları hakkında son derecede önemli bilgiler verir. Öyle ki, nüfus yapısı hakkında bize bilgi veren en önemli özellikler yaş ve cinsiyettir. Diğer değişkenler de üç demografik süreçle ilişkilidir.
Medeni durum hakkında bir şeyler bilmek, örneğin, doğurganlığı analiz ederken önemlidir. Yaş ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde eğitim de göz önünde bulundurulması gereken önemli bir değişkendir. Genel olarak, yüksek eğitim, düşük doğurganlık ve düşük mortalite ile ilişkilidir.
Nüfus verilerini toplama ve analiz yöntemleri; standart nüfus sayımı prosedürleri, yaşam kayıt sistemleri, anketler, temel veri işleme ve çeşitli idari kayıt sistemleri türlerini kapsamaktadır. nüfusbilim disiplini; demografik analiz, tahmin ve projeksiyon, standartlaştırma, kuşak analizi, konumsal analiz ve epidemiyolojik analiz gibi yöntemlerle analiz yapmaktadır.
Nüfusbilim ve Araştırma Alanları
Demografi temelde nüfusun büyüklüğü, yapısı, mekânsal dağılımı, zaman ve mekandaki değişimini analiz etmektedir. Temelde demografi; sağlık bilimleri, epidemiyoloji, ekonomi, sosyoloji, antropoloji, tarih, kamu politikaları, matematik ve istatistik gibi çok farklı disiplinlerin uzmanlıklarından faydalanan disiplinler arası bir alandır.
Genel olarak, formel demografi nüfusla ilgili derinlemesine bir analiz yapmak yerine sadece istatistiki sayısal verileri ve aşırı teknikleştirilmiş yöntemleri kullanarak bir nüfusbilimi yapmaya çalışmaktadır. Bu yönüyle, formel demografi çok ciddi eleştiriler almaktadır. Toplumsal demografi ise aşırı teknikleştirilmiş demografi anlayışını telafi edecek türden nüfusun beşerî yönlerini ele alan yaklaşımları zenginleştirerek, nüfusa ilişkin olarak sosyolojik, kültürel, iktisadi ve derinlikli analizler üretmiştir. Bu yönüyle sosyal demografi, nüfus dinamiklerinin toplumsal ilişkiler, örüntüler, kurumlarla olan ilişkilerini merkeze alarak nüfusu belli toplumsal bağlam içinde ele alma eğilimindedir.
Genel olarak, nüfusbilim statik ve dinamik nüfusbilim olarak ikiye ayrılmaktadır. Statik nüfusbilimin konusunu, belli sınırlar içinde yaşayan insanların, bir zaman kesitindeki sayısı, cinsiyet ve yaş dağılımı, medeni durumu, doğum ve ikametgâh yerleri, anadili, dini, engellilik durumu, okuryazarlığı, eğitim durumu, ekonomik durumu gibi çeşitli sosyal ve ekonomik nitelikleri oluşturur. Dinamik nüfusbilimin konusuna ise belirlenen bir zaman kesitinde, belirli sınırlar içinde yaşayan nüfusun, sayı ve nitelik bakımından değişmesine
yol açan doğum, ölüm, evlenme, boşanma ve göç olayları girer.
Nüfusbilim yani demografi, insan nüfusuna yönelik çalışmaları tanımlar ve çok geniş bir kapsamı olsa da özünde üç temel alanla ilgilidir:
1. Değişik kriterlere (yaş, cinsiyet, medeni hâl, eğitim durumu vb.) göre nüfus boyutu ve yapısı. Yani belli bir dönemde nüfusun kesit resimlerinin alınması. 2. Nüfus bileşimini doğrudan etkileyen süreçler (doğum, ölüm, evlilik, göç vb.). 3. Bu statik ve dinamik unsurlarla içinde bulundukları toplumsal, ekonomik ve kültürel çevre arasındaki ilişki biçimleri.
Çoğu nüfus bilimciye göre, demografinin merkezinde doğurganlık, ölüm oranları ve evlilik analizleri yatmaktadır. Kısmen göçün kendine özgü dinamiklerindeki farklılıklar ve kısmen de göçe yönelik uzmanlık alanlarının (coğrafyacı, sosyolog vb.) daha büyük bir rol üstlenmeleri nedeniyle, göç ayrı bir alt disiplin konusu sayılmaktadır.
Nüfusbilimin Tarihsel Gelişimi
Nüfusla ilgili endişeler, insanların “verimli olmaya, çoğalmaya ve dünyayı doldurmaya” teşvik edildiği Yaratılış fikrine kadar uzanır. Örneğin Platon’un nüfus büyüklüğü hakkında orijinal fikirleri vardı. Bir toplumun 5.040 kişiden büyük olmaması gerektiğine inanıyordu. Platon’un fikirleri, mekanik ve organik olmak üzere iki tür toplumu görselleştiren on dokuzuncu yüzyıl sosyoloğu Emile Durkheim’ın yazılarında yankılanır. Mekanik dayanışma küçüktü ve basit bir işbölümü vardı, Organik dayanışma ise oldukça büyüktü, geniş bir işbölümü işbölümü ve artan bir anonimleşme söz konusuydu. On dördüncü yüzyıl Arap filozofu İbn-i Haldun da nüfus artışı ile ilgiliydi. İbn-i Haldun, toplumların, tıpkı insanlar gibi, olgunlaştıkça nüfus artışı aşamalarından geçtiğini öne sürmüştür.
Nüfusbilimin Doğuşu ve Gelişimi
Özellikle 18. yüzyıldan itibaren nüfus yapısı ve değişimi üzerine çalışmalar artmıştır. Nüfus artışını ciddi bir sorun olarak görüp bunu sistemleştiren ilk düşünür, Thomas Robert Malthus olmuştur. Thomas Malthus’un Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme adlı eseri ilk kez 1798 yılında yayımlanmıştır. Bu kitap, nüfus üzerine ilk kitap olmamakla birlikte, döneminin en etkili eseri olarak kabul edilmiştir.
1968 yılında Profesör Paul R. Ehrlich ve Anne Ehrlich tarafından nüfus ve çevre tartışmalarına ilham veren önemli bir kitap daha yayınlanmıştır. Toplumların daha fazla ekolojik felaketi önlemek için nüfus artışını kontrol etmek adına güçlü adımlar atması gerektiğini yazdılar.
20. yüzyılın başlarında yapılan araştırmaların çoğunluğu, toplumsal ve ırksal farklılıkların nicel (sayısal/istatistiksel)
boyutlarını keşfetmeye çalışan akademisyenlerin öjenik çalışmaları kapsamında gerçekleştirilmiştir.
1930’lu yıllarda gelişmiş toplumlardaki doğurganlık oranları daha önce görülmedik bir biçimde düştü. 1940’larda İngiliz Kraliyet Nüfus Komisyonunun kurulması gibi, olgunun daha etraflı bir biçimde incelenmesine yönelik çabalar başlatıldı. 1950’li yıllarda “bebek patlaması” olarak adlandırılan süreçte doğurganlık oranının önemli bir düzeyde artması nedeniyle, Batılı ülkelerde nüfusun azalacağına ilişkin korkular hükmünü yitirdi.
1950’lilerden itibaren nüfusbilimcilerin ilgisi, ölüm oranlarının hızla azalmasına ve yüksek doğurganlık oranlarına bağlı olarak nüfusun hızla arttığı Üçüncü Dünya toplumlarına yöneldi. Dünya çapında meydana gelen bebek patlaması olgusu kısa ömürlüydü. Bu nedenle, 1960’ların sonlarından itibaren gelişmiş ülkelerin dikkati bir kez daha bebek doğumlarındaki hızlı düşüşü izleyen düşük doğurganlık oranlarına çevrildi.
Hem resmî nüfusbilim hem de nüfus sosyolojisi çalışmaları sonucu, 20. yüzyılda bir dizi anahtar tasarım ya da model geliştirildi. Resmî nüfusbilim çalışmalarına yön veren temel bir yöntem, dönemlerden ziyade insan gruplarının araştırılmasıydı.
Temeli John Graunt’a (1620-1674) dayanan formel demografi, insan popülasyonlarının büyüklüğüne, yaş yapısına ve mekânsal dağılımına uygulandığında doğurganlık, ölümlülük ve göçün demografik süreçlerine odaklanır. Basitçe söylemek gerekirse, formel demografi izole demografik fenomenler arasındaki ilişkileri inceler (örneğin, yaş yapısının doğurganlığı nasıl etkilediği veya tam tersi). Bilgisayarların kullanımıyla birlikte daha karmaşık istatiksel modeller devreye girmişse de nüfus bilimcilerce uygulanan istatistiksel yöntemler sayıca pek az ve genelde basittir. Matematiksel nüfusbilim bu disiplinin etkin bir alt dalı olagelmiş ve biçimsel inceliği pratik faydayla birleştiren çok sayıda model geliştirmiştir. Bunların en önemlisi, sabit nüfus kuramıdır. Sabit nüfus modeli, ilk kez 18.yüzyılda Leonard Euler tarafından ortaya atılmış, Amerikalı nüfusbilimci Alfred Lotka (1939) tarafından yeniden keşfedilmiş ve onun sayesinde yaygınlaşmıştır.
Nüfusun Gelişim Dinamikleri ve Nüfus İktidar İlişkisi
Nüfus düşüncesi on dokuzuncu yüzyıl ulus-devletlerin oluşumunda önemli bir temel olmuştur. Yirminci yüzyıldaki nüfus düşüncesinin tarihi aynı zamanda devletin, toplumun ve bireylerin nüfusların miktarını ve kalitesini nasıl yönetecekleri hakkındaki fikirlerin de tarihidir.
Nüfus politikaları, dünyanın farklı bölgelerinde oldukça farklı biçimler alabilir. Örneğin, sömürge Afrika ve Pasifik adalarında nüfus düşüşü ile ilgili yirminci yüzyılın başlarındaki endişeler, genellikle sağlık, göç modelleri, işçi rejimleri ve yerli nüfusun akrabalık uygulamalarına yönelik müdahaleleri beraberinde getirmiştir. Çin’in
1950’lerin ortalarında nüfus artışını engelleme çabalarının, yeni bir sosyalist toplum yaratma çabasından kaynaklanan ekonomik ve ideolojik ihtiyaçlarla meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Dünyada ve Türkiye’de Nüfus Problemleri
Nüfus problemleri genellikle kamuoyu ve yönetimler tarafından sosyal meseleler olarak tanımlanır ve nüfus artış eğilimleri ve sonuçları genellikle bazı teorilerin de dâhil olduğu bakış açısına göre olumsuz sonuçlara neden olur.
Küreselleşme, Nüfus Artışı, Göç ve Nüfus Eşitsizlikleri
Küresel boyutta nüfusun büyümesi, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki farkı arttırmakta, sosyal ve ekonomik eşitsizliği kalıcı hâle getirmekte, etnik ve ırksal ayrımcılığı arttırabilmekte, dünyada zaten yüksek seviyelerde bulunan işsizlik ve açlığı daha da yüksek seviyelere taşıyabilmektedir. Son yıllarda küreselleşme dinamiklerinin yardımıyla hem ülkelerin içindeki hem de sınır aşan insan hareketliliği artmıştır. İç göçler, mega kentleşmeyi özendirerek kentsel ve sosyal birçok soruna yol açarken; daha iyi bir yaşam sürmek isteyen insanlar, çeşitli riskleri göze alarak uluslararası emek göçüne katılmaktadır. Hatta gelişmiş dünyanın bazı kentlerinde göçler, demografik yapıyı etkileyebilecek boyutlara ulaşmaktadır.
Daha az gelişmiş bölgelerden gelen göçmenler genellikle gelişmiş bölgelerin yerlilerine göre daha yüksek doğurganlık düzeylerine sahip olduklarından, göç ettikleri gelişmiş bölgedeki genel nüfus artışına zaman içinde orantısız bir katkı sağlamaktadırlar. Sonuçta, köken olarak modern dünyanın az gelişmiş ülkelerinden gelen nüfusun oranı hemen hemen her gelişmiş ülkede yükseliş eğilimindedir.
Dünya Nüfusu Yaşlanıyor
İnsanlar, farklı yaşlarda, birbirinden farklılaşan tüketim ve tasarruf kararları alırlar, sadece belirli bir yaş aralığında aktif olarak işgücüne katılırlar, sadece belirli bir yaş aralığında geri döndürülemezlik arz eden eğitim yatırımları yaparlar ve sadece belirli bir yaş aralığında çocuk sahibi olabilirler. Bütün dünyada insan toplumları yaşlanmaktadır. Fakat bu, eşit bir şekilde olmamaktadır. Bunun bir örneği, ortalama yaşam beklentilerindeki ürkütücü ulusal farklılıklardır.
Altmış yaşını geçmiş küresel nüfusun oranı 1950 yılında yalnızca yüzde 8 iken, 2009 yılına kadar yüzde 11’e yükselmiştir. Ancak, bu oranın 2050 yılına kadar ikiye katlanıp yüzde 22’yi bulacağı tahmin edilmektedir.
Küresel nüfusun yaşlanmasının toplumsal politika üzerinde çok büyük etkileri vardır. 150’den fazla ülke yaşlı ve engelli insanlar veya öldüklerinde geride bıraktıkları “bakmakla yükümlü oldukları kişiler” için kamusal destek sunmaktadır.
Doğurganlığın Azalması, Demografik Fırsat Penceresi ve Sonuçları
Dünyada hemen hemen tümü zengin olan 80 ülkede nüfus yenilenme oranının altında bir doğurganlık söz konusudur; nüfus büyüme oranı sıfır ya da sıfırın da altındadır. Yüksek gelirli ülkelerde nüfus artışı yoksul ülkelerdeki gibi baskın bir problem değildir. Tersine, İtalya ve Japonya gibi çoğu yüksek gelirli hükümetler nüfus büyüklüğündeki azalmayı geri çevirmek zor olabileceğinden ve artan sayıda yaşlılara çok az sayıda genç destek verebileceği için geleceğin problemi olarak gördükleri düşük nüfus oranları hakkında endişelidirler.
Ülkelerin kalkınması sürecinde, nüfusun bağımlılık oranının çok düşük düzeyde kaldığı geçici döneme demografik fırsat penceresi adı verilmektedir. Demografik fırsat penceresinin zorunlu olarak bir ekonomik büyüme ve ilerlemeye yol açmadığı da not edilmelidir. Demografik fırsat penceresinin sunduğu fırsatları gerçekleştirebilmek için özellikle eğitim, sağlık, istihdam, aile planlaması gibi konularda gerekli altyapı yatırımlarının yapılmasının bir zorunluluk olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır.
Osmanlı’da Nüfus Kayıtlarının Gelişimi
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar düzenli bir nüfus siyaseti yerine, daha çok vergi ve askerî ihtiyaçlarını karşılamak için nüfus ve arazi istatistikleri tutulduğu bilinmektedir. Modern anlamda istatistik çalışmalarını yürütmek üzere ilk istatistik dairesi 1874 yılında kurulmuş, fakat bu kurum 1877 yılında kapatılmıştır.
Nüfus Kurumlarının Doğuşu ve Kayıt Dinamiklerinin Gelişimi
Osmanlı İmparatorluğunun ilk nüfus sayımı çalışmaları, Mustafa Paşa’ya (Netayicül Vukuat Yazıcısı) göre II. Selim zamanında (1566-1574), Lütfi Barkan’a göre ise III. Murat zamanında (1574-1595) yapılmıştır. Hammer ve Michoff 17. yüzyılın başında bir nüfus sayımı yapıldığını belirtmektedirler. Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1520-1530 yılları arasında (Mısır, Irak ve Tuna ötesi Avrupa hariç) nüfusun 11.357.365 kişi olduğu belirtilmektedir. 1831 sayımından elde edilen sonuçlardan, Osmanlı İmparatorluğu’nun bugünkü Türkiye’ye karşılık gelen sınırları içinde o tarihte 7-7,5 milyon kişi yaşadığı tahmin edilmektedir. 1844 yılında Padişah Abdülmecit tarafından yaptırılan ve hem kadın hem de erkek nüfusun sayıldığı bu sayıma göre imparatorluk sınırları içerisinde 36,5, bugünkü Türkiye’nin Anadolu kesiminde ise 10-10,5 milyon kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. 1854 nüfus sayımı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
1874 yılında yeni bir nüfus sayımı yapılmış ve bu sayımda imparatorluk nüfusu 28,9, Anadolu nüfusu ise 12 milyon kişi bulunmuştur. Cumhuriyet dönemi öncesinde yapılmaya çalışılan en son nüfus sayımı 1878’de yapılmıştır ve bu sayımda ilk defa nüfus müdürlüğü kurulmuş, nüfus tezkereleri ile doğum, ölüm, yer değiştirme gibi nüfus hareketleri kayıt ve takip edilmeye başlanmıştır (nüfus sicil nizamnamesi).
Osmanlı Devletinin, arazi ve nüfus yazımı/sayımı ve bunlarla ilgili kayıtların tutulmasına özel bir önem verdiği anlaşılmaktadır. Devletin kuruluşundan itibaren fethedilen topraklarda ve belirli periyotlarla ülkenin önemli bölümünde asker alma ve vergi toplama gayesi ile yapılan tahrirler nüfus hizmetlerinin ilk nüvelerini oluşturmuştur.
Nüfus Politikaları ve Sonuçları
Osmanlı nüfus istatistikleri, önemli idari ve askerî ihtiyaçları karşılamak üzere geliştirilmişti. Sayımlar, arazi tetkikleri ve kalıcı bir nüfus kayıt sistemi 19.yüzyıl idaresi açısından son derece önem kazanmıştı. Modern bir orduya asker alınması, ordunun etkin ve yedek birimler olarak örgütlenmesi zorunluluğu, erkek nüfusun yaşı ve sayısı hakkında doğru bilgi edinmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle, Osmanlı askerî kurumu, nüfus kayıtlarıyla yakından ilgilenen, nüfus sayımı yapılması ve nüfusun düzenli olarak kaydedildiği bir sistemin uygulanması için sultana ve hükümete baskı yapan ilk kurum oldu. Ordu mensupları, gerçekten de Osmanlı sayımlarında etkin rol aldılar. Müslümanların kayıtlarını kendileri tuttular ve 19. ve 20. Yüzyıl boyunca sivil nüfus memurlarıyla sıkı işbirliği yaptılar.
19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında çeşitli dönemlerde yapılan sayımlar, Osmanlı nüfusu konusundaki belli başlı bilgi kaynaklarıdır. Osmanlı nüfusu konusundaki ikinci önemli bilgi kaynağı ise yıllıklardır. Bütün iktidar alanını kapsayan imparatorluk salnameleri 1847 yılında yayımlanmaya başladı ve imparatorluğun tümü için ilk kez 1877-78 yılında basılan bir ciltte göründü.
19. yüzyılda Osmanlı idaresi tarafından derlenen istatistik tabloları, kentleşme düzeyinin ölçülmesinde kusursuz bir kaynaktır. Ayrıca 1831 yılında modern anlamda yapılan ilk nüfus sayımının Osmanlı idari bölünmesinin, kendi içinde liva ve sancaklara ayrılan 29 eyaleti kapsadığını söylemek yeterli olacaktır.
Osmanlı’da nüfus, genellikle her dönem boyunca hep olduğundan daha düşük kaydedilmiştir. Osmanlı nüfusuyla ilgili istatistikler bazı hatalar içerdiği için, doğrudan kabul edilemez. Osmanlı istatistiklerinin değerlendirirken; 1. İç tutarlılık göstermesi, 2. Yeni devletlerin yönetimleri tarafından sağlanan modern listelere uygunluk göstermesi, 3. Demografi kurallarına uygunluk göstermesi gerekir.
Osmanlı nüfusunun toplumsal-kültürel ve etnik bileşimi dış ve iç göçlerle birlikte derinden değişmiştir. Büyük nüfus hareketleri, sayım istatistiklerine çok az yansımıştır ve Ortadoğu’daki toplumsal ve siyasal değişimlerin anlaşılması açısından son derece önemli olmalarına karşın doğru düzgün ele alınmamışlardır.
Türkiye’de Nüfusun Gelişim Dinamikleri
Demografik Koşullar ve Nüfus Politikaları
Türkiye’de Uygulanan Nüfus Politikalarına yönelik ayrıntılı bilgiler ders kitabında sayfa 25’de yer alan Şekil 1.1’de ayrıntılı bir biçimde belirtilmiştir.
Türkiye 1920’li ve 1930’lu yıllarda nüfus dinamikleri (doğum, ölüm ve göç) için etkin nüfus politikası oluşturmuş ve gerekli önlemleri almıştır. Bu yıllarda Türkiye’de göçlerin, savaşların etkisi ile yüksek doğum hızı ve yüksek ölüm hızı nedeniyle nüfus artmamıştır.
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan yeniden yapılanma sürecinde demografik yapının onarılmasını temin etmek için uygulanan pronatalist (doğurganlığı artırıcı) nüfus politikaları çerçevesinde gebeliği önleyici yöntemlerin kullanımına yasal sınırlamalar getirilmiştir. Ayrıca nüfus artışını sağlamaya yönelik çeşitli teşvik politikaları uygulanmıştır. Ayrıca Osmanlı topraklarından Türkiye’ye göçü teşvik edecek adımlar atılmıştır. Örneğin, 1934 yılındaki düzenlemelerle göçmenlere Anadolu’nun farklı bölgelerinde topraklar dağıtılmıştır.
1945-1965 yılları arasındaki dönemde “bebek patlaması” olarak da tanımlanan yüksek doğum oranları yakalanmıştır. Türkiye’de ilk defa 1958’de Demokrat Parti iktidarının son yıllarında, nüfusun planlanması yönünde görüşler gündeme gelmiştir. 1960’lı yılların ortasında kabul edilen ve kısmen antinatalist (doğurganlığı azaltıcı) hükümler içeren nüfus yasası çıkarılmıştır.
1923 ile planlı döneme geçilen 1963 yılları arasında uygulanan nüfus politikalarının genellikle pronatalist çoğalma stratejisine uygun olarak geliştirildiği ifade edilebilir. 1923-1963 dönemi, nüfusu arttırmayı amaçlayan ve esasen ekonomik kalkınmaya olumlu katkı yapacağı gerekçesiyle savunulan pronatalist politikaların uygulandığı bir dönem olmuştur.
Nüfus Sayımı ve Demografik Yapı
Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfus sayımları temel olarak nüfusun büyüklüğü ve kompozisyonu ile ilgili bilgi vermeyi amaçlamıştı. Zamanla sayımlara doğurganlık, çocuk ölümleri ve göçlerle ilgili konularda birkaç soru eklenerek nüfusun dinamiği hakkında da daha ayrıntılı ve güvenilir istatistikler üretildi.
1926 yılında Merkezi İstatistik Dairesi adı ile bugünkü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) kurulmuş ve hemen 1927 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk genel nüfus sayımı gerçekleştirilmiştir.
20. yüzyılın başında önce Balkan savaşları ardından Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile büyük zorluklar yaşanmış, Osmanlı’nın Trakya ve Anadolu hariç tüm topraklarını kaybetmesiyle nüfus miktarı ve yapısı tamamen değişmiştir. 1914-1922 savaş yıllarında doğumların az, ölümlerin ise çok olması, 1940-1945 devresinde doğurganlık çağına giren nüfusun azalmasına yol açmıştır.
1927’den beri Türkiye’nin nüfusu sürekli olarak artış göstermiştir. En düşük yıllık nüfus artış hızı %10,6 ile 1940-45 döneminde, en yüksek yıllık nüfus artışı ise %28,5 ile 1955-1960 döneminde gerçekleşmiştir.
Türkiye’nin göç dinamiklerine yakından bakılacak olursa, nüfus mübadeleleri, iskân kanunları ya da daha çok ekonomik nedenler ile gerçekleşen iç ve dış göç hareketleri ile göç olgunun sürekli olarak Türkiye’nin gündeminde olduğunu söylemek mümkündür.
Türkiye’nin güncel nüfus verilerine baktığımızda, Türkiye’de ikamet eden nüfusun, 31 Aralık 2019 tarihi itibarıyla bir önceki yıla göre 1 milyon 151 bin 115 kişi artarak 83 milyon 154 bin 997 kişiye ulaşmış olduğunu görüyoruz. Erkek nüfus 41 milyon 721 bin 136 kişi olurken, kadın nüfus 41 milyon 433 bin 861 kişi olmuştur. Diğer bir ifadeyle toplam nüfusun %50,2’sini erkekler, %49,8’ini ise kadınlar oluşturmaktadır.
Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre ülkemizde ikamet eden yabancı nüfus bir önceki yıla göre 320 bin 146 kişi artarak 1 milyon 531 bin 180 kişi olmuştur. Bu nüfusun %50,8’ini erkekler, %49,2’sini kadınlar oluşturdu. Yıllık nüfus artış hızı 2018 yılında binde 14,7 iken, 2019 yılında binde 13,9’a düşmüştür.
Türkiye’de 2018 yılında %92,3 olan il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı, 2019 yılında %92,8 oldu. Türkiye’nin 2007 ve 2019 yılı nüfus piramitleri karşılaştırıldığında, doğurganlık ve ölümlülük hızlarındaki azalmaya bağlı olarak, yaşlı nüfusun arttığı ve ortanca yaşın yükseldiği görülmektedir. 2019 TÜİK istatistiklerini ayrıntılı olarak incelediğimizde, çalışma çağı olarak tanımlanan 15-64 yaş grubundaki nüfusun oranı, 2007 yılında %66,5 iken 2019 yılında %67,8’e yükselmiştir.
Türkiye’nin doğurganlık seviyesinin hızlı bir şekilde azalmasının bir sonucu olarak, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve işgücü alanlarında niceliği değil niteliği ön plana çıkarma anlamında önemli fırsatlar yakaladığını; ancak yine bu alanlara etkide bulunan önemli risklerle de karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Nüfusun yaşlanması, bağımlılık oranlarının yükselmesi, doğum sayısının azalarak ölüm sayısının artması, nüfus artış hızının sürekli olarak azalmasının bir sonucu olarak orta ve uzun vadede toplam nüfusun ve özellikle de işgücü nüfusunun azalması, ülkemizin gelecekte karşı karşıya kalabileceği demografik krizin boyutlarının büyüklüğünü göstermektedir.