AÖF Soru Bankası

Nüfus ve ToplumÜnite 2 Özeti

Malthus Öncesi Nüfus Yaklaşımları

SOS115U-NÜFUS VE TOPLUM

Ünite 2: Malthus Öncesi Nüfus Yaklaşımları

Antik Yunan’da Nüfus Yaklaşımları

Antik Yunan’ın önde gelen iki düşünürü olan Platon (M.Ö. 428-348) ve Aristoteles (M.Ö. 384-322), siyasi ütopyanın her şeyi kapsayan çerçevesi içinde bir nüfus teorisi geliştirmiştir. Platon ve Aristoteles, zamanlarının jeopolitik bağlamında radikal bir şekilde yeni bir toplum örgütü olarak şehir devletini tasarladılar. Platon ve Aristoteles, din ve ahlak başta olmak üzere, Yunan uygarlığının geleneksel değerlerini sorgulayan bir düşünce çizgisinin de bir parçasını oluşturdular. Ailenin bir işlevi olarak ve atalara karşı dinî bir ibadet olarak düşünülen doğurganlığı dinî bir görev hâline getiren eski ahlakın yerine, üremeyi Devlet’e karşı bir vatandaşlık görevi hâline getiren bir sivil ahlakı getirmişlerdir.

Platon ve Devletin Nüfus Üzerindeki Mutlak Otoritesi

Platon Cumhuriyet ve Kanunları adlı eserinde (M.Ö. 428- 348), şehir kurumunun ve yasalarının her bir insanın hayatını katı bir şekilde kapsamına aldığı bir şehri tasavvur eder, böylece hiçbir bireysel hevesin, Platonik ideali oluşturan ebedi durağan dengeyi bozamayacağını savunur. Platon, diğer felsefi çalışmalarında formüle edilmiş iki ilginç doğurganlık teorisi geliştirmiştir. Ruhun doğurganlığı insanların zihinleri arasında bir düşünce alışverişidir. Onun en mükemmel iletim aracı usta ile çırak arasındaki sevgiye (aşk) dayalı bilim, felsefe ve güzellik duygusudur.

Platon’a göre, doğurganlık tamamen toplumsal bir işlev olduğu için, bunu tek başına devletin organize etmesi gerekmektedir. Devlet sadece evlilik kurumunu değil, aynı zamanda cinsel ilişkileri, “evlat seçimi”ni (seçkinlerin çocuk yapmasını öneren öjenik bir iddiadır) ve çocukların toplumun ihtiyaç duyduğu farklı işlevsel özelliklere yönelik olarak eğitimini ve rehberliğini de düzenlemelidir.

Platon’a göre, şehir ne zengin ne de fakir olmalı, nüfus ne çok seyrek ne de çok aşırı olmalıdır. Hatta Platon, bir şehir için optimum nüfus sayısının 5040 kişi olduğunu öne sürmüştür. Ona göre; Hakimler mükemmel bir demograf olmalıdır, şehirde evlilikler belirli bir sayıda tutulmalıdır ve çiftler kura çekimi ile belirlenecektir.

Sonuç olarak, Platon (M.Ö. 427-347) hem hızla büyüyen hem de hızla küçülen bir popülasyonun sorunlara neden olduğunu düşünmüş ve doğurganlık kontrolünü desteklemiştir.

Aristoteles’in Nüfusa İlişkin Görüşleri

Aristoteles (M.Ö. 384-322) hocası Platon kadar kaygılı olmamasına rağmen, nüfus büyüklüğünün sınırlandırılması gerektiğini düşünmüştür. Aristoteles genel olarak Platon’un teorilerini benimser. Kendi bakış açısı bazı yönleriyle bu teoriyle ihtilaflı olsa da temel ilkeleri (mutlakıyet ve sabit nüfus açılarından) farklı değildir.

Aristoteles, nüfusun çok büyümesi hâlinde demokratik hükümetin yeterince iyi bir şekilde işleyemeyeceğinden de

endişe ediyordu. Nüfus sınırlaması için önerdiği başlıca yöntemler ise engelli veya gelişim geriliği olan çocukların kürtajla aldırma ve bebeği kasten öldürme (infanticide) gibi yöntemlerdi.

Aristoteles, nüfus artışından endişelenir, ama sadece araziyi ve ürününü, giderek artan sayıda bireyler arasında dağıtmak bazı insanları yoksullaştıracağı için bunun sadece toplumsal huzursuzluğa yol açacağını öne sürmüştür. Bu yüzden çocuk sayısının aşırı olduğu kabul edilirse, devletin kadınları hamileliklerini sona erdirmeye zorlayabileceğini savunmuştur. Fakat nüfus kıtlığı da toplumu iş bölümünün ekonomik avantajlarından mahrum bırakacağı için Aristoteles’i endişelendirmektedir.

Aristoteles, bugün eşitsiz eğilimler olarak kabul edilen kadınlara karşı ataerkil tutumları ve köleliği toplumun unsurları olarak kabul etmiştir. Aristoteles’in yaklaşımı yine de ilginçliğini korumaktadır, çünkü demografinin ele almakta zorlandığı ve sıklıkla imkânsız bulduğu kalıcı sorunları doğrudan formüle etmiştir. Bu sorunlar, bir devletin nüfusunun fiili heterojenliğini, farklı grupların birlikteliğini, grupların eşitsizliğini, istikrarını, eşitliğini ve hareketliliğini uzlaştırma ile ilgilidir. Machiavelli’den Rousseau’ya kadar hümanist siyaset teorisinin ana çizgisi, nüfusu devletin temel bir bileşeni olarak ele almış ve bu konuda Aristoteles’in temaları baskın olmuştur.

Roma Döneminde ve Orta Çağ’da Nüfus Yaklaşımları

Modern öncesi toplumlarda nüfus büyüklüğü ekonomik performansın en iyi göstergesiydi; şehirler ve ülkeler arasında insanların dağılımı kolektif kimliğin yaratılmasında etkili olmuştu ve ticaretin etkilerini yansıtabiliyordu. İnsan hareketliliği aracılığıyla bilgi akışları ve kültür değişikliği; mortalite ve morbidite, refahın temel belirleyicileriydi. Morbidite, belirli bir nüfusta belirli bir zaman dilimi içerisinde hastalığa tutulanların sayısının sağlıklı kalmış nüfusa oranıdır. Doğurganlık (ve dolayısıyla cinsiyet ilişkileri), insan sermayesine yatırım ve ekonomik üretkenlik ve daha genel olarak insanların umutlarını ve korkularını şekillendirmekteydi. Aynı şeyler evlilik gelenekleri ve ev yapısı için de geçerlidir. Klasik uygarlıkta sık gebelik ve ani ölüm, tamamen yabancı bir ortamın ürünüydü. Teknolojik ilerleme ve keşiflerle birlikte, modern dünyayı daha uzak geçmişten ayıran temel şey demografik değişim olmuştur.

Roma’da Nüfus Yaklaşımları ve Augustus’un Nüfus Politikaları

Diğer geleneksel topluluklarda olduğu gibi Roma imparatorluğunda da nüfus politikaları hiçbir zaman izole ve soyut bir konu olmamıştır. Nüfustaki dengeler sadece bireylerin, ailelerin ve ait oldukları daha geniş toplulukların siyasi hak ve sorumluluklarının düzenlenmesinde değil, aynı zamanda ticaret, tarım ve savunma gibi konuların düzenlenmesinde de temel unsurlar olarak düşünülmüştür.


Roma İmparatorluğunda artan bir nüfusu sosyal bir fayda olarak görmüşlerdi. Büyük bir Roma ordusuna ve Roma sömürge politikalarına yönelik olarak giderek daha çok sayıda insana duyulan ihtiyaç, nüfus artışına olumlu bakılmasına neden olmuştur. Üst sınıflar arasında evliliği teşvik eden pronatalist yasalar teşvik edilmiştir.

Hem büyüyen hem de azalan nüfus sorun yaratmaktadır, ancak azalan nüfus daha büyük bir tehdit olarak görülmüştür. Roma hükümdarları nüfus artışının, Roma İmparatorluğu’nu büyütmek ve büyük bir ordu ve sömürgeciler/fetihçiler üretmek için gerekli olduğuna inanır.

Antik Roma’nın demografisi ile ilgili son araştırmalar, Cumhuriyetin son iki yüzyılı, en azından toplam nüfusta belirgin bir durgunluğun ortaya çıktığını göstermektedir. Roma nüfus sayımları, nüfusun artma eğiliminde olduğunu gösteriyor olsa bile bu da sadece Roma vatandaşlığına Roma dışı unsurların kabul edilmesiyle ilgili bir durumdur. Roma’da nüfustaki sayılardaki durgunluk ve düşüşün arkasında sürekli savaşlar, sömürgeleşmedeki büyüme, evliliklerin azalması ve son olarak kürtaj uygulamasıyla somutlaşan aile planlamasının yaygın kullanım oranları gibi gelişmelerin olduğu ileri sürülmektedir.

Evlilik mevzuatının Roma’daki bazı nitelikleri şu şekilde gelişmiştir: Evlilik yasakları, evlilik kuralları, yeniden evlenme yükümlülüğünden muafiyet ve esas olarak miras bağlamında uygulanan yaptırımlar.

Roma antik çağlarında mevzuat yoluyla nüfusa yönelik olarak kapsamlı bir sosyal mühendisliğin genellikle zayıf kaldığı çok önemli bir noktadır. Roma yasaları yetersiz olmaktan daha çok, kazuistik bir yapıya sahip görünmektedir.

Romalılar, ilkel bir biçimde de olsa nüfus sayımı ve kayıt yöntemlerini Rönesans’a kadar bir daha görülmeyecek kadar iyi bir şekilde geliştirdiler. Özellikle, soylu ailelerin sayımından bireylerin ayrıntılı dökümüne geçtiler ve İmparatorluğun tebaalarının yaşlarını kanıtlamak için doğum sertifikaları verdiler.

Roma İmparatorluğu’nda doğum kayıtları tutulmaktaydı ve bu tür bilgilere ihtiyacı olan bir vatandaş doğum kaydının kopyalarına başvurabilmektedir. Arşiv belgelerinin bulunduğu bölgelerde yaşayan kişiler, vatandaşlık kanıtı olarak bu kayıtlara itiraz edebiliyorlardı. Ayrıca hem Roma köleliği hem de Roma demografisi üzerine yapılan son çalışmalarda köle nüfusunun büyüklüğü hakkında çok ayrıntılı bilgiler yoktur.

Orta Çağ’da Nüfusa İlişkin Görüşler

M.S. 4. ve 15. yy. arasını ifade eden Ortaçağ boyunca dinî sistem toplumsal yapının bütün boyutlarını şekillendirmiştir. Dolayısıyla Orta Çağ’da nüfus konusu ve nüfus hakkındaki düşünceler de dinî vesayet altında gelişmiştir.

Yahudilik inancında nüfus konusu dinin temeli kabul edilen aile bağlamında düşünülür. İnancın yaşatılmasında ve yeni nesillere aktarılmasında aile büyük öneme sahiptir. Bekâr kalmak büyük günah kabul edilmiştir.

Hıristiyanlıkta da ailenin konumu Yahudilikteki gibidir. Dahası Hıristiyanlığa göre aile toplumsal bir kurum değil dinî bir kurumdur. Boşanmak kabul görmez, çocuk düşürmek yasaklanmıştır.

İslam dininde de ailenin kutsanması ve nüfus artışı ile çoğalma temel bir özelliktir. Hz. Muhammed, “Evleniniz çoğalınız, kıyamet gününde çokluğunuzla övüneceğim.” Diyerek bu özelliği vurgulamıştır. Kur’an-ı Kerim’de evlenme ve çocuk sahibi olma teşvik edilmiştir. 9. yy başlarında bazı Müslüman tarih yazarları nüfus hareketlerinden bahsetmiş ve Arap yöneticiler fethedilen alanlarda nüfus sayımları gerçekleştirmiştir. Ancak 10. yy’a kadar nüfus dağılımı konusu bilimsel bir şekilde ele alınmamıştır. Bu konuda en önemli katkılar İbn-i Haldun (1332-1406) tarafından yapılmış ve takipçileri Al-Makrizi ve Ahmed İbn Al-Dalji tarafından geliştirilmiştir.

İbn-i Haldun, dünyada nüfusun farklı bölgelere eşit olmayan bir şekilde dağıldığını gözlemlemiş ve bugün iklim, topoğrafya, toprak kalitesi ve birtakım sosyoekonomik faktörler gibi nüfus dağılımının ana belirleyicileri olarak kabul edilen faktörlerin çoğunu tanımlamış, nüfusları kırsal ve kentsel olarak sınıflandırmıştır.

İbn-i Haldun, önemli eseri Mukaddime’de sosyoekonomik ve politik boyutları olan nüfusun döngüsel bir gelişim sergilediğini açıklamıştır. İyi ekonomik koşullar ve iyi bir siyasi düzende ölümler azalıp doğumlar artmakta ve nüfus artışı olmaktadır. Böylece o ülkede toplumsal iş bölümü de genişlemektedir.

Merkantilizm: Monarşik Devlet, Ekonomi ve Nüfus Yaklaşımları

Kara Veba’nın demografik felaketleri sonrasında ve buhar gücünün ortaya çıkmasından önce, Merkantilizm, insanları monarşik devletin temel kaynağı olarak, yani tüketicilerden çok üreticiler ve askerî gücün kaynakları olarak görüyordu. Büyük Frederick’in, “İnsanların sayısı, devletleri zengin yapar.” sözü bu anlayışı ifade ediyordu. Merkantilizm bu monarşik merkeziyetçilikle birlikte düşünüldüğünde, bu yaklaşımın doğurganlığı teşvik etmek ve göçü engellemek için devlet müdahalelerini meşrulaştırdığı söylenebilir.

Merkantilizm, on altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar Batı Avrupa’da çok önemli olan bir ekonomik doktrin ve felsefeydi. Bu anlayış, uluslararası çatışmayı ve savaşı normal bir durum olarak görüyordu.

6. yy.dan 18. yy.a kadar Avrupa’ya hâkim olan Merkantilist düşünce, son derece farklı dünya görüşlerine dayanan iki düşünce akımına yol açmıştır: 1) 18 yy. ütopiklerinin yaklaşımları ve 2) Fizyokratlar ve klasik iktisatçılar. Ütopikler Merkantilizmin nüfus konusundaki iyimserliğini çok farklı bir insan ilerlemesi ve mükemmelliği fikrine dönüştürdüler. Merkantilistler gibi ütopikler için de kaynak miktarını belirleyen temel faktör nüfus büyüklüğüydü. Ütopikler polis, ceza hukuku, mülkiyet ve aile gibi zorlama kurumlar gerektirmeyen mükemmel bir insan türünün oluşturduğu bir toplum hayali kuruyorlardı.


Merkantilizm genellikle güç siyaseti ile ilişkilendirilmiştir. Uluslararası kıskançlık ve çekişmelerin temel eğilim olduğu var sayılmaktaydı. Böylece her ulus rakiplerine hükmetmek, çabalarını boşa çıkarmak ve gücünün temellerini yok etmeyi hedefliyordu.

15. yy.ın sonunda ortaya çıkan merkantilizm, 16. yy boyunca kötü formüle edilmiş bir teoriydi. Ancak 16. yy. sonunda, tüm Avrupa’da hâkimiyet kazanan sadık bir nüfusçulukla nitelenen gerçek bir doktrin hâline geldi.

Merkantilizmde biri ekonomik ve diğeri siyasi olmak üzere iki önemli nüfus perspektifi vardır. Tarım ve sanayi üretimleri için işgücü sağlamak, vergi ödemek ve ülkenin askerî gücünü güçlendirmek için büyük bir nüfusa ihtiyaç söz konusudur. Böylece nüfus, ekonomi ve siyaset, merkezinde nüfusçuluk olan bir üçgen oluşturmuştur. Merkantilistler, bir ulusun servetinin, sahip olduğu altın ve gümüş miktarına bağlı olduğunu ve bu değerli metalleri kraliyet kasasına çeken her şeyin devlet için iyi olduğunu savunuyorlardı. Hatta iş bölümü sayesinde sanayi getirilerinin de arttığı bir dönemde bazıları, tarımın azalan getiri yasasıyla yönetildiğini savunacak kadar ileri gidilmiştir. Nüfus artışı, devletin zenginliğini artırmanın tek yolu olan bir ihracat sanayisinin gelişmesini sağlar. Eğer zenginlik altınsa, bunu elde etmenin yolu nüfus artışıdır.

Merkantilizmin önde gelen teorisyenleri Jean Bodin (1530–1596), Barthélemy de Laffemas (1545-1612) ve Antoine de Montchrestien’dir (1575–1621). Genel olarak, dünyanın tükenmez olduğuna inanıyorlardı bu nedenle nüfusu az olan Fransa için, daha büyük ve daha iyi yönetilen bir nüfusun kral ve krallığı önemli ölçüde zenginleştireceğini ileri sürmüşlerdir.

Sonuç olarak, bazılarına göre, merkantilist mekanizma kendi problemlerini yaratmıştır. Aşırı nüfus korkusu kıtlık ve savaşlar gibi daha sert kontrollere yol açabilirdi ancak sömürge ülkelere doğru dış göç aşırı nüfus sorununa daha insancıl bir çözüm olarak işlev görebilirdi. Bazılarına göre ise nüfus artışı kesinlikle devletin zenginliğini sağlamıştır ama merkantilizmin ortaya çıkardığı aşırı sorumluluklar, kentleşme ve kapitalistleşme süreçlerinin tamamı doğurganlığı olumsuz etkilemiştir

Fizyokrasi: Nüfus ve Kırsal Ekonomi Yaklaşımı

Fizyokratlar, tarımın merkantilistler tarafından ihmal edilmesini eleştirdiler ve devlet gücünün kendi iyiliği için sürdürülmesi gerektiği fikrini reddettiler. Onlar nüfusun refahını ve tüm insanlar için iyi bir yaşam standardına sahip olmayı, başarılı toplumun hedefleri arasında olması gerektiğini savunuyorlardı.

Fizyokratlar, tarımsal verimlilik ile desteklenebilecek nüfusun büyüklüğü arasında bir ilişki olduğunu kabul etmişlerdir, ancak bu sorunun nüfus artışını sınırlamak yerine tarımsal üretkenliği artırarak çözülmesi gerektiğini düşünmüşlerdi. Bu bağlamda tarım ve nüfus arasında Fizyokratların kafasındaki bağlantı Malthus’un fikirlerine de tam aksi yönde öncü olmuştur. Fizyokratlar tarımı, zenginliğin yegâne kaynağı olarak görmüşlerdir ve bu

inançla kırsal ekonomi ve nüfus arasındaki ilişkilerin ilk teorik temellerini atmışlardır. Siyasi ekonomi alanında kimsenin fizyokratlardan daha fazla gerçeğe yaklaşmadığına inanan Adam Smith’e göre, onlar tutarlı bir ekonomi teorisi geliştiren ekoldür.

Fizyokratik hareketin lideri arasında François Quesnay (1694-1774) ve birkaç öğrencisi vardı: Marquis Victor Riqueti de Mirabeau (1715–1789), Pierre Mercier de La Rivière (1720–1793), Guillaume-François Le Trosne (1728-1780), Abbé Nicolas Baudeau (1730–1792) ve Pierre-Samuel Dupont (1739-1817) sayılabilir.

Fizyokrasi, Fransız siyasal iktisatçı François Quesnay (1694-1774) ve aynı eğilimdeki başka iktisatçıların yazılarıyla olgunlaşan bir toplum ve ekonomi kuramıdır. Fizyokratlar zenginliğin mübadeleden (ticari alışveriş) kaynaklandığını öngören merkantilist inancı eleştirmiş ve gelişmiş çiftçilik teknikleri, mali reform ve tarım ürünlerinin serbest ticaretinin sermaye birikimini, artı değeri ve genel olarak zenginliği teşvik edeceğini öne sürerek, önceliği mübadele yerine toprağa vermişlerdir. Fizyokratlar genelde tarımsal artı değer kavramını yüceltmek ve emeğe atfedilebilecek ayrı bir artı değerin varlığını fark edememekle eleştirilmişlerdir.

Fizyokratlar, tarım üzerinde yoğunlaşmıştır; nüfus ve tarımsal üretim arasındaki ilişkilere (geçim aracı) odaklanmıştır. Nüfusun gıda arzına bağlı olduğu fikri bu dönemde ortaya çıkmıştır ve artan nüfusun gıda arzı üzerindeki baskısını önlemenin en iyi yolunun tarımsal üretimi artırmak olduğunu düşünmüşlerdir.

Fizyokratlar laissez-faire/bırakınız yapsınlar (serbest girişimcilik, liberalizm) olarak adlandırdıkları bir yaklaşımı tercih ettiler ve Merkantilist sistemin yoğun devlet müdahalesine şiddetle karşı çıktılar. Birçok yönden Fizyokratlar ilk nüfusbilim insanlarıydı. John Graunt, Edmund Halley, William Petty ve Gregory King gibi bilim insanları tarafından geliştirilen öncü veri ve analizlerden kapsamlı bir şekilde yararlanılarak ilk kez nüfus büyüklüğünün, büyüme hızının ve ölüm oranlarının sayısal değerlendirmesi mümkün olabilmişti. Adam Smith ve David Ricardo gibi klasik iktisatçılar fizyokratlardan yoğun olarak etkilenmiştir.

Erken Modern Nüfus Anlayışları: Devletin Nüfusu Olarak Uluslar

Nüfus, geç on yedinci yüzyıldan önce yaygın bir terim değildi; bu tarihten sonra ortaya çıkışı insanlar arasında ayrım gözetmeyen ve bireyleri ortak bir gövde olarak ifade etmek için kullanılan “çokluk” terimi için daha kritik bir referans olarak gelişmiştir. Nüfus üzerine yazan pek çok 18. yy. yazarı, bir bütün olarak insanlık için genel, evrensel ve tek tip bir ölümlülük düzeninin varlığına inanıyordu.

Doğurganlık 18. hatta 19. yy. boyunca demograflar arasında popüler bir konu olmaktan çok uzaktı. Bu, kısmen veri eksikliğinden ve kısmen doğurganlığın kendisinin verili bir şey olarak kabul edilmesinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle mortalite ile ilgili durumun


aksine, doğurganlık çalışmalarında gerçek bir teknik veya analitik ilerleme sağlanamamıştır. 18. yy. boyunca durağanlık varsayımı, yaşam tablolarının geliştirilmesi ve yorumlanmasının merkezî bir özelliğiydi.

İlk modern devlet teorilerini ortaya atan Hobbes, Locke ve Machiavelli gibi siyasetçi, tarihçi ve hukukçular genellikle devletin temeli olarak geniş bir nüfusun önemi hakkında birçok şey yazmışlardır. Nüfusa yönelik bu bakış, nüfusu doğal (ve çoğu yazar için, bu ilahi bir sonuçtu) düzenin bir ifadesi olarak ve acil pratik konularda devletlerin gücüne (savaş, emek, vergi geliri), nüfusun yaptığı katkı rolünün ötesine geçmiştir.

İngiltere’de 17. yy’ın ortalarında Thomas Browne ve James Harrington gibi düşünürler, nüfus gelişim dinamikleri hakkında matematiksel olarak birtakım analizlere girişmişlerdi. Ancak, demografinin gerçek kurucu figürleri olan John Graunt, William Petty ve Sebastian le Prestre de Vauban 17. yy. sonuna doğru eserlerini vermeye başlamıştır. 18. yy. demografları bu üç öncünün başlattığı geleneğin içinde kaldı ve Avrupa, gerçek ya da hayali nüfus azalması riski konusunda hararetli bir tartışmanın merkezi hâline geldi. Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Marquis de Condorcet, ve Jean-Baptiste Moheau gibi yazarlar bazen kötümser bazen de iyimser iki kamp arasında gidip gelerek, optimum bir nüfus için ortak bir arayışa girmişlerdi.

Teoloji ve demografiyi birleştirme çabaları nedeniyle Süssmilch yabancı ülkelerde Alman peygamber olarak tanınmıştır. Süssmilch, çok eşliliğin doğurganlığı azalttığını gösteren argümanlar üretmese de tek eşliliğin düzenlenmesinde ilahi bir tedbirin olduğunu, onun için artan ve çoğalmayı ilahi bir düzende yürütmek için tek tatmin edici yolun tek eşlilik olduğunu öne sürmüştür.

Erken modern nüfus teorilerindeki en büyük değişiklik ve bu teorilere yapılmış en büyük katkı hiç şüphesiz, doğurganlığın toplumsal bir temelde ele alınmasıdır. Kendisinden önceki Johann Süsmilch (1761) ve sonraki Karl Marx (1867) için olduğu kadar Thomas Malthus (1798) için de insan doğurganlığı, doğanın olgularından biriydi.

William Petty ve John Graunt

Demografik alternatifler hem Graunt hem de Petty tarafından bir devletin nüfus kompozisyonu ve dağılımını iyileştirmek amacıyla değerlendirilmiştir. 17. yy. ortalarında hem Graunt hem de Petty devletlerin gücünü insanlardaki doğal becerilere dayandırmaktaydı. Her ikisi de beden siyasetinde simetri modelini, devletlerin göreceli büyüklüğünü veya gelişimini analiz etmek için çerçeve olarak kabul etmişti.

Graunt’un Doğal ve Siyasi Gözlemler (1662) adlı çalışması demografinin başlangıcının entelektüel ve kurumsal bağlamı ile ilgili olarak çok önemlidir. Graunt’un kitabı Doğal ve Siyasi Gözlemler sıradan bir kitap değildir çünkü üç yüzyıldan fazla bir geçmişe sahip demografik ilk metindir. İkinci olarak, Doğal ve Siyasi Gözlemler uzun zaman önce güvenli bir bilim olarak

demografinin köşe taşı olarak rüştünü ispat etmiştir. Graunt’un sorgulama yöntemi iki noktada dönemin klasik Baconcı metodolojisinin ötesine geçmiştir ve bu açıdan çok önemlidir: Birincisi, Graunt, günümüzde açıklayıcı istatistikler olarak bilinen şeye yol açan bir araştırma programı tasarlamıştır. İkincisi, ilk defa çok sayıda sosyal verinin yorumlanmasına yönelik olarak orantılı tahminler için temel matematiksel/istatistiksel yöntemi uygulamıştır.

Klasik İktisatçılar ve Nüfus Sorununa Yaklaşımlar

Klasik iktisat teorisine göre, kaynakların sabit olduğu bir toplumda verimliliğin ve kaynakların azalmasının nedeni, nihai olarak yüksek nüfus artışıdır. Buna göre, belli bir nüfusun üzerindeki nüfus bölgenin taşıma kapasitesini aşar ve bu da o çevrenin bozulmasına yol açar. Verimli bir pazarda, nüfus artışı inovasyonu ve ileri teknolojileri teşvik etmeye hizmet edebilir. Çarpıklıklarla dolu bir ekonomide ise yüksek nüfus artışı çarpıklıkları şiddetlendirebilir.

Serbest piyasa kapitalizminin öncü figürü klasik iktisatçılardan Adam Smith (1723-1790), Ulusların Zenginliği adlı eserinde, nüfus artışının mekanik olarak açıklanmasının sonunu getiren bir teori geliştirmiştir. Ona göre, mal üretiminin talep odaklı olması gibi, nüfus değişimleri de ücretlerin arz ve talep arasında dengelendiği bir işgücü piyasasına dayalıdır. İşgücü sıkıntısı, maaşların artmasına ve evlilik ve doğurganlık oranlarının artışı üzerinde zincirleme bir etkide bulunacaktır. Malthus, Adam Smith’in bu yaklaşımını büyük ölçüde benimsemiştir (Vilquin, 2006). Gerçekten de Smith için, nüfus artışı bile piyasanın eğilimlerine göre ayarlanabilirdi. Buna göre, ekonomik büyüme maaşları artıracağından insanlar için daha erken evliliği teşvik ederek ve ölüm oranını azaltarak nüfus artışlarına katkıda bulunabilecektir. Bu şekilde ortaya çıkan işçi fazlalığı; maaşları düşürerek, ölüm oranını artırarak ve doğurganlığı azaltarak nüfus artışını makul bir şekilde kontrol edebilecektir.

David Ricardo’nun analitik yaklaşımı, normatif bir pazar sistemi modeli oluşturmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece emek-ücret bağlantısının ve sermaye birikiminin nüfus üzerindeki etkisini genişletmiştir. Ricardo, işgücüne olan talebin artmasının ücretlerin artmasına yol açtığını, ancak işgücü arzındaki artışla birlikte ücretlerde bir düşüş olacağını belirtmekteydi.

Bağımlılık ekolüne göre, kapitalist ekonominin politik koşullarında kaynakların eşitsiz dağılımı veya yoksulluk, arazilerin verimsizleşmesine, çevrenin bozulmasına ve yüksek doğum oranlarına neden olur. Nüfus artışı bu teorilerin her birinde farklı bir role sahiptir. Sonuç olarak, neoklasik iktisatçılar verimli piyasaları savunurlar, klasik iktisatçılar ise düşük doğurganlığı savunurlar, bağımlılık teorisyenleri gelir eşitliğini ve kaynakların yeniden dağıtılmasını savunmuşlardır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında