SİY301U-BALKANLARDA SİYASET
Ünite 1: Balkanların Coğrafi ve Demografik Özellikleri
Giriş
Balkanlar farklı medeniyetlerin bıraktığı kültürel izler neticesinde günümüzde âdeta birçok etnik ve dinî kimliği içinde barındıran mozaik gibi durmaktadır. Kimliklerin çeşitliliği tarihte Balkan topluluklarını bir köprü gibi birbirine bağlamış ancak kimi dönemlerde yıkılan bir köprü gibi insanları birbirinden ayrıştırmıştır.
Bu bölümde Balkanlar ile temel kavramlar açıklanmakta, bölgenin fiziki coğrafyasından kaynaklanan tarihsel ve toplumsal etkileri değerlendirilmekte ve Balkanlarda yaşayan insanlar ve ilk devletler tanıtılmaktadır.
Tanımlar
Balkan kelimesi dağlık bölge, sarp ve ormanlık sıradağ anlamlarına gelmekte, Balkanlar ise belirli bir coğrafyaya işaret etmektedir. Bölge için Balkanlar tabiri ilk olarak 1808 yılında Alman coğrafyacı Johann August Zeune tarafından kullanılmıştır.
Osmanlılar 1540’lara kadar Balkanlar coğrafyasında fethettikleri yerlerde oluşturdukları idari birime “Rumeli Eyaleti”, bölgeye ise Rumeli adını vermişti.
19. yüzyıl sonlarından itibaren Balkan Şibh-i Ceziresi kavramı Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki bütün eski topraklarına atıfta bulunurken Osmanlı’nın Avrupa’daki toprakları için Rumeli kelimesi tercih edilmekteydi.
Alman coğrafyacı Theobald Fischer’in çalışmaları sayesinde, 1893 sonrası dönemde coğrafya biliminde Güneydoğu Avrupa kavramı kalıcı bir yer almıştır.
Bu terimle Balkanlarda merkezî planlı komünist dönemin sona ermesine ve “liberal demokrasi” adı verilen iktisadi ve siyasi düzene geçişe işaret edilmekteydi.
Günümüzde “Balkan Yarımadası”, “Balkanlar” ve “Güneydoğu Avrupa” kavramları çoğu yazarlar tarafından eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Modern dönemde Batı medeniyetini üstün gören birçok Avrupalı misyoner, diplomat, yazar, politikacı ve gazeteci, Balkanlardaki insanları medeniyetten uzak bir biçimde tasvir etmiştir.
Bu durum film ve romanlara da yansımış, Balkanlar korkunç ve tehditkâr biçimde gösterilmiştir. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde kaleme aldığı Siyah Kuzu ve Gri Şahin isimli seyahatnamesinde Rebecca West “Şüphesiz, bölgeyi gezmeden önce Balkanlar hakkında bildiğim tek şey şiddetti” demiştir.
Avrupa’da özellikle Osmanlı Devleti düşmanlığından kaynaklanan Balkanlara yönelik birikmiş olan ön yargılar vardır. Bu ön yargıların etkisi altında, 1912-1913 yılla- rında Balkan Savaşlarının yaşanmasıyla birlikte Batı’da “Balkanlaşma” kavramı icat edilmiştir. Bu kavram farklı etnik grupların parçalanma ve bölünme yoluyla, ayrıca birbirlerine karşı savaşarak kendi ulusal devletlerini oluşturmasını ifade etmektedir. Bu tanımlamaya göre
1912-1913 yıllarındaki Balkan Savaşları ile Osmanlı Devleti “Balkanlaşmış”tı.
Soğuk Savaş döneminde(1947-1991) Batı dünyasındaki ideolojik algıların etkisiyle Balkanlar, demokratik ve kapitalist Batı’nın karşısında duran, totaliter ve komünist bir bölge olarak görülmüştür.
1990’ların ikinci yarısından itibaren bölge ülkelerinde, Balkanlar kimliğine sahip olanların AB içinde yeri olamayacağı düşüncesinin giderek güçlendiği görülür. Kısaca ifade etmek gerekirse,
1990’lı yıllarda Balkanlardaki halklar âdeta “Balkanlaşma” ile “Avrupalılaşma” arasında bir tercih yapmaya zorlanmıştır. Günümüzde ise bölgedeki bütün ülkeler kendilerini Batı dünyası ve medeniyetinin ayrılmaz bir parçası olarak göstermeye çalışmaktadır.
Coğrafya
Balkanların yüz ölçümü 777.352 km2’dir ve Türkiye’den daha küçüktür. Toplam yüz ölçümünün %73’ü Romanya, Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan topraklarından oluşmakta, bölgenin geri kalan coğrafyası ise Kosova, Karadağ, Slovenya ve Kuzey Makedonya arasında paylaşılmaktadır.
Bir bölge olarak Balkanlar coğrafyası Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarına bir köprü olarak çıkış sağlamakta ve altı denize açılmaktadır. Adriyatik Denizi, İyon Denizi, Ege Denizi, Marmara Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’de kıyıları bulunup ve
İstanbul, Selanik ve Dubrovnik’teki limanların ticaret açısından önemi büyüktür. Balkanlar coğrafyasının en önemli özelliklerinden biri dağlık bir yapıda olmasıdır. Bölgedeki 11 ülkenin toplam arazi alanının %51’i dağlarla, %34’ü ise ormanlarla kaplıdır.
Balkanlardaki dağların uzanış şekli, akarsuların yönlerini de tayin etmiştir. Bölgedeki nehirler ağırlıklı olarak Karadeniz ve Ege Denizi’ne dökülür. Bu nehirler içerisinde uzun mesafeli yük ve yolcu taşımacılığına en elverişli olanlar Tuna Nehri ve Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Sırbistan boyunca uzanan Sava Nehri’dir.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) verilerine göre Balkanlarda 2018 yılında yaklaşık 109,4 milyon ton tarım ürünü üretilmiş, bunların içinde en çok mısır, buğday, ayçiçeği tohumu, patates, şeker pancarı, arpa, üzüm, domates, elma ve erik gibi ürünler yetiş- tirilmiştir. Bunun yanında Arnavutluk, Hırvatistan ve Karadağ’da zeytin ve turunçgiller üretiminin, ayrıca Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Yunanistan’da tütüncülüğün gelişmiş olduğu belirtilmelidir.
Nüfus
19,2 milyon kişilik nüfusuyla Romanya Balkanların en büyük nüfusa sahip ülkesidir. 2020 yılı itibarıyla Balkanların toplam nüfusu içinde Romanya’nın payı
%32’dir. Nüfus bakımından Romanya’yı 10,4 milyon kişiyle Yunanistan, 7 milyon kişiyle Sırbistan ve 6,9 milyon kişiyle Bulgaristan izlemektedir. Geri kalan yedi bölge ülkesinin (Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya ve Slovenya) Balkanların nüfusu içindeki toplam oranı ise %28’in altında kalmaktadır.
1500 ile 1850 yılları arasında, Britanyalı İktisatçı Angus Maddison’un tespitlerine göre bölgede nüfus üç kattan fazla artmıştır. Yani 1850 yılına gelindiğinde Balkanların nüfusu ilk kez 20 milyona ulaşmıştı. Bu tarihten sonra Balkanlardaki nüfus artışı hızlanmış, 1927’de bölgenin toplam nüfusu 40 milyona çıkmıştır. Balkanların nüfusunun 20 milyon kişi daha artarak 1970’te 60 milyona ulaşması için ise sadece 43 yıl yeterli olmuştu. 1990 yılında Balkanların toplam nüfusu 69,2 milyona yükselerek tarihte görülen en yüksek değere ulaşmıştır. Ne var ki 1990 sonrası dönemde Balkanlardaki nüfusun azalma eğilimine girdiği ve her on yılda bir yaklaşık 3 milyon eksildiği anlaşılmaktadır. Nitekim 1990-2020 yılları arasında bölgenin toplam nüfusu %13 oranında azalarak 60,4 milyona gerilemiştir.
Doğum oranlarının düşmesi gibi bölgedeki savaşlar da nüfus azalmasında etkili olmuştur. 1990-2020 yılları arasında %26’lık bir nüfus azalmasıyla en büyük nüfus kaybına uğrayan Balkan ülkesi Bosna-Hersek’tir. 1992- 1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı’nda ölenler hakkında 100 bin ile 300 bin arasında değişik sayılar ortaya atılmaktadır. Bunun dışında, savaş yüzünden Bosna-Hersek’i terk eden yaklaşık 500 bin kişinin yabancı ülkelerde kalıcı bir şekilde yerleşmiş olduğu düşünülmektedir.
İnsanların kendi iradeleri ile bulundukları alanı terk etmelerine gönüllü göç aksi nedenlerle yapılanlara ise zorunlu göç denir.
Balkanların en kalabalık kenti, yaklaşık 3,2 milyonluk nüfusuyla Yunanistan’ın başkenti Atina’dır. İkinci sırada 1,8 milyon kişiyle Romanya’nın başkenti Bükreş, üçüncü sırada ise 1,4 milyon kişiyle Sırbistan’ın başkenti Belgrad gelmektedir.
Etnik Gruplar
Resmî istatistiklere göre en kalabalık etnik grup olarak Balkanların genelinde 16,8 milyon Rumen yaşamaktadır. Rumenleri 9,7 milyon kişiyle Yunanlar ve 7,6 milyon kişiyle Sırplar takip etmektedir.
2011 nüfus sayımlarının Balkanlarda en tartışmalı geçtiği ülkelerden biri Bosna-Hersek’tir. Bosna-Hersek’te 1991 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre ülkenin toplam nüfusu 4,3 milyon kişiden oluşmaktaydı. Bunların içinde yaklaşık 1,9 milyon Boşnak (%44), 1,4 milyon Sırp (%31) ve 760 bin Hırvat’ın (%17) yanı sıra kendini Yu- goslav olarak tanıtan 250 bin kişi (%6) ve diğerleri (%2) yer almaktaydı.
Birçok Balkan ülkesinde sayıca fazla durumdaki toplulukların soydaşlarının komşu ülkelerde azınlık konumunda yaşıyor olmasıdır. Bazı gözlemciler bu durumu siyasi sınırların etnik sınırlarla uyuşmaması şeklinde değerlendirmekte ve potansiyel bir çatışma sebe- bi olarak görmektedir. Gerçekten de Balkanlarda mevcut olan devletlerin sınırlarının şekillenmesiyle birlikte bu devletlerdeki baskın grupların bir bölümü komşu ülkelerin sınırları içinde kalmış ve böylece azınlık hâline gelmiştir. Ne yazık ki bölgede söz konusu azınlıklara kültürel zen- ginlik gözüyle değil, daha ziyade bir potansiyel sorun olarak bakılmaktadır.
Balkanlarda Antik Dönem ve Balkan Halklarının Tarihsel Kökenleri
Balkan halklarının kökenleri hakkında tartışmalı bazı iddialar dile getirilmektedir. Söz konusu iddialardan bazılarının geçmişte toprak taleplerinin ve başkaları üzerinde yönetim hakkının meşru gösterilmesi için kullanıldığı bilinmektedir. Mitolojik kökenlerle kurulmaya çalışılan bağlantılarla etnik grupların sürekliliği iddia edilirken aynı zamanda ulusal kimliklerin komşu kimliklerden farklı olduğu vurgulanmaktadır.
Yunanistan
Antik mirasa sahip çıkma yarışına öncülük eden Yunan tarihçiler, antik Helen mirasının tamamen kendilerine ait olduğunu iddia etmektedirler. Hâlbuki modern Yunan kimliğinin eski Yunan uygarlığı ile doğrudan bir bağlantısı yoktur.
Antik Yunan olarak adlandırılan dönem MÖ 800 dolaylarından itibaren aşamalı olarak ortaya çıkmış ve MÖ 146 yılında sona ermiştir. Antik Yunan tarihi, dünya tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. Antik Yunan bu kadar geniş topraklara yayılmasına rağmen hiçbir zaman tek bir devlet hâlinde örgütlenmemiştir. Bunun yerine, polis adı verilen 1.000’den fazla kent devletinin bir koleksiyonu gibi görünmekteydi. Özellikle Atina, Sparta, Thebes, Argos ve Korint gibi ticari ve askerî yönden önemli olan kent devletlerinin birbirlerine büyük rakip oldukları bilinmektedir.
“Yunan” kelimesi de Antik Yunan Dönemi’nde değil, yüzyıllar sonra Romalılar tarafından kullanılmaya başlamıştır. Antik Yunan Dönemi’nde “Yunan” yerine “Helen” kelimesinin kullanıldığı bilinmektedir.
Antik Yunan toprakları Roma İmparatorluğu’nun ardından Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı devletlerince yönetilmiştir. 1832 yılında dönemin büyük güçleri tarafından kurulan Yunanistan Krallığı, sınırları içinde yaşayan 18 farklı grubu Ortodoksluk çatısı altında bir araya getirmiştir.
Arnavutlar
Arnavutlar kökenlerinin Balkanların en eski topluluğu olarak bilinen İlirlere kadar uzandığını iddia etmektedir.
İlirler hakkında ilk ayrıntılı çalışmayı 1854 yılında yayımlayan J. G. von Hahn, modern Arnavutların kökeninin İlirlere dayandığı yönündeki görüşü desteklemiştir.
Günümüzde İlirlere ilişkin tartışmalar, büyük ölçüde Arnavutlar ve Sırplar arasındaki siyasi çekişmelerin gölgesinde yürütülmektedir.
Kesin olarak bilinen, İlirlerin doğusundaki komşularının Traklar olduğudur. Bugünkü Sırbistan’da bulunan Morava Nehri ile bugünkü Kuzey Makedonya’da yer alan Vardar Nehri, İlirler ile Traklar arasında doğal bir sınır oluşturmaktaydı.
İlirlerin konuştukları dilin eski Yunanca ve Latin dilinden farklı olduğu kabul edilmekteyse de İlirlerin dilinde yazılmış yeterli miktarda metin günümüze ulaşmamıştır. İlir ismine gelince, Antik Yunanların kuzeybatılarında kalan komşularını İllyris ismiyle andıkları, bu komşularının yaşadıkları bölgeyi de İlirya olarak adlandırdıkları bilinmektedir.
Roma İmparatorluğu’nun resmî bir idari bölgesi olan Illyricum, madenlerin sağlanması, ulaşım ve orduya asker toplanması için önemli bir bölgeydi. Illyricum doğumlu birçok Roma imparatoru yetişmiştir. Örneğin, Gallienus (253-268), II. Claudius Gothicus (268-270), Aurelianus (270-275), Probus (276-282), Diocletianus (284-305), İstanbul’a ismini veren II. Constantinus (Büyük Konstantin, 306-337), Ayasofya’yı yaptıran I. Justinianus (527-565) Illyricum, yani Balkanlar bölgesinde doğmuştur.
Romalıların Balkanlar için Illyricum ismini kullanmış olması sebebiyle İlirya ve İliryalılar tabirleri 19. yüzyıla kadar Güney Slavların batı kanadı ve Arnavutlar için ortak bir isim olarak kullanılmıştır. Örneğin, 1805 ile 1809 yılları arasında bugünkü Hırvatistan ve Slovenya’nın çoğu Napolyon kuvvetleri tarafından fethedilmiş ve Schönbrunn Antlaşması kapsamında bu bölgeler 1809-1814 yılları arasında İlir Vilayetleri (Provinces illyriennes) adıyla Fransızların yetki alanına girmiştir.
İlirya adının ne ölçüde ortak bir kavrama dönüştüğünü gösteren bir diğer örnek, bütün Slavları İliryalı olarak adlandıran Hırvat dil bilimci ve siyasetçi Ljudevit Gaj (1809-1872) tarafından pan-Slavist bir İlirya Hareketi’nin başlatılmasıdır.
İlirlerle Arnavutların arasında bir süreklilik olduğunu iddia eden Arnavut tarihçiler, Roma, Bizans ve Slavların Arnavutların etnik ve kültürel birliğini bozmayı başaramadığını savunmaktadır.
Rumenler
Rumen ulusu kendini Roma İmparatorluğu’nun Balkanlarda kalan en büyük mirası olarak görmektedir. Romanya tarih yazımına göre Rumenler, 2. yüzyılda Daçya’yı (Dacia) fetheden Roma İmparatorluğu ve Romalıların soyundan gelmektedir.
Roma İmparatoru Traianus (Trajan) MS 107 yılında, büyük ölçüde bugünkü Romanya ve Moldova topraklarına karşılık gelen Daçya’yı şiddetli çatışmaların ardından Roma İmparatorluğu’nun sınırlarına dâhil etmiştir.
Rumen tarihçilere göre, dışarıdan gelen saldırılardan korunmak maksadıyla Karpat Dağlarına sığınan eski Daçyalı yerliler burada Latin kökenlerini koruyarak yaşamış, 10. yüzyılda ise bugünkü Romanya topraklarına yayılarak tarih sahnesine Rumenler adıyla geri dönmüştür.
Macar tarihçiler, Latin dilini konuşan ve Balkanların muhtelif yerlerinde dağınık bir şekilde yaşamış olan Ulah kabilelerin 12.-13. yüzyıllarda Tuna Nehri’nin güney tarafından günümüz Romanya topraklarına göç ettiklerini, oradaki yerlilerle kaynaştıklarını, Rumen etnik kimliğinin de onlardan geliştiğini savunmaktadır.
Günümüzde neredeyse Balkanların bütün ülkelerinde azınlık olarak Ulahlar, baskın etnik grupların (özellikle Slavlar ve Yunanların) asimilasyonuna uğramış durumdadır.
Rumen etnik kimliğinin tarihsel sürekliliğine ilişkin iddiaları tartışmalı kılan bir başka tarihsel gerçek ise Romanya’nın 1878 yılında bağımsızlığını kazanana kadar tarih sahnesinde homojen bir ülke olarak var olmadığıdır. Bugünkü Romanya, Ulahya (Eflak), Moldavya (Boğdan) ve Transilvanya (Erdel) toprakları üzerinde kurulmuş olup bu üç bölge tarih içinde birbirinden farklı medeniyetlerin etkisi altında kalmıştır. Rumence dilinin 19. yüzyılın ortalarına kadar Kiril alfabesiyle yazılmış olması, Rumenlerin Slav ve Doğu Roma kültürlerinin etkisi altında kaldıklarının bir göstergesidir.
Bulgarlar
Bugünkü Bulgarların ataları, bazı Türk boylarının birleşmesiyle oluşan ve Proto-Bulgarlar (Ön Bulgarlar) olarak adlandırılan bir Türk kavmidir. Batı Hun Devleti’nin hükümdarı Atilla’nın 453 yılındaki ölümünden sonra, oğlu İrnek’in öncülüğündeki Hunlar, Ogurlarla karışarak Proto-Bulgarların ana kütlesini oluşturmuştur.
İlk bağımsız Bulgar devleti Kurt (Kuvrat) Han tarafından 635 yılı dolaylarında Karadeniz’in kuzeyinde kurulmuştur. Kurt’un oğullarından Esperüh (Asparuh, İsperih) kendine bağlı boylarla beraber 679 yılında Tuna Nehri’ni aşarak bugünkü Romanya ve Bulgaristan topraklarındaki Dobruca bölgesine, yani Balkanlara yerleşmiş ve 681 yılında Birinci Bulgar Devleti’ni (Tuna Bulgar Devleti) kurmuştur. Tuna Bulgar Devleti, bir Türk devleti olarak kurulmuş ancak bir Hristiyan-Slav devleti olarak yıkılmıştır.
Kurum (Krum) Han Dönemi’nde (803-814), Slavların devlet içindeki konumunun güçlenmesi Proto-Bulgarlarla Slavların kaynaşma sürecini hızlandırmış, hükümdar I. Boris’in Bizanslı rahipler tarafından vaftiz edildiği ve Ortodoks Hristiyanlığı devletin ortak dini olarak kabul ettiği 864 yılında ise bu süreç âdeta resmileşmiştir. Bundan böyle Bulgar Türkleri tamamen Slavlaşacak,
ülkede Slav dil ailesine ait bir lisan olan Bulgarca konuşulmaya başlanacaktı. İşte bu sebepten dolayı bugünkü Bulgarlar I. Boris’i Bulgar ulusunun gerçek kurucusu olarak görmektedir.
Birinci Bulgar Devleti Çar I. Simeon (893-927) döneminde hem topraklarını genişleterek hem de gücünü pekiştirerek en parlak dönemini yaşamıştır. Yaklaşık bir yüzyıl sonra ise, 1018 yılında, “Bulgar Kıran” lakabıyla anılan Bizans İmparatoru II. Basileios (Basil) Birinci Bulgar Devleti’ni ortadan kaldırmıştır. 1185 yılında kurulan İkinci Bulgar Devleti ise 1396 yılındaki Niğbolu Savaşı ile Osmanlı Devleti tarafından yıkılmıştır.
Slavlar
İlk Slav kabileleri muhtemelen 4. yüzyılda Rusya ve Polonya üzerinden Tuna Nehri’nin güneyine geçmeye başlamış ve Güney Slavların Balkanlara yerleşme süreci iki ayrı kol üzerinden yaklaşık üç yüzyıl sürmüştür. Birçok tarih kitabında Güney Slavların bir koldan Türk kökenli Avarlar, diğer koldan ise yine Türk kökenli Proto- Bulgarların emri altında Balkanlara ilerledikleri belirtilmektedir.
Doğuda 630 yılına kadar Sasani (İran), ardından da Arap yayılmacılığına karşı mücadeleyle meşgul olan Bizans İmparatorluğu, Balkanlardaki
topraklarına akın eden Slavlara karşı sistematik bir direniş gösterebilecek durumda değildi. Bunun neticesinde Slavlar 7. yüzyılda Balkanların neredeyse tamamına yayılmış ve bölgenin demografik yapısı ile kültürüne büyük etkiler bırakmıştır. Hatta Alman tarihçi Jakob Philipp Fallmerayer’e göre, Slavların Ege Denizi kıyılarındaki yerleşimleri o kadar yoğun olmuştur ki, bu topraklarda Yunanlar uzun süreliğine ortadan kaybolmuştur.
Balkanlardaki Slavlar günümüzde Boşnaklar, Bulgarlar, Hırvatlar, Karadağlılar, Makedonlar, Sırplar ve Slovenler olmak üzere yedi ana gruba ayrılmıştır. Ne var ki tarihsel çekişmeler ve 1990’lı yıllarda yaşanan savaşlar sebebiyle bütün bu halklar kökenlerini antik dönemlerde aramaya başlamıştır.
Balkan Halklarının Ortaçağdaki Devletleri
Balkanların en eski ve gerçek sahibi olarak kendilerini takdim eden Sırbistan ve Hırvatistan tezlerinin aksine Balkanlarda kurulan Slav devletleri hakkında aşağıdaki tespitlerde bulunmak daha doğru olacaktır:
• Balkanlarda bugün var olan devletlerin sınırları, erken Orta Çağ Dönemi’nde Slavlar tarafından kurulan devletçiklerin sınırlarıyla örtüşmemektedir. Osmanlı’nın Balkanları fethetmesine kadar Slavlara ait devletçikler haritada sürekli yer değiştirmiştir. • Kurulan ilk Slav devletçikleri genellikle kırılgan ve farklı yöneticilerin işgaline açık olmuştur. Söz konusu devletçikler sık sık komşu devletlerin yönetimsel sınırları içine girmiştir. Selanik
doğumlu iki keşiş olan Kiril ve Metodi kardeşler (Kirillos ve Methodios), 9. yüzyılda Bizans İmparatoru’nun emriyle yürüttükleri misyonerlik faaliyetleriyle Slavlar arasında Hristiyan Ortodoksluğu yayarken Slavları alfabe ve medeni hukukla tanıştırmıştır. • Osmanlı’nın bölgeyi fethetmesine kadar uzanan dönem içinde, özellikle Bizans İmparatorluğu’nun zayıf düştüğü zamanlarda Bulgarlar ve Sırplar kendi imparatorluklarını kurmuşlardır. • Osmanlıların bölgeye girişiyle Bulgarlar ve Sırplara ait bu Orta Çağ imparatorluklarının sonu gelmiştir. 18. yüzyılın sonlarına değin Balkan- lardaki halklar arasında etnik grup bilinci zayıf kalmıştır. • Bugünkü modern etnik kimliklerle alakası olmayan Ortaçağ devletlerinde insanları birbirine bağlayan ulus-devlet bilinci değil, hanedanlarıydı.
Balkanlarda Sırpların tarihteki ilk siyasi örgütlenmeleri, küçük kabilelerin bir araya gelmesiyle oluşturulan beyliklerdi (jupa). Jupaların beylerine jupan adı veriliyordu. Bugünkü Sırbistan devletinin tarihsel geçmişi Raşka adlı Orta Çağ devletine dayanır.Orta Çağ Sırp devleti, en parlak dönemini 1331 yılından itibaren hüküm süren IV. Stefan Dušan döneminde yaşamıştır. Çar Dušan, yönetimi sırasında uyguladığı sert kanunlar ile tanınmaktadır ki bu kanunlara Dušan Kanunnamesi denilmektedir. 28 Haziran 1389’da yapılan Birinci Kosova Savaşı’nın ardından Sırbistan uzun süre Osmanlı’nın vassalı olarak kalmış, 1459’da Semendire kalesinin II. Mehmet’e (Fatih) teslim edilmesiyle de Orta Çağ Sırp Devleti tamamen sona ermiştir.
Hırvatlara bakıldığı zaman, sahip oldukları ilk bağımsız devletlerinin topraklarında daha önce Antik Yunanlar, İlirler, Keltler, Romalılar, İtalyanlar, Gotlar, Hunlar ve Avarlar yaşamış ve buralarda değişik kültürel izler bırakmışlardır.
Orta Çağ Bosna devletinin bütün Slav devletlerinden daha eski olabileceğine dair bazı işaretler bulunmaktadır. Avar Konfederasyonu’nun Bosna topraklarında yaklaşık 200 yıl hüküm sürdüğünü hatırlatan Hırvat tarihçi Nada Klaić, kurulan ilk Bosna devletini Avar Konfederasyonu’nun bir bakiyesi olarak ortaya koyar.
Karadağ ve Sırbistan, tarihçilerce kardeş ülkeler olarak tanınmış olup dil, din, tarih ve gelenekler bakımından Sırpları ve Karadağlıları birbirinden ayırmak zordur.
Orta Çağ’da ilk Slav devletleri kurulduğunda Antik çağlarda görülen Yunan ve Arnavut (İlir) devletleri neredeyse haritadan silinmişti. Yine de günümüzde ulusal kimliklerini tanımlarken kendilerini Helen olarak adlandıran Yunanlar, Antik Yunan ve Bizans’ın devamı olduklarını ileri sürmekte, bunu yaparken kesintisiz
yaklaşık 3.000 yıllık bir soy ve medeniyet sürekliliğinin varlığından söz etmektedirler.
Arnavutlar ise ilk kez 1030’lu yıllarda “Arvanlar” adı altında anılmıştır. 14. yüzyıldan itibaren birçok Arnavut soylu ailesi Arnavutluk’un çeşitli yerlerinde kendi beyliklerini ilan etmişlerdir. Bunların içinde en bilinenleri Dukagjini Beyliği, Kastrioti Beyliği, Gjirokastër Beyliği ve Muzakaj Beyliği’dir. Bugünkü Arnavutluk toprakları 1410’lu yıllardan itibaren kademeli olarak Osmanlı Devleti’nin yönetimi altına girmiştir.
Orta Çağ’da Romanya henüz bir devlet olarak ortaya çıkmamıştı. Rumen prensliği olarak Eflak ve Boğdan’ın (Moldavya) gelişmesi 14. yüzyılı bulmuştur.
Osmanlıların Balkanlardaki ilerlemesinin sonucunda Eflak 1420 yılında, Boğdan ise 1455 yılında vassal olarak Osmanlı himayesi altına girmiştir.
Balkanlardaki Orta Çağ devletleri içinden çok tartışma ge- rektirmeyen ve göreceli olarak daha net bir tarihe sahip olan tek devlet Bulgarlarınkidir. 168 yıllık bir kesintiye uğramış olmakla birlikte, toplamda 547 yıl yaşamış olan Birinci ve İkinci Bulgar Devletleri Orta Çağ’ın bazı dönemlerinde, Balkanlardaki diğer devletlere pek nasip olmayan şöhreti yaşamıştır.