SİY301U-BALKANLARDA SİYASET
Ünite 2: İmparatorluklar Dönemi
Giriş
Balkanlarda ilk siyasi ve kültürel uygarlıklar Ege Denizi kıyılarında ve adalarında ortaya çıkmıştır. Ancak Balkanların tamamını etkisi altına alan ilk güç Romalılar olmuştur.
14. yüzyıldan itibaren ise Balkanların büyük bölümü Osmanlı Devleti’nin egemenliği altına girmiştir. 15-20. yüzyıllar arasında Avrupa’da hüküm süren başlıca hanedanlardan biri olan Habsburg Monarşisi (İmparatorluğu), uzun süre Balkanlar ve Orta Avrupa’da Osmanlı Devleti’ne karşı koyabilen tek güç olmuştur.
Roma ve Bizans İmparatorlukları
Roma İmparatorluğu’nun tarihi genel olarak üç dönemde incelenmektedir. Birincisi, MÖ 753-509 yılları arasındaki Krallar Dönemi, ikincisi MÖ 509-31 yıllarını kapsayan Cumhuriyet Dönemi ve üçüncüsü MÖ 31-M.S. 476 arası süren İmparatorlar Dönemi’dir. Krallar Dönemi Roma kentinin kurucusu Romulus’un idaresiyle başlamış ve toplamda yedi kralın yönetimine sahne olmuştur. Cumhuriyet Dönemi ise Roma topraklarının genişlediği dönemidir.
Balkanlar, imparatorluğun doğu ve batı illerini birbirine bağlaması, kuzeyden gelen tehditlere karşı Tuna Nehri ve dağlarıyla siper oluşturması ve asker seferberliği bakımından Roma için önemliydi. Roma İmparatorluğu 3. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak neredeyse 200 yıl süren aşamalı bir kriz dönemine girmiştir. Bu dönemde imparatorluğun idari merkezi önce Roma’dan Selanik’e, 330 yılında ise Roma İmparatoru I. Constantinus (Büyük Konstantin) döneminde bugünkü İstanbul’a taşınmıştır. Daha önce Bizantion (Latince Byzantium) ismiyle bilinen bu kentin adı I. Constantinus’un ismine atfen Konstantinopolis olarak değiştirilmiştir. Dağılma süreci yaşayan Roma İmparatorluğu 395 yılında Batı Roma İmparatorluğu ve Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu olmak üzere ikiye bölünmüştür.
Batı Roma İmparatorluğu uzun ömürlü olmamış ve kuzeyden gelen istilalarla yıkılmıştır. Son Roma imparatorunun tahtan indirildiği 476 yılı, Batı Roma İmparatorluğu’nun da sonu olarak kabul edilir.
Romalılar tarafından inşa edilen Via Militaris (Askerî Yol) ve Via Egnatia (Egnatia Yolu) isimli yollar, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasında temel bağlantıları sağlamıştır. Arnavutluk’un Dıraç veya alternatif olarak Avlonya limanlarından başlayıp Selanik ve İstanbul’a doğru uzanan Via Egnatia yolu, Romalıların bugünkü İtalya’da inşa ettikleri ilk taş döşeli yollardan biri olan Via Appia’nın devamı olarak hizmet etmiştir. Osmanlılar yol sistemini geliştirirken Romalılar-dan kalan yollardan geniş ölçüde yararlanmıştır. Via Militaris Osmanlı Dönemi’nde de Balkan-lardaki ana ulaşım hattı olarak hizmet etmiş ve Orta Kol olarak adlandırılmıştır. Via Egnatia ve Via Viminacium da bazı değişikliklerle sırasıyla “Sol Kol” ve “Sağ Kol” adlarıyla Osmanlılar tarafından kullanılmıştır.
Bizans’ın Balkanlardaki tam egemenliği kabaca üç döneme sığdırılabilir. Bunlardan birincisi; I. Justinianus (Jüstinyen), II. Justinus, II. Tiberius ve Mauricius yönetimlerini kapsayan 538-602 dönemidir. İkincisi, II. Basileios’un fetihleri sonucunda bölgeye yeniden hâkimiyet kurulduğu 1018-1070 yıllarıdır. Üçüncü dönem ise I. Manuil Komninos’un iktidarının son yıllarına denk gelen 1172-1180 yıllarıdır.
6. ve 7. yüzyıllarda Bizans İmparatorluğu Balkanlarda Avarlar, Proto-Bulgarlar ve Slav kavimlerinin akınlarına karşı toprak bütünlüğü için mücadele vermiştir.
9. ile 11. yüzyıllar arasında Türk halklarından Peçenekler, Oğuzlar ve Kumanlar da Balkanlara yönelik akınlar gerçekleştirmiştir. Bunların çoğunun yerli nüfus içinde eriyip gittiği düşünülmektedir. Yine de günümüzde Moldova’da yaşayan Gagauz Türkleri ile Balkanların diğer bölgelerindeki Türklerin bir kısmının, doğrudan bu Orta Çağ Türk halklarının torunları olabileceklerine inanılmaktadır.
11. yüzyılın üçüncü çeyreğinde Bizans’ın bugünkü Kuzey İtalya’daki toprakları Normanlar’ın, Anadolu’nun önemli bir kısmı ise Selçuklu Türklerinin hâkimiyetine geçmiştir.
12. yüzyıla gelindiğinde Bizans artık bölgesinde rakipsiz bir güç olmaktan çıkmıştır. Batı Avrupa kentlerinin, özellikle İtalya’daki kentlerin gelişmesiyle Bizans’ın dünya ekonomisindeki ağırlığı da giderek sarsılmıştır.
Avrupa’nın en büyük ve en güçlü kale şehri Konstantinopolis’in 1453 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle Bizans İmparatorluğu resmen tarih sahnesinden silinmiştir. Bizans’ın bugünkü Balkanlarda yaşayan en büyük mirasının Hristiyanlığın Ortodoks mezhebi ve etrafında gelişen medeniyet olduğu söylene- bilir.
Osmanlı Devleti
372 yılı dolaylarından itibaren sırasıyla Hun, Avar, Proto- Bulgar, Peçenek, Oğuz, Kuman, Hazar ve Selçuklu Türklerinin Balkanlara akınlar düzenlediği bilinmektedir. 14. yüzyılın ortalarından itibaren Balkanlara yerleşmeye başlayan Osmanlı Devleti ise 20. yüzyılın başlarına kadar Balkanların tarihini şekillendiren en büyük siyasi güç olmuştur.
1352 yılında Gelibolu’nun yakınlarındaki Çimpi Kalesi’nin ele geçirilmesiyle Osmanlılar Balkanlara ilk adımını atmıştır. O dönemlerde Balkanlar siyasetindeki parçalanmışlık ve bölgesel rekabet, Osmanlı’nın Avrupa içlerine doğru ilerleyişini önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Anadolu’da Türk birliğini sağlamlaştırmak için Sultan I. Murat Balkanlardan ayrılmak zorunda kalınca Sırplar ve Bulgarlar Osmanlı ile vassal ilişkisini koparmaya kalkışmıştır. 28 Haziran 1389’da gerçekleşen Birinci Kosova Savaşı Osmanlıların zaferiyle neticelenince Balkanlardaki Osmanlı hakimiyeti perçinlenmiştir.
Birinci Kosova Savaşı’nda şehit düşen Osmanlı Devleti’nin üçüncü padişahı Sultan I. Murat’ın iki türbesi vardır. Bursa Çekirge’de yaptırılan türbeye I. Murat’ın tahnit edilen cesedi defnedilmiştir. Kosova’da şehit edildiği yerde, oğlu I. Bayezid tarafından yaptırılan ve “Meşhed-i Hüdâvendigâr” adıyla anılan türbede ise iç organları bulunmaktadır. Balkanlardaki en eski Osmanlı mimari eseri olarak sayılan Meşhed-i Hüdâvendigâr, Balkanlardaki Türk ve Müslüman varlığının en önemli sembollerinden biridir.
Birinci Kosova Savaşı’nın Sırp toplumunun psikolojisine yarattığı etki, geliştirilen efsaneler sayesinde günümüze dek sürmüştür. 28 Haziran 1389’da gerçekleşen Birinci Kosova Savaşı’nı kazanmış gibi davranan Sırplar, 28 Haziran tarihini en kutsal günleri arasında saymakta ve “Vidovdan” adı altında kutlamaktadırlar. Savaşta hayatını kaybeden Prens Lazar ise Sırp Ortodoks Kilisesi tarafından âdeta kutsanmıştır.
Yıldırım Bayezid tahta çıktığı zaman Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Balkanlardaki varlığı oldukça sağlamlaşmış durumdaydı. 25 Eylül 1396 tarihinde yapılan Niğbolu Muharebesi’nde Haçlı ordusunu bozguna uğrattı. Aynı yıl 1396’da Vidin kentinin de ilhak edilmesiyle o günkü Bulgaristan toprakları tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi.
II. Murat’ın saltanatında ise 10 Kasım 1444’te bugünkü Bulgaristan’ın Varna kenti yakınlarında Haçlı ordusu bozguna uğratılmıştır. Varna Muharebesi’nden sonra Macar komutan János Hunyadi, Eflak’ın da katılımıyla tekrar ordularını toplayarak kendisine destek vermeyen Sırbistan’ı işgal edercesine Tuna’yı geçti. Bu kuvvetler, 17-20 Ekim 1448 tarihlerinde Kosova’da II. Murat’ın kumandasındaki Osmanlı ordusuyla karşı karşıya geldi. Tarihe İkinci Kosova Savaşı olarak geçen bu savaşta Osmanlı ordusu galip geldi. Bu savaşla birlikte Hristiyan devletlerin Osmanlıları Balkanlardan çıkarılmasına ilişkin çabaları sona ermiş ve bundan sonra bu devletler Osmanlılara karşı daha ziyade savunma savaşları yürütmüştür. Arnavutluk’un fethi ise kolay olmamış ve ancak 1479’da tamamlanabilmiştir.
1453 yılında İstanbul’u fetheden ve sonrasında Osmanlı’nın Balkanlardaki egemenliğini sağlamlaştıran II. Mehmet, bir İslam sultanı ve Türk hakanı olarak bir bakıma Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi olmuştur. Kendisi ayrıca padişahlığı döneminde Osmanlı toprakları üzerindeki yerel hanedanları ortadan kaldırarak Osmanlı’yı güçlü bir merkezî devlet hâline getirmiştir. Bu kapsamda Balkanlarda kalan son Hristiyan vassal prenslerini ve Bizans’ın Mora’daki son kalıntılarını ortadan kaldırmıştır. Böylece Balkanlar ve Anadolu, İstanbul ekseninde siyasi bir bütün olarak birleşmiştir.
Osmanlı’nın Balkanlardaki varlığını sağlamlaştırmasında istimâlet politikasının önemi büyüktür. İstimalet, Osmanlı vakayinamelerinde “halkı ve özellikle gayrimüslim tebaayı gö-zetme, onlara karşı hoşgörülü davranma, iyi
yönetme, ihtiyaçlarını sağlama” manasında kullanılmıştır. Fethin ilk aşamasında yerli hanedanların haraç vermekle yükümlü (“haraçgüzâr”) vassallar hâline getirilmesiyle fetih öncesine ait hukuki müessese ve kaidelerin sürdürülmesine müsaade edilmiştir. Bununla beraber eski düzen halk için ağır şartlar içeriyorsa Osmanlılar tarafından lağvedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin Balkanlara Getirdikleri
Osmanlı Devleti’nin kurucularının Türkler olduğu ve devletin resmî yazışmalarının Türkçe yapıldığı doğrudur. Ancak geniş coğrafyalarda yapılan fetihlerin ardından bu devlet, çeşitli diller konuşan ve farklı dinî inançlara sahip çok sayıda topluluğu kendi çatısı altında toplamıştır. Bu nedenle, Osmanlı yetkilileri ve aydınları devletlerini Türk devleti olarak adlandırmamış, onun yerine Devlet-i Aliyye veya Devlet-i Âl-i Osman gibi ifadeler kullanmışlardır.
İdari ve hukuki işlemlerde yalnızca şeriat hükümleri değil, Osmanlı tebaası olan halkların örf ve âdetleri de dikkate alınmıştır. Osmanlılar yerel nüfusun dinsel yapısına zorunluluk olmadıkça müdahale etmedikleri gibi, kiliselerin yok edilmesi gibi bir politikadan da uzak kalmışlardır. Tam tersine, Osmanlı yönetimi sırasında, Balkanların birçok yerinde, özellikle Sırbistan ve Bulgaristan’da yeni kilise ve manastırların inşasına izin verilmiştir.
Osmanlı toprak ve vergi sisteminin gelmesiyle Balkanlardaki feodalizmin uygulayıcısı olan yerli beylerin köylüler üzerindeki baskısı azalmış, yöre halkına ise daha geniş hak ve özgürlükler tanınmıştır. Diğer Osmanlı toprakları gibi Balkanlarda da timar sistemi ve bölgesel şartlara göre haraç, ispençe ve cizye gibi vergiler tatbik edilmiştir. Osmanlı’dan önce feodal arazilerde monoton bir şekilde yaşam sürdüren köylüler, Osmanlı düzeninde kendi evine, küçük bir sebze bahçesine ve üzüm bağına sahip olma imkânını bulabilmiştir. Angarya hizmeti önemli ölçüde azalmış, çıkarılan kanunlarla Hristiyan köylülerin sömürülmesinin önüne geçilmiştir.
Balkanların çok kültürlü yapısı, Osmanlı’nın etnik köken ya da anadili değil, dinî/mezhepsel kimliği esas alan millet sistemi kapsamında muhafaza edilmiştir. Osmanlı toplumunda genel olarak kabul edilen milletler Müslüman milleti, Rum milleti (Ortodokslar), Ermeni milleti ve Yahudi milleti idi. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Katolikler ve Protestanlara da millet statüsü tanınmıştır. Osmanlı Devleti, Balkanlarda nüfusu yaygın olan Ortodoksları (Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Ortodoks Arnavutlar vb.) İstanbul’daki Rum Ortodoks Patrikhanesinin ruhani, mali, idari ve hukuki denetim ve yönetimine tabi bırakmıştır.
Klasik dönem Osmanlı idaresinin bir başka temel unsuru ise 14. yüzyıldan başlayarak sultanın hizmetine alınan insan gücünün kaynağını oluşturan devşirme sistemidir. Osmanlıların fethettiği Hristiyan topraklarından bazen zorunlu, bazen de gönüllü olarak çocuk veya genç yaştaki yetenekli erkekler toplanmış, bu gençler daha sonra
sarayda gördükleri sıkı eğitimlerle İslam’ı benimseyerek üstün bir asker veya bürokrat olarak yetiştirilmiştir.
Osmanlı Devleti, Balkanlarda ilk fetihlerine başlamasından itibaren ele geçirdiği şehir ve köylerde sistemli bir iskân politikası uygulamıştır. Bu çerçevede Anadolu’dan çok sayıda Türkmen kimi zaman zorunlu, kimi zaman da gönüllü olarak Balkanlara nakledilmiştir. Dönemin deyimiyle bölgeyi “şenlendirmek” üzere Balkanlara iskân edilen Türkmenler zamanla inşa ettikleri köy ve kasabalarla Balkanları bir Türk yurdu hâline getirmişlerdir.
Yerli halkın İslamlaşması özellikle Arnavutluk, Bosna- Hersek ve Rodop bölgesinde yoğun bir biçimde gerçekleşmiştir. Böylece Osmanlı fetihleri Balkanlarda İslam kültürüne dayalı yeni bir medeniyeti de beraberinde getirmiştir. Osmanlı Devleti’nin en güzel mimari eserleri günümüzde de Balkan şehirlerini süslemeye devam etmektedir.
17. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin yaşadığı ekonomik sorunlar ve savaşlardaki başarısızlıklar Balkanlar üzerindeki kontrolünü de olumsuz yönde etkilemiştir Kutsal İttifak’la mücadele eden Osmanlı Devleti, 1699 Karlofça Antlaşması ile Macaristan, Erdel, Dalmaçya kıyıları ve Mora Yarımadası’nı kapsayan geniş toprakları kaybetmiştir. Bu savaşlarla Osmanlı gücünün yenilebilir olduğu görülmüş, bu durum Habsburg ve Rusya’nın Balkanlar üzerindeki ilgisini artırırken daha sonraki yıllarda Balkanlarda ulusçuluk ve bağımsızlık fikirleri teşvik etmiştir. 1789 yılında meydana gelen Fransız İhtilali ile güçlenen milliyetçilik Avrupa’daki diğer krallıkları olduğu gibi, Osmanlı Devleti’ni de olumsuz yönde etkilemiş, 19. yüzyılda büyük güçlerin teşvikleriyle Balkanlarda çıkan milliyetçi isyanlar ise Osmanlı Devleti’ni zor durumda bırakmıştır.
Habsburg Monarşisi
Yeni Çağ’dan itibaren Osmanlı Devleti’nin yanı sıra başkenti Viyana olan Habsburg Monarşisi de Balkanlar üzerinde etkili olmuştur. 1452-1804 yılları arasında Kutsal Roma İmparatorluğu’nun da yöneticileri hep Habsburglardan seçildiği için, küçük Alman devletçiklerinin lideri Habsburglar olmuştur.
Habsburgların ilk toprakları bugünkü İsviçre’deki Habsburg Kalesi etrafındaydı. 1278 yılından itibaren kabaca bugünkü Avusturya ve Slovenya topraklarını kapsayan Habsburg Mevrus Toprakları (Habsburgische Erblande) üzerinde egemenlik kurmuşlardır. Zamanla devlet sınırları genişledikçe diğer memleketlerin toprakları da Habsburg Mevrus Toprakları kapsamına girmiştir. Habsburg hanedanı asıl yükselişini özellikle I. Maksimilian (1486-1519), V. Karl (Şarlken) (1519-1556) ve I. Ferdinand’ın (1558-1564) imparatorluk dönemle- rinde gerçekleştirmiştir.
Habsburg-Osmanlı İlişkileri
15. yüzyılın ortalarından 17. yüzyılın sonlarına kadar Habsburg-Osmanlı ilişkilerine “Osmanlı tehdidi”
damgasını vurmuştur. Bu dönem, Osmanlıların Habsburg topraklarına akınları, Habsburg-Osmanlı savaşları ve Viyana’nın savunulması ile karakterize edilmiştir. Güneyde Osmanlı’nın ve doğuda Moskova Knezliği’nin yarattığı ortak tehdidin karşısında Orta Avrupa’daki büyük hanedanlar arasında 1515 yılında Viyana Kongresi düzenlenmiştir. Kutsal Roma İmparatoru I. Maximilian, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Vladislaus ile Polonya Kralı ve Litvanya Grandükü I. Sigismund’un bir araya gelmesiyle gerçekleştirilen bu kongrede, dönemin iki büyük hanedanı olan Habsburg ve Jagiellon hanedanları arasında karşılıklı evlilik akitleri resmileştirilmiş ve yeni bir savunma ittifakı kurulmuştur.
I. Süleyman’ın (Kanuni) yönetimi altında Osmanlı ordusu 1521’de Belgrad’ı ele geçirmiş, 1526’daki Mohaç Muharebesi’yle de Macar-Hırvat-Bohemya Kralı II. Lajos’u yenerek Budin’i (bugünkü Budapeşte’yi) topraklarına katmıştır. Böylelikle Osmanlı sınırları Balkanların dışına, Orta Avrupa’ya doğru uzanmıştır.
Osmanlı ordusu 27 Eylül-16 Ekim 1529 tarihlerinde başkent Viyana’yı kuşatmış (Birinci Viyana Kuşatması) ancak almayı başaramamıştır. 1540 yılında Ferdinand’ın askerleri Budin’i kuşatınca, Sultan I. Süleyman 1541 yılında sefere çıkarak Buda ve Orta Macaristan’ı fethetti. Bunun sonucunda Macarların Jagiellon hanedanı ve II. Lajos dönemlerinde yönettiği topraklar resmî olarak üçe bölünmüş oldu. Böylelikle 1699 yılına kadar söz konusu toprakların kuzey ve batı kesimleri Habsburg tarafından yönetilmiş ve bu coğrafya Avusturya ile Osmanlı Devletleri arasında bir tampon bölge olmuştur.
İkinci Viyana Kuşatması’nın gerçekleştiği 1683 yılı hem Osmanlı hem de Habsburg açısından tarihî bir dönüm noktası olmuştur. Uzayan kuşatmanın sonuç vermemesine rağmen Osmanlı ordusu geri çekilmeyince yardım kuvvetleri Viyana’ya ulaşmış ve Osmanlı’yı büyük bir bozguna uğratmıştır. Bu mağlubiyetten bir yıl sonra Osmanlı’ya karşı Habsburg’un önderliğinde Kutsal Roma İmparatorluğu, Polonya ve Venedik’in yer aldığı Kutsal İttifak (Sacra Ligua) kurulmuş, bu ittifaka iki yıl sonra Rusya da katılmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’ne karşı dört farklı cephede koordineli saldırılar başlatılmıştır. Yaklaşık 16 yıl süren savaş 26 Ocak 1699 tarihli Karlofça Antlaşması ve bunun devamı olarak 14 Temmuz 1700 tarihinde Rusya ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile sona erdirilmiş, Osmanlı Devleti belirtilen bölgelerin kaybını resmî olarak tanımıştır. Böylece, yüzyıllar süren genişlemenin ardından Osmanlı Avrupa’daki ilk ciddi toprak kaybını yaşamıştır.
Karlofça Antlaşması’ndan sonra Habsburg Orta Avrupa’nın en büyük gücü hâline gelmiştir. Ancak bu gücün zamanla belirginleşen ciddi bir kusuru vardı. Bünyesinde 12 değişik halkı toplayan Habsburg Devleti, Avrupa ülkeleri arasında etnik açıdan en az bütünleşmiş olanıydı. 21 Temmuz 1718’de imzalanan Pasarofça Antlaşması ile Osmanlı, Macaristan’daki son toprağı olan Temeşvar eyaletini, ayrıca Sırbistan’ın kuzeyindeki bazı
bölgeleri ve Eflak’ın batısını Habsburg’a teslim etmiştir. çevresinde 1908 yılında Bosna-Hersek’i ilhak ederek 18. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Habsburg için sınırlarını genişletmeyi bir kez daha başarmıştır. Ancak I. tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu yüzyılın sonuna kadar Dünya savaşının sonunda Avusturya-Macaristan İstanbul ile Viyana arasındaki ilişkiler daha çok diplomasi İmparatorluğu’nun varlığı sona ermiştir. ve ticaretle yürütülmüştür.
Habsburg Monarşisinin Gerileme Süreci
Osmanlı’dan sonra Habsburg yönetimine meydan okuyan bir diğer önemli güç, 1779’da Birinci Konsül olarak Fransa’nın başına geçen ve 1804 yılında kendini Fransa İmparatoru ilan eden Napoléon Bonaparte (Napolyon) olmuştur 2 Aralık 1805 tarihindeki Austerlitz Muharebesi’nde Fransa’ya yenilen Kutsal Roma İmparatorluğu tarihe karışırken Habsburg hanedanı Avusturya İmparatorluğu’nu yönetmeye devam etmiştir.
1809 yılında yapılan savaşlarda Fransa’ya yenilen Avusturya, 1810 yılında imzaladığı Schönbrunn Antlaşması’yla Napolyon karşıtı koalisyondan çekilmiş ve topraklarının önemli bir kısmını Fransa’ya bırakmıştır. Avusturya birkaç yıl sonra Fransa’ya yeniden savaş açmış ve Fransa’nın tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından 1815 yılında düzenlenen Viyana Kongresi’yle kaybettiği topraklarının çoğunu geri almıştır. Avusturya heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Klemens Von Metternich’in öncülük ettiği Viyana Kongresi’nde alınan kararlar Avrupa’ya ortak güvenlik ve sınırların muhafazası için yeni bir düzen getirmiş, bu yeni düzende Avusturya önemli bir siyasi rol oynamaya başlamıştır.
19. yüzyılda Avusturya sanayileşme ve altyapı yatırımları bakımından büyük ilerleme kat etmiş, ne var ki bu yatırımları, yönettiği topraklara adil bir şekilde dağıtmamıştır. Örneğin, demir yolu inşasına Osmanlılardan önce başlayan Avusturya İmparatorluğu’nda buhar gücüne dayalı ilk demir yolu hattı 1838 yılında Viyana-Wagram arasında inşa edilmiş, 1841 yılında ise demir yolu ağının geliştirilmesini düzenleyen yeni bir plan hazırlamıştır. Söz konusu plan demir yollarını imparatorluğun yalnızca Avusturya kısmında yoğunlaştırıyor ve Viyana’yı demir yolu ağının merkezine yerleştiriyordu.
1848 ihtilalleri ile başlayan süreç, Avusturya’nın İtalyan ve Alman toprakları üzerindeki nüfuzunun da zaman içinde erimesiyle sonuçlanmıştır. Fransa ile ittifak kurarak 1859’da Avusturya’yı mağlup eden İtalyanlar bir yıl sonra kendi ulus devletlerini kurmuş, 1866’da Avusturya’yı bir kez daha yenerek Venedik ve Friuli’yi de topraklarına katmıştır. Prusya 18 Ocak 1871’de diğer Alman devletleriyle birleşerek Almanya İmparatorluğu’nu kurmuş, böylece Avusturya’yı resmî olarak da devre dışı bırakmıştır.
Görüldüğü üzere, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Habsburg hanedanının yüzyıllardır yönettiği güçlü devlet, isim değişikliğiyle ve toprak kayıplarıyla birlikte, bir bakıma Osmanlı Devleti ile benzer bir kaderi yaşamıştır. Yine de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Kongresi’nde alınan kararlar