SİY102U-TÜRK SİYASAL HAYATI
Ünite 7: Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkisi
Giriş
Devletin en önemli işlevi hükmettiği insanlar ve ülke üzerinde güvenliği tam anlamıyla sağlamaktır. Devletler, genellikle ülke içinde güvenliği sağlama işini polis teşkilatına ve jandarma benzeri paramiliter yapılara havale ederler. Buna karşılık, dış güvenliği sağlamak, yani başka devletlerden gelebilecek muhtemel tehditleri önlemek için ordudan yararlanırlar.
Ordular kendilerine verilen görev çerçevesinde örgütlenmiş, mensupları uzun bir eğitim sürecinden geçirilmiş ve ağır silahlarla donatılmış yapılardır. Bunun yanında yaptıkları işin doğası gereği, ordu içinde katı bir hiyerarşi bulunur. Emir-komuta ilişkisi en ince ayrıntısına kadar planlanmıştır ve yine katı bir disiplin çerçevesinde uygulanır.
Askerliğin bu kapsayıcı rolü, orduların devlet yönetimi üzerinde de belirli şekillerde etkili olma arayışlarını beraberinde getirebilmektedir. Gelişmiş demokrasilerde ordular, genellikle, tıpkı diğer bürokratik kurumlar gibi, yasaların kendileri için belirlediği çizgide kalırlar ve yönetim süreçlerini doğrudan kendi kontrollerine almak gibi bir amaç taşımazlar. Demokratik gelişmişlik düzeyi nispeten daha düşük olan ülkelerde ordular, farklı saiklerle siyasal mekanizmaların parçası, hatta doğrudan yöneticisi olma eğilimi gösterebilmektedir. Bu durumun başlıca aracı ise ordu hiyerarşisi içinde kalınarak yapılan ya da bir grup subayın kendi üstlerini de devre dışı bıraktıkları “askerî darbe” olgusudur.
Türkiye’nin modernleşme sürecine girmesiyle birlikte ordunun siyasal alan üzerindeki etkisinin de arttığı söylenebilir. Modernleşmenin askerî alanda başlaması, Batılılaşma perspektifine uygun olarak ordu içinde toplumdan farklılaşmış bir elit zümrenin ortaya çıkışını beraberinde getirmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra ordunun rejime bağlılığı tam olarak sağlanmış, ancak çok partili hayata geçilmesinin ardından bu durum belirli sorunların yaşanmasına da neden olmuştur. Demokrasinin ülkenin bekasına zarar verdiğini düşünen belirli gruplar tarafından siyasetin olağan akışına müdahale edilerek darbeler aracılığıyla seçilmiş siyasetçiler işbaşından uzaklaştırılmış ve askerî yönetimler kurulmuştur. Türkiye’de demokrasinin güçlendirilmesi süreci, aynı zamanda söz konusu vesayet kurumlarının siyaset üzerindeki etkilerinin ortadan kaldırılması arayışlarının da yansıması durumundadır.
Tarihsel Arka Plan: Osmanlı Döneminde Askerin Sistem İçindeki Yeri
Osmanlı Devleti güçlü bir askerî yapılanma üzerinde yükselmiştir. Yapılanmanın ilk unsuru, merkezde padişaha doğrudan bağlı olarak faaliyet gösteren Yeniçeri Ocağı’dır. Ordunun ikinci bileşeni “tımar sistemi”ne dayanan atlı birliklerdir. Son olarak devletle doğrudan bu tür bir ekonomiye dayalı ilişkiye girmeyen, normal şartlar altında sivil hayat süren diğer bazı askerlerden
bahsedilebilir. Tüm bu unsurları birleştiren ortak nokta ise padişahın iradesine koşulsuz itaattir. Yükselme döneminde padişahın mutlak otoritesi, ordunun kendisini ayrı bir güç odağı hâline getirmesini büyük ölçüde engellemiştir. Ancak yine de belirli dönemlerde ortaya çıkan yeniçeri isyanları gibi olaylar aracılığıyla devletin silahlı unsurlarının bir güç merkezi oldukları gerçeğini hatırlattıkları söylenebilir. Bu tür isyanlar, padişahların aldıkları bazı kararları gözden geçirmelerine ya da tasarruflarını değiştirmelerine neden olabilmiştir.
İlk Modernleşme Girişimleri
Osmanlı’da klasik dönemde gayet iyi şekilde işleyen askerî sistem, zaman içinde bozulmuş, dünyada değişen savaş teknolojisi ve teknikleriyle mücadele edemez duruma gelmiştir. Bu bakımdan, Devletin gerilemesine giden yolun askerî alanda karşılaşılan yenilgiler ile başladığı söylenebilir. Aynı durum, devletin içine girdiği “modernleşme” sürecinde ilk kapsamlı reform hareketlerinin askerî alanda yapılması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda, 1699 Karlofça Anlaşmasının ardından başlayan yenilenme girişimleri, Onsekizinci Yüzyılın sonlarına gelindiğinde iyiden iyiye hız kazanmıştır. 1773 ve 1793 yıllarında kurulan Mühendishane-i Berri Hümayun ve Mühendishane-i Bahri Hümayun aslında bu ihtiyacın somut yansıması durumundadır. Bu okullar aracılığıyla, bir bakıma, yeni savaş tekniklerinin öğrenilmesi ve bunların İmparatorluk ordusuna taşınması amaçlanır. Sonuçta mevcut askerî yapıyla istenen türde bir değişikliğin sağlanamayacağı anlaşılmış ve III. Selim tarafından 1792 yılında Nizam-ı Cedit adıyla yeni bir ordu kurulmuştur.
Ondokuzuncu Yüzyılda askerî alanda yapılan en önemli yeniliklerden biri II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıdır. Padişah, Asakar-i Mansure-i Muhammediye adıyla bilinen yeni bir ordu kurmuştur. Vakayı Hayriye adıyla bilinen yeniçeriliğin tasfiyesi olayı, Osmanlı’da tamamen modern tekniklere uygun askerî birliklerin doğmasını sağlamıştır. Askerî alanda başlayan bu yenileşme girişimleri, devletin içine gireceği geniş kapsamlı dönüşüm hareketine de doğrudan etkide bulunmuştur. Ordunun devletin içine girdiği reform sürecinde oynadığı bu hayatî rolü “militarist modernleşme” kavramıyla ifade etmek mümkündür.
II. Meşrutiyet Dönemi
Sultan II. Abdulhamid’in 1876’da tahta çıkmasıyla başlayan meşrutiyet dönemi fiilen oldukça kısa sürmüştür. 1878’de parlamentoyu süresiz olarak tatil eden Sultan II. Abdulhamid, devlet yönetimini tam olarak eline almıştır. Fakat İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) de ülke içinde yönetim süreçlerinin etkili bir parçası olmak istemektedir. Bu nedenle Manastır’da bir isyan başlatılmıştır. Padişah isyancılarla uzlaşmış ve otuz yıldır fiilen kapalı olan meclisi yeniden açmayı vaat etmiştir. 1908 yılında meclisin açılmasıyla İkinci Meşrutiyet dönemini başlatan bu hadise, bir bakıma, ordunun modern dönemde, siyaset üzerindeki ilk büyük etkisine de işaret eder.
Askerlerin siyaset üzerindeki etkisini doruğa çıkaran olay ise 13 Nisan (o zaman kullanılan Rumî takvime göre 31 Mart) 1909’da yaşanmıştır. İTC öncülüğünde kurulan hükümetin istifa etmesini isteyen padişaha bağlı kalan Birinci Ordu birliklerini durdurmak isteyen Harekat Ordusu İstanbul’ a doğru yola çıkmıştır. Harekât Ordusu, İstanbul’a girmek üzereyken İTC ile Sultan II. Abdulhamid arasında varılan uzlaşı sonrasında padişahın tahttan indirilmemesi, ancak 1908’de başlatılan sürecin devam ettirilmesi ve 31 Mart olayını başlatanların cezalandırılması kararlaştırılır. Buna karşılık, II. Abdulhamid, yeniden toplanan Meclis tarafından tahttan indirilir, yerine kardeşi Reşat, V. Mehmet adıyla yeni Osmanlı padişahı olarak ilan edilir.
1909’dan Birinci Dünya Savaşının başladığı 1914’e kadar olan dönemin ülke içinde iktidar çekişmelerine sahne olduğu açıktır. Bu dönemde, İTC, yönetim sürecinde en güçlü figür olarak belirirken üzerinde durduğu zemini sağlamlaştırmak için farklı kesimlerin desteğini almak durumunda kalmıştır. İTC içindeki asker sayısının çokluğu iktidar mücadelesini derinleştirmiştir. İTC’nin hüküm sürdüğü yıllar, hiç kuşkusuz, ordunun siyasallaşmasının en belirgin örneklerini sunmuştur. Sonraki süreçte sıklıkla karşılaşılacak olan “askerî vesayet” olgusunun ilk kez bu dönemde ortaya çıktığı söylenebilir.
Kurtuluş Savaşı Yılları
Kurtuluş Savaşı, ortak hedef doğrultusunda birleşmiş, farklı siyasal görüş ve inanışlardan çok sayıda kişinin birlikte hareket etmesiyle hayata geçirilen bir bağımsızlık mücadelesidir. Bu süreçte, en önemli gücün ise askerler olduğu açıktır. Gerçekten de başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere pek çok asker yalnızca cephede aktif olarak savaşmakla kalmamış; bunun yanında, Büyük Millet Meclisi içinde siyasal karar alma süreçlerinin önemli birer unsuru olmuşlardır. Savaşta kazanılan başarılar, zaman içinde Mustafa Kemal’in giderek daha fazla ön plana çıkmasını beraberinde getirmiştir.
Tek Parti Dönemi: Siyasal İktidar-Ordu Birlikteliği
“Ordu Dâhili Hizmet Kanunu” ile silahlı kuvvetlere “Türk Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma” görevi verilmiştir. Söz konusu kanun zamanla değişse de orduya verilen bu görev, yeni düzenlemeler aracılığıyla uzun süreler boyunca korunur. Böylece ordu tamamen rejime bağlanır; askerliğe profesyonel bir meslek olmanın ötesine geçen bir işlev yüklenir. Dolayısıyla ilerleyen dönemde sıklıkla tartışılacak olan “askerlerin siyaset kurumu üzerinde kurduğu vesayet” olgusunun ortaya çıkması açısından bu düzenlemenin önemli bir eşik olduğu söylenebilir. Bu arada yeni rejimin tasarladığı reformları hayata geçirmek için ordudan temel bir araç olarak yararlanma arayışı üzerinde de durulmalıdır.
İnönü’nün cumhurbaşkanı olmasından kısa süre sonra ise İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Savaş sonrasında Soğuk Savaşın etkisiyle ABD, Batı dünyası ile hareket etme
kararlılığında olan devletlere malî açıdan yardım etme politikasını uygulamaya almıştır. Türkiye savaşa katılmamıştır fakat yine de Türkiye’ye “Marshall Planı” ile mali destek sağlanmıştır. Çünkü Türkiye’nin stratejik konumu ABD için önemlidir. İlk olarak Tek Parti iktidarında başlayan yardımlar bunu takip eden DP döneminde de sürmüş; özellikle Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinden sonra başka programlar dâhilinde artmıştır.
Darbeler Döneminin Başlaması: DP İktidarı ve 27 Mayıs 1960 Darbesi
1950 seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanlığına DP’nin genel başkanı Celal Bayar seçilmiştir. Böylece askerlik mesleğinden gelen Atatürk ve İnönü’den sonra ilk kez bir sivil cumhurbaşkanı olmuştur. Bir başka sivil olan, parti kurucusu ve Aydın milletvekili Adnan Menderes ise başbakanlığa atanarak hükümeti kurmakla görevlendirilmiştir. Ordu içindeki bir grubun DP’nin iktidara gelmesinden rahatsızlık duyduğu ve darbe yapmak için girişimde bulunduğu iddiaları dolaşmaya başlar.
DP iktidarında asker-sivil ilişkileri bakımından en önemli dönüm noktalarından biri Türkiye’nin NATO’ya üye olmasıdır. Türkiye’nin NATO’ya katılmasını sağlayan gelişme ise 1950’de yaşanan Kore Savaşına bir askerî birlikle katılmasıdır.
Türkiye’de çok partili hayata geçişten sonra demokrasinin kesintiye uğramasına neden olan ve bir bakıma darbe geleneğini başlatan olay 1960 yılının 27 Mayıs günü yaşanır. DP’nin son döneminde ordu içinde gizlice örgütlenen albay ve daha alt rütbedeki bir grup subay yönetime el koyar. Kendilerine Millî Birlik Komitesi (MBK) adını veren bu subay grubu, darbenin emir-komuta ilişkisi dışında yapılmaması nedeniyle kendilerine gelebilecek itirazları bertaraf etmek için darbeye destek verecek general arayışına girerler. Gittikleri adres, darbeden kısa bir süre önce emekli olan eski Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’dir. Darbeden sonra başta Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere hükümet üyeleri ve DP yöneticileri tutuklanmıştır. Ayrıca Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun ve kuvvet komutanlarının yanı sıra üst rütbeli pek çok subay da bu süreçte tutuklanır veya görevden alınır.
Hukuk ve adaletin görmezden gelindiği yargılamaların sonunda Celal Bayar ve Adnan Menderes’in de aralarında olduğu 15 kişi idam cezasına çarptırılırlar. Diğer sanıklara ise müebbet başta olmak üzere çeşitli sürelerle hapis cezaları verilir.
27 Mayıs yargılamalarında sanıkların savunma haklarının ihlal edildiği, mahkeme heyetinin tarafsız davranmadığı, verilen cezaların haksız olduğu ve hukuksal bir temelinin bulunmadığı hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak idamların bundan daha fazla önem taşıyan olumsuz etkisi, ülke içindeki siyasal ayrılıkları keskinleştirmiş ve uzlaşı kültürüne zarar vermiş olmasıdır. Bu yolla demokrasinin hangi koşulda olursa olsun kamusal
sorunların şiddete başvurulmadan ve adaletten ayrılmadan müzakere edilmesi yönündeki anlayışına darbe vurulmuş, demokratik siyasal kültür daha oluşum aşamasındayken ciddi anlamda tahrip edilmiştir.
27 Mayıs Darbesi Sonrası Yaşanan Gelişmeler
27 Mayıs darbesinin ardından bir uzmanlar grubuna yeni bir anayasa taslağı hazırlatılmıştır. Bu taslak, MBK tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Bugünden bakıldığında 1961 Anayasasının pek çok açıdan özgürlükçü bir karakter taşıdığı söylenebilecektir. Yeni anayasa ile seçilmiş ve atanmış üyelerin birlikte görev yapacakları Cumhuriyet Senatosu kurulur. Bu şekilde, TBMM’den çıkan kararları adeta denetleyecek bir yapılanma oluşturulması hedeflenmektedir. Bunun yanında yine Mecliste kabul edilen kanunların yargı dene- timinden geçirilmesi amacıyla Anayasa Mahkemesi kurulur. Aynı dönemde ortaya çıkan bir başka oluşum ise asker üyelerin çoğunlukta olduğu Millî Güvenlik Kuruludur (MGK). MGK’ya ülke yönetimine ilişkin belirli konularda hükümete “tavsiye” niteliği taşıyacak kararlar alma yetkisi tanınmıştır. Bu şekilde, bir bakıma, ülke yönetimine ilişkin kritik kararların alınmasında sivillerin tek başlarına hareket etmemeleri amaçlanmıştır.
1960 askerî darbesi ile başlayan süreç, ordunun sistem üzerinde kendisine biçtiği vesayetçi rolün en belirgin örneklerinden birini sunar. Askerler, “rejimin tehlikede olduğu” gerekçesiyle kendilerine bir koruma rolü atfetmişler ve siyasetin olağan akışına müdahale etmişlerdir.
12 Mart 1971 Muhtırası
1960’lı yılların sonunda dünyanın diğer pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de ciddi bir çalkantı ortamı vardır. Özellikle sol hareketler yükselişe geçmiş ve şiddet içeren çeşitli eylemler aracılığıyla “devrim” idealini hayata geçirmeye çalışmışlardır. Bunlara karşıt olarak beliren diğer başka oluşumlar da milliyetçi bir dil kullanarak eylemlere girişmiştir. Bu süreçte özellikle öğrenciler arasında söz konusu örgütlerin popülaritesi artar ve eylemler başta büyükşehirler olmak üzere ülkenin farklı yerlerine yayılır. Bu siyasal kavgalar orduya da yan- sımakta ve askerler içinden destek bulabilmektedir. Aynı dönemde iktidarda 1969 seçimlerinden zaferle çıkan Adalet Partisinin (AP) kurduğu hükümet bulunmaktadır. 12 Mart 1971 günü Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın öncülüğünde kuvvet komutanları Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu ve Muhsin Batur tarafından imzalanan bir muhtıra yayımlanır.
Komutanlar muhtırada özetle, Demirel hükümetinin işbaşından çekilmesi ve ülkede yükselen anarşi ile baş edebilecek geniş tabanlı bir millî birlik hükümetinin kurulmasını talep ederler (Zürcher, 2000, s. 375). 26 Nisan 1971 günü ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu dönemde, ülkenin farklı yerlerinde çok sayıda gözaltı ve tutuklamalar gerçekleşmiş ve birçok insan hakları ihlali de yaşanmıştır. Ancak şiddet
eylemlerinin devam etmesi ülkenin yüz yüze bulunduğu sorunların çözümü açısından askerî tedbirlerin tek başına yeterli olmayacağını bir kez daha göstermiştir. Öte yandan tarafsız hükümet arayışının da siyasetin doğasına aykırı olduğu ve başarılı olma ihtimali bulunmadığı açıktır.
1970’li yıllarda sokaklardaki şiddet olayları giderek artmış, siyasal istikrarsızlık da büyümüştür. Bu süreçteki en kritik gelişme ise 1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtıdır. Kıbrıs Harekâtı, Türkiye’nin Batı dünyası tarafından ambargoya uğramasına neden olmuştur. Nitekim 1970’li yıllarda ülkenin yaşadığı ekonomik sorunlarda bu ambargonun büyük etkisi vardır.
12 Eylül 1980 Darbesi: Demokrasiye Yeni Bir Ara
1980 öncesi Türkiye’de siyasal açıdan ciddi bir kargaşa ortamı görüldüğü gerçektir. Ülke için iç çatışma ve siyasî cinayetler artık sıradan olaylar hâline gelmiştir. Bu gelişmeler sonrasında ordu üst kademesinin 1979’dan itibaren darbe için girişimlere başladığı, 1980’in Ağustos ayında ise tarihin kararlaştırıldığı görülür.
12 Eylül 1980 sabahı, TSK ülke genelinde yönetime el koymuştur. 1960 darbesinden farklı olarak 12 Eylül, Silahlı Kuvvetlerin emir-komuta ilişkisi dâhilinde, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde, kuvvet komutanlarının tamamının katılımıyla gerçekleşmiştir. Darbenin gerçekleşmesiyle birlikte hükümet görevden alınmış, Cumhuriyet Senatosu ile Millet Meclisi kapatılmış, her iki mecliste görev yapan parlamenterlerin dokunulmazlığı kaldırılmıştır. Ayrıca ülke çapında sıkıyönetim ilân edilmiştir. Darbeyle birlikte Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in devlet başkanlığını üstlendiği açıklanmıştır. 1982 Anayasası kabul edilmiş. Darbeden sonra ilk serbest seçim 6 Kasım 1983’te yapılmıştır. İktidara muhafazakâr-liberal eğilimli ANAP %45’lik bir oranla gelmiştir.
Demokrasiye Geri Dönüş
1983 yılında yapılan seçimlerden sonra demokrasinin kurumsallaşması hızlı şekilde olmamıştır. Bu dönemde, devletin başında hâlâ Evren ve diğer MGK yöneticileri etkin durumdadır. Ancak Genel Kurmay Başkanlığı atamasında Özal, Necip Torumtay ile çalışmak istediklerini söyleyerek bu ismin Genelkurmay Başkanı olmasını sağlar.
TSK bütçesinin tıpkı diğer kamu kurum ve kuruluşlarında olduğu gibi Plan ve Bütçe Komisyonunda açık şekilde müzakere edilmesi sağlanır.
1989’da TBMM’de yapılan oylama sonucu seçilen Özal, Bayar’dan sonra ikinci sivil cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. 1993’te Turgut Özal’ın vefatından sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Başbakan Demirel yine bir sivil olarak bu makama oturur.
28 Şubat Süreci: Postmodern Darbe
1994 yılında yapılan yerel seçimlerde Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin devamı niteliğinde olan Refah
Partisi’nin İstanbul ve Ankara başta olmak üzere pek çok ilde belediye başkanlıklarını kazanması ertesi yıl yaşanacak gelişmelerin habercisi niteliğindedir. Gerçekten de 1995 genel seçimlerinde Refah Partisi %21,38’lik oranla birinci parti olmayı başarmıştır.
RP parlamentonun dışında bırakılmaya çalışılmıştır ama başarılamamıştır. RP ve DYP hükümeti kurulmuştur. Askerler “siyasal İslamcı” olarak gördükleri bir hareketin iktidarın büyük ortağı olmasından dolayı hoşnutsuzluklarını açık şekilde göstermişlerdir. 28 Şubat 1997 günü rutin toplantısını yapan Milli Güvenlik Kurulu’nda “Türkiye’deki Radikal Dinci Akımların Rejime Tesirleri” başlıklı bir rapor sunulur, toplantının sonunda da bir bildiri yayınlanır. Bu bildiri “sivil muhtıra” şeklinde değerlendirilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, “laikliğe karşı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle RP’ye kapatma davası açmıştır. Talebi görüşen Anayasa Mahkemesi ise 16 Ocak 1998 günü oyçokluğuyla RP’nin kapatılmasına karar verir. RP nin selefleri de aynı akıbeti paylaşmıştır. Daha sonra “millî görüş” çizgisinden bir grup siyasetçi Saadet Partisini (SP), diğer bazı isimler ise Adalet ve Kalkınma Partisini (AK Parti) kurmuşlardır.
RP’nin iktidardan uzaklaşmasına neden olan 28 Şubat süreci, “postmodern darbe” olarak adlandırılır. 28 Şubat’ın yaşandığı 1997’den 2002 seçimlerine dek geçen sürede kısa süreli koalisyon hükümetleri kurulur. Ciddi bir istikrarsızlık sürecinden geçen ülke, 1999 ve 2001’de büyük ekonomik krizler yaşar. Sonuçta koalisyon ortaklarının mutabakatıyla Meclis tarafından 3 Kasım 2002 günü yeni bir erken genel seçim yapılması kararı alınır.
2002 Sonrası Vesayetin Kırılması ve Demokrasinin Güçlendirilmesi
3 Kasım 2002 günü Türk seçim tarihindeki en ilginç sonuçlardan biriyle karşılaşılmıştır. Seçimlerden, kuruluşunun üzerinden bir yıl geçmiş olan AK Parti %34’lük oranla birinci parti olarak ayrılır. CHP ise %19 ile ikinci parti olmuştur. İlginç olan takip eden beş partinin %5’i geçen oy oranlarına rağmen %10’luk seçim barajına takılarak Meclis dışında kalmalarıdır. AK Parti, parlamento içinde 363 sandalye ile %70’e yaklaşan bir temsil oranı elde etmiştir.
AK parti iktidarı kendi üzerinde durduğu zemini güçlendirmek amacıyla demokratikleşme yönünde adımlar atmakta kararlı bir tavır sergiler. AB müktesebatına uyum sağlama arayışları çerçevesinde, aralarında sivil-asker ilişkilerinin de bulunduğu pek çok alanda geniş kapsamlı reform paketleri hayata geçirilmiştir. Yeni hükümetin siyasal açıdan ilk icraatlarından biri de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulanan olağanüstü hâl uygulamasının kaldırılması olmuştur. Milli Güvenlik Kurulunun yapısı ve işlevlerinde birtakım değişikliklere gidilmiştir. Bu amaçla, mevcut sivil üyelerin yanı sıra başbakan yardımcıları ve Adalet Bakanı da MGK’ya üye
yapılarak Kurul içindeki sayısal denge siviller lehine tersine çevrilir. Silahlı kuvvetlerdeki terfileri ve aynı zamanda emekliye sevk işlemlerini de düzenleyen Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarına karşı yargı yolu açılmıştır. Yaşanan bir diğer gelişme TSK İç Hizmet Kanununun darbelere gerekçe olarak gösterilen 35. maddesinin değiştirilmesidir.
15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi
15 Temmuz 2016 akşamında silahlı kuvvetler içinde yuvalanan bir cunta, başarısızlıkla sonuçlanacak bir darbe girişiminde bulunmuştur. Bu tarihte, ülkenin başka kurumlarının yanında Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ciddi anlamda örgütlenmiş bir terör örgütüne mensup olan bazı askerler tarafından bir darbe girişiminde bulunulmuştur.
1970’li yıllardan itibaren dinî bir cemaat kisvesi altında örgütlenen Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY), zaman içinde başta silahlı kuvvetler ve emniyet teşkilatı olmak üzere kritik devlet birimlerine kendi elemanlarını yerleştiren bir terör örgütüdür. Örgüt, devlet içindeki militanlarının sayısını artırmak için söz konusu okullara giriş sınavlarının sorularını çalmak da dâhil olmak üzere çok sayıda hukuk dışı yöntem kullanmıştır. En son 15 Temmuz darbe girişimiyle silahlı kuvvetler içindeki militanlarını kullanarak iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen örgütün bu çabası halkın sağduyusu ve demokrasiye sahip çıkmasıyla önlenmiştir.
Darbe girişimi, askerlerin tabi olmaları gereken kuralların seçilmiş sivil siyasetçiler tarafından belirlenmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu nedenle, farklı dönemlerde, demokratikleşme ve sivilleşme bağlamında atılması gereken adımlar olarak gösterilen bu hususlar ivedilikle uygulamaya alınmıştır.