AÖF Soru Bankası
SİY102U · Ünite 6

Türk Siyasal Hayatında Din-Devlet İlişkileri

Türk Siyasal Hayatı dersi, ünite 6 özeti

SİY102U-TÜRK SİYASAL HAYATI

Ünite 6: Türk Siyasal Hayatında Din-Devlet İlişkileri

Giriş

Devleti analiz etmek için dini, dini analiz etmek için devleti dışarda bırakmak mümkün değildir. Dahası, din- devlet ilişkisi, çoğu zaman bir toplumu anlamak üzere başvurulması gereken yegâne kaynaktır (Çiğdem, 2009, s. 92). Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri din- devlet ilişkileri ekseninde yaşananları daha iyi anlayabilmek için Osmanlı Devleti deneyimine dikkatlerimizi yöneltmemiz işe yarayacaktır.

Osmanlı Devleti’nde din ve devlet arasındaki ilişki çok boyutludur. Çok katmanlıdır. Hem tarihsel bakımdan hem de muhtelif toplumlardaki görünümleri bakımından. Burayı biraz daha açalım.

• Din ve devlet arasındaki ilişki tek yönlü değildir. • İkincisi, din ve devlet arasındaki ilişki durağan değildir. • Üçüncüsü, din ve devlet ilişkisinde çoğu zaman aynı anda birden fazla aktörün birbirinden farklı ve çatışan eğilim ve taleplerinin karmaşık yapısı belirleyicidir. • Dördüncüsü, her toplumda din ve devlet ilişkisi farklı seyirler izleyebilir. • Son olarak, uluslararası bağlam bir toplumdaki din-devlet ilişkisinin seyrini etkileyebilmektedir.

Sekülarizm Tezi ve Uluslararası Bağlam

Ülkelerin siyasal sistemleri gibi din-devlet ilişkilerinin seyri de farklı gelişim çizgilerinin ürünüdür. Tam da bu sebeple farklı laiklik tipleri ile karşı karşıya kaldığımız açıktır. Örneğin;

• Birleşik Krallık’ta ulus-devletleşme sürecinde devlet ile birlikte onun bir kurumu olarak ulus öncesi hiyerarşiden koparılan ve kurumlaştırılan Anglikan Kilisesi’nin merkezde yer aldığı bir laikleşme modeli söz konusudur. Bu modelde din ile devlet iç içe geçmiş haldedir. • İkinci tip laiklikte ise devlet bütün din ve mezheplere eşit mesafede durmaktadır. Bu tip laiklik için en bilinen örnek Amerika Birleşik Devletleri’dir. • Almanya’da uygulanan üçüncü tip laiklikte devlet bütün din ve mezheplere hem eşit mesafede durmakta hem de topluma daha iyi hiz- met verebilmeleri için destek olmaktadır. • Fransa’da uygulanan bir diğer laiklik tipi ise jakoben niteliği ile öne çıkmaktadır. Bu çatışmalı tipte Katolik Kilisesi’nin gücü topraklarını halka dağıtmak yoluyla kırılmıştır. Dinsel sembol ve modeller bu tipte kamusal alandan dışlanmıştır. • İspanya’da karşımıza çıkan beşinci tip laiklikte Katolik Kilisesi uzun mücadeleler neticesinde devleti ve siyasal alanı kontrol etme iddiasından vazgeçmiş ve devlet de kilisenin kamusal alanda temsil edilmesini kabul etmiştir.

• Sovyet dönemindeki zora dayalı laikleşme uygulamalarına direnen Katolik Kilisesi, 1990’lı yıllarla birlikte sivil alanda temsil edilmeyi kabul ederek siyasal iddialarından vazgeçmiştir. • Brezilya’da yürürlükte olan bir başka laiklik tipinde ise halkın kurtuluşu için mücadele eden rahipler ve kurtuluşçu teolojiler sayesinde ‘halk kiliseleri’nin doğumu gerçekleşmiştir. • Son olarak Yunanistan’daki laiklik tipinde Ortodoks Kilisesinin devletten ayrılması ile devlet laikleşmiştir (Akşit, 2005, s. 69-70).

Türkiye’deki laiklik tipi genellikle Fransa’dakine benzetilir. Türkiye’de de, dinsel semboller ve modeller kamusal alanın dışında bırakılmak istenmiştir.

Dinin devletleştiği yani devletlerin dinsel bir temelde kurulduğu Ortaçağ Avrupası, Reform ve Rönesans hareketlerinin ve Aydınlanma düşüncesinin etkisi ile etkinliğini yitirince yeni bir düzen ortaya çıkmıştır. Özellikle Sanayi Devrimi’nin ve Fransız Devrimi’nin bu yeni düzenin ortaya çıkışındaki büyük tesirini akılda tutmak gerekir. Artık, modern bir devlet ve toplum kurulmuştur. Din hem devlet hem de toplum katındaki itibarını kaybetmiştir. Akıl ve bilim modern çağın yeni gözdeleridir. İşte sekülarizm tezi, en genel hatları ile, ekonomik, politik, kültürel, toplumsal ve siyasal tüm katmanlarda dinin etkinliğinin modernleşme ile birlikte aşınacağı iddiası ile bilinmektedir. Dar anlamı ile laiklik, din ve dünya meselelerinde kilisenin tek otorite olmaktan çıkmasını simgeliyor. Sekülarizm ise, dinin tüm toplum katmanlarındaki etkinliğini yitirmesinin gerekliliğinin altını çizen ideolojiyi temsil ediyor.

Osmanlı Devleti’nde Reform ve Sekülerleşme Süreci

Din, Osmanlı yönetim ve yasama sisteminin önemli bir parçası olmakla beraber tek bileşeni değildi. Bir başka deyişle, dine dayalı hükümler dışında, geleneklere dayalı ve seküler nitelikli bir örfî hukuk da her zaman yürürlükte idi. Dahası, Osmanlı Devleti’nde dinin maslahatı değil, devletin maslahatı önce gelmekte idi. Osmanlı Devleti dini gruplar ile devlet maslahatının gerektirdiği ölçüde ve kontrollü bir biçimde ilişki tesis etmiştir. Bu maksatla bir takım tedbirlere başvurulduğunu tespit edebiliyoruz.

• İlk önce Sünni İslam empoze edilmiştir, devletin bekasına zarar verecek çeşitli teşebbüslerde bulunamaması için Şiilik sürekli göz hapsinde tutulmuştur. • İkincisi tehlikeli addolunan heterodoks unsurlar imparatorluğun uzak köşelerine sürgün edilmişlerdir. • Alınan üçüncü tedbir ise, devletin kontrolü altına alınmış bir dini elitin yaratılmasıdır. Yüksek dini görevliler yani ulema sınıfının üyeleri, geçimleri devlet tarafından karşılandığı ve meslek hayatları sırasında yükselmeleri devlet tarafından tespit edilen ilkelere bağlı bulunduğu için birer devlet memuru haline gelmişlerdi (Mardin, 2017a, s. 39).


İlmiye sınıfı yani ulema, askeri sınıf (ordu) ve kalemiye (bürokrasi) ile birlikte Osmanlı Devlet düzenin üzerine inşa edildiği en önemli gruplar arasındadır.

Klasik Düzenin Bozuluşu, Reformlar ve Ulemanın Güç Kaybı

Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldan başlayarak yavaş yavaş irtifa kaybettiğini ve 19. yüzyılla birlikte ise yaşadığı toprak kayıpları sebebiyle küçüldüğünü biliyoruz. ‘Gerileme’ ve ‘çöküş’ denilen bu sürecin aynı anda pek çok faktörün bir araya gelişi ile yaşandığını söylemek yanlış olmaz. Bu faktörlerden bir kısmı Osmanlı Devleti’nin kendi içinde yaşadığı sorunlarla ilgilidir. Bir kısmı ise dönemin uluslararası bağlamının ürünüdür. Osmanlı klasik düzeninin bozuluşuna yol açan sebepleri kısaca sıralamak istersek, karşımıza şöylesi bir liste çıkar:

1. vergi toplamaktan ve savaş zamanı asker temin etmekten sorumlu kişilerin sebep oldukları yolsuzlukların devlet gelirlerini azaltması, 2. ateşli silahların kullanılmaya başlanması, 3. yeni ticaret yollarının keşfi ile birlikte Osmanlı Devleti’nin uluslararası ticaret içindeki etkinliğini kaybetmesi, 4. nüfus artışı ve şehirleşmenin beraberinde tarımsal alandaki istihdamın hızlı düşüşünü getirmesi, 5. savaş giderlerinin artması ve 6. hazineyi sarsacak yeni tüketim alışkanlıklarının (kahve ve şeker gibi) ortaya çıkması (Karpat, 2002).

Devlet bir çıkmazın içine sürüklendi. Bu durumdan çıkış için ise askeri alandan başlayarak bir dizi reform teşebbüsünde bulunuldu. Öncelikle askeri alandan başlandı, çünkü, bu alanın reforme edilmesi sureti ile devletin eski gücüne tekrar kavuşacağına inanılmıştı. Ancak başlangıçtaki bu beklentinin kısa süre içinde boşa çıktığını biliyoruz. Daha köklü hukukî, idari, iktisadî ve kültürel tedbirler ile devletin beka sorununa çözüm arandı. Ortaya konan reformlar bir cümle ile devleti modernleştirmeyi hedefliyordu. Devletin modernleştirilmesi çabası ise ulema, askeriye ve kalemiye arasındaki dengeleri sarsmıştır. Her şeyden önce, reform süreci bürokrasinin etkinlik alanında hem nicel hem de nitel bir artış ile sonuçlanmıştır. Seküler eğilimlere sahip bir bürokratik seçkin grubun doğuşunu beraberinde getirmiştir. Bu sınıfın güçlenmesi ile ulemanın güç yitirmesi eş zamanlıdır. Öte yandan klasik Osmanlı düzeninin bir diğer unsuru da seyfiye yani orduydu. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılmasından sonra, ordunun tekrar eski gücüne erişmesi zaman alacaktır. Ordunun bu evrede güç kaybetmesiyle bürokrasideki kadroların önünde artık hiçbir engel kalmamıştır (Mardin, 2017b, s. 46). Ulemanın ve ordunun güç kaybettiği bir vasatta, bürokrasinin istediği reformları hayata geçirmesi çok daha kolay olmuştur.

Hukuk alanındaki reformların hukuku sekülerleştirilmesi de ulemanın gücünün azalmasına neden olmuştur. Bu yöndeki reformların sonuncusunda Şeyhülislam kabine dışına çıkarılmış, Şer’iye mahkemeleri şeyhülislamlıktan

ayrılıp adalet bakanlığına bağlanmış, vakıfların idaresi kabinenin bir üyesinin uhdesine verilmiş ve medreseler şeyhülislamlıktan alınıp eğitim bakanlığının idaresine bırakılmıştı (Mardin, 2017a, s. 60). Bir cümle ile, bütün bu uygulamalar ulema sınıfının konumunu sarsıcı yönde açık bir etki uyandırmıştır.

Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemi ile başlayan reform çabaları bir Osmanlı kimliği inşa etmenin devletin beka sorununu çözeceği varsayımından hareket ediyordu. Bu sebeple uzunca bir süre Osmanlıcılık ideolojisi, devletin resmi politikası idi. Daha sonra İslamcılık bir süre yürürlükte kalan bir devlet stratejisi haline gelmişti.

İslamcılık, özelliklerini daha çok 19. yüzyıl ortalarında kazanan, Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak çevresinde ve Hindistan’da şekillenmiş olmasına rağmen 1870’lerden itibaren gün geçtikçe güçlenen bir ideolojik davranış kümesine verilen isimdir (Mardin, 2017a, s. 9). Temel hedefi İslam birliğidir. Tüm Müslümanların aynı çatı altında toplanmasıdır.

Sonuç itibariyle, ulemanın güç kaybına rağmen Osmanlı Devleti’nin son yıllarında dinin bir başka formda dönemin yönetici seçkinleri üzerinde belirgin bir etkiye sahip olduğunu vurgulamamız gerekir.

Cumhuriyet Döneminde Din-Devlet İlişkisi

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Büyük Millet Meclisi büyük işler başarmıştır. Bu dönemde dinin kitleleri Kurtuluş Savaşı lehine harekete geçirebilmek için önemli bir rol üstlendiğini görüyoruz.

Cumhuriyet ilân edildikten günümüze kadar geçen süreyi üç ana başlık altında ele alabiliriz:

• İlki tek-parti dönem ile çok partili hayata geçiş arasındaki zaman dilimi • İkincisi çok partili hayatın başlangıcından 2002 yılına gelene dek geçen süre • Sonuncusu ise 2002 yılından başlayıp günümüze kadar geçen zaman dilimi

Tek-Parti Döneminde Din ve Devlet İlişkileri

1923 ile 1946 yılları arası Türk siyasi tarihinde tek-parti dönemini temsil eder. Halk Fırkası adı ile kurulan (önce Cumhuriyet Halk Fırkası-sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adını alan) partinin dışında partinin varlığına izin verilmemesidir. Dönemin esas önemi ise yeni Cumhuriyetin kurucu kadrolarının yürürlüğe koydukları reformlardan kaynaklanmaktadır.

En karakteristik özelliği sekülerlik olan bu reformları üç faaliyet alanı kapsamında ele alabiliriz:

• İlki, devlet, hukuk ve eğitimi dinselliğin etkilerinden arındırmak üzere icra edilen reformları kapsamaktadır. • İkincisi, dinsel simgelerin üstüne giden ve dinî simgelerin yerine Avrupa uygarlığının sembollerini koyan reformlardır.


• Son sırada ise gündelik ya da toplumsal hayatın dinsel etkiden arındırılması ve gerektiğinde popüler İslam’ın üzerine gitmek amacıyla girişilen reform teşebbüsleri yer almaktadır.

Tek-Parti Dönemi Reformlarının Siyasal Hayatımız İçindeki Yeri ve Önemi

Reformların genel olarak Türk siyasal hayatı içindeki yerini tespit edebilmek önemlidir. Bu amaçla belli başlı bazı noktaların altını çizebiliriz:

1. Cumhuriyet dönemi reformları Osmanlı modernleşmesi ile belirgin bir sürekliliği içinde barındırır. Cumhuriyet dönemi reformlarındaki fazlalık toplumun da sekülerleştirilmesi yönündeki çabada karşımıza çıkar. 2. Cumhuriyet dönemi reformları ulemanın ve tarikat liderlerinin konumlarını büyük oranda sarsmıştır. Osmanlı Devlet’inden farkı Cumhuriyet dönemindeki hamlenin radikalliği ve modern devlet nosyonuna atfettiği önemdir. 3. İslam, yeni Cumhuriyet seçkinleri için geri kalmışlığın sebebi addedildiği ve işaretlendiği için modernleşme ve din ilişkisi iki karşıt kutbun ilişkisine dönüştürülmüştür. 4. Türkiye’de laiklik prensibi hiçbir zaman devlet ile dinin radikal bir ayrılışını amaçlamaz. Daha çok, din devletin kamu hizmeti olarak benimsenmiş ve laiklik çoğu zaman dini suiistimallerden korumak ve dini çevrelerin siyasal ve sosyal anlamda etkinlik kazanmasının önüne geçmenin aracı olmuştur. 5. Laiklik, milleti dinsel içeriğinden soyutlayarak siyasal bir topluluk haline getirmenin mükemmel bir aracıdır (Karpat, 2014, s. 241). 6. Devlet cumhuriyet döneminde bir yandan din üzerinde baskı kurmuş diğer yandan ise seküler dünya ile uyumlu bir dinselliği desteklemiştir.

Din-devlet ilişkileri tek yönlü değildir. Tek-parti dönemi reformlarına yönelik tepkilere değinerek bu karşılıklılık ile neyi ima ettiğimizi bir başka yönüyle ortaya koyabiliriz.

1. Tek-parti dönemi reformları vatandaşlık esasına dayalı ve dinin yerine ulusun ikame edildiği bir seküler kimlik inşa etme çabasını temsil ediyordu. 2. Tek-parti dönemi reformlarının dinin kamusal alandaki temsilinin önüne geçici pratiği İslam’ın yer altına inişi ile sonuçlanmıştır. Fakat bu yer altına iniş beraberinde bir kapalı devre hayatı, yer yer demokrasinin dışlanmasını ve Batı karşıtlığını getirmiştir (Ocak, 1997, s. 19). 3. 1925-1945 arasında İslami muhalefet ciddi manada suskunluğa bürünmüştür. 4. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının dine yönelik tutumlarına karşı tepkileri bakımından çeşitli aktörler farklı tepkiler ortaya koymuşlardır.

Örneğin, Mehmet Akif hayal kırıklığına uğrayarak ve küserek memleketi terk etmiştir.

Çok Partili Hayat: Laiklik İlkesine Sadakat ile Dini Hoşgörme Arasında

Ulusal düzeyde, çok partili hayata geçişi tetikleyen faktörler nelerdir sorusuna cevap verelim.

1. Cumhuriyetin kurucu kadroları materyalist ve pozitivist bir çizgide devleti ve toplumu laikleştirmek isterken laiklik ideolojisi oldukça katılaşmış ya da ortodoks bir mahiyet arz eder hale gelmişti. İstemeden ve fark etmeden bir tür yeni din yaratılmıştı. 2. Toplumun % 80’ini oluşturan kırsal kesimdeki küçük çiftçiler, yaşam seviyelerinde, sağlıkta, eğitimde ya da iletişim olanaklarında hiçbir büyük iyileşme görmemişlerdi. 3. Az sayıdaki (330 bin) sanayi işçisinin sosyo- ekonomik durumu oldukça zayıftı. 4. Devlet memurlarının enflasyon sebebiyle satın alma güçleri azalmıştı. 5. 1942 tarihli Varlık Vergisi, iş çevrelerinin koşullarını güçleştirmişti. 6. Son olarak, büyük toprak sahipleri, 1945 tarihli “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” sebebiyle hoşnutsuzdu.

Türkiye’nin çok partili hayata geçişini etkileyen bir diğer faktör dönemin uluslararası bağlamı ile ilişkilidir. Türkiye II. Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu yeni dünya düzeninde ABD’nin yanında yer almaya karar vermişti. ABD müttefiklerinin ekonomik kalkınmasına önemli oranda katkı sağlayacak bir plan (Marshall) üzerinde çalışıyordu. Türkiye Marshall Planı kapsamında yardımlar almak üzere yavaş yavaş siyasi sistemini baskıcı bir rejimden daha demokratik bir rejime doğru esnetme gereği duydu (Zürcher, 2010, s. 303-308). Beraberinde liberalleşmeyi getiren bu karar ile birlikte din üzerindeki belirgin baskının büyük oranda esnetildiğini söyleyebiliriz.

Demokrat Parti’nin (DP) 1950 yılında iktidara gelmesinden önce, CHP dönemin ulusal ve uluslararası bağlamı öyle gerektirdiği için din-devlet ilişkilerinde farklı bir tutum almaya başlamıştı. DP devletin laiklik ilkesinden çok fazla ödün vermeden dine ve dinle ilişkili kişi ve kurumların faaliyetlerine karşı daha fazla hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Laiklik ilkesine sadık kalarak siyasi hayat içindeki aktörlerin uzun süre bu yönde bir strateji geliştirdiklerini söylemek yanlış olmaz. Bu kapsamda özellikle 1960’lı yıllarda dini grupların faaliyetlerinde ciddi manada artış ortaya çıkmıştır. Öyle ki, 1961 Anayasası’nın getirdiği örgütlenme özgürlüklerinden yararlanan İslami gruplar kurdukları dernekler aracılığı ile başladıkları yer üstü faaliyetlerine sosyal ve kültürel işlevler de üstlenerek devam etmişlerdir. Yine bu yıllarda siyasi aktörlerle kurdukları ilişkiler aracılığıyla bir tür baskı grubu rolü oynamaya başladıkları da görülür (Narlı, 1994, s. 28). İslami dirilişi analiz


etmeye çalışırken, 1950 sonrası yaşananları tek bir faktöre sabitleyerek açıklamak doğru değildir. Daha doğru bir açıklama düzeyine ulaşmak için söz konusu gelişmenin ardındaki sosyolojik dinamikleri dikkatle analiz etmek gerekir.

Dönemin kır-kent ilişkilerinin yaşadığı dönüşüm de bir başka sosyolojik açıklama modeli sunar. Şöyle ki, kırdan kente göç eden insanlar için din, kırdaki değerlerle kenttekilerin çatışmasından kaynaklanan kimlik çatışmalarının çözümü için bir tür sığınak işlevi görmüştür. Tam da bu yüzden Milli Görüş geleneğinden gelen partiler 1980 sonrasında kentlerin çeperlerinde kurulan gecekondu yerleşimlerinde yaşayan alt sınıflardan büyük oranda destek alabilmiştir. Bu siyasi geleneğin lideri Necmettin Erbakan’dır. 1950, 1960 ve 1970’ler genel bir dini canlanmadan, uyanmadan ve ihyadan bahsedildiği yıllardır. Nakşibendilik, Nurculuk ve Süleymancılık gibi farklı kolları ile dini cemaatlerin 1960’lı yıllardan itibaren görünürlüklerinde belirgin bir artış söz konusudur.

2002’den Günümüze Din-Devlet İlişkileri

3 Kasım 2002’de kuruluşundan çok kısa bir süre sonra girdiği ilk seçimlerde elde ettiği başarı ile tek başına hükümet kurma hakkı elde eden ve yaklaşık 15 yıldır bu konumunu muhafaza eden AK Parti uzunca bir süre laiklik ve sekülarizm temelli tartışmalara konu edildi. Bu eleştirileri yansıtan iki temel gelişmeyi anabiliriz. Bu gelişmelerden ilki 27 Nisan 2007’de yaşandı. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan bir bildiri ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecine müdahale edildi. İkincisi ise 14 Mart 2008’de dönemin Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından ‘AK Parti’nin laikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği iddiası ile kapatılması’ talebiyle açılan dava idi.

Din-devlet ilişkilerinin 2002 yılı sonrasındaki seyri açısından bir diğer önemli boyut AK Parti iktidarları döneminde yapılan yasal düzenlemeler ve bazı uygulamalar aracılığı ile ortaya konabilir. 15 yıl boyunca ortaya konan yasal düzenlemeler içinde doğrudan din- devlet ilişkilerini ilgilendirdiğini düşünebileceğimiz iki temel yasa akla gelir. Bunlardan ilkinde başörtüsü sorununu halletmek amaçlanmıştı. İkincisinde ise 30.03.2012 tarihli düzenleme ile zorunlu eğitim 4+4+4 biçiminde 12 yıla çıkarılmış, ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatının, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulacağı hükme bağlanmış ve İmam-Hatip liseli öğrencilerin üniversiteye girişine engel oluşturulan katsayı uygulamasına son verilmişti.

AK Parti iktidarları dönemini ilgilendiren son önemli mesele devlet ve dini cemaatler arasındaki ilişkiye dairdir. Dini-cemaatler ile devlet arasındaki ilişkinin genel seyrini önceki kısımlardan hareketle bir iki cümle ile tekrar hatırlayacak olursak, tek-parti döneminde maruz kaldıkları baskı sebebi ile dini cemaatler yer altına inmek zorunda kalmışlardı. Bu her bir cemaatin mobilize ettiği kitlelerden oy alma kaygısı taşıyan siyasi aktörlerin hoşgörülü tutumu

ile ilgili olabildiği gibi dönem dönem devletin içine düştüğü krizi aşmak üzere dinsel unsurdan yararlanmak arzusu ile de ilgili idi. Bu uygulamalar AK Parti’nin iktidar mevkiinde bulunduğu yıllarda da devam etmiştir. Bu himaye altına alma halinin en temel sonuçlarından biri üzerinde durmak gerekmektedir: 15 Temmuz 2016’te Fethullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) bir darbe marife- tiyle siyasî iktidarı ele geçirme teşebbüsü.

Fethullah Gülen ismi uzun süredir Türkiye gündemini meşgul ediyor. FETÖ, son birkaç yılda yaşananlardan hareketle daha açık bir biçimde anlayabildiğimiz gibi, devlet bürokrasisine sızmak ve dahası zaman içinde hâkim olmak üzere bir dizi gizli ya da yarı açık faaliyet içerisinde olmuştur. Gizlilik içinde yürütülen sızma faaliyetleri daha çok emniyet ve askeri bürokrasi içinde gerçekleşmiştir. Bürokrasinin diğer alanlarında ise, FETÖ hem gizli hem de yarı açık örgütlenme çabaları ile karşımıza çıkar. Burada yarı açık faaliyetler, FETÖ’nün iktidarda bulunan siyasi partilerle kurduğu ilişkiler aracılığı ile gördüğü himaye kapsamında bürokrasinin çeşitli alanlarında yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Şerif Mardin, tek-parti dönemi reformlarını değerlendirdiği Türkiye’de Din ve Siyaset adlı eserinde önemli bir iddiayı dile getirmektedir. Şöyle ki, ona göre, Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya konan laikleştirici reformların esas ortak özelliği İslam cemaatinin kolektif baskısından kişiyi kurtarma çabasında karşımıza çıkar. ‘Mahalle baskısı’ kavramı esasında uzunca bir süre Türkiye’de gündemin baş sıralarında yer alan bu iddiaya göre, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile hem eğitim ulemanın elinden alınmış hem de ortak eğitimin ve böylece de okul yıllarından ileriye doğru cinsiyetler arasında bütünüyle yeni bir kaynaşmanın yolu açılmıştır.

Öncelikle, unutmamak gerekir ki, FETÖ benzeri yapılar için esas önem verilen aktör cemaattir. Cemaatin çıkarlarıdır. Hedefleri ve gelecek planlarıdır. Birey, cemaat içinde yoktur. Kaybolmuştur. Sadece ve sadece emirlere itaat etmesi veya söylenenleri yapması gereken bir yok-varlıktır. Bu türden bir yokluğu, bireysellikten vazgeçişi mümkün kılan, FETÖ benzeri yapıların hem öte dünyaya hem de bu dünyaya ilişkin vaatleridir. 15

Temmuz’un, din ve devlet arasındaki karşılıklı ilişki ile olduğu kadar uluslararası bir çok faktörle de ilişkili bir biçimde analiz edilmesi gerekir. Ancak yine de 15 Temmuz sürecinde yaşananlardan alınacak dersler arasında bir biçimde bireyselliği muhafaza etmenin öneminin teslim edilmesi de en ön sıralarda yer almalıdır. Bu ders hem dini gruplar hem de devlet için önemli bir gerçekliğin fark edilmesi anlamına gelecektir.

Ünite 6 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç