KMT106U-RESTORASYON VE KORUMA İLKELERI
Ünite 1: Kentsel Mekânda Koruma ve Planlama
Giriş
İlk olarak, tarih öncesi toplumlarda dinî değerlerden kaynaklı obje koruma olgusu, tapınakların korunmaya başlaması ile bina ölçeğine ulaşmış, zamanla toplumlara egemen olan kişilerin sahip olduğu yapıları da içine alarak içeriği genişlemiştir. Günümüzde ise; tarih ve kültür varlıklarının, topluca bulunduğu alanların, giderek kentte var olan ve çevresini saran doğal değerlerin korunmasını da kapsayacak biçimde gelişmiştir. Sonrasında yalnızca fiziksel mekânı değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik mekânı da içeren bütünleşik/bütünsel koruma kavramına ulaşmış ve bu kavram gerek uluslararası kuruluşların faaliyetleri gerekse yine uluslararası anlaşmalar ile tüm dünya ülkelerinin koruma anlayışlarına yön vermiştir. Kentsel planlamanın, koruma kavramının ve aralarındaki ilişkinin gelişiminin hız kazanması tüm dünyada II. Dünya Savaşı sonrasına rastlamaktadır. Kentsel planlama, kentsel mekân sorunlarını oluşturan düzene eleştiri getirmek, kentlerdeki sorunları azaltmak, mekânı sağlıklaştırmak ve yaşanabilir kılmak amaçlarına yönelmiştir. Avrupa ülkelerinin koruma anlayışında tarihî ve kültürel değerlerin önemi ile korunmaları gerekliliği tartışılmaz bir konu ve tutumdur. Kültürel mirasın korunması tarihi, ülkemizde ise ancak 19. yüzyıla kadar götürülebilecek bir kavramdır. Gerek Osmanlı İmparatorluğunda gerekse Cumhuriyet döneminde bu uğurda azımsanmayacak emekler veren birçok kuruluş ve kişi olmuştur. Günümüzde ise mevcut planlama yaklaşımları ve politikalarıyla kent ölçeğinde düzenli, yaşanabilir, insan odaklı kentsel mekânların üretilmesi yetersiz kalmakta, dolayısıyla planlı koruma anlayışı gereği gibi işlevini yerine getirememektedir. Çözüm; kamu ve toplum yararı kavramının öne çıktığı, yaşam kalitesinin arttırıldığı, katılımcı, kent kültürüne ve kentlilik bilincine saygı duyan, onları özendiren yöntemler geliştirmiş bir planlama yaklaşımının benimsenmesinde aranmalıdır.
Temel Kavramlar Kent ve Kentleşme
Demografik, ekonomik, işlevsel veya yönetsel açıdan resmî olarak belirlenen limitleri sağlayan ve kırsal alanlar dışında kalan yerleşmeler kent olarak tanımlanabilmektedir (Çetiner, 1972: 23). Ayrıca kent; tarımsal olmayan üretim yapılan ve tüm üretimin denetlendiği, dağıtımın koordine edildiği, belirli teknolojinin beraberinde getirdiği, büyüklük, yoğunluk, heterojenlik bütünleşme düzeylerine ulaşmış yerleşme türü biçiminde ele alınabilir (Kıray, 1964: 2). Kentleşme olgusu bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişmelerden doğar. Bu anlamda kentleşme, sanayileşmeye ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artmasını ve günümüzdeki kentlerin ortaya çıkmasını sağlayan, toplum yapısında artan oranda örgütleşme, iş bölümü ve uzmanlaşma yaratan, insan davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere neden olan bir nüfus birikimi sürecidir. (Keleş, 2004: 21-22)
Kent Kültürü ve Kentlilik Bilinci
Kent kültürü; kentte yaşayan bireyler tarafından, ortak değerler üzerinde bir araya gelerek üretilen maddi veya manevi değerlerin oluşum sürecidir. Büyüyen ve yönetimi güçleşen kentlerde, özellikle büyük kentlerde, ortaklaşa bir kent kültürünün sağlanması bu konuda bilinç yaratılmasına ve onun geliştirilmesine doğrudan bağlıdır. Bu anlamda kentlileşme ve kentlilik bilinci kavramları ayrı bir önem taşımaktadır. Kentlilik bilinci, kent yaşamı içinde ortaya çıkar ve kent kültürüne göre biçimlenir. Kent kültürü ve kentlilik bilincinin temel taşları olan sevgi, saygı, şefkat, merhamet, hoşgörü, paylaşma, yardımlaşma, adalet, duyarlılık, selamlaşma, fedakârlık gibi kavramlar görgünün tarihî evrensel boyutları bağlamında kişiye aktarılabildiği sürece çağdaş bir kent, kentli ve toplumdan bahsedebiliriz.
Kentsel Mekân
Kent mekânları sadece fiziksel özellikleriyle değil; toplumsal, sosyolojik, psikolojik anlamlarıyla bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Kentsel yapı, “türlü kesimleri ve ögeleri arasında belirli toplumsal yasalara bağlı ilişkiler bulunan kentin iç örgütlenme biçimi”, kentsel alan ise “genellikle bir kent yönetimi biriminin sınırları içinde kalmakla birlikte, kimi kez ondan daha geniş olan ve kırsal niteliğini yitirmiş ya da yitirmek üzere bulunan yöre kentleri de (banliyö) kapsayan alan” olarak tanımlanırken; kentsel yapılaşmış çevre, kent dokusu veya kentsel fizik mekân için; “bir kentin, ana yollar veya ikincil yollarla bölünmüş oturma, çalışma, alım satım, işleyiş (üretim), dinlenme yerlerini kapsayan yer bölümlerden (parsellerden), adacıklardan ve komşuluk birimlerinden oluşan toprak kullanım biçimi” tanımı yapılmaktadır (Keleş, 1998: 69-71-73). Kırsal topluluklardan farklı, kendine özgü bir örgütlenme, yaşam biçimi ve mekâna sahip olduğu kabulünden hareket eden bu tanımlar, ağırlıkla sanayileşme sonrasında görülen modern kente atıf yapmaktadır. Bununla birlikte günümüzde değişen ekonomik yapılanmaya ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak kentsel mekânla ilgili kuramlar da değişmiştir.
Kent Planlama
Kent planlama; doğal, beşerî, fiziksel (yapılaşmış) çevre verileri ve yerel değerlerden kaynaklanan bilgilenme ile kentin tarihsel gelişme sürecinde kazanmış olduğu kimliğini koruyarak, kentsel arazi kullanımında çeşitli kullanma biçimleri ve kentsel işlev alanları arasında olması gereken yerleşme düzenini ve dengeyi oluşturmak amacıyla, kentsel gelişmelerin düzenlemesine yardımcı bir uygulama aracıdır. Kent planlama, mevcut arazi kullanış biçimi ile olması gereken yeni düzeni arasında mekânın uyumlu organizasyonunu amaçlar. Kent planlamanın başarısı, kentin fiziksel yapı, kentsel yaşam ve kenti etkileyen tüm dinamiklerin analitik düşünce hiyerarşisi içerisinde ele alınmasına bağlıdır. Sonuçta kent planlama; artık yalnızca mekânla (spatial) ilişkili değil, mekândan bağımsız (aspatial) unsurları da bünyesinde barındıran, tartışma konusu eden, eskiyle olduğu kadar yeniyle de ilgili olan, fiziksel mekânı içerdiği kadar sosyal ve ekonomik mekânları da içeren ve siyaset ile ilişkili, teknik içeriği olan geniş bir uzmanlık sahası olarak gündeme gelmektedir.
Kentsel Koruma ve Planlama
Değişik dönemlerde her toplumun yarattığı kentler kentsel mekânlar, o toplumun kültürel yapısının maddi bir anlatımını oluşturmuş, bir sonraki dönem için bu maddi yansıma ya da fizik mekân “eski” değerlendirmesi ile anılmıştır. Nitelik ve nicelik açısından eskimeyi içeren böylesi kentler, onların fizik mekânlarının bütünü veya bir bölümü, insanoğlunun kültürel evriminin birer parçası olması nedeni ile de giderek “tarihi” nitelik kazanmıştır (Aysu, 1975: 1-15). Eski kent mekânları, bazı yapılar bir yandan “eski eser/anıt eser” olarak tanımlanmaya başlamış, onları ve çevrelerini yitirmek endişesi ile “koruma” düşüncesi gelişmiştir. Bu anlamda koruma düşüncesi; “insanoğlunun kültürel varlığının, tarihin ve yaşamın sürekliliğinde yarattığı maddi kültür kalıntılarını, yeni yarattığı mekânsal-maddi ürünler uyumlu kılarak, toplumsal, kültürel, mekânsal ve benzeri devamlılığın sağlanması için giriştiği çabalar” olarak açıklanmaktadır (Aysu, 1975: 27). Eski kent mekânlarının korunması artık, tarihi kültür varlıklarının (mirasının) korunmasının ötesinde, kentsel bütünün gelişmesinin etkilediği çevre korumayı da içine alan ve “kentsel koruma”yı kent gelişmesinin en önemli doğrultularından biri kabul eden bir kavramı anlatmaktadır. Avrupa’da Helen ve Roma eserlerine karşı uyanan ilginin etkisi ile bazı yasal düzenlemelerle korumanın ilk adımları atılmış, restorasyon çalışmaları ile de 19. yüzyılda Fransa bu konuda lider ülke konumuna gelmiştir. Korumanın bir disiplin hâline gelmesi ise II. Dünya Savaşı sonrasına rastlamaktadır. Bu dönemden itibaren geçmişten kalan tarihî yapı ve dokuların korunması, onların yeni yapılaşmalar/yeni dokular ile bağdaşlaştırılması gereği çağdaş şehircilik, planlama mimarlığın temel ilkelerinden biri olmuştur. Dolayısıyla “muhafaza etme”yi amaçlayan ilk koruma düşüncesi günümüzde; sürdürülebilirlik kavramı çerçevesinde kültürel mirası yaşatarak, geleceğe aktararak yalnızca tek tek yapıları, objeleri, fiziksel mekânı değil, onların içinde var olan kültürü, toplumu, insanı da kapsayan, koruyan ve “bütünsel/bütünleşik koruma” olarak tanımlanan bir boyuta taşınmıştır. Korumanın planlama ile yolu 1960’lı yıllarda kesişmiş ve Avrupa eksenli politikalar sonucunda tarihî kent merkezlerinin (tarihsel alanların) korunması İtalya ve Fransa örneklerinde olduğu gibi planlama gerçekleştirilmiştir. 1970’li yıllar kentsel mekânda korumanın ya da kentsel korumanın iyice öne çıktığı, kültürel miras kavramı ile kültür varlığı tanımlarının oldukça genişleyip, zenginleştiği dönemlerdir. Kentsel korumayı, mimari mirasın korunmasını kentsel ve bölgesel planlamanın bir parçası, bir hedefi olarak gören ve bunu “bütünsel koruma” olarak kabul eden 1975 tarihli “Amsterdam Bildirgesi” de bu dönemin ürünüdür. Bildirge söz konusu hedefin gerçekleşmesi için gerekli koşulları; halkın katılımı, yasal/yönetsel önlemlerin uyarlanması, toplumsal etkenlerin göz önüne alınması, uygun finans kaynaklarının sağlanması ile restorasyon ve iyileştirmeye yönelik yöntemlerin/teknik becerilerin geliştirilmesi olarak belirlemiştir. Tarihi eserlerin ve dokuların korunmasında önder ülkelerden biri olan İtalya’da; 17. yüzyıldaki heyecanlı ilgi, giderek yerini soğukkanlı ve akılcı yaklaşımlara bırakmış, 19. yüzyılda ise, korumada bilimsel bakış açısı egemen olmuş ve başta Roma olmak üzere diğer önemli tarihî kentler karakterlerini yitirmeden bugünlere gelmiştir. Korumanın kurumsallaşması açısından örnek ülke durumunda olan Fransa ise; 19. yüzyıldan itibaren koruma ilkelerine getirdiği tanımlamalar, çıkardığı yasalar ve kamulaştırmalarla hukuksal altyapının kurulmasına öncülük etmiş, korumaya yön vermiştir. Öte yandan, yapının kimliğine saygılı, geleneğe uygun malzeme ile ve fark edilmeyecek biçimde uygulanan restorasyon/onarım anlayışına da önderlik eden Fransa; koruma tarihinin önemli belgelerinden olan “Malraux Yasası”nın kabulü ile korumada merkeziyetçi sistemi zayıflatmış, geçmişi anlatan eserlerin, yapıların, dokuların günlük yaşam içinde sosyal, sanatsal, kültürel ve ekonomik yönden değerini bularak yaşamasına, planla geliştirilmelerine ve kent ölçeğinde kimliğini yitirmemesine özen göstermiştir (Çekül, 2010: 19-20). Ayrıca Fransa’da korumanın diğer öncü ülkelerinde olduğu gibi, sivil toplum kuruluşları korumaya adanmışlık ve lokomotif işlevi görmekte, sayıları da giderek artmaktadır. İngiltere’de tarihî çevrenin korunması daha çok girişimcilerin ve sivil kuruluşların önderliğinde gelişmiştir. Ünlü yazar ve tasarımcı William Morris fikirleriyle bu geleneğin önderliğini yapmıştır. 1887 yılında “Tarihî Binaları Koruma Birliği”ni kurarak “bu kurum bizlerin, bizden sonra geleceklerin yalnızca emanetçisidir” görüşünü savunmuştur. Bugün İngiltere’de 500’ün üzerinde sivil toplum kuruluşu koruma ile uğraşmakta, yönetimlerin de duyarlı yaklaşımları paralelinde koruma/katılım/planlama ilişkileri öykünülecek düzeyde sürdürülmektedir (Çekül, 2010: 21-22). Hollanda ise, merkezî yönetimin mevzuatı, kurumsal yapılanmayı gerçekleştirdiği, kaynak yaratarak parasal sorunları çözdüğü, iş birliklerini kurguladığı bir örgütlenme ve işleyiş modeli ile kültürel mirasın korunmasındaki çalışmalarını/etkinliklerini sürdürmektedir. Günümüzde korumayı bir uygarlık sorunu ve hedefi olarak ele alan tüm ülkelerin ortak ilkesinin bütünsel/bütünleşik koruma olduğu görülmektedir. Bu bağlamda koruma politikaları belirlenmekte, koruma kent planları ile yapılmakta ve korunması gereken bir tarihî dokudan, kentsel parçadan kent ölçeğine kadar koruma ya da sit alanının yönetimi ayrı “alan yönetimi” örgütlenmesi modeli/planlaması gerçekleştirilmektedir. İster planlama ister politikalar, insan ve toplum odaklı olmakta, kullanıcıyı, katılımı önemsemekte, yaşanabilir, sürdürülebilir mekân anlayışı planlamayı öne çıkarmakta ve eski kent mekânlarını kendi sınırlarının dışına çıkarak kentin yeni alanları ile düşünüp ele almaktadır.
Türkiye’de Koruma ve Planlama Koruma
19. yüzyılın özellikle ikinci yarısı Osmanlı’nın, sanayi devrimi yaşamış olan Batı’ya uyum, Batı’ya açılma çabalarının yoğunlaştığı dönem olarak anılır. Dönemin koruma anlayışının temelinde, Batı ile bütünleşme arayışlarının olduğu söylenebilir. Aynı dönemde koruma, önceleri müzecilik kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Süreç içinde taşınır kültür varlıklarının müzecilik kapsamında korunup geliştirilmesine ilişkin anlayış gelişmiş ve uygulamalar hazırlanan mevzuata (yasal sisteme) göre yapılmaya çalışılmıştır. Tanımlar daha kapsamlı hâle gelmiş, çıkarılan nizamnameler ile eski eserler hukukunun temeli oluşmuş, arkeolojik kazılar başlatılmış ve yurt dışına eski eser çıkarılması kesinlikle yasaklanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1906 yılında yürürlüğe giren IV. Asar-ı Atika Nizamnamesi (Eski Eserler Yasası/Tüzüğü) bu dönemin koruma ile ilgili son düzenlemeleridir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise eski eser koruma anlayışının temelinde yine müzeciliği görüyoruz. Ancak 1930’lu yıllardan sonra eski eser anlayışı içine taşınmazlar da girmiş ve koruma anlayışı taşınır kültür varlıklarından, taşınmaz kültür varlıklarına doğru genişlemiştir. Yine Atatürk döneminde; anıtsal nitelikte tarihsel mimari eserlerin korunması gereğinin ağırlık kazandığı ve ilk kez bu eserlerin imar planları yapımı sırasında korunmalarının tartışıldığı görülmektedir. 1933 yılında yürürlüğe giren “Belediye Yapı ve Yollar Kanunu” ise taşınmaz (anıtsal) eski eserler ile imar planının buluştuğu, bir başka deyişle; plan ile koruma birlikteliğinin ilk örneğinin verildiği yasa olarak kabul edilir. 1950 ve sonrasında ülkemizin kentleşme macerası başlamış, bu süreçte birçok kültürel varlık yitirilmiştir. Bu dönemin koruma açısından en dikkat çekici tasarrufu “Gayrimenkul ve Eski Eserler Anıtlar Yüksek Kurulu”nun (GEEAYK) kurulmasıdır. Özerkliği önem taşıyan ve siyasi etki altında kalmaması öngörülen bu kurul, kentlerdeki koruma çalışmalarında Venedik Tüzüğü ilkelerini kabul ederek koruma bilincinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Kent, planlama ve koruma ilişkisinin gerekliliği ve bunun artık evrensel bir zorunluluk olduğu belirlenmiş ve “sit alanı” kavramı kabul edilmiştir. Koruma fikri ve bilinci açısından bu çok önemli gelişme sonraki dönemler için yeni yönelmelere neden olmuş, böylelikle bütünsel korumanın önemi 1970’lerin başından itibaren daha farklı benimsenmeye başlanmıştır. UNESCO’nun 1972’de Paris’teki toplantısın da kabul ettiği Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, “Dünya Mirası” kavramına odaklanarak mirasın tanımı, koruma politikaları, komiteler, fonlar vb. yükümlülükler ile “Dünya Kültür Mirası Listesi”nin oluşturulma koşullarını belirlemektedir. Türkiye sözleşmeye bu dönemde dâhil olamasa da 1973 yılında çıkarılan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu ile korumacılık konusundaki yasa karmaşası yok edilmiş, daha önce sözünü ettiğimiz ve Osmanlıdan kalan nizamnameler yürürlükten kaldırılmıştır. Eski eser kavramı yenilenmiş ve yasa kapsamına giren “şeyler” açıkça sıralanmıştır. Bu yasanın bir önemli yönü ise; saptanan eski eserlerin “Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu” tarafından onaylandıktan sonra tapu kütüğünün beyanlar hanesine (eski eser) kaydı yazılarak tescil ve ilan edileceği hükmünü getirmiş olmasıdır. Dolayısıyla, “tescil” kavramı ile tarihî eserlerin korunmasına yönelik önemli bir adım atılmış, daha önemlisi; sit alanlarının kendi içindeki farklılaşmasını anlatan “kentsel sit, tarihi sit, doğal sit, arkeolojik sit” kavramları ilk kez bu yasada yer almıştır. Bu alanların belirlenip, tespit, tescil, ilan işlemleri ile korunmalarından GEEAYK sorumlu tutulmuştur. 1980’lere kadar devam eden bu dönem; korumada- uygulamada pek izlenmese de-bütüncül bir yaklaşıma atıf yapan, dünyada izlenen hızlı gelişme ve değişimlerden yararlanmaya çalışan, sınırlı parasal kaynaklar yaratan özellikleri bilinmektedir. 1983 yılında bazı değişikliklerle bugün de yürürlükte olan 2863 sayılı “Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” çıkarılmıştır. GEEAYK yerine, Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nu getiren bu yasa, konuya daha kültürel bağlamda bakarak, “kültürel miras” kavramına yer vermiştir. Yasanın en önemli özelliklerinden biri de sit alanlarında “Koruma Amaçlı İmar Planı” adı ile planlı koruma sürecini başlatmasıdır. Türkiye 1983’te Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’yi, 1989’da ise, Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi’ni imzalamıştır. Ülkedeki mevzuat da 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve 1987 tarihli ve 3386 sayılı Değişiklik Kanunu’yla yeniden düzenlenmiştir. Bu yasalarla “kültür varlığı” kavramı “eski eser” kavramının yerini alırken, koruma ölçütleri 19. yüzyıl sonuna odaklanan bir zaman sınırıyla belirlenmiş, özel yapılar için bazı farklı tanımlar getirilmiş, hiyerarşik kademelenmede en üstte Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanan örgütlenme modeli günümüzde de bazı farklılıklarla devam eder biçimde yeniden düzenlenmiştir. 2000’li yılların başından günümüze; planlı koruma ilkesi sürdürülürken, yerel yönetimlerin yetkileri arttırılmış, “alan yönetimi”, “yönetim planı” ve “alan aktarımı” gibi güncel kavramlar yasalarda yer almıştır. Bu olumlu yaklaşımları güçlendiren bir başka önemli gelişme ise, sivil toplum kuruluşlarının korumaya ilişkin çalışmalar, etkinlikler yapması ve kültür varlıklarına gösterdikleri üstün bir ilgi ile bilinçlendirme yaratmalarıdır.
Planlama
Osmanlının son dönemlerinde anıtsal yapıların ve arkeolojik alanların korunmasına önem verilirken, yol düzenlemeleri, yeni mahalleler kurulması ve yangın yeri planları, kent planlama adına yeterli görülmüştür. Bununla birlikte Vilayetler Kanunu, Belediye Kanunu, büyük kentlerdeki İmar Meclisleri, Ebniye Nizamnamesi ve Kanunu düzenlenmiştir (Özden, 2003: 47). 1923-1950 arası, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerden başlayan bir “kent planlama” anlayışı ve onun politikalarını oluşturma uğraşı vardır. Yabancı uzmanlarla birlikte yapılan ilk planlama çalışmaları, yine ilk kez bir imar planı yarışması (Ankara için) açılması, dönemin planlı olma anlayışının somut örneklerinden bazılarıdır. Planlı yeni konut alanlarının oluşturulması, bunlarla ilişkin finans ve örgütlenme modellerinin (kooperatifler) kurulması diğer önemli örnekler olarak kabul edilir. Ayrıca gerek planlama gerekse belediyeler için ülke genelinde Belediyeler Kanunu, ilk imar ve planlama yasamız olan Belediye Yapı ve Yollar Kanunu yine aynı dönemin kazanımlarındandır. 1961 Anayasası planlı kalkınma dönemini başlatmış, bu dönemin plan anlayışı kent planlarında da kendini bulmuş, bu konuda eğitim veren bölümler üniversitelerde açılmaya başlamıştır. “Bölge planlama”, ülkesel mekân organizasyonu bağlamında ele alınıp planlama kademelenmesi ve hiyerarşisi doğru bir sürece oturtulmaya çalışılmıştır. 1970’lerin ortalarında giderek küreselleşme tüm dünyayı sarmaya başlamıştır. Ortaya çıkan uygulamalar planlı kalkınma ve dolayısıyla kent planlama anlayışını zayıflatırken, 1980 sonrasında ilk kez sermaye birikimi adına kentlerin ya da mekânın ve kent toprağının tercih edilmesi söz konusu olmuştur. Parçacıl (mevzii) imar planları çoğunlukla amaçları dışında kullanılarak kentleri biçimlemeye başlamış ve 1960 sonrası planlamanın kuramı ile pratiğini oluşturma çabası içindeki kimi merkezî, kimi yerel planlama kurumları kaldırılmıştır. 1990’ların başından itibaren durağanlaşma eğilimi gösteren bu süreç; kentsel mekânın üretilmesi ve kentsel yaşamın örgütlenmesini toplumsal-kamusal bir birliktelik olarak kavramsallaştıracak yeni bir bütüncül planlama sistemini, kapısını açmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nin mekânsal politika stratejileri ilişkilendirerek henüz kurgulayamamıştır. 1980 sonrasında ülkemiz planlama alanında pek de övgü dolu sonuçlar yaşamamıştır. 1990’lardan itibaren sivil örgütlenmenin büyümesi ve tavırlı olması, küresel merkezden gelen kimi söylentilere karşı tepkili olma zorunluluğu ve iç dinamikler gereği birçok olumlu kavram kentlerin planlamanın gündeminde yer almıştır. Özellikle Habitat II istenilen düzeyde olmasa da bu konuda ciddi katkılar sağlamıştır. Bu gelişmeler plancıya kullanılabilir araçlar sunmuş ve planlamanın toplumsallaştırılması yönünde verilecek uğraşlar için doğru ve duyarlı tercihlerin yapılabilmesini kolaylaştırıcı bir zemin oluşturmuştur.
Planlı Koruma
Bugün kültür doğa varlıklarının (çevrelerin) korunmasının ülkemizdeki tek aracı “Koruma Amaçlı İmar Planı”dır. Koruma amaçlı imar planı terimi 1970’li yıllarda Türkiye’de yeni yeni ortaya çıkan çevre koruma olgusunu yasal bir çerçeveye oturtabilme çabalarının ürünüdür. Bu terim, zaman içinde koruma yaklaşımının içeriğini belirleyen bir hâle gelmiştir. Bu yaklaşımla yapılan imar planları yasanın belirlediği sit alanları ile sınırlı kalmış, alanın kent bütünü içindeki yeri, tanımı, geleceğindeki rolü ve ilişkileri bir yana bırakılarak kentsel sit alanının tek başına planlanması hâline dönüşmüştür. Günümüzde tarihsel çevre koruması “çağdaş işlevlerle bütünleşerek koruma”yı amaçlayan bir anlayışa ulaşmıştır. Böylece salt korumanın yerine “koruma-değerlendirme- geliştirme” amacına yönelik bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu durumda kent planlama ile koruma planlaması arasında var olan çelişki kuramsal olarak ortadan kalkmış görünmekle birlikte, özellikle ülkemiz kentlerindeki uygulamalarda bu çelişki henüz bütünü ile alışılmış değildir. Ülkemizde yanlış olduğu ve sakıncaları bilindiği hâlde, kentlerin imar planları yapılırken belirlenen sit alanlarının planlaması eş zamanda yapılmamakta, bu alanların planlaması daha sonraya bırakılmaktadır. Bu noktada önemli olan, koruma kararlarının yalnızca tarihsel bir bölgeye yönelik olmaması, kent imar planları yapım aşamasında kentin özellikleri dikkate alınarak kent bütünü ile etkileşim içinde olması gereğinin kavranılmasıdır. İmar planları işlevleri gereği parsel ölçeğinde karar üreten, ama ait olduğu yerleşmeye ya da onun bir alt bölgesine ilişkin kendi içinde kararlar bütünselliğini ve tutarlılığını korumak zorunda olan belgelerdir. Burada ortaya çıkacak olan bir eksiklik veya yanlışlık uygulamayı doğrudan etkilemektedir. Koruma Bölge Kurullarının birçok kentin sit alanlarında Koruma Amaçlı İmar Planları istemek zorun da kalmaları, (üstelik yürürlükteki bir imar planının varlığına karşın) planlama sürecindeki sapmaların, yetkilerdeki kargaşaların somut örnekleri olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu ikili yapının arkasındaki temel sorun; imar planının, öncelikle toplumsal ve fiziki çevredeki değişimleri yaratan süreci ya da süreçleri irdelememesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla “planlama eylemleri bir bütündür” anlayışından hareketle; koruma amaçlı olarak planlanacak alanlar kent planlaması bütünü içinde düşünülmeli, koruma ile ilgili her türlü planlama kararı, korunacak alanların kendi özelliklerine göre bütünsel imar planı kapsamında ele alınmalıdır. Sonuç olarak, koruma ve planlama mevzuatı başta olmak üzere şehircilik eksenli tüm yasalar- yönetmelikler güncellenmeli, bazıları belki de yürürlük dışı kalmalı, bir çerçeve yasa ile bütünleş menin yöntemleri aranmalıdır. Yeni imar düzeni, nasıl bir planlama sorusunun yanıtı ile “planlama” üzerine kurgulanmalıdır. Böylesi bir çaba planlı korumayı ve “Koruma Amaçlı İmar Planı”nı daha anlamlı kılacaktır.