KMT106U-RESTORASYON VE KORUMA İLKELERI
Ünite 2: Çeşitli Örnekleri ile Korumaya Yönelik Politikalar
Giriş
Toplumsal kimlik sorunlarının öne çıktığı yirminci yüzyılın son yarısından bu yana kültürel miras her yönü ve türü ile toplumlar açısından özenle korunması gereken bir değer olarak görülmeye başlamış ve giderek kültürel mirasın korunması bir toplumsal gelişmişlik göstergesi hâline dönüşmüştür. Kültürel mirasın evrenselliği; kapsamlı, çok düzlemli ve çok boyutlu, bütünsel politikalarını gerektirmektedir. Uluslararası, ulusal ve bölgesel/yerel düzeydeki çok sayıda yönetim özellikle kentsel koruma konusunda yeni ve etkin politikalar üreterek korumayı bir gelişme/kalkınmanın aracı olarak kullanmanın çabası içine girmiştir. Tarihsel süreç açısından bakıldığında yaklaşık XVIII. yüzyıldan bu yana koruma politikalarında bir kesinti veya radikal bir değişim yaşanmamakta, yumuşak geçişler ve yan yanalıklar görülmektedir. Jokilehto bu farklı uygulamaları ve dönemlerini dört başlık altında toplamıştır. 1. Tarih olarak anıtlar 2. Stilistik Restorasyon Dönemi 3. Modern Koruma Dönemi 4. Geleneklerin sürdürülmesi Rönesanstan XVIII. yüzyıla kadarki ilk dönemde sadece anıt eserler değil tarihî kentlerin özellikli yapılarının da toplumun önemsediği olayların bir anısı -ulusal anıtlar- olarak korunup restore edildiği görülmektedir. XIX. yüzyıl başlarında özellikle kuzey ülkelerinde gelişen Orta Çağ yapılarının ulusal miras olarak kabul edilmesi eğilimi ile yine aynı dönemde bütün Avrupa’ya yayılan sanatta romantizm akımı, koruma uygulamalarını ve politikalarını domine etmiş olan stilistik restorasyon yaklaşımının temel kaynaklarını oluşturmuştur (Jokilehto, 1999: 301). Modern koruma yaklaşımlarının ve politikalarının oluşturulduğu ve uygulandığı döneme gelindiğinde tarih bilincinin etkinliğinin artmaya başladığı, XVIII. yüzyıl sonlarından XIX. yüzyıl sonlarına gelindiğinde bu farkındalık modern koruma kavramının ve politikalarının temel ögesi olarak kabul edildiği görülmektedir. XVII. yüzyıl da Giovanni Pietro Bellori ve XVIII. yüzyılda ise Johann Joachim Winckelmann gibi araştırmacılar tarafından geliştirilen modern koruma ilkeleri, XX. yüzyıl başlarından itibaren Cesare Brandi, Gustavo Giovannoni ve Alois Riegl gibi kuramcıların önerdiği modern koruma kuramları içinde yerlerini almış, yapılan eleştirilerin de yardımı ile bu dönemde gelişmiş ve yerleşmiştir (Jokilehto, 1999: 303). XX. yüzyılın sonlarından bu yana, geleneksel kentsel mekânların ve toplulukların korunması politikası, küresel ekoloji ve sürdürülebilirlik sorunlarıyla da bağlantılı biçimde, kültürel çeşitlilik ve yaşayan kültürlerin devamının sağlanması açısından bir zorunluluk olarak kabul edilmektedir. Koruma politikaları ve dönemlerine benzer şekilde yirminci yüzyıl içinde gelişen yeni kabuller ve politikalar bağlamında önerilen bir başka dönemlendirme çalışması da Mahajan tarafından yapılmıştır.
Koruma Politikalarının Gelişimi Birinci Dönem; İkinci Dünya Savaşı Öncesi Tek Yapı Ölçeğinde Koruma
VI. yüzyılda Ostrogotların efsane kralı Büyük Teoderik’in dünyanın yedi harikası üzerine söyledikleri tarihsel miras üzerine yapılan ilk açıklamalar olarak kabul edilmektedir (Jokiltho, 2005:9). 1830’larda karşımıza François Guizot ve Tarihî Yapılar Kurulu çıkmaktadır. Guizot günümüzde kullanılmakta olan ile ilgili belgeleme- envanterleme işlemlerini önermiş bir yöneticidir. Guizot’nun, Kral I. Louis-Philippe’e (1830-1848) sunmuş olduğu aynı konudaki raporu da koruma yazımı içinde büyük önem taşımaktadır (Fournier, 2004-2011). 1877’de William Morris tarafından kurulan İngiliz Eski Yapıları Koruma Topluluğu’nun kuruluş manifestosunda, bir yapının korunması ve restore edilmesi için hangi değerlerinin öne çıkması gerektiği konusunda sanatsal, pitoresk, tarihî, antik veya önemli olduğu düşünülen herhangi bir şey veya sanatçıların herhangi bir yapıtının bulunmasının, yapının korunması ve restore edilmesi için yeterli gerekçeyi oluşturacağını ileri sürmektedir. Görüldüğü gibi 20. yüzyılın başındaki koruma kavramı yapının sadece yapıldığı tarihe bağlı olarak değil barındırdığı özelliklere göre de tarihsel miras olarak tanımlanması ilkesini benimsemiş durumdadır. Yirminci yüzyıl koruma açısından 1904 Madrid 6. Uluslararası Mimarlar Kongresi ile başlamıştır (Jokiletho, 2005: 13). Bu kongrede tarihî yapılar ölü ve yaşayan olarak ikiye ayrılmış, bunlardan ölü yapılar olarak belirlenmiş olan işlevlerini kaybetmiş kullanılmayan yapıların sadece harabe hâline dönüşmemeleri için güçlendirilmeleri gerektiği, buna karşın, yaşayan yapıların kullanımlarının ve güzelliklerinin sürdürülmesine olanak tanımak için restore edilerek korunmaları gerektiği yönünde bir uygulama politikası geliştirilmiştir. 1931 tarihli Atina Tüzüğü (Restorasyon Tüzüğü) kapsamında temelde yapılar ile ilgili olarak bazı önemli yaklaşımlar ve koruma politikaları geliştirilmiştir (ICOMOS, 2004: 33). İki savaş arası dönemde kentsel gelişme ve bu bağlamda tarihsel miras ile ilgili yaklaşımların çeşitlenerek artığını görmekteyiz. Le Corbusier bu dönemin en önemli kişilerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
İkinci Dönem; 1960’ların Sonuna Kadar Tarihsel Alanların Korunması
Savaş sonrası ilk çabaların 1954 tarihli UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) Sözleşmesi ile yeniden başlamıştır. Sözleşmenin “kültür varlığı” olarak tanımlamış olduğu varlıkların içinde bulunduğu, sergilendiği, korunduğu veya saklandığı yapıları da aynı nitelikte varlıklar olarak görmesi ve tanımlaması önemli ve ilerici bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. UNESCO bu sözleşme ile koruma konusunda bir temel oluşturmuştur. 1956’da yine UNESCO’nun Yeni Delhi’de yapmış olduğu toplantı sonrasında sürdürülmekte olan arkeolojik kazılara yönelik bir tavsiye metni oluşturduğunu görmekteyiz. 1964 tarihli Venedik Tüzüğü’ne gelinceye kadar UNESCO’nun 1960, 1962 ve 1964 tarihli farklı toplantılarında üç tavsiye metni daha yayınladığı görülmektedir. Müzecilik, peyzaj ve kaçakçılık konularına yoğunlaşmış oldukça geniş kapsamlı bu tavsiyelerde koruma uygulamaları ve politikaları açısından ülkeler arasında ortak çizgiler oluşturulmaya çalışılmıştır. 1950’lerden 1960’lara gelinceye kadar giderek artan sayıda, tarihsel kent merkezlerinin korunması ile ilgilenen, ulusal inisiyatifler oluşmuştur. Bunların en kayda değerlerinden birisi İtalya’da ANCSA-Ulusal Sanatsal ve Tarihî Merkezler Derneğidir (L’associazione Nazionale per-i Centri Stori co-Artistici). 1962 tarihli Fransız Malraux Yasası ile yine aynı tarihli İtalya Roma tarihsel merkez çalışmaları da önemlidir. 1964 tarihinde Uluslararası Tarihî Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi ikinci defa toplanarak Venedik Tüzüğü’nü yenileyerek kapsamını genişletmiş ve derinleştirmiştir. 1964 Venedik tüzüğünden 1976‘daki Nairobi tavsiye kararına kadarki dönemde sırası ile 1968 ve 1972 tarihli UNESCO tavsiye kararları ile 1970 tarihli Kültür Varlıklarının Kanunsuz İthal, İhraç Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması için Alınacak Tedbirler ile ilgili Paris Sözleşmesi, 1972 tarihli UNESCO Dünya Mirası Sözleşmesi ve ekleri, 1975 tarihli Avrupa Konseyi tarafından düzenlenen Avrupa Mimari Miras Tüzüğü ve yine aynı yıl içindeki Amsterdam Deklarasyonu ile 1976 tarihli ve ICOMOS kaynaklı Kültürel Turizm Tüzüğü önemli kilometre taşları olarak karşımıza çıkmaktadır.
Üçüncü Dönem; 1970’ler Kent Planlama ve Kentsel Rehabilitasyon
Üçüncü dönemin ilk uluslararası çalışması UNESCO’nun 1970 tarihli Kültür Varlıklarının Kanunsuz İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması için Alınacak Tedbirlerle ilgili Paris Sözleşmesi’dir. Ülkemiz sözleşmeyi ancak 1981 yılında imzalamıştır. 1972 tarihli UNESCO Milli Düzeyde Kültürel ve Doğal Mirasın Korunmasına Dair Tavsiye Kararı önemli bazı temel politika değişikliğine vurgu yapmaktadır. 1972 tarihli UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi, ekonomik ve sosyal gelişimin kültür varlıklarını tehdit ettiği ve çürüme ve yok olmayla karşı karşıya bıraktığı, bunun ulusların yoksullaşmasına neden olduğu, bu nedenle kültürel mirasın korunmasının tüm dünya halkları için önemli olduğunu vurgulamaktadır. “Dünya Miras Komitesi” adı altında UNESCO bünyesinde hükümetler arası bir komite kurulmuştur. Dünya mirası kavramı bu komite tarafından geliştirilmeye ve uygulamaya konulmuştur. Sözleşme ile ilgili “Uygulama Rehberi” ilk düzenlendiği 1977-78 tarihinden bu yana yapılan yirmi civarındaki iyileştirme ile günümüzde de yürürlüktedir. 1975 tarihli Avrupa Konseyi tarafından düzenlenen Avrupa Mimari Miras Tüzüğü UNESCO dışındaki uluslararası kurumların koruma alanındaki çabalarının bir örneğidir. Avrupa Mimari Miras Tüzüğü’nde öne çıkan önemli politika konularının başında mimari mirasın korunması amacıyla Avrupa bütününde ortak koruma politikalarının belirlenmesi hükmü gelmektedir. 1975 tarihli Amsterdam Deklarasyonu Avrupa Mimari Mirası Tüzüğünde belirlenen kimi konuların altını çizerek dikkatleri bu konulara çekmeyi amaçlamıştır. 1976 tarihli ICOMOS Kültürel Turizm Tüzüğü’nde dünya ölçeğinde hızlı bir artış gösteren turizm aktivitesi karşısında tehdit altına giren mirasın korunması yönünde bir uyarıda bulunarak, kültürel miras kavramına dikkat çekmektedir. 1976 tarihli Nairobi toplantısında UNESCO tarafından düzenlenen ve kültür varlıklarının uluslararası değişimi ile ilgili tavsiye kararında bilgilenme ve bilinçlenmenin önemine vurgu yapılarak kültür varlıklarının bilinirliğinin artırılmasının korumanın önemli bir parçası olduğu ancak kaçakçılığın da bu kapsamda mücadele edilmesi gereken ciddi bir tehlike hâline geldiği belirtilmektedir.
Dördüncü Dönem; 1970-1990 Arası Tarihî Merkezlerde Çevre Yaklaşımları
Bu dönem içinde 1972 tarihli UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi ve koruma uygulamaları konusunda bir kırılma noktası olarak kabul edilen Bologna kent merkezi yenileme çalışmaları (Vieira, 2007:82) ile 1974 tarihli Avrupa Konseyi Edinburgh, Krems ve Tarihî Merkezlerin Bütünleşik Korumasının Sosyal Maliyetlerine ilişkin Bologna Sempozyumu Kararları (Avrupa Konseyi, Anıtlar ve Sitler Komisyonu), tarihî kent merkezleri ile ilgili değişen koruma politikalarını barındırmaktadırlar. Bu bağlamda Bologna deneyiminin, bütünleşik kavramının başlangıç noktasını oluşturduğu kabul edilmektedir. Daha sonra 1975 Amsterdam Deklarasyonu (ICOMOS, 1976) ile tüm koruma camiasına yayınlanan “bütünleşik koruma” kavramı bu tarihten itibaren koruma politikalarına yeni bir nefes getirmiştir. 1978 Paris toplantısından sonra yayınlanan tavsiye kararları taşınır kültür varlıkları ile ilgilidir. Belgrad’da yapılan toplantı sonrasında yayınlanan 1980 tarihli tavsiye kararları ise üye ülkelerdeki sanatçıların statülerine yöneliktir. 1979’da ICOMOS Avustralya tarafından Güney Avustralya Burra’da düzenlenen Tüzük, genel hatları ile 1964 Venedik Tüzüğü ile 1978 Moskava’da toplanan ICOMOS 5. Genel Kurulu sonuç bildirgesi üzerine kurgulanmıştır. 1981’deki Şubat toplantısında, Nisan 1988 ve Kasım 1999 toplantılarında üzerinde düzenlemeler yapılan tüzük, genel hatları ile kültür varlıklarının korunması miras alanlarının yönetimi üzerine yönlendirici hükümler barındırmaktadır. 1982’de ICOMOS Kanada (Fransızca Konu şan) Quebec Kültür Mirası Korunma Tüzüğü’nü Deschambault Bildirgesi adıyla oluşturmuş (Jolilehto, 2005: 29), 1983’te ise bu kez ICOMOS Kanada (İngilizce Konuşan) Burra Tüzüğü’nden esinlenerek Appleton Tüzüğü’nü yayınlamıştır (Jokilehto, 2005:31). Deschambault Bildirgesi’nde ulusların kültürel kimliklerinin kültürel miraslarının doğasını tanımlamanın asli bir unsur olduğu öne sürülmektedir. 1982 ICOMOS Floransa Tüzüğü Tarihî Bahçeler üzerinedir. 1983’deki Appleton Bildirgesi’nde ise yapılı çevrenin oluşumunda kültürel varlıklara çok farklı ölçeklerde ve farklı zamanlarda müdahaleler olabildiği, bu nedenle her bir projenin açık bir şekilde ortaya konmuş temel bir hedefinin olması gerektiği ileri sürülmektedir. 1985 tarihli Avrupa Konseyi Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi daha önce UNESCO, ICOMOS ve diğer uluslararası kuruluşlar tarafından gündeme getirilen ve üye ülkelerce imzalanan çok sayıdaki benzer belgeye atıf yaparak bir anlamda bu belgeleri güncellemektedir. Granada’da bu kez mimari mirastan sorumlu Avrupa Bakanları toplantısında 2. Avrupa Konferansı gerçekleştirilmiş ve özetle, koruma politikalarında mimari mirasın yeni ve geniş tanımına göre düzenlemeler yapmak, bütünleştirilmiş ilkelerinden vazgeçmemek, toplumun koruma konusundaki farkındalığını ve bilincini artırmak, özel girişim ve sivil toplumun koruma eylemlerini desteklemek, koruma politikalarının ekonomik etkisini göz önü ne alarak kararları oluşturulmak, kirlilikle savaş ve fiziksel korumayı öne çıkarmak konularında ilke kararları alınmıştır. 1987’de ICOMOS Brezilya tarafından İtiapava’da düzenlenen Tarihî Merkezlerin Korunması ve Canlandırılması Seminerinde alınan kararlar günümüz çağdaş koruma politikaları açısından çok belirleyicidir. Aynı yıl ICOMOS Tarihî Kentlerin ve Kentsel Alanların Korunması Tüzüğü Washington’daki toplantıda kabul edilmiştir.
Beşinci Dönem; 1990’lardan Günümüz Tarihsel Merkezlerden Tarihsel Kentlere
Avrupa Konseyi’nin 1991 tarihli ve “Yirminci Yüzyıl Mimari Mirasının Korunması Hakkındaki Tavsiye Kararı” 20. Yüzyıl mimarisinin Avrupa tarihî mirasının bir parçası olduğunu kabul etmiş ve korunması için yapılması gerekenleri karara bağlamıştır (Kayın, 2011: 21). 1992 Yeni Zelanda Kültürel Miras Değeri Taşıyan Yerlerin Korunması ile ilgili Tüzüğü’nde bir yerin tarihî çevresi ile korunmasının gerektiği belirtilmiştir. 1994 tarihli UNESCO, ICCROM ve ICOMOS iş birliği ile Japon hükümeti Dış İşleri Dairesi ile Nara Valiliği tarafından düzenlenen Nara Özgünlük Konferansı’nda kültür varlıkları ve koruma kavramının 20. yüzyılın sonunda ulaşmış oldukları güncel anlamlar ve konu edildikleri politikalara dikkat çekilmesi açısından çok önemlidir. 1995 Avrupa Konseyi Kültürel Peyzaj ile ilgili tavsiye kararında, üye devletlerin koruma politikalarını ve kültürel sitlerinin gelişmelerini peyzaj politikaları kapsamı içinde ve söz konusu kararın ekinde sunulan ilkeler doğrultusunda, değerlendirmeleri tavsiyesinde bulunulmuştur. 1996’daki İstanbul Habitat II toplantısında, kentsel koruma sürecinde yerel yönetimlerin daha fazla etkin olmaları bunun yanında merkezî yönetimlerin denetim görevlerini artırmaları gerekliliği ortaya konmuştur. 1997 UNESCO Genel Konferansı kararları uyarınca 1998 yılında “İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirası Başyapıtları İlanı Programı” açıklanmış, kültürel mirasın korunması sözleşmesi bağlamında Dünya Miras Listesi içerisinde toplanan kültür varlıklarının aksine somut olmayan kültür varlıklarının korunması zorluklar ortaya koyması nedeniyle sözlü ve somut olmayan miras tanımlanarak kültürel çeşitliliğin korunması ve yeniden üretilmesi kültürel kimlik açısından gerekli bir unsur olarak kabul edilmiştir. 1999 ICOMOS Avustralya Milli Komitesi tarafından Burra Tüzüğü revizyonu yapılmış bazı önemli kavramlar gelişen ve farklılaşan yaklaşımlar koşutunda yeniden tanımlanmış ve çerçeveleri çizilmiştir. 1999 ICOMOS Geleneksel Mimari Miras Tüzüğü’nde kültürel kimlik ve korunması ile ilgili bir politikanın üye ülke hükümetleri tarafından kabul edildiği görülmektedir. 2000 tarihli Avrupa Konseyi Avrupa Peyzaj Sözleşmesi yine önemli gelişmelerden biridir. 2001 UNESCO Kültürel Çeşitlilik Bildirgesi, koruma politikaları açısından son dönemin önemli belgelerindendir. 2003’te ICOMOS’un Victoria Şelalelerinde yapılan 14. Genel kurulunda kabul edilen Mimari Mirasın Analizi, Korunması ve Strüktürel Restorasyonu için İlkeler Bildirgesi, uygulamalarında göz önünde tutulması gereken çok sayıda önemli ilkeyi yeniden gündeme taşımıştır. 2005 tarihli Avrupa Konseyi Kültürel Mirasın Toplum için Değeri Konulu Çerçeve Sözleşmesi’nde insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne saygı üzerine kurulu idealler ve ilkeler de ortak miras tanımı içine alınmış ve kültürel miras yeniden tanımlanmıştır. 2005 tarihli sözleşme, korumaya küresel bir anlam yüklendiğinin en temel göstergelerinden biridir.
Koruma Politikalarındaki Değişimler 1931’den Günümüze Koruma Politikalarındaki Değişimler Tek Yapı Ölçeğinde Koruma, Yapı Odaklı Koruma Politikaları
Tek yapı ölçeğinde koruma dönemi olarak tanımlanan II. Dünya Savaşı öncesi dönemde pek çok ülkenin çok önemli tarihî anıtlarını koruma altına almaya çabaladıkları görülmektedir. Bu yaklaşım Avrupa’nın önemli kentlerindeki tarihî kent dokularının değişmesi, bozulması veya yok olmasına neden olmuştur (Mahajan, 2008: 28). Yapı odaklı politikalarda öne çıkan üç yaklaşımın varlığından söz edilmektedir; koruma, gerçek ve erişim. Tarihî yapıların korunması en temel hedeftir. Gerçek, yapının tarihî bağlamının doğru ortaya konulmasıdır. Erişim ise tüm verilerin ve yapının araştırmacılara ve kullanıcılarına en uygun ulaşılabilirlikte olmasıdır (Gillman, 2010: 45). Bu dönemde uygulamaları ile öne çıkan mimarların başında Fransız Eugéne Emmanuel Viollet-le Duc gelir. Saint-Denis Bazilikası restorasyonu (1848), Amiens Katedrali (1849), Carcassonne (1852) ve Saint-Sermin Kilisesi (1862) önemli tek yapı koruma örnekleri olarak kabul edilmektedir.
Tarihsel Alanların Korunması, Alan Odaklı Koruma Politikaları
1960’lı yılları kapsayan bu ikinci dönem, alan odaklı koruma politikalarının koruma uygulamalarına hâkim olduğu bir dönem olarak tanımlanabilir. Alan odaklı koruma politikalarında temel farklılık, tek yapı ölçeğindeki koruma yaklaşımlarının, yapının kendi özgün niteliğini oluşturan özelliklerin yanı sıra yapının içinde bulunduğu yakın çevresinin de bu özgünlüğün vazgeçilmez ve ayrılmaz bir devamı olduğu görüşüdür. Bu çevrenin korunması endişesi ile bu dönemde yapı grupları, kentsel dokular, mahalleler, giderek köyler ve kentlerin bütün olarak koruma altına alındığı görülmektedir. Bu bağlamda pek çok Avrupa ülkesinde bu politikaların uygulama zorluğu yaşandığı durumları ortadan kaldırma amacıyla yeni ve özel yasal mevzuatlar oluşturulmuştur (Mahajan, 2008:33). Bu ikinci dönem için en önemli uygulama 1962 tarihli Malraux Yasası’dır. Fransız Kültür Bakanı André Malraux adıyla anılan bu düzenleme geniş kapsamlı kentsel koruma konusundaki ilk çaba olarak kabul edilmektedir. İngiltere’de ise 1967 tarihli Sivil Hizmetler yasası yürürlüğe sokulmuş ve tüm yerel yönetimlere kendi yetki ve sorumluluk sınırları içinde koruma alanları ilan etmelerine imkân verilmiş, İngiltere’de 3200 kadar koruma alanı ilan edilmiştir. Konunun İtalya boyutunda karşımıza “Centro Storico” terimi çıkmaktadır. Tarihî Merkezin tüm bütünselliği ile korunmasının gerekliliği artık kabul edilmiş, tek yapı ölçeğinde bir korumanın yeterli olamayacağının kabul edildiği bir döneme girilmiştir.
Kent Planlama ve Kentsel Sağlıklaştırma (Rehabilitasyon), Planlama Odaklı Koruma Politikaları
Bu üçüncü dönem özellikle İtalyan mimar korumacılarının ürettikleri soylulaştırma, geliştirme ve cephecilik gibi koruma kuramları ve kavramları ile hatırlanmaktadır. Tek yapı ölçeğinden tüm bir kent ölçeğine genişleyen koruma alanı kavramı peşi sıra koruma odaklı kent planlama yaklaşımlarını getirmiştir (Mahajan, 2008: 52). Mahajan bu uygulamalar için İtalya’da Urbino, Fransa’da ise Poitier’nin örnek kentler irdelenebileceğini ileri sürmektedir. 1970’li yılları kapsayan bu üçüncü dönem süresince özellikle Avrupa’nın tarihî kent merkezleri koruma ve yenileme/yeniden canlandırma uygulamaları ile özgün nüfusunun neredeyse yarısını kaybetmiş, kent merkezleri yeni bir nüfusa hizmet eder hâle gelmiştir. Bu dönem sadece koruma açısından değil özellikle konut politikaları açısından da dikkatle incelenmesi gereken bir dönem olarak kabul edilmektedir. Bütünleşik koruma kavramı olarak tanımlanan yeni yaklaşım, tarihî yapıların veya yapı gruplarının korunmalarının gerekçesinin sadece görsel ve estetik özellikleri ile sınırlandırılamayacağını fiziksel, sosyal ve ekonomik özelliklerinin de korumada önemli unsurlar olarak ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Çevre Yaklaşımları, Sürdürülebilirlik Odaklı Koruma Politikaları
Çevre ve sürdürülebilirlik, bu dönemde yaşamın her yönünde ve boyutunda ilk önem sırasındadır. Bu dönemde kent/kır ilişkisi merkez/çevre ilişkisine dönüşmüş tarihî kentlerin yerleşik alan sınırları artık kırsal nitelikli alanlar ile sınırlanmak yerine yoğun ve denetimsiz olarak gelişen altkent yerleşimler ile tanımlanır olmuştur (Mahajan, 2008: 64). 1970’li yılların bir diğer önemli konusu korumanın fiziksel yapısı ile sosyal bileşenlerinin birleştirilmesi çabalarıdır. Bu yönde 1972 tarihli Paris Sözleşmesi oluşturulmuştur. Bu dönemde geliştirilen politikaları açısından İtalya’da Venedik ve Roma kent planlama çalışmaları öne çıkmaktadır. 1980’lerden başlayarak 1990’lara dek koruma kavramında ve politikalarında çok hızlı gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmenin ilk basamaklarından biri 1972 tarihli Stockholm Konferansında alınan kararlardır. 1987 Brundland Raporu, sürdürülebilir kalkınma kavramını geliştirerek gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılayacakları kaynakların bugünden israf edilmemesini, doğal kaynakların korunması gerektiğini ortaya koymuştur. Böylece sürdürülebilirlik koruma politikalarının en önemli unsuru hâline gelmiştir. 1972 tarihli UNESCO Dünya Miras listesi oluşumu da yine bu dönemin en önemli olaylarından biridir. Koruma politikaları açısından doğal varlıklar ile kültürel varlıkların aynı yaklaşım altında korunmaları ve koruma alanlarının uluslararası gözetime ve denetime açılması ulusal düzeyde karşılaşılan kimi etkilerin saf dışı edilmesi açısından olumlu sonuçlar vermiştir. 1979 tarihli Burra Sözleşmesi ve 1994 Nara Belgesinin, bu dönemin politikalarındaki olumlu etkisi çok belirgindir (Siravo, 2011: 8).
Tarihsel Kent Merkezleri Yaklaşımından Tarihsel Kentlere, Kent Odaklı Bütüncül Koruma Politikaları
Yirminci yüzyılın son on yılından bu yana tarihî kentlerle ilgili planlama çalışmalarının tarihsel yapıların mimari, artistik çevresel değerlerinden etkilendikleri görülmektedir. Kentsel alanlardaki kimlik ve aidiyet konuları bu son dönemde önemli unsurlar olarak koruma alanında yer almaktadır. Ayrıca somut olmayan varlıkların korunmasının da somut varlıkların korunması kadar önemli ve vazgeçilemez olduğu, bu dönemde ortaya konmuştur. Bütüncül koruma tarihsel mirasın korunmasında ve gelecek kuşaklara aktarılmasında en etkin politika gözükmektedir. Kentsel kültürel ve ekonomik yenileme stratejileri ve politikalarının yardımı ile oluşturulan kent planları ile tarihî kentler kaybettikleri kimliklerine yeniden kavuşmayı hedeflemektedir. Bu kentlere, Roma, Granada, Bruges ve Rotterdam gibi kentler örnek olarak verilebilir.