ve hangi şartlarda savunulduğu ve aidiyeti konusunda ise GİRİŞ önemli tartışmalar vardır.
İslâm Mezhepleri Tarihi’nin belki de en önemli konusu Şiîliğin Teşekkülü sayılabilecek Şîa, Ehl-i Sünnet’ten sonra en fazla taraftarı olan ve İslâm tarihindeki fırkalaşmalara en belirgin Şiîliğin ne zaman ortaya çıktığı konusunda, Sünnî ve Şiî katkıda bulunan mezheplerden birisidir. İslâm’ın âlimler arasında görüş ayrılığı bulunduğu gibi, Şiî anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması hususunda Ehl-i ulemanın kendi içinde de bir birliktelik mevcut değildir. Sünnet’ten farklı bir üslup geliştiren Şîa’nın ilk olarak Bu karışıklığın en önemli sebebi, Şiîliğin siyasi ve dini ortaya çıkışında dinin mi yoksa siyasetin mi daha tarihinin iyi kavranamamış ve hangi cephesinin ne zaman belirleyici olduğu tartışmalı bir konudur. Tartışma konusu ortaya çıktığının sağlıklı bir şekilde değerlendirilememiş olan diğer bir nokta, Şiîliğin zuhur ettiği vaktin tespiti olmasıdır. Belki bundan daha önemlisi, hangi Şiîliğin ne konusudur. Aynı zamanda Şîa’nın meşruiyet iddialarının zaman ortaya çıkıp hangi unsurları kapsadığının temelini oluşturan bu husus sadece Ehl-i Sünnet mezhepsel kaygılardan uzak bir şekilde tespit edilememiş âlimleriyle Şiî ulema arasında değil, bizzat Şîa’nn kendi olmasıdır.
içinde de tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Hiç Şiîliğin Kökeni şüphesiz buradaki ihtilaf, siyasî bir hareket olarak Şiîlikle dinî bir mezhep olarak Şiîliğin tam manasıyla birbirinden Şîa fırkalarının görüş ve düşüncelerini inceleyen eski ve ayırd edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Elbette Şîa yeni araştırmacıların bir kısmı, bu fırkanın değişik dinî ve bunu bir arada değerlendirdiğinden dolayı Şiîliğin ortaya felsefî sistemlerden etkilenme sonucu ortaya çıktığını ileri çıkışını Hz. Muhammed’in zamanına kadar geri sürmüştür. Bir grubun iddiasına göre, imamın nass ve götürmektedir. Şiîlikle ilgili tartışmalı konulardan bir vasiyetle tayin ve tespit edileceği düşüncesi, İslâm diğeri, onun kökeni konusundaki görüşlerdir. Şiîliğin, toplumuna, Yahudi asıllı olup İslâm’a girdiğini ileri süren Arap ve İran asıllı olduğundan Yahudi-Hristiyan asıllı Abdullah İbn Sebe vasıtasıyla intikal etmiştir. Onun ileri olduğuna varıncaya kadar birçok görüş ortaya atılmış ve sürdüğü düşüncelerle Şîa’nın kabul ettiği prensipler her bir görüş Şiîliğin bu asıllarla olan irtibatını kurmaya arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Bu nedenle çalışmıştır. Bu soruya verilecek cevabın Şiîliğin kollarına Şiîliğin Yahudi düşüncesinden kaynaklandığı; göre farklılaşacağını da gözden kaçırmamak gerekir. bünyesindeki cehâlet, aşırılık ve hevâya tabi olma Şiîliğin üç ana kolunu oluşturan Zeydiyye, İsmâiliyye ve hususları dikkate alındığı zaman ise Hıristiyanlıkla İmâmiyye’nin tarihî süreç içerisinde almış olduğu şekil, paralellikler arz ettiği ileri sürülmüştür.
onların kökeni ve hangi unsurlardan etkilendikleri Bir başka hipotez, Arapların hür seçime, Farslar’ın ise hakkındaki sorulara açıklık kazandıracaktır. hükümdarlık ve bunun verâsetle intikaline meyilli ŞİİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI VE KÖKENİ oldukları; tabiatları gereği halifenin seçimle iş başına geleceğini düşünmemeleri; Hz. Peygamber’in vefatını İsimlendirilme Meselesi takiben, vârisi olmayanların onun halifeliğini Şîa, Arapça’da “ş-y-‘a” kökünden gelen bir kelime olup üstlenmelerini hilâfeti gasp etmek olarak kabul etmeleri; taraftar, yardımcı, partizan, destekleyen ve bir konuda bir İslâm perdesi altında Ehl-i Beyt muhabbeti izhar ederek araya gelen klik anlamlarında kullanılmaktadır. Arap Ali’nin gördüğü muameleye karşı çıkmaları; Hz. dilinde, bir kimsenin Şîası denildiğinde onun tâbileri, Hüseyin’in İran hükümdarı Yezdücürd’ün kızıyla evliliği mensupları ve destekleyicileri anlaşılır. Kısacası Şîa, bir sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının toplumda aynı mesele etrafında teşekkül eden gruplardan vârisleri gibi kabul etmeleri ve Selmân-ı Fârisî gibi Hz. (fırkalar) her birisine verilen isimdir. Bu yönüyle cemaat Ali yanlılarının İran asıllı olması gibi sebeplere teriminden daha farklı bir anlamı olan Şîa, daha çok dayanılarak Şiîliğin Fars kültüründen etkilenme sonucu ayrılma, bölünme, parçalanma anlamında hizipleşme ve ortaya çıktığı iddiasıdır.
klikleşmeyi ifade eden bir lafızdır. Özellikle Hz. Osman’ın ZEYDİYYE ŞİASI hilâfetinin ikinci dönemi ile Hz. Ali’nin hilafeti sırasında, Müslümanların farklı görüşler etrafında toplanmaları Zeydiyye’nin Teşekkülü ve Tarihçesi üzerine, toplulukları belirlemek için, Şîatu Ali, Şîatu Zeydîlik, İmâmiyye Şîası’nın dördüncü imamı Ali b. Osman, Şîatu Muaviye gibi şekillerde kullanılmış ve Hüseyin Zeynelâbidîn’in (ö. 94/712) oğlu Zeyd’e (ö. bundan kesinlikle mezhep anlamı kastedilmemiştir. 122/740), ondan sonra da oğlu Yahya’ya (125/743) uyarak Şiî müellifler, meşruiyet gerekçesiyle Şîa’nın lafzî ve onların imâmetini ileri sürenlerin mezhebidir (Fığlalı, ıstılahî anlamını birbiri yerine kullanırken, bazı Sünnî 1996, s. 123). Şiî fırkalar arasında mutedil ve Ehl-i kaynaklar da o dönemdeki mevcut siyasî topluluk için Sünnet’e en yakın olması ve diğer Şiî grupların aksine, ilk Râfıziyye veya Sebeiyye isimlerini kullanmışlardır. üç halifeyi kabullerinden dolayı Makdisî ve Mesûdî gibi Muhaliflerinin zem, dışlama ve ayıplama maksadıyla bazı ilk devir müellifleri, haklı olarak Zeydîliği Şîa’nın kullanmış oldukları bu kavramların dinî içeriklerinin ve dışında tutmuşlardır. Onların itikatta Mu‘tezile, amelde de bununla ilgili diğer görüşlerin ne zaman, kimler tarafından
Ebû Hanife’nin mezhebini takip etmiş olmaları, bu arasında kendisine imâmetin intikal etmesi gereken, en yakınlaşmayı daha da güçlendirmektedir. büyük oğlu İsmail idi. İsmailiyye’ye göre, babası Sâdık bu konuyu muhtelif defalar ortaya koymuş ve gelecekteki Zeydiyye’nin İtikâdî ve Amelî Görüşleri imamı belirlemiş idi. Fakat İsmail’in, babasından önce
İtikad konularında Zeydiyye, el-menzile beyne’l- vefat ettiği, cenazesinin Medine’ye getirilerek, nâşının menzileteyn prensibi hariç, Mu‘tezile’nin beş esasından Medine ileri gelenlerinin huzurunda açıldığı, öldüğü dördünü bazı küçük farklılıklara rağmen aynen konusunda zabıt tutularak hazır bulunanlara imzalatıldığı benimsemiştir. Zeyd, Şehristanî’nin belirttiğine göre, ve daha sonra Bakî mezarlığına defnedildiği Mu‘tezile’nin lideri Vâsıl b. Atâ’nın öğrencisi olması belirtilmektedir. Babasının, daha sonra ileri sürülebilecek sebebiyle onun düşüncelerini benimsemiş, kendisinden iddiaları önlemek için zabıt tutturup onun öldüğünü tevsik sonraki mensupları da usûlle ilgili konularda Mu‘tezile etmesi oldukça manidardır. Bazı rivayetlerde, babasının düşüncesine meyletmişlerdir. İki mezhep arasındaki onu çeşitli zaaflarından dolayı lanetleyip gelecekteki yakınlık sebebiyle, Bağdat Mu‘tezilesi’nin bir kısmı da imâmetten mahrum bıraktığı da nakledilmektedir. Zeyd’e intisap ederek, kitaplarında kendilerinin Zeydî olduklarını belirtmekten çekinmemişlerdir. Fâtimîler: Kuzey Afrika’da İsmâiliyye’yi yayıp Fâtımî devletinin temellerini atan kişi, İsmailî davetçi (dâî) Ebû Zeydiyyenin İmâmet Anlayışı Abdullah eş-Şiî’dir. O, 280/893 yılında Kuzey Afrika’ya Zeydiyye’yi İmâmiyye ve diğer Şiî fırkalardan ayıran en gelmiş, yakınlık kurduğu Kütâme kabilesinin yardımıyla önemli görüşü imâmet anlayışıdır. Onlar, imâmeti dinin Cezayir’in batısında Sicilmâse ve çevresinde bir devlet aslından saymalarına ve ortak temellendirmelerde kurmaya muvaffak olmuştur. İsmailî lider Ubeydullah el- bulunmalarına rağmen, birçok noktada İmâmiyye Mehdî’nîn, imâmetin kendi ailesine ait bir hak olduğunu Şîası’ndan ayrılırlar. Zeydiyye, Ali’nin Fatıma’dan gelen iddia etmesi, her ne kadar mezhep bünyesinde önemli evlâdından her kim olursa olsun, imâmet şartları bölünmelere yol açmışsa da, Fâtimî devletinin kendisinde mevcut olan kimsenin imâmetini kabul eder. kurulmasında kilit rol oynamıştır. Suriye Selemiyye’de Bu sebeple ortaya çıktığı devrede, dört Sünnî mezhep ikamet eden Ubeydullah, buradaki şartların uygun yanında beşinci mezhep olarak kabul görmüştür. olmaması, Bahreyn’deki Karmatî İsmailîleri’yle arasının
İSMÂİLİYE ŞİASI bozulması ve Abbasî idaresinden rahatsız olması sebebiyle, 289/902 yılında Ebû Abdullah eş-Şiî’den aldığı İsmâiliyye’nin Teşekkülü ve Tarihçesi davet üzerine, ailesini de yanına alarak uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Kuzey Afrika’daki Sicilmâse’ye İsmâiliyye, Ehl-i Beyt imamı Cafer Sâdık’tan (ö. 148/765) ulaştı. Kırk gün kadar burada kaldıktan sonra, Rakkade’ye sonra imâmetin, onun küçük oğlu Musâ Kâzım’ın (ö. gelen Ubeydullah, İsmâiliyye imamı olarak 297/909 183/799) değil de, büyük oğlu İsmail’in ve ondan sonra tarihinde mehdîliğini ilan etti ve kurulmuş olan devletin onun soyundan gelenlerin hakkı olduğu iddiasıyla, 2/8. başına geçti. asrın ikinci yarısında İmâmiyye’den ayrılanların oluşturduğu bir Şiî mezhebidir. Söz konusu fırka için Karmatîler: Bu arada eski doktrine, yani Muhammed b. Ta‘lîmiyye, Bâtıniye, Melâhide ve Seb‘iyye isimleri de İsmail’in kıyamete yakın mehdî olarak döneceği görüşüne kullanılmaktadır. İsmail’in babasından önce vefat etmiş bağlı olan Bahreyn Karmatîleri ile, Irak, Rey ve olmasını bir mani sebep olarak kabul etmeyen bir grup, Deylem’de bulunan mezhep mensupları Ubeydullah’ı onun ölmediğini ve gerçek imam olarak geri döneceğini tanımadılar. Bu gruplar, Fâtımî İsmâiliyyesi’nden daha (rec‘at) savunurken; önemli bir çoğunluk İsmail’in aşırı dinî görüşleri benimsediler. Koyu bir bâtınîlik öldüğünü, ölen bir kimsenin imam olamayacağını, bu eşliğinde, ibadetleri düşüren, haramları helal, helalleri sebeple imâmet hakkının Cafer Sâdık’tan sonra torunu haram sayan ibâhî bir telakkiyi kabul ettiler. Bağdat Muhammed b. İsmail b. Cafer’e intikal ettiğini kabul Abbâsî hilafetini hayli rahatsız eden tedhiş eylemlerine etmiştir. İsmail b. Cafer’e bağlılıklarından dolayı Hâlis giriştiler. Bunların arasında en ses getireni, Karmatî lider İsmailîler olarak da isimlendirilen birinci grup, fazla uzun Ebû Tahir Cennâbî’nin 317/930 yılı hac mevsiminde ömürlü olmamış ise de, İslâm tarihinde yukarıdaki Mescid-i Haram’ı basması, binlerce hacıyı katletmesi ve isimlerle anılan ikinci grup günümüze kadar Musta‘liyye Hacer-i Esved’i yerinden söküp Bahreyn’e götürmesiydi. ve Nizâriyye gibi tali kollara ayrılmak suretiyle varlığını Yaklaşık yirmi yıl sonra Fâtımîler’in aracılığıyla bu taş devam ettirmiştir. geri getirildi ve eski yerine kondu. Bu türden aşırılıkları ve
mücadeleci yanları nedeniyle Karmatîlik tarih içinde Kuruluş: İsmâiliyye’nin tarihi incelenirken genellikle varlığını uzun süre devam ettiremedi. 470/1077’ye kadar takip edilen usul, Fâtimîler dönemine kadar fırkanın doğuşu, Fâtimîler dönemindeki durumu, Mustaliyye ve yaşayabildi. Günümüze ulaşan bir izi kalmadı.
Nizâriyye diye ikiye ayrılması ve her iki kolun günümüze kadar uzantılarının ele alınması tarzındadır. Cafer Sâdık’ın Nizârîler: Mustansır’ın büyük oğlu Nizâr’ın imâmetini İsmail, Abdullah, Musa ve Muhammed adlı oğulları savunduğu için bu isimle anılan Nizârîyye, günümüze kadar devam eden mevcudu ve İslâm tarihindeki yeri
itibariyle, İsmâiliyye mezhebinin en önemli koludur. daha büyüktür. Bu, nübüvvet nurunun velâyet nurundan Hilâfetin gerçek vârisi olmasına rağmen hakimiyet çıktığını gösterir. Ağa Han’a tabi olan Mevlâîler, kuramayan Nizâr, daha babasının sağlığında Mısır’a gelen Cebrâil’in, Kur’ân’ı, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Hasan Sabbah’ın şahsında, hırslı ve muktedir bir destekçi Muhammed’e götürdüğünü ileri sürmüşlerdir. İmamı bulmuştur. Önceleri bir İmamiyye Şiîsi iken, Irak’ta tanımayan kimselere, Sünnîler’in helal kıldığı şeyler bile daîlerin gayreti ile İsmâiliyye mezhebine geçen Hasan haramdır. İmamı tanıyan kimse için ise, şarap içme gibi Sabbah, Nizâr’ın imâmeti lehinde çalışmış; ihtilalci Sünnîler’in haram kıldığı şeyler dahi helaldir. fikirleri ve İran Alamut merkezli muazzam teşkilatı ile İslâm dünyasında bâtınî akidelerin yayıcısı olmuştur. Mustansır’ın ölümünü takiben imâmet konusunda bir çok kırgınlıklar ortaya çıkmış, Hasan Sabbah başta olmak üzere askerî İsmâilîler, Nizâr ve neslini hak sahibi kabul ederek, Mısır’daki resmî davetle ilişkilerini kesmişlerdir. Nizâr ve oğlu öldüğü için, rivayete göre, onun küçük yaştaki bir torunu Hasan Sabbah tarafından İran’a götürülerek yetiştirilmiştir. İsmâiliyye doktrinini asıl olarak Mısır’da öğrenen Hasan Sabbah, 483/1090 yılında İran’da Kazvin’in kuzeybatısında Elburz dağları üzerinde sarp bir mevkide bulunan Alamut kalesini zaptetmiş, daha sonra gelen liderler burada yetişmişler ve zamanla diğer kaleleri de ele geçirerek hakimiyetlerini genişletmişlerdir. Söz konusu liderler, daîler, ölümü göze alan fedaîler ve düşmanları arasında kendilerini gizleyen casuslar, Nizârîyye’nin esas gücünü teşkil etmekte idi. Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşhâşîn diye anılan ve etrafa dehşet saçan terör teşkilatı ise, başta Büyük Selçuklular olmak üzere bölgede hakim hanedanlar ve devlet adamları için korkulu bir rüya olmuştu.
İsmâiliyye’nin İtikâdî ve Amelî Görüşleri
İsmâiliyye’nin gizlilik döneminde benimsediği görüşler hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. İlk dönemlerinde ve bazı değişikliklerle sonraki dönemlerde korunan İsmâilî düşüncenin en önemli unsuru zâhir-bâtın ayrımıdır. İlk İsmâilîler kutsal kitapların ve şer’î hükümlerin zâhir ve bâtını arasında ayrıma gitmişler, her zahirî ve lafzî mananın bir batınî ve hakikî manası olduğunu ileri sürmüşlerdir. Sonuçta onlara göre Kur’ân ve İslâm şeriatının zahirî manası ile batınî manası birbirinden tamamen ayrılır. Yeni bir şeriatla gelen her peygamberin getirdiği dinîn zahiri yönü değişirken, sonsuz ebedî hakikatleri ihtiva eden batınî yönü değişmeden kalır.
Nizârî İsmâilîler de İsmâiliyye’nin temel inanışı olan bâtınî akideyi bütünüyle sürdürürler. Onlara göre İslâm’ın şartı iman (velâyet), tahâret, namaz, zekat, oruç, hac ve cihat olmak üzere yedi esastan ibarettir. İmanın en önemli şartı, zamanın imamını bilmek ve onun emirlerine boyun eğmektir. İman, sadece imama velâyet ile mümkün olur. İmânın ve İslâm’ın diğer esasları, velâyetin sadece yardımcı unsurlardır. Allah’ı tanıma, zamanın imamını tanımadır. İmam cismen fanî bir insana benzer, fakat onun ilahî tabiatı kesinlikle bilinemez. Onun sözü Allah’ın sözüdür. İmama giden yol huccetten geçer. Nizârîler’e göre huccet, imamın yokluğunda (gaybet) daveti yürütür. Nasıl Allah’ın buyruğuna göre Ramazan ayı bin aydan daha hayırlıysa, zamanın imamı da bin peygamberden