AÖF Soru Bankası
EDB106U · Ünite 5

Varoluşçuluk

Batı Edebiyatında Akımlar II dersi, ünite 5 özeti

EDB106U-BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR-II

Ünite 5: Varoluşçuluk

Giriş

Varoluşçuluk, geçtiğimiz yüzyılın etkisi en geniş ve güçlü felsefî ve edebî akımıydı. Temelde bir felsefî akım olmakla birlikte, önemli temsilcilerinin aynı zamanda edebiyatçı olmaları, edebiyatın felsefe yapmanın yolu olduğuna inanmaları ve bu akımı romanlarla ve oyunlarla tanıtmaları, akımın ilke ve niteliklerinin, diğer felsefî akımlarda görülmemiş bir hız ve yaygınlıkta edebiyat dünyası tarafından benimsenmesine yol açtı. Varoluşçuluk yalnızca romanlarda ele alınan nitelikleri yönünden değil; bu nitelikler romanın biçimine de etki ettiği için bir edebiyat akımı olarak kabul edilmiştir.

İnsanın özgürlüğü, seçimler yapmak zorunda olması, bu seçimlerle kendini inşa etmesi, başkalarına karşı sorumluluk duyması, edimlerinin sonuçlarına katlanması, tanrı ile ilişkisi ya da tanrının yokluğu durumunda insanın dünyadaki konumuna ilişkin yorumları, özellikle insanı derinlemesine ele almayı temel alan modern edebiyatın yakından ilgilendiği konulardır.

Varoluşçuluk ve Varoluş Üzerine Düşünmek

Çok genel bir tanım yaparsak, “insan varoluşunu temel alan, öznellikten hareket eden, insanı temelde özgürlük, bırakılmışlık, sorumluluk, bunaltı kavramlarıyla ilişkisi bakımından ele alan felsefe akımı” ve “1930’larda güçlenerek İkinci Dünya Savaşı yıllarında asıl gücüne ulaşmış, varoluşçu felsefeyi ve onun temel kavramlarını ele alan edebiyat akımı” olduğunu söyleyebiliriz.

Siyaseten en soldan en sağa gidebilen, kimi tanrıtanımaz kimi koyu Hıristiyan, kimi çok karamsar kimi görece iyimser, kimi eylemlilikten yanayken kimi içe dönük ve eylemsiz varoluşçuları görmek mümkündür.

Düşünceleriyle varoluşçuluğun babası sayılan Kierkegaard’a göre varoluş, bütün varolanlardan, bütün doğal ya da düşünsel olarak verilmiş varlık düzenlerinden ve varlık bağlarından sıyrılarak tek başına kalmayı, tanrı ya da hiçlik önünde yapayalnız olmayı göze alan insanın varoluşu demektir.

Kierkegaard varoluşçuluğun öncüsü iken, 19. Yüzyıl sonlarında Almanya’da Nietzsche ve Scheler, Fransa’da Bergson, Blondel gibi düşünürler varoluşçuluk düşüncesini geliştirirler. Birinci Dünya Savaşı ertesi ve İkinci Dünya Savaşı öncesinin bunalımlı yıllarında öğreti geniş bir yaygınlık kazanır.

Kierkegaard var olmanın bilmekten farklı bir şey olmasından hareket ederek varoluşu felsefenin merkezine koyar. Kierkegaard’da “kaygı” kavramının önemli bir yeri vardır. Kendi varoluşunu düşünen bir insanın dünyadaki yalnızlığı; belirsizlik, çelişki, mutlak iradeyle seçim yapma sorumluluğu karsısındaki kaygısı kaçınılmazdır.

Varoluş hareket noktası olmadığında Heidegger’in deyimiyle “otantik varoluş” gerçekleşmez. Kierkegaard’a göre varoluş tam olarak tanımlanamaz. Çünkü Sartre’ın da daha sonra söyleyeceği gibi “kendini gizler”. Sartre’da

özgürlük kavramı tanrının olmayışından doğar. Tanrı olmadığına göre insan doğası diye bir şey olamaz.

Heidegger ve Varlık Kategorileri

Heidegger, varoluşçuluğun önemli kaynaklarından biri olan kitabı Varlık ve Zaman’da, “insan” ya da “insan varlığı” demek yerine, varlığın dünyada oluşunu temsil eden “Dasein” kavramını kullanmıştır. Dasein, diğer varlıklardan farklı olarak kendi varoluşunu konu edinen insan varlığına işaret eder.

Sartre, varlığı, “l’être-pour-soi (kendisi-için-varlık)” ile “l’être-en-soi (kendisinde varlık)” olmak üzere iki kategoriye ayırır. Yalnızca kendisi için varlık önce var olur sonra ne olacaksa olur. Bu, Heidegger’in varoluşu kendisi için bir ilgi nesnesi olan Dasein kavramına çok yakındır.

Heidegger dünyada iki türlü temel varoluş şekli bulunduğunu öne sürer: 1.Var olmayı unutma durumu ya da 2. Var olmayı düşünme durumu. Varoluşun farkında olunan ve öznel zamanı oluşturan anlara Kierkegaard “varoluş anları” der. Burada varlık kendisini kuşatan dünyanın varoluşun üzerine örttüğü örtüleri kaldırır.

Canlılar arasında, sadece Dasein için, hayatın akışı ile bu hayatın biçimlenişi, üzerinde kafa yorulması, ilgilenilmesi gereken bir şeydir. Örneğin birer varlık olan gözlükler veya masalar zaten canlı değildir.

Dasein’ın varlığının kendisi için bir konu oluşturması, kendi varlığına bir anlam verme ve varoluşunu açıklama çabasını içerir. Bütün diğer varlıklardan farklı olarak Dasein kendi kendisini kurar ve varoluşunu sorgular. Kendi ‘varlık’ının olanaklılıklarını açığa çıkarır ve düzenler.

Varoluş Özden Önce Gelir: Varoluşun özden önce gelmesi ancak düşünen insan varlığı için geçerli olabilir. İnsan bilinçle diğer varlıklardan ve canlılardan ayrılır. Bir insan bir ev yapacağı zaman önce onun planını (öz) oluşturur ve evi bu plana göre inşa eder.

Varoluşun özden önce gelişine ilk değinen Kierkegaard’dır. Ona göre insan ne olmadığını seçer önce. Seçimler yaparak kendini (özünü) oluşturur. İnsan özgürdür, kendi seçimlerini kendisi yapar, bunu kaygılı varoluşundan ötürü nedensellik ilkesiyle belirlenmiş bir şekilde değil özgür iradesiyle yapar. Özgür olduğuna göre sorumludur da.

Sartre’a göre, insan, ancak kendini yaptığı gibi olacaktır. Buna göre insan doğası yoktur, zira onu tasarlayan bir tanrı yoktur. Herhangi bir insanın hayatı bir projedir: Tasarımı o hayatı yasayan kişi tarafından yapılmış bir proje. “Varoluş özden önce gelir.”

Özgürlük: Kierkegaard özgürlüğü dört temel anlamda kullanır. Bunlardan ilki zorlayıcı bir dış güçten muaf olmaktır. Kierkegaard için ikinci özgürlük, seçme özgürlüğü kavramıdır. Ona göre özgürlük keyfiyetten doğmaz. İçe dönerek düşünmekten, kaygıdan doğar.


Kierkegaard Kaygı Kavramı adlı eserinde “kendilik özgürlüktür” der. Kendi içine dönmek ve kendini bilmek özgürlüktür. Özgürlük kavramının dördüncü şekli ise İsa ve onun vahiyleridir. Eğer onun bağışlayıcılığı olmasaydı günahlar affedilmez ve özgürlüğün kötüye kullanımı ortadan kalkamazdı.

Kierkegaard, benlik özgürlüktür, derken kişinin kendini (ne olmadığını ve ne olduğunu) bilmesinin önemine dikkat çeker. Bu ilke, Sokrates’in “Kendini bil” sözüyle bağlantılıdır.

Sartre’a göre insan seçim yapmada ve kendi özünü istediği şekilde kurmakta özgürdür. İnsan, sanatla kendini var edebilir.

“Dostoyevski, Tanrı olmasaydı her şey mübah olurdu, diye yazmıştı. (İşte bu söz varoluşçuluğun çıkış noktasıdır.) Gerçekten de, Tanrı yoksa her şey mübahtır, hiçbir şey yasak değildir.

Simone de Beauvoir da Tanrının yokluğu fikrinin her şeyi mübah kıldığı fikrine karşı çıkar. İnsan yeryüzüne bırakıldığına göre eylemleri kesin ve mutlak bağlanmalar (engagements) dır; yabancı bir varlığın değil kendisinin eseri olan, zaferleri kadar başarısızlıkları da kendisine ait olan bir dünyanın sorumluluğunu taşır. Bir tanrı affedebilir, silebilir, telafi edebilir; fakat eğer tanrı yoksa insanın hatalarının telafisi yoktur.

Tanrı Öldü: Nietzsche’de Özgürlük Sorunu: Nietzsche, yeni değerlerin ortaya konması ve insanın kendini bu yolla bir ahlâka bağlaması konusunda özgürlük kavramına özel bir önem yükler. İnsan ancak özgür olarak kendisi olabilir, kendi ahlâkını kurabilir ve irade sergileyebilir. Püriten köklerine karşı bir tepki olarak ateizmi benimser ve “Tanrı öldü” sonucuna varır. Hıristiyan Tanrı’nın ölümü, Avrupa insanını evrensel bir hedef olmadan bırakır.

Ona göre ahlâkî değerlerde değişmez hiçbir şey yoktur. Var olan değerler yıkılarak yerine yenileri konmalıdır. Nietzsche Avrupa kültürünün değişmekte olduğuna dikkat çekerek, sürü ahlâkına bağlı devletlerin ikiyüzlü bir ahlâk anlayışını benimsediğini ve bunu bazı eski ve toplumca yüce kabul edilen değerlerle maskelemeye çalıştığını öne sürer.

Camus ve Özgürlük: Camus “öz olarak özgürlük” sorununu anlamsız bulur. Bunun tanrı sorununa bağlı olduğunu; bir insanın özgür olup olmadığını bilmenin, bir efendisi olup olamayacağının bilinmesini gerektirdiğini söyler. “Bildiğim tek özgürlük, düşünce ve eylem özgürlüğüdür” der. Ona göre saçma, insanın bütün ölümsüz özgürlük şanslarını sıfıra indirirken, ona eylem özgürlüğünü verir, onun etkinliğini arttırır.

Özgürlüğün Diğer Yüzü: Bırakılmışlık, Suçluluk, Tedirginlik, Kaygı: Özgürlük kulağa ilk aşamada bütünüyle olumlu bir şey gibi gelse de varoluşçu filozoflar onu üreten koşulları (bırakılmışlık, kaygı) ve ondan doğan sonuçları (suçluluk, tedirginlik, kaygı) ortaya koyarak özgürlükle bu kavramlar arasındaki nedenselliği

vurgulamışlardır. Kierkegaard için özgür olan varlık zorunlu olarak kaygılıdır, Heidegger bunu varlığın temeline kaygı (angst)’yı yerleştirerek ifade eder, Sartre özgürlüğü sorumluluğa, onu da bunaltıya bağlar.

Kaygı kavramını en derinlikli işleyenlerden biri kuskusuz Kierkegaard’dır. Kaygı Kierkegaard için melankolinin ifadesi değildir. Kierkegaard’a göre kaygı özgürlüğün bir belirtisi ve doğal sonucudur. İnsan özgür olmasaydı yapacağı seçimler ve sonuçları için kaygı duymasına gerek kalmazdı.

Varoluş kaygısının tanımlanmasında Heidegger Kierkegaard’dan, Sartre da büyük ölçüde Heidegger’den yararlanır. Varoluşçulukta insan dünyaya bırakılmıştır, yalnız ve dayanaksızdır.

Dasein’ın varlık’ının olanaklılıklarını ve sınırlarını anlayabilme çabası, onu, kendi ‘varlık’ının dünya içindeki konumlanışı problemiyle yüz yüze bırakır. Bu noktada Heidegger “dünyaya düşmüşlük” kavramını kullanır. Heidegger, Dasein’ın ‘varlık’ının temeline tedirginlik ve tasa kavramlarını yerleştirir.

Varlığın zemini ‘hiçlik’tir. Varoluşun temelinde bu yüzden tasa vardır. İnsan kendi varlık-oluşsal olasılıklarının gerisindedir, varoluş suçluluğu içindedir. İnsanın ölümlü olduğunu bilmesi, varlığına ait özsel bir niteliktir, varoluşunun bir parçasıdır. Heidegger Dasein’ın varlığını “ölüme-doğru-oluş” şeklinde tarif eder. Ölümlülük tedirginliğin ve kaygının nedenlerindendir.

Sorumluluk: Varoluş özden önce geliyorsa, insan kim olduğundan sorumludur. Varoluşçuluk böylece, insanı olduğu ve olabileceği şeyin sahibi ve varlığının tek sorumlusu olarak konumlandırır. Sartre, insanın kendini seçerek ve her bir başka insanın tasarımını anlayarak evrenseli kurabileceğini düşünür.

İnsan yalnızca kendisinden değil bütün insanlıktan da sorumludur. Olmak istediğimiz kimseyi yaratırken, herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız. Sartre’a göre bireysel edimler bütün insanlığı bağlar. Gündelik yaşama ve “ötekiler”in içine fazlaca dalmak Heidegger’e göre varoluşu unutmak anlamına gelir. İnsanlar bunu varoluş kaygısını maskelemek için yaparlar.

Bunaltı: Sartre, “Bunaltı nedir” sorusuna varoluşçuların, “İnsanlık bunaltıdır” diye yanıt vereceğini söyler. Çünkü ona göre bağlanan ve yalnızca olmak istediği kimseyi değil bütün insanlığı seçen kişi, o derin ve tümel sorumluluk duygusundan kurtulamaz. Bu da insanı bunaltı, iç daralması gibi duygulara götürür. Bu bunaltı, yaşanmıyor gibi göründüğünde yalnızca maskelenmektedir ancak o zaman bile kendini gösterir.

İnsan bir başına bırakıldığı için ona yol gösterecek dini, tanrıyı ve her türlü dogmatik bilgiyi reddettiğinde varlığını kendisi seçer. Sartre’da özgürlük, sorumluluk ve bunaltının döngüsel bir yapısı vardır.


Sartre’a göre varoluş karşısında duyulan bunaltı insanı Camus, tutarlı olan ender felsefî durumlardan birinin eylemsizliğe değil, tam tersine, eylemliliğe götürür. “başkaldırı” olduğunu söyler. Başkaldırı her saniyesinde Sartre’ın varoluşçuluk felsefesinin özellikle ülkemizde dünyayı yeniden tartışma konusu eder. İntihar, içerdiği aşırı bireyci bir akım olarak algılanması bu nedenle bir razı oluş dolayısıyla, başkaldırının tam tersidir. Camus yanılgıdır. “Başkaldıran İnsan” adlı denemesinde, başkaldırının bir şeye “hayır” derken bir şeye “evet” demek olduğunu Bunaltı sorumluluk duygusuna yani eyleme ve ahlâka söyler. Bu da insanı nihilizmden (hiççilikten) kurtarır. dayanır. Sartre varoluşçuluğa yöneltilen bireycilik ve bunaltı felsefesi olma suçlamalarına cevap olarak Anlamsızlık, varoluşçuluktaki anlamıyla, varoluşun doğası varoluşçuluğun eyleme dayalı ve iyimser bir hümanist gereğidir. öğreti olduğunu savunur. Edebiyatta Varoluşçuluk Saçma: Aslında “saçma” açıkladığımız bütün bu Varoluşçuluk felsefesinin yaygınlığında ve etkisinde kavramların temelinde yer alır, çünkü insanın dünyada edebiyat eserlerinin rolü büyüktür. Albert Camus ve olması nedensiz ve anlamsız (saçma) olmasaydı ne Simone de Beauvoir, edebiyatı “felsefe yapmanın aracı” özgürlük problemine, ne sorumluluğa, ne kaygıya gerek olarak görürler. Camus, 1938’de Bulantı üzerine yazdığı olurdu. “Saçma”, varoluşçulukta insanın dünyaya değerlendirme yazısında “Roman, imgeye dönüşmüş bırakılmışlığından ve uyumsuzluğundan doğan felsefeden başka bir şey değildir” der. anlamsızlıkla eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Edebiyatta varoluşçuluk etkilerini açıklarken öncelikle Varoluşçular, saçma terimini anlamsız anlamında aklımıza Jean-Paul Sartre gelir. Sartre bir düşünür kullanırlar, bununla dünyanın ve yaşamın anlamsızlığını olmasının yanında edebiyatçıydı da. Üstelik popüler bir dile getirirler. isim ve siyasî aktivistti.

Cevizci, “saçma”yı, “varoluş felsefelerinde yaşamın Varoluşçu edebiyatı Sartre’la başlatmak doğru olmaz. anlamsızlığı, tutarsızlığı ve amaçsızlığı için kullanılan Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı pek çok eleştirmen deyim” şeklinde açıklar. Kierkegaard ve Heidegger bu tarafından “ilk varoluşçu roman” olarak görülür. dünyadaki yabancılığı anlatmak için saçma terimini kullanırlar. Sartre onu evrenin anlamsızlığı olarak görür. Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde (A la Recherche du Temps Perdu) başlıklı romanında Nietzsche’ye Sartre’a göre dünya, insanla uyumsuz bir yerdir ve insanın göndermeler yapar. Nietzsche hemen bütün varoluşçular dünyaya karşı konumu fazladanlıktır. Bulantı, varlığın bu için bir esin kaynağı olmuştur. Sartre’da onun açık dünyayla karşılaştığında verdiği tepkidir. etkilerini görürüz. Albert Camus erken yaşlarda

“Doğmuş olduğumuz saçma ve ölecek olmamız Nietzsche’yi okumuş, özellikle de Tragedyanın Doğuşu saçmadır.” Sartre’a göre saçmadan kurtuluş yoktur, ölüm başlıklı yapıtıyla ilgilenmiştir. André Malraux, bile bunu sağlayamaz, çünkü ölümün kendisi de saçmadır. Altenburg’un Ceviz Ağaçları (Les Noyers d’Altenburg) (1943) adlı yapıtında Nietzsche’den esinlenir, ona bir Camus “Saçma’nın Uslamlaması” adlı denemesinde, roman kişisi olarak yer verir. yalnızca tek bir felsefî problem olduğunu, bunun da intihar olduğunu söyler. Ona göre yaşamın yaşamaya değer olup Sartre 1938’de Bulantı (La Nausée)’yı yayımladığında olmadığının sorgulanması, felsefenin temelindeki sorunun büyük ilgi görür. Romanın kahramanı 35 yaşlarında, bekar yanıtlanmasına karşılık gelir. ve yalnız yaşamakta olan Antoine Roquentin’dir. Sinekler (1943) adlı oyununda Oreste ile Jupiter arasındaki uzun Camus, “saçma’”nın ne insan varlığında ne de dünyanın konuşmada özgürlük konusu ele alınır. Gizli Oturum (Huit kendisinde olduğunu söyler. Saçma, bu ikisinin birbiriyle Close) (1944) adlı oyununda varoluşçu temaları işlemeye ilişkisinde doğar, bu ilişki uyumsuzluktur. Saçma’ya devam eder ve insanın sorumluluğuna dikkat çeker. inanan insan için uyumsuzluktan, anlamsızlıktan sıyrılmak olanaksızdır. Bu noktada Tanrı düşüncesine yönelerek Simone de Beauvoir feminist düşünceyle varoluşçuluğu anlamsızlığı aşmaya çalışan Kierkegaard’ı eleştirir. birleştirir. İkinci Cins adlı kitabında varoluşçuluğun belirsiz ve saçma bir dünya karşısında varoluşun anlamını Uyumsuzluk teması Heidegger’de de karşımıza çıkar. çözmeye çalışan öznesinin eril bir özne, erkeğin Dünyaya yabancı ve uyumsuz Dasein dünyada kendini varoluşunun da norm olduğunu yazar. yuvasında hissetmez. Sartre’da dünyaya yabancı insanın dünyayla ve varoluşla yüzleşmesi bulantı vericidir. Albert Camus, akımın popülerleşmesinde en etkili olan Camus, Sartre’ın “bulantı” dediği bu şeyin “saçma” olarak yazarlardandır. Kendini varoluşçu olarak görmediğini adlandırılabileceğini söyler. söylese de Sisifos Söyleni (Le Mythe de Sisyphe) adını verdiği deneme kitabında “saçma”nın felsefesini yapar ve Camus, “Sisifos Miti” adlı denemesinde, eski Yunan bütün eserlerinde bu felsefenin izi görülür. mitlerinden birini yeniden ele alarak, saçma düşüncesini bu hikaye çerçevesinde ifade etmeye çalışır. Akımın etkilediği çağdaş yazarlardan bir diğeri Milan Kundera’dır. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı romanıyla büyük ün kazanan Kundera, Sovyet işgali


sırasında Prag’da geçen romanında, varoluşa dair pek çok Varoluşçuluğun Temsilcileri ve Eserleri soruna yer verir. Varoluşçuluğun belli baslı temsilcileri ve eserleri

İnsan ve varoluşunu, seçimlerini, varoluş sıkıntısını, şunlardır:

kaygısını, ölüm karsısındaki konumunu romanlarında Soren Kierkegaard (1813-1855): Danimarkalı yazar, derinlemesine işleyen Dostoyevski, Franz Kafka, André teolog, düşünür. Bazı eserleri: Baştan Çıkarıcının Malraux, Miguel de Unamuno gibi yazarlar da doğrudan Günlüğü, Ya/Ya da, Korku ve Titreme, Kaygı Kavramı. doğruya bu felsefî okula bağlanmış olmasalar da varoluşçu edebiyat içinde değerlendirilirler. Martin Heidegger (1889-1976): Alman düşünür. Varoluşçuluk açısından temel bir eser olan Varlık ve Varoluşçu Edebiyatın Özellikleri Zaman, başta Sartre olmak üzere kendisinden sonraki

Varoluşçu edebiyat varoluşçu felsefeyi temel alır. Buna varoluş filozoflarına kaynak olmuştur.

bağlı olarak şu özellikleri gösterir: Varoluş, varoluşu fark Jean-Paul Sartre (1905-1980): 1930’larda Kierkegaard etme, ölümlülük, insanın ölüm karşısındaki tutumu, ve Heidegger’den esinlenerek varoluşçuluğu toplumsal ahlâk, insanın kendi önerdiği ahlâk, tutarlılık, sistemleştiren ve yaygınlaştıran Fransız düşünür ve saçma/anlamsızlık/uyumsuzluk karşısında insan edebiyatçı. Bazı eserleri: Varlık ve Hiçlik, Bulantı, (saçma’nın kavranması ve onunla savaşma), seçimler, Sinekler, Gizli Oturum, Duvar, İş İşten Geçti, Akıl Çağı, özgürlük ve sorumluluk gibi varoluşçu felsefenin temel Edebiyat Nedir?, Sözcükler. kavramları bu eserlerde derinlemesine incelenir. Simone de Beauvoir (1908-1986): Feminizm ve Varoluşçular için nesnel gerçeklik diye bir şey yoktu. varoluşçuluğu birleştirmiş Fransız kadın yazar. Bazı Varoluşçuluk etkisinde yazılan edebî eserlerde öznel eserleri: Konuk Kız, Başkalarının Kanı, Varoluşçuluk ve gerçeklik bireysel deneyimlerle verilir. Ulusların Bilgeliği, İkinci Cins, Sessiz Bir Ölüm,

Varoluşçu edebiyat “içe bakış”ı çok kullandığı için merak Kadınlığımın Hikayesi.

unsuruna dayanan kurguyu ve olayı silikleştirir. Saçma, Fyodor Mikhailovic Dostoyevski (1821-1881): anlamsızlık, tutarsızlık yalnızca bir tema olarak görülmez Modernizmle ilişkili pek çok akımın ilham kaynağı olan eserlerde, aynı zamanda biçimi de etkiler. Kurgu Rus yazar. Yeraltından Notlar pek çok eleştirmence ilk karmaşık, kaotik, parçalı ve beklenmedik olabilir. büyük varoluşçu roman kabul edilir. Bazı eserleri:

Özellikle şiirde varoluşçuluk sürrealizme karışır. Ecinniler, Budala, Suç ve Ceza, Karamazof Kardesler, Kumarbaz. Türk Edebiyatında Varoluşçuluk Albert Camus (1913-1960): Cezayirli Fransız yazar, 1946’da Tercüme Dergisinde varoluşçuluğu tanıtan bazı düşünür, gazeteci. 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi. çeviriler yayımlanır. Özellikle 50’li yıllarda çeşitli Bazı eserleri: Yabancı, Veba, Düşüş, Mutlu Ölüm, Sisifos dergilerde varoluşçuluk ve varoluşçu düşünür ve Miti, Başkaldıran İnsan. yazarlarla ilgili tartışmalar ve onlardan yapılan çeviriler görülür. Friendrich Nietzsche (1844-1900): Alman şair ve düşünür. Bazı eserleri: Trajedinin Doğuşu, Zamansız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1949 tarihli romanı Huzur’da Düşünceler, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Ecce Homo, İyinin ve varoluşçu felsefeye, özellikle Sartre’a göndermeler vardır. Kötünün Ötesinde, Ahlakın Soykütüğü Üzerine.

Türk edebiyatında varoluşçu felsefeden en fazla etkilenen Andre Malraux (1901-1976): Fransız romancısı ve isim olarak Demir Özlü’yü gösterebiliriz. 1958 tarihli eleştirmeni. Bazı eserleri: Kanton’da İsyan, Kâğıttan Bunaltı ve 1963 tarihli Soluma adlı öykü kitaplarında Aylar, Altenburg’un Ceviz Ağaçları, Sanat Psikolojisi. varoluşçu felsefenin etkisi gözlenebilir. Miguel de Unamuno (1864-1936): İspanyol şair, yazar ve 1.5.1959’da “a” dergisi “Varoluş Filozofları ve düşünür. Bir Tutkunun Öyküsü, Yaman Adam, Ermiş ve Varoluşçuluk” özel sayısını çıkarır. Dergide daha sonra da Kurban. varoluşçulukla ilgili yazılar yayımlanır. Bu derginin yazarları arasında olan ve varoluşçuluktan etkilenenlerden Franz Kafka (1883-1924): Prag doğumlu yazar. Bazı biri Yusuf Atılgan’dır. eserleri: Köy Öğretmeni, Babaya Mektup, Dava, Şato, Dönüşüm. Varoluşçu düşünceden etkilenmiş bir diğer önemli yazar da Oğuz Atay’dır. 1972 tarihli ilk romanı Milan Kundera (1929- ) Brün (Çek Cumhuriyeti) Tutunamayanlar’ın Selim’i varoluş kaygısı, yabancılaşma doğumlu yazar. Bazı eserleri: Şaka, Gülünesi Aşklar, ve uyumsuzluk içindedir; kendini bilme (Kierkegaard’ı Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Varolmanın Dayanılmaz hatırlayalım), benlik, özgürlük konularında kendisiyle Hafifliği, Kimlik, Roman Sanatı.

bitmeyen bir hesaplaşma içindedir.

Ünite 5 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç