AÖF Soru Bankası

Türk Dış Politikası IIÜnite 1 Soru-Cevap

Türk Dış Politikası II (ULI404U) soru-cevapları.

Soğuk savaş dönemi ne zaman bitmiştir?

Dünyada, İkinci Dünya Savaşı sonra­sında kurulan ve 1960’lardaki Yumuşama sürecine karşın sona ermeyen Soğuk Savaş, 1989 yılında Avrupa’daki Doğu Bloku üyesi ülkelerde art arda patlak veren bir dizi devrim sonucunda fiilen or­tadan kalktı.

Türkiye’nin 1945-1989 arasında dış politikasının temellerini, kurduğu ittifak ilişkilerini, dip­lomatik etkinliklerini ve ulusal güvenlik anlayışını şekillendiren kavram nedir? 

Türkiye, en azından Sovyetler Birliği’nin komşu­su olması ve son derece stratejik bir bölgede yer alma­sı nedeniyle Soğuk Savaş’tan en çok etkilenen ülkeler arasında olagelmiştir. 1945’ten beri, Türkiye’nin dış politikasının temelleri, kurduğu ittifak ilişkileri, dip­lomatik etkinlikleri ve ulusal güvenlik anlayışı hep Soğuk Savaş değerlendirmelerine göre şekillenmiştir.

İki blok arasındaki ilişkileri iyileştirerek bu şekilde ortaya çıkacak barış atmos­ferinden yararlanıp Sovyetler Birliği’nde ihtiyaç duyulan ekonomik ve siyasi reformları başlatma amacı doğrultusunda tarihi adımlar atan Sovyet lider kimdir?

11 Mart 1985’te Mihail Gorbaçov Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yeni lideri olarak seçil­mişti. Gorbaçov’un iktidara gelişiyle birlikte Sov­yetler Birliği için olduğu kadar dünya ve Avrupa için de olağanüstü gelişmelerle dolu yeni bir dö­nem başladı. Gorbaçov, iki blok arasındaki ilişkileri iyileştirerek bu şekilde ortaya çıkacak barış atmos­ferinden yararlanıp Sovyetler Birliği’nde ihtiyaç duyulan ekonomik ve siyasi reformları başlatma amacı doğrultusunda tarihi adımlar atmıştı. Önce yaklaşık on yıldır devam eden ve Sovyetler Birliği bakımından büyük bir fiyaskoya dönüşen Afga­nistan işgaline son veren Gorbaçov yönetimindeki Sovyetler Birliği, Orta ve Doğu Avrupa’daki sosya­list yönetimler üzerindeki denetimini ve desteğini sonlandırarak bu ülkelerdeki dönüşümün fitilini ateşlemiş oldu. 

Soğuk savaşın bitmesiyle Orta ve Doğu Avrupa hangi önemli olaylar yaşanmıştır?

Polonya’nın başını çektiği büyük değişim sü­reci, yapılan serbest seçimler sonrasında neredeyse 50 yıldır ilk kez komünist olmayan bir başbaka­nın 1989’da göreve gelmesiyle başladı. Aynı dö­nemde Varşova Paktı’nın diğer üyelerinde de ciddi bir dönüşüm süreci başladı. Bunlardan biri Soğuk Savaş’ın adeta simgesi olan Berlin Duvarı’nın 9 Kasım 1989’da yıkılması ve iki Almanya arasında­ki bölünmenin fiilen ortadan kalkması, diğeri ise Romanya’da 1965’ten beri iktidarda olan Nicolae Ceauşescu’nun Aralık ayında olaylı bir şekilde dev­rilip idam edilmesiydi.

Bölünmüş Almanya konusunun çözülmesinde süreç nasıl işlemiştir?

1990 yılında hızlı bir biçimde birbiri ardına önemli gelişmeler yaşandı. Bunlardan biri, bölünmüş Almanya konusunun çözülmesiy­di. Bu çerçevede, önce Doğu Almanya’daki yeni hükümet ile Batı Almanya arasındaki görüşmeler olumlu sonuç verdi ve Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya katılması konusunda taraflar Ağustos 1990’da anlaşmaya vardı. Bunu, 1945’ten itibaren her iki Almanya’da ve Berlin’de birlikleri bulunan dört devletin (SSCB, ABD, İngiltere ve Fransa) iki Alman hükümetiyle Eylül ayında yaptıkları anlaş­ma izledi. Böylece bu dört ülke Almanya’daki tüm yetkilerinden vazgeçerek birleşik Almanya’nın ege­menliğini tanıdılar. Sonuçta iki Almanya 3 Ekim 1990’da resmen birleşti. Böylece, İkinci Dünya Savaşı sonundan beri süregelen ve Soğuk Savaş’ın başlıca meselelerinden biri olan sorun resmen çö­zülmüş oldu.

Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaş­masının getirdiği düzenleme ve sınırlar nelerdir?

Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaş­ması (AKKA-Treaty on Conventional For­ces in Europe): AKKA, NATO ve Varşova Paktı üyesi 22 ülke arasında imzalandı. Bu antlaşmayla, nükleer, kimyasal ya da biyolojik silah sınıfına girmeyen ve bu ne­denle “konvansiyonel” olarak sınıflandırı­lan tank, top, uçak gibi silah kategorileri temelinde her iki blok için de üst sınırlar (örn 20.000 tank, 2.000 saldırı helikopte­ri vb.) getirildi. Ayrıca konvansiyonel güç­lerin belli bölgelerde toplanıp diğer ülke­ler bakımından yeni tehdit algılamalarına yol açmamak amacıyla bölgesel ve ulusal üst sınırlar kabul edildi.

1990’da liberal demok­rasi ve insan hakları anlayışı temelinde olmak üzere bundan böyle Avrupa’da yeni bir siyasi anlayışın egemen olacağını vurgulayan gelişme nedir?

Paris Zirvesi so­nunda 21 Kasım 1990’da kabul edilen Paris Şartı (resmi adıyla Yeni bir Avrupa için Paris Şartı) yeni dönemde liberal demok­rasi ve insan hakları anlayışı temelinde olmak üzere bundan böyle Avrupa’da yeni bir siyasi anlayışın egemen olacağını vurguluyordu. Belgede, siyasal özgürlüklerin güvenceye alınması, azınlık hakla­rının korunması ve taraf devletlerin olası ihlalleri karşısında gerekirse uluslararası mekanizmaların da kullanılması gibi önemli sonuçlar doğuracak ifadeler yer alıyordu. Üye devletlerin birbirleriyle ilişkilerini bu değerler ve standartlar üzerine inşa edecekleri kabul edildi.

Soğuk savaşın bitmesi ile yeni dönemde hangi söylem öne çıkmıştır?

Yeni dönemde ABD ve Batılı müttefiklerinin liderliğinde barış ve istikrar dolu bir dünya kurulacağı söylemi öne çıktı. Yeni dönem, ülkelerin demokrasi ve insan hakları bakı­mından kendilerini geliştirmelerinin beklendiği, aksi halde uluslararası toplum adına yaptırımlarla karşılaşabilecekleri bir süreci ortaya çıkardı.

Sovyetler Birliği hangi tarihte dağılmıştır?

25 Aralık 1991’de Gorbaçov’un istifa etmesi ve bir gün sonra da 15 Sovyet cumhuriyetinin bağımsızlıklarının resmen tanınmasıyla birlikte Sovyetler Birliği resmen da­ğıldı. Böylece Soğuk Savaş Batı Bloku’nun galibi­yetiyle sona ermiş oldu

Soğuk savaş sonrasında hangi gelişmeler Türkiye’nin Batı Bloku için jeostratejik önemini sürdürdüğünü göstermiştir?

Türkiye, Doğu Bloku’nun ve ardından Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde kısa bir dönem de olsa, ABD ve Batı için önemini kaybettiği endişesini yaşadı. Bu büyük tehdidin or­tadan kalktığı bir durumda Türkiye’nin Batı Bloku için jeostratejik öneminin kalmayacağı fikri günde­me geldi. Ancak kısa sürede patlak verecek olan bir çok bölgesel krizin gösterdiği gibi, Türkiye’nin yeni dönemde önemi azalmamış, tam tersine daha da artmıştı. Körfez Savaşı, Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki karışıklıklar, merkezinde Türkiye’nin bulunduğu bölgenin stratejik bakımdan önemi­ni ve bu bölgedeki istikrarı sağlamak için atılacak adımlarda Türkiye’nin iş birliğinin ne derece önem­li olduğunu açıkça gösterdi.

Türkiye, Avrupa İnsan Hak­ları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisini hangi tarihte tanımıştır?

Türkiye Özal’ın sivilleşme ve demokratikleşme adına attığı önemli adımlardan biri olarak Avrupa İnsan Hak­ları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisini Eylül 1989’da tanımıştı. Böylece uluslararası bir hukuksal organ Türkiye’deki ihlal iddiaları çerçevesinde yet­kili kılınıyordu.

Varşova Paktı’nın tüm faaliyetlerinin Temmuz 1991’de resmen sona erdirilmesi NATO’nun stratejilerini nasıl değiştirmiştir?

Varşova Paktı’nın tüm faaliyetleri Temmuz 1991’de resmen sona erdirildi. Bu durum NATO’nun varlık
nedenini ortadan kaldırmış gibi görünse de örgüt yeni dönemde yeni ve farklı amaçlar benimseyerek
varlığını güçlendirdi, stratejisini revize etti ve çok daha etkin bir nitelik kazandı. Soğuk Savaş döneminden kalma “Esnek Karşılık” stratejisi terk edilerek nükleer silahların son çare olarak
kullanılabileceği yeni bir strateji benimsendi. Ayrıca örgüt, özellikle Yugoslavya’nın parçalanması
sürecinde yaşanan trajedinin de etkisiyle bundan böyle Avrupa’da ortaya çıkabilecek krizlerde barışı
koruma görevi üstlenmeyi kabul etti. Böylece NATO’nun etkinliğini, kurucu antlaşmasında tanımlanan görev alanının ötesine taşıyacak bir sürece girilmiş oldu.

İşgal ve ilhak arasındaki fark nedir?

İşgal ve ilhak birbirinden farklı kavramlardır. Bir devlete ait belli bir bölgenin başka bir dev­let tarafından ele geçirilmesi işgal olarak adlan­dırılır. Burada geçici bir durum söz konusudur, işgal edilen yerin mülkiyetinin işgal eden dev­lete ait olmadığı bir statü söz konusudur. İlhak ise o bölgenin işgalci devletin egemenliği altına girmesi, bu şekilde kalıcı bir hukuksal statünün oluşması anlamına gelir.

Körfez Savaşı, Özal’ın izlediği tutum ne­deniyle Türkiye’nin dış politika tarihindeki istisnai olaylardan biri olmuştur. Bu süreçte en dikkat çekici plan olarak Özal neyi hedeflemiştir?

Özal’a göre bu krizde ak­tif dış politika izlemek gerekiyordu. Özal Türkiye’nin Irak’a karşı BM tarafından alınan ambargo kararına hemen uyarak, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattı ve eko­nomik ilişkilerini durdurdu. İncirlik Üssü’nün Irak’a yönelik hava harekâtı için kullanılmasına izin verdi. Bunların yanı sıra Özal’ın en dikkat çekici planı, koalisyona verilecek askeri destek kapsamında kuzeyden Irak’a girmek ve böylece buradaki Musul ve Kerkük’ü de ele geçirmekti. Misak-Milli sınırları içinde yer alan bu şehirlerin alınması fikrini, Saddam’ın bu operasyonla devrileceği ve haritanın yeniden çizileceği, dolayasıyla Türkiye’nin bu süreçten kazançlı çıkacağı şeklinde savunuyordu.

Körfez Krizi sırasında Özal’ın izlediği dış politikanın Türkiye’ye ekonomik etkileri neler olmuştur?

Körfez Krizi sırasında Özal’ın “bir koyup üç almak” düşüncesiyle ABD liderliğindeki koalis­yonun bir parçası olan, Irak’a yönelik ambargoya derhal katılan Türkiye bakımından krizin sonuç­ları pek parlak olmadı. Öncelikle Irak’a karşı yap­tırımlara katılma karşılığında gerek ABD gerekse Körfez ülkelerinden alınan ekonomik yardım bek­lenen düzeyde gerçekleşmedi. Hatta bu yardımlar, ambargo nedeniyle Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan milyarlarca dolarlık kaybın yanında önemsiz bir miktar olarak kaldı.

Türkiye’nin özellikle Avrupalı çevre­lerce çokça eleştirilen demokratikleşme ve insan hakları konularında önemli hasara yol açan sorunu nedir?

Türkiye’nin 1980’le­rin başından beri mücadele ettiği PKK terörü, Ku­zey Irak’ta ortaya çıkan güç boşluğu nedeniyle arttı. Ayrıca Saddam’ın savaş sonrasında Irak’taki Kürt­lere yönelik harekâtı Türkiye’ye doğru kitlesel bir Kürt göçüne yol açtı. Bu ise hem Türkiye’deki Kürt sorununu derinleştirdi hem de sorunun uluslarara­sı bir nitelik kazanmasına yol açtı. Kürt sorununun ağırlaşması ise Türkiye’nin özellikle Avrupalı çevre­lerce çokça eleştirileceği demokratikleşme ve insan hakları konularında önemli hasara yol açtı.

7 Şubat 1992’de imzalanan Ma­astricht Antlaşması’nın resmi adı nedir?

Berlin Duvarı’nın yıkılması ve iki Almanya’nın birleşmesinin ardından Aralık 1990’da Avrupa Toplulukları üyeleri bu fırsatı değerlendir­mek adına önemli bir reform hazırlığına giriştiler. Yeni dönemde örgütün hem yeni üyeler kazanarak coğrafi açıdan genişlemesi hem de daha etkin bir kurumsal mekanizmaya sahip olabilmesi için yakla­şık bir yıl süren müzakereler 7 Şubat 1992’de Ma­astricht Antlaşması’nın (resmi adıyla Avrupa Birliği Antlaşması) imzalanmasıyla sonuçlandı. Siyasi ve ekonomik bütünleşme adına çok önemli esaslar (or­tak dış politika ve güvenlik, ortak para birimi vb.) içeren antlaşmanın belki de en belirgin sonucu, bun­dan böyle örgütün Avrupa Birliği adını almasıydı.

Türkiye’nin 1987’deki tam üyelik başvurusuna ilişkin AT’ye yaptığı başvuru hangi gerekçelerle askıya alınmıştır?

Türkiye’nin 1987’deki tam üyelik başvurusuna ilişkin değerlendirmeyi yapacak olan AT Komisyo­nu görüşünü Aralık 1989’da, yani Orta ve Doğu Avrupa’daki kabuk değişiminden sonraki bir tarihte açıkladı. Türkiye’nin başvurusunun şimdilik askıya alınmasını öneren komisyon kararını özellikle şu gerekçelere dayandırdı: Türkiye’nin halihazırdaki makroekonomik koşullarının (yüksek enflasyon ve işsizlik oranları vb.) üyeliğin getireceği yükümlü­lükleri yerine getirmeyi imkansız kılacak derecede kötü olması; insan hakları ve demokrasi konusun­daki büyük sorunlar ve yetersizlikler; bu durum­daki bir Türkiye’nin üye olması halinde AT için yaratacağı büyük maliyet; AT’nin 1992’den önce herhangi bir üye almama yönünde 1988’de aldığı ilkesel karar.

“Matutes Paketi” olarak anılan programın Türkiye-AT ilişkilerine katkısı nedir?

Progra­mı hazırlayan Komisyon üyesinin adıyla (İspanyol siyasetçi Abel Matutes) “Matutes Paketi” olarak anılan programda, özel olarak Türkiye ile AT ara­sında 1995 yılı itibarıyla gümrük birliğinin ta­mamlanmasına vurgu yapılıyor, tam üyelikle ilgili bir perspektif sunulmuyordu. Yunanistan’ın vetosu nedeniyle AT Konseyi’nde onaylanmadığı için bir işlerlik kazanmamış olsa da Matutes Paketi, ilişkile­rin canlanarak gümrük birliğinin tamamlanmasına giden sürece büyük katkı yaptı. Nitekim bu ortam­da, yaklaşık beş yılın ardından, Türkiye-AT ortak­lık ilişkisinin en önemli kurumsal yapısı durumun­daki Ortaklık Konseyi Eylül 1991’de toplandı ve gümrük birliği konusu burada daha ayrıntılı şekil­de ele alındı.

Türkiye-AB ilişkileri 1990 sonrasında hangi temalarda belirginleşmiştir?

Türkiye’nin 1987’deki tam üyelik başvurusu, hem kendi ekonomik ve siyasi sorun­ları hem de bölgede yaşanan önemli gelişmelerin yarattığı dezavantajlı durum nedeniyle arzu edilen şekilde sonuçlanmadı. Türkiye’nin başvurusuna 1990’da verilen yanıtta dile getirilen ekonomik gerekçeler, insan hakları ve demokrasi alanındaki sıkıntıların yanı sıra AB’nin yeni bir üyeyi ve ya­ratacağı yükü hazmetme kapasitesi gibi konular ile kimi siyasi çevrelerde gündeme getirilen kültürel farklılık söylemi, Türkiye-AB ilişkilerinin sonraki yıllarında giderek daha da belirginleşen temalar haline geldi.

Türkiye’de Ekim 1991 seçimleri sonrasında ku­rulan DYP-SHP koalisyon hükümeti AT’ye üyelik sürecinde tam üyelik perspektifi dışında, gümrük birliği temelin­de ilerletilmesini destekledi. Bu tutumun gerçekçi ve makul bir seçenek olarak kabul görmesinin nedenleri nelerdir?

Bu tutumun gerçekçi ve makul bir seçenek olarak kabul görmesinin bazı nedenleri bulunuyordu. Birincisi Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik olumsuz tutumu ve örgüt üyesi olarak sahip olduğu veto gücü, tam üyeliğe yöne­lik bir ilerlemeyi zora sokmuştu. Bunun yanı sıra örgüt yeni üye alma sürecine girmişti. Avusturya, Finlandiya gibi Soğuk Savaş döneminin tarafsız dış politika izleyen devletleri, Soğuk Savaş kısıtla­malarının kalktığı yeni dönemde üyelik taleplerini iletmişlerdi ve AB de Haziran 1992’de bu ülkelerle tam üyelik müzakerelerinin kısa süre sonra başla­yacağını duyurdu. Eski sosyalist ülkeler ise örgüte katılmak üzere adeta sıraya girmişlerdi. Söz konusu ülkelerin çoğuyla 1990’dan itibaren ortaklık an­laşması imzalayan AT iki ülkeden de tam üyelik başvurusu almıştı. Bu ülkelerden biri Malta, diğeri ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ydi. Türkiye’nin protesto ettiği bu başvuru, ileriki günlerde Kıbrıs meselesinin Avrupa Birliği ile ilişkisinin artacağını gösteren nahoş bir gelişmeydi. Dolayısıyla Türki­ye, tam üyelikten çok gümrük birliği perspektifiyle ilerlemenin daha mümkün olduğunu kabul etti.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında