ULİ404U-TÜRK DIŞ POLİTİKASI II
Ünite 1: 1989-93 Döneminde Türk Dış Politikası
Giriş
1989 yılı dünyada ve Türkiye’de kapsamlı bir dönüşümün yaşanacağı yeni dönemin başlangıcıdır. Soğuk Savaşın bitmesi, Sovyetler Birliği’nin Batı ile işbirliği esasına dayanan politikasının sonuçlarının netleşmesi, devletlerin dış politika anlayışlarını da değiştirdi. Dış politikasının temellerini Soğuk Savaş dönemine göre şekillendiren ve savaştan en çok etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye yeni düzende önemli politika değişiklikleri yapmak durumunda kaldı. 1989 yılının iç siyasetimiz açından önemi ise, Kenan Evren’in yerine Turgut Özal’ın TBMM tarafından cumhurbaşkanlığına seçilmesi oldu. Böylece 12 Eylül sonrasında yeniden sivilleşme yolunda önemli bir adım atıldı.
Soğuk Savaş’ın Sonunda Dünya ve Türkiye
11 Mart 1985’te iktidara gelen Gorbaçov, iki blok arasındaki ilişkileri iyileştirerek Sovyetler Birliği’nde ihtiyaç duyulan ekonomik ve siyasi reformları başlatma amacı doğrultusunda tarihi adımlar atmıştı. Afganistan’ın işgaline son veren Sovyetler Birliği, Orta ve Doğu Avrupa’daki sosyalist yönetimler üzerindeki denetimini ve desteğini sonlandırarak bu ülkelerdeki dönüşümün fitilini ateşlemiş oldu.
Berlin Duvarının Yıkılması ve Doğu Avrupa’da Değişim
Polonya’nın başını çektiği değişim süreci, 50 yıldır ilk kez komünist olmayan bir başbakanın 1989’da göreve gelmesiyle başladı. Varşova Paktı’nın diğer üyelerinde de ciddi bir dönüşüm süreci yaşandı. Soğuk Savaş’ın simgesi olan Berlin Duvarı 9 Kasım 1989’da yıkılmış, Romanya’da 1965’ten beri iktidarda olan Nicolae Ceausescu Aralık ayında devrilip idam edilmişti. İki Almanya 3 Ekim 1990’da resmen birleşti.
Sovyetler Birliği’nin Batı ile uyumlu politikası sonucunda iki önemli gelişme daha yaşandı. Geniş kapsamlı bir silahsızlanma anlaşması olan AKKA, NATO ve Varşova Paktı üyesi 22 ülke arasında 19 Kasım 1990’da imzalandı. 21 Kasım 1990’da ise Paris Şartı adlı belge kabul edildi. Belgede, siyasal özgürlüklerin güvenceye alınması, azınlık haklarının korunması ve taraf devletlerin olası ihlalleri karşısında gerekirse uluslararası mekanizmaların da kullanılması gibi ifadeler yer alıyordu.
Sosyalist ülkelerde rejim değişirken Sovyetler Birliği’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi krizlerin etkisiyle tetiklenen milliyetçi ve bağımsızlık yanlısı hareketler 25 Aralık 1991’de Gorbaçov’un istifasıyla sonlandı. Bir gün sonra ise 15 Sovyet cumhuriyetinin bağımsızlıkları resmen tanındı ve Sovyetler Birliği dağıldı. Soğuk Savaş’ın bitmesi, insan hakları ile serbest piyasa ekonomisine dayanan yeni ve barışçıl bir dünya düzeninin başlangıcı olarak görülmekle birlikte, Batı ve ABD’ye karşı Sovyetler Birliği kartını oynayan, Batı’dan destek bulan tüm ülkelerin dış politikalarında bir değişim ihtiyacı doğurdu. Balkanlar ve Orta Doğu başta olmak üzere farklı bölgelerde ciddi krizler yaşanırken, nükleer silahların yayılması, etnik
milliyetçiliğin yükselmesi, terörizm gibi meseleler gündeme geldi. Sosyalizmi yendiği için kendi değer ve kurumlarının küreselleşme sayesinde dünyada yaygınlaşacağını düşünen Batı, sosyalizm benzeri ideolojik tehditlerin yeniden ortaya çıkması olasılığının engelleneceğini varsaydı. Yeni dönem, ülkelerin demokrasi ve insan hakları bakımından kendilerini geliştirmelerinin beklendiği, aksi halde uluslararası toplum adına yaptırımlarla karşılaşabilecekleri bir süreci ortaya çıkardı.
9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması dünya siyasetinde büyük bir dönüşümü haber verirken aynı gün Türkiye’de Turgut Özal Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı seçildi. Özal, Demokrat Partili Celal Bayar’dan sonraki ilk sivil cumhurbaşkanıydı.
Türkiye İç Politikasında Değişiklikler
1980’lerin ortalarından itibaren giderek artan bütçe açıklarının finansmanı amacıyla iç borçlanmayı kolaylaştırmak, kambiyo rejimini liberalleştiren, yabancı sermaye giriş çıkışı ile dış borçlanma üzerindeki kısıtlamaları kaldıran bir kararname çıkarmak gibi adımlar atan Özal hükümetinin başvurduğu kısa vadeli çözümler, ekonominin dışa bağımlılığını ve kırılganlığını artırdı. Özal’ın cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Türkiye ekonomik sorunlarla baş etmeye çalışırken insan hakları ve demokratikleşme alanındaki sorunlar da gündeme oturmaya başladı. Körfez Savaşı’yla birlikte Türkiye’de Kürt sorununa bakış değişmiş, 1991 seçimlerinden sonraki ilk bakanlar kurulu toplantısını Diyarbakır’da yapan Başbakan Demirel “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. Özal’ın “aktif dış politika” anlayışı gereği iç ve dış politikada yerleşik bir takım uygulama ve değerlendirmeleri bir kenara bırakmasını protesto eden Dışişleri Bakanı Ali Bozerve ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etmiş, Dışişleri bakanlığına getirilen isim ise dış politika konusunda deneyimi bulunmayan, dolayısıyla Özal’la bir fikir ayrılığı yaşaması mümkün olmayacak Ahmet Kurtcebe Alptemoçin olmuştu. Bu dönem aynı zamanda kötüleşen ekonomik durum ve bir takım yolsuzluk haberleri nedeniyle partisi ANAP’ın da halk desteğinin azaldığı bir dönemdi.
ABD ve NATO ile İlişkiler
Soğuk Savaş’ın Batı Bloku’nun zaferiyle bitmesi, ABD’nin liderliğinde tek kutuplu bir dünya düzeni görüntüsü ortaya çıkardı. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, kalkınma için ihtiyaç duyduğu yardımları temin etmek amacıyla Sovyetler Birliği’ne karşı Batı Bloku’nun savunmasında yer aldığı tezini öne sürüyor, Batı Bloku ile ciddi bir kriz yaşadığında ise Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerin iyileştirilmesi kozunu kullanıyordu. Dolayısıyla Türkiye, ABD ile ilişkilerini geliştirme arayışına yöneldi. Özal’ın dış politikada etkin olduğu bu yıllar, 1990’lar boyunca gelişecek ikili ilişkilerin temellerinin atıldığı bir dönem oldu.
ABD ile İkili İlişkiler ve Artan İşbirliği
ABD’nin bölgesel ölçekte güçlü müttefiklere sahip olması gerekiyordu. Körfez Savaşı, Yugoslavya’nın dağılması,
Kafkasya’daki karışıklıklar, Türkiye’nin stratejik açıdan önemini açıkça gösterirken, güvenilir bir müttefik, siyasi ve ekonomik dönüşüm geçiren ülkeler için model bir ülke olacağı fikriyle Türkiye-ABD ilişkileri 1992’den itibaren “güçlendirilmiş ortaklık’’ adıyla daha ileri bir seviyeye yükseltildi. Irak’a yönelik ekonomik yaptırımlara en baştan katılan ve Körfez bölgesine asker göndermemekle birlikte Irak sınırına asker yığarak koalisyonun askeri stratejisini destekleyen Özal’a göre Körfez Krizi sırasında ABD’yle birlikte hareket etmek ülkenin stratejik değerini ortaya çıkaracak ve Türkiye’ye hem ABD hem AB nezdinde önem kazandıracaktı. Irak’ın kuzeyinde bir tampon bölge oluşturulması ve bu bölgeyi denetleyecek gücün (“Çekiç Güç”) de Türkiye’de konuşlanması ile Türk-Amerikan bölgesel işbirliği savaştan sonra da devam etti. Türkiye, Körfez Savaşı sırasındaki tutumu ve barındırdığı üsler gerekçesiyle asıl hedefi olan ekonomik ve askeri yardımları alabilmişse de, beklediği ölçüde ve uzun süreli bir gelişme olmadı. ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikasında Ankara’yı rahatsız eden bazı gelişmeler de vardı. ABD insan hakları konusunda Türkiye’ye eleştiriler getiriyordu. Öte yandan Türkiye Özal’ın sivilleşme ve demokratikleşme adına attığı önemli adımlardan biri olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisini Eylül 1989’da tanımıştı. İnsan hakları konusu Kürt sorunundaki yükselişe bağlı olarak gündemdeki yerini korudu ve Amerikan yönetiminin insan hakları konusundaki eleştirileri sonraki yıllarda da devam etti.
Soğuk Savaş Sonunda NATO ve Güvenlik Meselesi
AKKA anlaşmasında Türkiye, Yunanistan, Norveç, İzlanda NATO tarafının, Romanya, Bulgaristan ve Sovyetler Birliği’nin Leningrad ve Kafkasya gibi belli kısımları da Varşova Paktı’nın “kanat” bölgeleri olarak kabul edilmiş ve bu bölgeler özel olarak sınırlandırılmaya tabi kılınmıştı. Türkiye’nin talebi üzerine ise Mersin’den Ağrı’ya kadar olan alan, söz konusu sınırlandırmadan muaf tutuldu. PKK’nın terör eylemleriyle mücadele ve Suriye, Irak ve İran’a karşı askeri anlamda hazırlıklı olabilmek adına avantaj kazanan Türkiye, Sovyetler Birliği ve Bulgaristan’ın önemli oranda silah indirimine gitmesi ve bazı NATO üyesi ülkelerin elden çıkartmak zorunda kaldığı silahlarını temin etmesi sayesinde askeri gücünü arttırdı.
Varşova Paktı’nın tüm faaliyetleri Temmuz 1991’de resmen sona erdirildi. Bu durum NATO’nun varlık nedenini ortadan kaldırmış gibi görünse de örgüt yeni dönemde yeni amaçlar benimseyerek varlığını güçlendirdi ve çok daha etkin bir nitelik kazandı. Örgüt, Avrupa’da ortaya çıkabilecek krizlerde barışı koruma görevi üstlenmeyi kabul etti. NATO için çok önemli bir işleve sahip bir “cephe” ülkesi olarak görülmeye başlanan Türkiye, ABD’nin örgüt içindeki ağırlığının sürmesinden yana tutum alırken NATO’nun genişlemesi fikrine de sıcak bakmadı. Çünkü NATO’nun yeni üyelerle genişlemesi, Türkiye’nin bu kanaldan elde ettiği yardımların azalmasına yol açacağı gibi böyle bir genişleme Türkiye’nin ulusal güvenliğine doğrudan bir katkı da sunmayacaktı.
Orta Doğu Ülkeleri ile İlişkiler
Orta Doğu, Doğu Bloku’nun dağılmasından son derece etkilendi. İsrail ABD ve Batı tarafından destek görürken Sovyetler Birliği de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü destekliyordu. Ayrıca Mısır ve Ürdün’ün ABD ve Batı ile iyi ilişkilerine karşılık Suriye de Sovyetler Birliği ile iyi ilişkilere sahipti. Bunların yanı sıra 1979’daki İran İslam devriminden sonra İran karşısında Batı’dan destek bulan Irak gibi Arap ülkeleri vardı. Soğuk Savaş’ın istikrarlı ve öngörülebilir yapısı ortadan kalkınca Orta Doğu’da da taşlar yerinden oynadı ve önemli gelişmeler ortaya çıktı. Bu dönemde Türkiye’nin Orta Doğu’ya ilişkin dış politika gündemi özellikle iki konu üzerinde yoğunlaştı. İlki Körfez Savaşı ikincisi ise Kürt sorununun uluslararası bir soruna dönüşmesiydi. Bunun dışında, İsrail ile temsilcilik düzeyini karşılıklı olarak büyükelçiliğe çıkaran ve 1980’de kapatmış olduğu Kudüs’teki başkonsolosluğu tekrar açan Türkiye, Filistin’in Ankara’daki temsilciliğini de büyükelçilik seviyesine yükseltti. İsrail ile ilişkilerin iyileştirilmesi, ABD’deki Yahudi lobisinin desteğini kazanmak ve böylece bu ülke ile ilişkilerin daha da güçlendirilmesi bakımından önem taşıyordu. İsrail’in ihtilaf yaşadığı ve Türkiye’nin de çeşitli nedenlerle (PKK, su sorunu, radikal İslam) rahatsızlık duyduğu Suriye ve İran karşısında Türk-İsrail yakınlaşmasının sağlanması da Orta Doğu dengeleri bakımından bir başka önemli gelişmeydi.
Körfez Savaşı ve Türk Dış Politikası
Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, Kuveyt’e, Irak sınırındaki petrol kuyularından petrol çalmak da dahil bir dizi suçlama yönelterek bu ülkeye olan milyarlarca dolarlık borcunun silinmesini istedi. Kuveyt’in bu talebi reddetmesi üzerine Irak 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i işgal etti ve ülkeyi Irak’ın bir vilayeti ilan ederek ilhak etmiş oldu.
Bu gelişme, ABD ile Arap ülkelerini harekete geçirdi. ABD’nin harekete geçmesiyle 35 ülkenin dahil olduğu bir koalisyon kuruldu. Başkan Bush’un 11 Eylül 1990’da Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada kullandığı “yeni dünya düzeni” kavramı giderek yaygınlaşmaya başladı. Irak’a ekonomik ambargo kararı alınmasıyla başlayan diplomatik süreçte Irak’ın uzlaşıya yanaşmaması nedeniyle kriz Saddam rejimine bir ültimatom verilmesine kadar büyüdü. Kuveyt’ten çekilmeyen Irak’a yönelik olarak hava harekâtı başlatıldı. 24 Şubat 1991’de başlayan kara harekâtı ise kısa sürede Kuveyt’in Irak işgalinden kurtarılmasıyla sonuçlandı. Savaşın ardından Irak’ın güneyinde Şiiler, kuzeyinde ise Kürtler Saddam Hüseyin rejimine karşı ayaklandılar. Bu ayaklanmalar Irak tarafından kanlı şekilde bastırıldı ve özellikle Kuzey Irak’taki Kürtlerin kitleler halinde Türkiye’ye sığınmasına yol açtı. Şubat sonundaki ateşkesle beraber Kuveyt’ten çıkmayı kabul eden Saddam Hüseyin Irak’taki iktidarını korudu. Körfez Savaşı, Özal’ın tutumu nedeniyle Türkiye’nin dış politika tarihindeki istisnai olaylardan biri olmuştur. Özal ambargo kararına hemen uyarak, Kerkük- Yumurtalık petrol boru hattını kapattı ve ekonomik ilişkilerini durdurdu. İncirlik Üssü’nün Irak’a yönelik hava
harekâtı için kullanılmasına izin verdi. Bunların yanı sıra Özal’ın en dikkat çekici planı Musul ve Kerkük’ü de ele geçirmekti. Özal’ın yönetim anlayışı ve hedefleri tehlikeli ve temelsiz bulunmakta, muhalefet ise Özal’ın ABD’nin peşine takılarak ülkeyi bir savaşa sürüklediğini savunmaktaydı. Özal’ın yönetimde tek başına hareket etme eğiliminin de bir sonucu olarak söz konusu politikaya karşı bürokrasiden gelen direnç bir dizi istifaya yol açtı. Sonuçta Türkiye Irak’a yönelik bir askeri harekata girişmedi. Türkiye bakımından krizin sonuçları pek parlak olmadı. Gerek ABD gerekse Körfez ülkelerinden alınan ekonomik yardım beklenen düzeyde gerçekleşmedi. Hatta bu yardımlar, ambargo nedeniyle Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan milyarlarca dolarlık kaybın yanında önemsiz bir miktar olarak kaldı. Türkiye’nin 1980’lerin başından beri mücadele ettiği PKK terörü, Kuzey Irak’ta ortaya çıkan güç boşluğu nedeniyle arttı.
Kürt Sorunu
Körfez Krizi sonrasında sayıları yarım milyona yaklaşan Iraklı Kürt sığınmacıları kabul etmek istemeyen Türkiye, gelen baskılar ve insani krizin büyümesi üzerine sınırlarını açmak zorunda kaldı. Bu durumun sürdürülemez olduğunu ifade eden Özal, ABD Başkanı Bush ile görüşerek Irak’ın kuzeyinde sığınmacıların geri dönebilecekleri bir güvenli alan yaratılmasını talep etti. 36. paralelin kuzeyi uçuş yasak bölge olarak tanımlanarak Kuzey Irak’ta rejimin erişemeyeceği bir alan yaratıldı. Buraya yerleştirilen Kürtlerin korunması ve insani yardımın temini içinse Türkiye’de Çekiç Güç olarak bilinen ve resmi adı Huzur Operasyonu olan, Amerikan, İngiliz ve Fransız birliklerinden oluşan bir askeri birlik görevlendirildi. Türkiye’de konuşlanan ve Türk genelkurmayının denetimine tabi olacağı kabul edilen bu birlik içinde Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları da görev aldı. Fakat Türk hükümetince harekatın önceden kestirilememiş bir sonucu olarak Irak’ın 36. paralelin kuzeyindeki egemenliğini yitirmesi, burada özerk bir Kürt yönetiminin kurulmasına giden süreci başlattı. PKK eylemlerinin, özellikle Suriye’den de gelen destekle sıklaştığı bu dönemde Kuzey Irak’taki diğer Kürt partileri olan Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği ile Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi de bölgede birer diplomatik aktör haline geldiler. Hatta Özal, Irak Kürtleri konusunda özel bir role sahip olma arzusuyla, Talabani ve Barzani ile görüşme çağrısı yaptı ve Talabani’yle yüz yüze görüştü. Türkiye, Kuzey Irak’ta PKK’nın güç kazanmasını önlemek üzere 1991 sonbaharında üst üste sınırötesi operasyonlar düzenledi. PKK eylemleri durmadıysa da Talabani-Barzani ile Türkiye arasındaki işbirliği sürdü. Barzani ve Talabani’ye diplomatik pasaport verildi. Bu işbirliği, Kürt grupların PKK’ya karşı önlem almasını ve PKK’nın Türkiye sınırından uzaklaştırılmasını sağladı.
Avrupa Birliği ile İlişkiler
Avrupa bütünleşmesi her ne kadar 1970’lerdeki ekonomik krizlerden etkilenmiş olsa da 1980’lerde kurumsal yapıyı
geliştirmek amacıyla atılan adımlar neticesinde yeniden mesafe almaya başlamıştı.
1989’dan Sonra Türkiye ve Avrupa Birliği İlişkileri
Avrupa’daki komünist devletlerde patlak veren devrimler ve rejim değişikliği bu ülkelerde Avrupa Topluluklarına üye olma hedefini gündeme getirdi. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve iki Almanya’nın birleşmesinin ardından Aralık 1990’da Avrupa Toplulukları üyeleri bu fırsatı değerlendirmek adına önemli bir reform hazırlığına giriştiler. Yeni dönemde örgütün hem yeni üyeler kazanarak coğrafi açıdan genişlemesi hem de daha etkin bir kurumsal mekanizmaya sahip olabilmesi için yaklaşık bir yıl süren müzakereler 7 Şubat 1992’de Maastricht Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı. Örgüt Avrupa Birliği adını almıştı. Özal’ın başbakanlığı döneminde, Nisan 1987’de yaptığı tam üyelik başvurusu Avrupa’daki böylesine kritik bir dönüşüm sürecine denk geldi. AT, tüm mali olanaklarını eski sosyalist ülkelerin Batıyla sağlam biçimde bütünleşebilmeleri için kullanma eğilimine girdi. Ayrıca Soğuk Savaş’ta Batı Bloku’nun bir parçası, Sovyetler Birliği karşısındaki cephenin önemli bir unsuru olarak görülen Türkiye, bu tehdidin ortadan kalkmasıyla farklı bir gözle değerlendirilmeye başlandı. Batı Avrupa’daki Hıristiyan-Demokrat Partiler tarafından kültürel farklılık tezleri gündeme getirilerek eski sosyalist ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’nin ne derecede bir Avrupa ülkesi sayılabileceği sorusu tartışılmaya başladı. AT Komisyonu görüşünü Aralık 1989’da, Türkiye’nin başvurusunun şimdilik askıya alınmasını öneren kararını şu gerekçelere dayandırdı: Türkiye’nin halihazırdaki makroekonomik koşullarının (yüksek enflasyon ve işsizlik oranları vb.) kötü olması; insan hakları ve demokrasi konusundaki büyük sorunlar ve yetersizlikler; bu durumdaki bir Türkiye’nin üye olması halinde AT için yaratacağı büyük maliyet; AT’nin 1992’den önce herhangi bir üye almama yönünde 1988’de aldığı ilkesel karar. Haziran 1990’da Komisyon tarafından hazırlanan “Matutes Paketi” olarak anılan bir işbirliği programında Türkiye ile AT arasında 1995 yılı itibarıyla gümrük birliğinin tamamlanmasına vurgu yapılıyor, tam üyelikle ilgili bir perspektif sunulmuyordu. Yunanistan’ın vetosu nedeniyle işlerlik kazanamayan Matutes Paketi, ilişkilerin canlanarak gümrük birliğinin tamamlanmasına giden sürece büyük katkı yaptı. Türkiye’de Ekim 1991 seçimleri sonrasında kurulan DYP-SHP koalisyon hükümeti sürecin tam üyelik perspektifi dışında, gümrük birliği temelinde ilerletilmesini destekledi. Bu tutumun nedenlerinden biri Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik olumsuz tutumu ve örgüt üyesi olarak sahip olduğu veto gücünün tam üyeliğe yönelik bir ilerlemeyi zora sokmasıydı. Bunun yanı sıra örgüt yeni üye alma sürecine girmişti. AT iki ülkeden de tam üyelik başvurusu almıştı. Bu ülkelerden biri Malta, diğeri ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ydi. Türkiye bu başvuruyu protesto etmiştir. Sonuç olarak Türkiye’nin 1987’deki tam üyelik başvurusu, arzu edilen şekilde sonuçlanmadı.